Şiddet: Ne, neden ve nasıl?

İnsanın uygar bir varlık olarak kabul edilmesinin ön koşullarından biri kavrama kabiliyetidir. Öyle ki, vaktiyle yaşamının büyük kısmını günümüz ölçütlerince vahşi sayılabilecek eylemler ile geçiren türümüz, uygar zamanlarda şiddeti bir olgu olarak kavrayabilmektedir. Şiddetin kolay tanınabilir olduğu yargısı çokça kabul görebilir. Zira sokakta eli sopalı kişilerce tartaklanan birini gördüğümüzde ya da 2009 yılındaki Bilge Köyü Katliamı’na tanıklık ettiğimizde, buralardaki şiddet mağdurlarını tereddütsüz tespit edebiliriz. Ancak her nasılsa, “Şiddet nedir?” sorusuna cevap bulmak bu denli basit değildir.

Türkçe’de şiddetin sözlük tanımları “karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma,” “kaba güç” ve “duygu ve davranışta aşırılık” ile sınırlıdır. Fakat yalnızca bu tanımları ele alarak bile şiddet olgusunun nasıl iç içe geçmiş, çok yanlı ve kapatılamaz bir kavramsallaştırma olduğunu görebiliriz

Bilge Köyü katliamından sonra.

Uygar insanın kavrama kabiliyetinin yanında bir diğer fazileti varsa, o da sınıflandırma becerisidir. Hatta bu, çoğu zaman kavramayı kolaylaştıracak bir araç olmanın ötesinde onunla bir arada yürütülmesi gereken bir süreçtir. Ne var ki, şiddet olgusu için bir sınıflandırma oluşturulamadığından şiddete kurumsal ve hukuksal normlar açısından epistomolojik bir yaklaşım geliştirmek, o veya bu biçimde tanımları merkezden uzaklaştırmaktadır. Şiddet bir olgudur ve bu bakımdan doğası gereği şiddete dair bütün yaklaşımlar subjektif olacaktır. Bir başka deyişle, “Şiddet nedir?” sorusuna verilecek her cevap şiddetin neliğinden öte, cevap veren kişinin durduğu yeri işaret edecektir. Bu ise, bir niyetlilik arz etmektedir.

Sorunlardan bir diğeri, şiddetin bir biçimde meşrulaştırılmasından ileri gelir. Şiddetin meşruiyetini tanımlamak için bilimin araç olarak kullanılması hiç de yeni değildir. Örneğin, biyolojik bir varlık olarak insanın şiddete olan genetik yatkınlığı ve şiddet dürtüsünü içgüdüsel olarak barındırdığı söylenebilir. Sosyobiyoloji, evrimsel süreçleri açıklarken şiddeti doğuştan var olan ve toplumun devamlılığı için var olması gereken bir olgu olarak ele alabilir. Psikanalize kulak kabarttığımızda, şiddeti yıkıcılık dürtüsünün bir sonucu olarak görebiliriz. Antropoloji ise şiddeti, toplum ve onun bireylerinin saldırganlık, çatışma ve savaş ile olan bağları bakımından inceleyebilir. Şiddet, en nihayetinde bir takım karşılaştırılmalar ile tanımlanmaya çalışılabilir. Haliyle bu da farklı olayları ölçek, hacim ve niyet bakımından bir sıraya koymak ve şiddetin farklı örneklerini birbirleri üzerinden değerlendirmek ile sonuçlanacaktır. Son kertede “Şiddet nedir?” diye sormak, tarih boyunca yalnızca bir olgu olarak kayıt altına alınmamış, dolayısıyla istatistiki olarak belirlenemez bir fenomeni incelemeye çalışmak anlamına gelir. Bu da, bilimsel olarak bütüncül bir yaklaşım geliştirilemeyeceğinden sonuçsuz kalmaya gebe bir çabadır.

Devlet, doğası gereği sorumluluk alanı içerisinde tanımlanamayan hiçbir katman bırakmamakla yükümlüdür. Ancak devletin yaptığı gibi şiddet olgusunu kavramaya çalışırken çağdaş hukuk biliminin açıklamalarıyla yetinmek kafi olmayacaktır. Aynı şekilde, şiddetin ne olduğunu, neden ve hangi koşullarda, nasıl cereyan ettiğini irdeleme zahmetine girmeden “Şiddete karşıyım” demek de sonuçsuz bir kolaycılığa sebep olacaktır.

Diğer yandan şiddet olgusu; olay, zaman ve yer bakımından bir süreksizlik teşkil edebilir. Başta yaptığımız uygar ve uygar olmayan ayrımını ele alacak olursak; örnekle, öldürme fiili zamanımızda eskiden olduğundan çok daha karmaşık süreçler sonucunda ortaya çıkabilir veya bundan çok yakın bir zamana kadar kavramsallaşmamış bir şiddet eylemi olan nefret söylemi artık şiddet olgusuna dair yapılan sınıflandırmalarda yer alabilir. Şiddeti bir olgu olarak ele almak sonu gelmeyecek karmaşık bir kavramsallaştırma ve sınıflandırma gereksinimini doğuracaktır. Fakat zamanla dönüşen şiddetin yeni tipolojilerini tespit edebilmek, şiddet olgusunu kayıt altına almak ve medya kanalları vasıtasıyla afişe etmek, şiddet mağdurlarını, kolay seçilemeyen, yetersiz ve süreksiz bir kavramlar ve sınıflandırmalar zincirinde yalnız bırakmamak adına normatif değilse bile pratik bir sonuç arama çabası ifade etmektedir.

***

Türkiye’den Şiddet Hikayeleri çalışması, ancak rakamlarla ifade edilen, şiddet aktörlerinin çoğu zaman hoş görüldüğü ya da şiddet eyleminden çok şiddet aktörlerinin onu meşrulaştırmaya yarayan bahaneleriyle tartışılan ve nihayet şiddet mağduriyetini oluşturan süreçlerin, değer ve normlar ile geleceğe dair projeksiyonların es geçildiği bir düzlemde, şiddet mağdurlarının varlıklarını ifade etmesini sağlayacak bir zemin oluşturma amacını taşımaktadır.