“Üstlendiğimiz savunmalardan ötürü yargılandık”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Avukat Halil İbrahim Vargün, KCK Ankara Avukatlar Davası’nda 2009′da gözaltına alındı. Maddi bulgular olmaksızın KCK’nin hukuk komisyonunu oluşturduğu iddiasıyla, örgüt üyeliği suçuyla yargılanmaya başladı. Vargün, polisin yargıya müdahalesini, savunma hakkı gaspını ve avukatlara uygulanan şiddeti, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik

Filiz Kalaycı, Hasan Anlar ve Murat Vargün ile birlikte, dört avukat arkadaş olarak, 2009’un Mayıs ayında KCK’nin hukuk komisyonunu oluşturduğumuz iddiasıyla gözaltına alındık. Nedenini hala anlayamamış olsam da, aynı soruşturma kapsamında avukat olmayan Nedim Taş da bizimle birlikte alındı.

Tam olarak neyle suçlanıyordunuz?

KCK ve dolayısıyla PKK’nin hukuk komisyonu üyesi olmakla, yani örgüt üyeliğiyle.

Bir avukat olarak örgütle nasıl ilişkilendirildiniz?

2004 senesinde avukatlığa başladım. 2006-2007 yıllarında öğrencilere yönelik yoğun gözaltı operasyonları düzenleniyordu. O dönem Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamındaki tüm soruşturmalara sadece özel yetkili 11. Ağır Ceza mahkemesi (kanuni deyimiyle CMK 250 ile yetkili) bakıyordu. Biz de yurtsever ve sol örgütlere sempati besleyen öğrencilerin gözaltılarında hukuki destek sunmaya, onların davalarıyla ilgilenmeye çalışıyorduk.

Siyasi davalara aslında hep belli avukatların girdiğini söyleyebilir miyiz?

Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerde siyasi davaları takip eden avukat sayısı nispeten fazla olsa da hiçbir zaman baroya kayıtlı avukatların sayısının yüzde birini, ikisini aşmaz. Bunun en önemli nedeni çok riskli bir alan olması. Örneğin 1994’te meslektaşımız Faik Candan, o meşhur beyaz arabalara bindirilerek Kızılay’ın göbeğinden alınmış ve Gölbaşı’nda katledilmişti.

Tehlikeli bir sürecin sizi de beklediğinin farkında mıydınız?

Açıkçası İrlanda’da veya Güney Afrika’da özgürlük mücadelesi veren grupların avukatlığını üstlenen kişilerin başına ne gelmişse bizim de başımıza aynısının gelebileceğini biliyorduk. Bunlar, devletlerin alışılmış tepkileridir. 2008 yılından itibaren, müdafiliğini üstlendiğimiz kişilerin dosyalarında, doğrudan isimlerimiz geçmese de polisin aleyhimize ifade toplamaya çalıştığına dair yönlendirmeler görmeye başladık. Ancak üstlendiğimiz savunmalarla uğraşmaktan kendi derdimizin peşine düşmedik açıkçası.

Faik Candan'la ilgili Milliyet Gazetesi'nde 15 Aralık 1994'te çıkan haber.

Faik Candan’la ilgili Milliyet Gazetesi’nde 15 Aralık 1994′te çıkan haber.

Bahsettiğiniz yönlendirmelere örnek verebilir misiniz?

Bir müvekkilimizin, 1 Mayıs sonrası açılan dava dosyasında önümüze bariz bir fişleme örneği geldi: Ben, Filiz Kalaycı ve Temel Demirer gibi aydınların 1 Mayıs’a katıldıklarına dair bir tespit tutanağı düzenlemişler. Kanunen böyle bir hakları olamaz. O kadar cesaretliler ki, belki de bir uyarı niteliğindeki bu fişlemeyi dosyaya koymuşlar. Bu konuda polisin görevini kötüye kullandığına dair suç duyurusunda bulunduk. Tabii polis hakkındaki hemen hemen tüm şikayetlerde olduğu gibi takipsizlik kararı verildi. Yaklaşık bir hafta sonrasında da Demetevler’deki bir internet kafeden Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne, kendisini avukat olarak tanıtan ancak baroda kayıtlı olmayan bir isimden, e-posta yoluyla bir ihbar mektubu gitmiş.

E-postada ne anlatılıyor?

“Ben vatanını, milletini seven bir avukatım. Mali durumum da çok iyi ancak bir yandan da CMK avukatlığı yapıyorum…” Oysa ki CMK avukatlığı genellikle kariyerinin başındaki veya ekonomik olarak durumu iyi olmayan avukatlar tarafından yapılır. Uygulamaya göre, maddi durumu olmayan sanıklara eğer isterlerse baro, avukat tayin eder. Yani e-postanın kendisi çelişkili. Mektubun devamında bizlerin ve soruşturma kapsamında olmayan bazı başka avukat arkadaşların da isimleri verilerek, “Bu kişiler adliyede ‘Biz PKK’nın bayrağını adliyeye dikeceğiz, CMK’dan gelen siyasi davalara girmeyeceksin!’ diyerek beni tehdit ettiler.” deniyor. İddiasına göre kendisine “Köpeklerine, yani diğer avukat arkadaşlarına da söyle bu davalara girmeyeceksiniz, yoksa size burayı dar ederiz” gibi, mahalle kabadayısı ağzıyla yazılmış çok argo ifadeler yöneltilmiş.

Hem mektubu yollayan kişinin aslında baroya kayıtlı olmaması, hem de bahsettiğiniz çelişkiler mektubun meşruiyetini yok ediyor. Her gün Emniyet’e giden yüzlerce ihbar incelenmeye değer bulunmazken, emniyet yetkilileri bu mektubun gerçekliğine nasıl kanaat getirmişler?

“Sakıncalı” insanlarsanız, pulsuz bir şikayet dilekçesiyle hakkınızda soruşturma başlatılabiliyor. Eğer ki mevzu ticari veya başka bir şey olsaydı ciddiye bile alınmazdı. Bu mektup çok net bir şekilde, bir emniyet mensubu ya da onlara yakın bir isim tarafından tamamen bu soruşturmayı başlatmak amacıyla atılmış. Biz senelerdir bu tip vakalarla uğraşıyoruz. Başkaları hakkında soruşturma başlatırken hangi yöntemleri uygulamışlarsa, bize de aynısını yaptıklarını anlayabiliyoruz.

Genelde Emniyet’e, “Şu kişi şöyle bir insandır, şurayı havaya uçurmaya hazırlanıyor. Gidip baktığınızda söylediklerimin doğru olduğunu göreceksiniz” gibisinden bir e-posta gider. Bu tip ihbarlarla soruşturmalar başlatılır, evler basılır, molotof kokteylleri aranır… Bizim de başımıza aynı şey geldi. Sabaha karşı evlerimiz ve bürolarımız basıldı, arama yapıldı ve gözaltına alındık.

Polisin yaptığı aramalar sırasında vandallaşabildiğini biliyoruz, siz hukukçulara nasıl davrandılar?

Murat ve Filiz Hanım aynı bürodaydı, Hasan ve ben de başka bürolarda. Yani üç tane hukuk bürosu basıldı. Beni evimde, 25-30 polis, savcı nezaretinde gözaltına aldı. Bir kişiyi gözaltına almak için biraz fazla bir sayı değil mi? Sabah kapı çaldı, arama kararını gösterdiler, okuduktan sonra kendilerini içeriye buyur ettim. Öğrencilere uyguladıkları şekilde eşyalarımızı kırıp dökerek değil de daha nazik bir şekilde arama yaptılar ve bazı şeylere el koydular. Sonrasında büroma götürüldüm, orası da arandı ve bilgisayarımın hard diskini aldılar. Normalde bana bir imajının (kopyasının) verilmesi gerekirdi, vermediler.

Daha sonra Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük ve orada 3 gün gözaltında tutulduk. Sonra adliyeye çıkartıldık ve savcı ifademizi aldı. Takip ettiğimiz dosyalardaki tutumu sebebiyle savcının nasıl bir insan olduğunu gayet iyi biliyorduk. Daha önce kadın bir öğrenci müvekkilimin ifadesini alırken, benim müdahalem üzerine bana dönerek, “Sizin ne olduğunuzu biliyoruz, sizde vicdan mı var!” gibi laflar etmişti. Bu çok ön yargılı, militanca bir tavırdır. Her şeyden önce avukatlar müvekkilleriyle özdeşleştirilemez. Herkesin savunulma hakkı vardır, bizler gerektiğinde herkesi savunmakla görevliyiz. Çok acı ama demek ki bu kişi, “Hukuk nedir? Avukat kimdir?” sorusunun cevabını bile bilmiyor.

Filiz

Filiz Kalaycı

Savcının mahkemeye çıkartıldığınızda nasıl bir etkisi oldu?

Savcılık tutuklama talebiyle mahkemeye sevk etti bizi ancak tutuklanmayarak “adli kontrol tedbiri” dediğimiz, yurt dışına çıkış yasağı aldık. Bunun üzerine savcı itirazda bulundu ve heyet tekrar görüşerek içimizden sadece Filiz Hanım’ın tutuklu yargılanmasına karar verdi. Ben bu kararın Filiz Hanım’ın bizden daha kıdemli bir avukat olması ve maalesef her alanda var olan cinsiyetçi tavır sebebiyle alındığına inanıyorum. Aynı tavır karar duruşmasında da sergilendi.

Filiz Hanım için, “Suçun işlenmesini önlemek üzere” gibi klişeleşmiş bir tutuklama gerekçesi oluşturuldu ancak bunun hiçbir hukuki tarafı yok. İddianamemiz aynı, bizde olmayıp onda olan suç ne var? Kanunen böyle genel bir ifade kullanılamaz, atfedilen suçların tek tek açıklanması gerekir. Yine de tutuklandı ve yapılan tüm itirazlara rağmen yaklaşık 9 ay tutuklu kaldı.

Yurt dışı yasağı getirilmesinin yanısıra uygulanan başka tedbirler de var mı?

TMK ile yetkili mahkemelerde, savcılıklarda müdafilik görevi yapmamız 1 yıl süreyle yasaklandı. Baktığımız dosyaların neredeyse yarısı zaten bu davaları içeriyor. Süren 8-10 tane davamla ilgili müvekkillerimle görüştüm, kimileri için başka avukat arkadaşlarımdan takibini üstlenmelerini rica ettim, kimileri ise barodan avukat istediler. Bir senelik süre bittikten sonra, bazı davalara devam ettim ancak nihayetinde savunma sekteye uğramış oldu. Filiz Hanım için ise tutuklu haldeyken bürodaki işlerin dağılımını, yürümesini sağlamaya çalışmak çok daha zor oldu. Bunun hepimiz için ekonomik bir boyutu da var elbette.

Dava dosyanızda ihbar maili dışında delil olarak gösterilen ne var?

Geçmişte, Özgür Gündem gazetesinin dağıtımını yapan bir kişiden, mahkemede belirttiğine göre, emniyette baskı altında alınan bir ifade var. İfadede bizim insanları dağa gönderdiğimiz, onlardan özeleştiri aldığımız gibi iddialar var ama bahsi geçen kişilerle ilgimiz olmadığı gibi, belirtilen tarihler de yanlış. Örneğin, Murat Vargün’ün 2005 yılında Ankara’da bir şahsı dağa gönderdiği belirtiliyor ama 2006’nın sonuna dek Murat’ın Ankara’yla işi yoktu, Kars’ta avukatlık yapıyordu. Bu arada sadece bizler hakkında değil, aynı gazete dağıtıcısından parti il başkanlarına kadar yüzlerce kişi hakkında ifade alınmış. Bir gazete dağıtıcısının herkes hakkında bir şeyler bilebilmesi mucize gibi.

Mahkemede baskı altında ifade verdiğini, ifadesini değiştirdiğini belirttiğine göre bir geçerliliği kalmamıştır bu anlatılanların, değil mi?

Her ne kadar öyle olması gerekiyorduysa da, bazı davalarda bu ifadeler doğrultusunda mahkumiyetler verildi. Yani mahkeme ilk ifadeyi geçerli saydı çünkü ortamda avukatın hazır bulunduğunu, bu durumda işkence ve kötü muamele yapılamayacağını varsaydı. Oysa ki geçmişte bir dönem, ödenekler geç ödendiği için baro protesto olarak, 2-3 aylık bir süre boyunca emniyetin taleplerine yanıt vermemiş ve avukat göndermemişti. Bu ifadeler de hep o dönemde alınmış. Bizim davayla ilgili de, bu ilk ifadeye dayanarak, beş kişiden aleyhimize ifade alınmış.

Halil İbrahim Vargün ve diğer avukatların gözaltına alınmasından sonra İnsan Hakları Derneği'nin 15 Mayıs 2009'da yaptıkları basın açıklamasından bir kare. Fotoğraf: Alınteri arşivi

Halil İbrahim Vargün ve diğer avukatların gözaltına alınmasından sonra İnsan Hakları Derneği’nin 15 Mayıs 2009′da yaptıkları basın açıklamasından bir kare. Fotoğraf: Alınteri arşivi

Siz bu kişileri tanıyor muydunuz?

Bir tanesi Mardin’de tarlada çalışırken Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi (TEM) tarafından oğlunun gözaltında olduğu söylenerek çağrılmış bir baba. TEM, korku yaratma, komplo kurma konusunda uzmanlaşmıştır. Biz avukatlar bile tek başımıza gitmek istemeyiz oraya çünkü başına ne iş çıkartacakları hiç belli olmaz. Orada, okuma yazma bilmeyen bu adama, oğlunun serbest bırakılması için gerekli olduğu iddia edilen bir belgeye parmak bastırmışlar. Kendisi mahkemede tuzağa düşürüldüğünü, bizi hiç tanımadığını -ki biz oğlunun davasına dahi bakmıyorduk- ve bunun şerefsizlik olduğunu, ona bunu yaptıran polisleri kınadığını belirtti. Bir diğeri de Kıbrıslı bir aileydi. Onların çocukları Hacettepe’den davasına baktığımız bir kadın öğrenciydi. Çocuklarının başına gelenler yüzünden üzülmüş, kızgın bir anne-baba haberi alınca ne tepki verir, nasıl davranır tahmin edersiniz. Ben aileleri anlıyorum, benim de çocuğum aynı durumda olsa nereye kadar gidebiliyorsam giderim. Ama çok savunmasız oluyorlar, herkes hakkında her şeyi söyleyebilir durumda oluyorlar. Onların halinden faydalanan polis, öfkeyi, korkuyu işleyerek aleyhimize konuşturmuş.

Aslında bu ifadelerden sonra bizim davamızın düşmesi ve emniyet hakkında suç duyurusunda bulunulması gerekiyordu ama bizim avukat arkadaşlarımız her ne kadar uğraştılarsa da olmadı. Yani biz birini tehdit etsek hemen iddianameye eklenirdi ama polis yapınca bir şey olmuyor.

İddianamede başka nelerden bahsediliyor?

Fişlemeler var. 1 Mayıs gösterilerine katıldığımı belirtmişler. Her ne kadar legal olsa da onlar ideolojik açıdan gayri meşru görüyorlar sonuçta. Ayrıca, İnsan Hakları Derneği olarak bir gece şubelerde sabahlayıp, barış nöbeti tutacağımızı duyurmuşuz, bunu iddianameye koymuşlar.

2007’den 2009’a kadar hakkımızda 37 kez dinleme kararı çıkartılmış. Normalde adli suçlarda teknik takip süresi 3 aydır ve en fazla 3 ay daha uzatma alınarak, kişi 6 ay dinlenebilir. En cani katilleri, gaspçıları en fazla 6 ay dinleyebilirlerken, TMK kapsamında böyle bir süre kısıtlaması olmadığı için bizi 2 sene, yani benim o sıralar 4 yıllık avukat olduğumu düşünürsek, meslek hayatımın yarısı boyunca dinlemişler. Biz buna dair de anayasaya aykırılık iddiasında bulunduk ama itirazımız kabul görmedi. Dinlemeler, fişlemeler ve aleyhimize alınan ifadeler dışında ellerinde hiçbir şey yok.

Kimi davalardaki dinlemelerde “topkek,” “domates” gibi kelimelerden şüphelenildiğini biliyoruz. Sizi dinlerken neler bulmuşlar?

Benim İHD’nin saymanlığını yaptığım dönemde, Yeşil tarafından 1993’te katledilen İHD Elazığ şubesi eski başkanı Metin Can’ın ölümünün 15’inci yıl dönümü sebebiyle tüm MYK olarak 2008’de Elazığ’a gitmiştik. Ben oradayken avukat ortağım arıyor ve ne zaman döneceğimi soruyor. “Yalnız mı döneceksin?” sorusuna ben, “Hayır arkadaşlarla hep beraber döneriz, onları bırakıp dönmem örgütlülüğe sığmaz” diye cevap veriyorum. Buradan “örgütlülüğe sığmaz” lafını cımbızlıyorlar. Bunun dışında bir savcı arkadaşımla yaptığımız dertleşmemizden, özel sohbetimizden kısımlar koymuşlar.

Mahkeme 4 yıl boyunca sürdü, yurtdışı çıkış yasağınız da hala sürüyor değil mi?

Murat Vargün, eşi yurt dışında olduğu için teminat mukabilinde yasağın kaldırılmasını talep etti ve gidip evlendi, Almanya’da yaşıyor. Filiz Hanım’ın anne ve babası Avusturya’da yaşıyordu, o da cezaevinden çıktıktan sonra onların yanına gitti. Dava sonucunu orada beklediler ancak yasağın kalkıp kalmadığını anlamak için şimdi gerekçeli kararı bekliyoruz.

Avukatlara karşı neden böyle bir süreç işletiliyor?

Kafalarında bize dair belirledikleri bir alan var. Sadece ifadelere girip, mahkemelerde birkaç klişe laf etmemizi bekliyorlar. “Bunun dışına çıkarsanız, sizin avukatlığınızı falan tanımayız” diyorlar anlayacağınız. Oysa ki özellikle TEM’in çalışma tarzı usule aykırı. Örneğin Türkiye’de susma hakkının kullanılması yaygın değildir. Susanların örgütsel tavır sergilediğini iddia ederler. Biz de müvekkillerimize polise ifade vermek zorunda olmadıklarını, susmanın bir hak olduğunu her daim söyledik, üzerine giderek kırmaya çalıştık bu algıyı. Sonuçta bir hakim, “Neden susma hakkını kullandın?” diye düşünebilir ama bunu derse hukuken başı belaya girer, diyemez. Bizim bu direncimizi kırmak için polis 200-300 soruyu teker teker, saatlerce sormaya devam ediyor. Oysa ki kişi bir defa “Susma hakkımı kullanıyorum” dediği an, bu zaten onun ifadesidir, tutanağın bitirilmesi gerekir. Yaptıkları bir işkence çeşidi.

Çağdaş Hukuçular Derneği avukatlarının gözaltısı sonrasında, soruları savcılığın değil de emniyetin hazırladığı ve savcıya sordurdukları konuşuldu. Sizin yaşadığınız gözaltıda da durum böyle miydi?

Evet, biz de aynı şeyi fark ettik. Teoride bir soruşturmanın sahibinin savcı olması, emniyetin onun hizmetinde olması gerekirken, Türkiye’de soruların tamamını polis hazırlıyor. Savcı ise çoğu zaman olay yerine ya da şubeye dahi gitmeden masa başından iş yapıyor. Bu, polise daha fazla güç veriyor. Bir defasında, gözaltına alınan tıp öğrencilerini sorgulamaya gelen savcı elindeki kağıda baktı baktı ama bir türlü hukuken uygun bir soru bulamadı. En sonunda, “Seni buraya kim, niye getirdi?” diye sorabildi. Halbuki savcının gözaltı emri vermesi, soruşturmaya hakim olması gerekir. Ama bu bir gelenek, eskiden de böyleydi, hala da böyle…

3 Aralık 2011 Emek ve Demokrasi Güçleri Taksim eyleminden bir kare. Fotoğraf: Foto AkbAbA arşivi

3 Aralık 2011 Emek ve Demokrasi Güçleri Taksim eyleminden bir kare. Fotoğraf: Foto AkbAbA arşivi

Karar duruşmasından siz nasıl bir sonuç bekliyordunuz?

İfadelerdeki usulsüzlüklere dair o kadar gelişme yaşanmasına rağmen savcı mütalaasını tekrarladı ve örgüt üyeliğinden ceza istedi. Bundan bir iki ay önce yine İHD yönetim kurulu üyesi olan Tugay Bek ve Sevil Aracı 3 yıl 1’er ay ceza aldılar. Şu an dosya Yargıtay’da. Bunlara bakınca insan iyimser olamıyor. Bu yargılama biçimi başlı başına bir şiddet biçimi zaten. Bir arkadaşımız şimdiden 9 ay tutuklu kaldı, 1 yıl süreyle mesleğimizi yapamadık. 4 senedir yurt dışına çıkamıyorum, kimimiz de buradaki yaşamlarını, senelerini verdikleri bürolarını, toplumsal konumlarını bırakıp yurt dışına gitmek, sıfırdan başlamak zorunda kaldılar. Bu saatten sonra ceza ya da beraat vermeleri bize pek bir şey ifade etmiyor.

Yine de ne karar verildi?

Murat Vargün, Hasan Anlar ve bana 6 yıl 3 ay verdiler. Filiz Hanım’a ise 7 buçuk yıl verdiler. Filiz Hanım’ın üzerine daha fazla gidiliyordu zaten, onun için de ona arttırımlı halde verdiler. Avukat olmayan Nedim Taş’a da 10 yıl 6 ay verdiler.

Benim politik davalarda dikkatimi çeken bir şey “iyi hal” uyguluyor olmaları. Bu küfür gibi bir şey, “Hadi, size kıyak geçtik” der gibi yani. İyi hal indirimini neden uygularsın? Mahekemeler, her ne kadar bu da hukuk dışı bir uygulama olsa bile bunu, sanık mahkemeye yardımcı olduğu veya pişmanlık gösterdiği için verir. Ben elbette kişisel olarak bir saygısızlık yapmam ama onların iyi sanığı da değilim. Bu fikirlerimi kendilerine de söyleyecektim ancak kararı yüzümüze dahi okumadılar. Bu hem hukuken hem de ahlaken yanlış bir şeydir. Eğer yargılananlar oradaysa karar, “Ben sana şu cezayı verdim, bu indirimleri, şu arttırımları uyguladım ve nihayetinde Yargıtay yolu da açıktır” diye bizzat kişilerin yüzüne karşı tefhim edilmelidir.

Sizinle muhatap olmak istemedi yani?

Kendisi de verdiği kararın ne kadar haksız olduğunu bildiği için gözlerimize bakamadı. Mübaşir çağırdı, biz avukatlarımızla beraber kapıdan içeri adımımızı atmıştık ki, hakim içeri kaçtı. Bu davranış, aslında bunun talimatla verilen bir karar olduğunu, hakimin de piyon vazifesi gördüğünü gösterir. Neticede oradaki hakimler de yeni hakimler değil, şimdiye dek yüzlerce, binlerce kişiye işleri gereği ceza vermişlerdir ama bizim yüzümüze okuyamadı kararı. Biz bu tavrın usule aykırılığını temyiz dilekçemizde belirteceğiz. Ayrıca yurt dışı yasağı konusunda bir karar verip vermediğini görmek için de gerekçeli kararı bekliyoruz. Tahminen bir ya da iki yıl temyiz süreci sürer. Bu 4. yargı paketinde eğer bizi de etkileyecek bir düzenleme yapılırsa ondan faydalanabiliriz. Henüz içeriği görmesek de genel olarak tüm politik hükümlüler faydalanabilecek gibi görünüyor.

Geçen dört yılı değerlendirdiğinizde adil bir yargı süreci yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

Bizim yargılamadaki en basit, davanın esasına dair olan taleplerimiz dahi reddedildi. Örneğin; 2008 yılında “Artık Yeter Mitingi”ne katıldığımız iddia ediliyordu. Biz de yıllarca telefonlarımız dinlendiği için o eylem hangi tarihte yapılmışsa HTS raporlarının çıkartılmasını ve o gün orada olup olmadığımızın tespitinin yapılmasını talep ettik. Eğer oradaysak telefonlarımız zaten oradan sinyal verirdi. Biz “Gittik, gitmedik” derdinde değiliz, önce bir tespitini yapın, raporunu görelim. Bu talebimiz de reddedildi. Amaçları tamamen “Bir karar vereyim de, Yargıtay’dan onansın.” Mesela Filiz Hanım’a verdikleri ceza bir yönüyle ne kadar nefret içinde olduklarını gösteriyor. 6 yıl 3 ay, eğer silahlı bir eylem, bomba vs. yoksa rutin verilen cezadır. Mahkeme süresince bize hep avukatlara da, herkese de eşit davrandıklarını söylediler. Ama daha aynı davadan yargılanan avukatlara bile eşit davranmadılar.

Bahsettiğiniz şüpheli delillere karşı savunmanızı nasıl yaptınız?

Ben bu mahkemede savunma yapmam, yapmadım da. Bana gittiğim eylemleri, basın açıklamalarını sordular, ben de hepsine hala katıldığımı, gelecekte de katılacağımı söyledim. Ayrıca telefon görüşmelerimin gerçek olduğunu, tümünün bana ait olduğunu da belirttim. Yani bir savunma psikolojisi içerisinde değildim. Çünkü bu da başlı başına bir tuzak. Burada polisin, savcılığın ve onlara bağlı olarak mahkemenin işlediği bir suç var, neden ben savunma halinde olayım?

Eminim son dönemde tutuklanan avukat arkadaşlar da benimle aynı fikirdedir. Tahminen 1 sene kadar tutuklu kalabilirler ama çıktıklarında daha güçlü bir şekilde mücadeleye sarılacaklarına inanıyorum. Eğer bu sistemde mücadele vermek istiyorsan, duraklardan bir tanesi mahkemeler. Şu an dünya üzerinde 34 bin siyasi tutsak var ve bunların 12 bini ülkemizde. Baskıcı, totaliter denilen Çin’in nüfusu 1 buçuk milyar ama Türkiye’nin beşte biri oranında siyasi tutuklu yok. Tutuksuz yargılananları da katarsak bu sayı 80 bine çıkıyor. Avukat arkadaşlar, sendikacılar, öğrenciler, işçiler, Kürtler, kadınlar…. Bu kadar terörist yeryüzünde başka ülkede olmadığı gibi zaten 70-80 bin üyesi olan bir terör örgütü de hiç olmamıştır, olamaz da. Örneğin 27 Mayıs’a, geçmiş dönemlere baktığımızda 49’lar, 50’ler davaları var, 44’lerde Turancılar yargılanıyor mesela. Yani 40, 50, 100 oluyor ama 80 bin kişi dünyanın hiçbir yerinde olmadı. Hani bir söz vardır, “Bir şahıs, bir arabaya taş atarsa bu adli bir eylemdir; bir milyon kişi taş atarsa o politik bir olaydır” diye. Bu aslında politik bir saldırıdır. Yargı eliyle bir politik görüş kriminalize edilmeye çalışılıyor.

Basının dava sürecinizi yeterince yansıttığına inanıyor musunuz?

Anaakım medya zaten bizim davalarımızı ya hiç yansıtmaz, ya da objektif olmaz. Onlar daha magazinsel şekilde yaklaşıyor. Yeni en son tutuklanan 9 avukat arkadaşımız hakkında gerçekten neden tutuklama kararı çıktığını söylemiyor da dışarıdaki ailelerden birinin çocukları gözaltına alındığı için yaşadığı öfke anlarını yayınlıyor. Bu gibi davaları azınlıkta olan, belli bir medya kesimi takip ediyor. Ancak Türkiye’de her gün birçok önemli dava görüldüğü, örneğin bizimki ise 4 yıldır sürdüğü için her duruşmayı takip edememiş olabilirler.

Hak mücadelesi sürdüren gruplara yapılan baskı ve hukuk şiddetinin avukatlara yönelmiş olması haliyle muhalif çevrelerde, halkta daha büyük bir korku yaratıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

“Onlara bunu yapan bana ne yapmaz ki” diye düşündürüyor, değil mi? Zaten amaç da toplumu savunmasız bırakmak ve bu korkuyu yaratmak. ÇHD gibi 40 yıllık köklü bir kurumu mahkum etmeye çalışmak da bu amaca giden bir yol.

Muğla Barosu’nun bu konuda bir açıklaması var aslında. Avukatlara yönelik KCK gözaltıları ilk Diyarbakır’da, 1 ay sonra da bize, Ankara’da yapıldı. Muğla Barosu ise, 2011 yılında KCK üyesi oldukları gerekçesiyle 33 avukatın İstanbul’da tutuklanması üzerine şunu söyledi: “Biz ilk gözaltılarda gerekli tepkiyi göstermedik ve bugün sayı 34 oldu. Eğer bugün de tepki vermezsek yarın tutuklu avukat sayısı 200 olacak.” Bu biraz da böyle bir şey, otorite önce birkaç kişiyi alıp halkı denedi. Baktı ki büyük bir tepki gelmedi, bugün ÇHD’lileri de aldı. Devlet bunun uygulanabilirliğini görmüş oldu.

Bu dediğinizden, KCK operasyonu adı altında hukukçulara uygulanan hukuksuzluğa gerekli tepkinin verilmediğini anlıyoruz.

Ankara Barosu’ndan bir örnek vereyim. Yaklaşık 1 buçuk-2 yıl önce bir çatışma oldu ve askerler şehit oldu. Sonuçta 30 yıldır bir savaşın içinde Türkiye. Gün içinde bu, baro tarafından bize defalarca kınama mesajlarıyla bildirildi ve adliye önünde 800-900 avukat toplanarak, bayraklarla, askeri marşlarla bu durumu protesto ettiler. Baro, bir meslek kuruluşudur. Onun görevi ilk önce kendi üyelerinin hukukunu, haklarını korumaktır. Ankara’da ilk kez dört avukat politik bir nedenle, örgüt suçlamasıyla yargılanırken, ilk duruşmaya sadece dönemin Ankara Barosu Başkanı olan Ahsen Coşar (şu anda Barolar Birliği Başkanı) geldi ama yönetim değiştikten sonra sadece zaman zaman gözlemci olarak katılanlar oldu. Halbuki Baro Başkanı da bir ceza profesörü, yani kendi alanı. Orada futbol maçı oynanmıyor ki, gözlemci olarak katılıp futbolcu beğensinler. Onların yapması gereken avukatlarımız olarak duruşmalarımıza katılmaktı ama açıkçası barolar bu gibi durumlarda taraf. Özellikle Kürtlere, KCK’ye yönelik şeylerde, toplum tepkisinden çekindikleri için görünmek istemiyorlar. Oysa ki baronun beni araması, sahip çıkması gerekiyordu ancak karar duruşmasına dahi katılmadılar.

19 Ekim 2011'de Çukurca'daki çatışmaların ardından, Ankara Barosu'nca düzenlenen bayraklı eylem.

19 Ekim 2011′de Çukurca’daki çatışmaların ardından, Ankara Barosu’nca düzenlenen bayraklı eylem.

Baro yönetimi dosyanızı inceledi mi? Delillerin gerçekliğine inanmış ve sizi savunmak istememiş olamazlar mı?

Biz dava dosyamızı incelemeleri için verdik. Eğer polisin ve savcılığın iddia ettiği gibi kişiler üzerinde baskı kurduğumuza ikna olmuş olsalardı, hakkımızda disiplin soruşturması açmaları gerekirdi ama 4 yıl boyunca böyle bir girişim olmadı. Ankara’da politik olarak ilk kez 4 avukat bir arada yargılanıyor ama gelme ihtiyacı hissetmediler. Bu soruşturmanın açılmasında ve bu cezaların verilmesinde Baroların tepkisizliği veya cılız sesliliğinin büyük bir payı var. İktidarı cesaretlendiriyorlar yani. Umarım bir daha böyle davalar yaşanmaz, yaşanırsa da barolar tepkisiz kalmaz.

Fakat Türkiye barolarından yeterli desteği görmemiş olsak da Avukatlar için Avukatlar, Sınır Tanımayan Avukatlar gibi uluslararası insan hakları örgütlerinden, Hollanda, Belçika, Fransa gibi ülkelerin en büyük barolarından destek gördük. Üstelik sadece bizim davamıza değil; İstanbul’daki, Diyarbakır’daki pek çok farklı davaya 8-10 kez gelen baro başkanları var. Aynı örgütler şimdi ÇHD için de geliyorlar.

Toplumsal muhalefeti yansıtmaya çalışan gazetecilerin davalarında “gazetecilik faaliyetleri” diye anılan ifadeleri duymaya alışmıştık. Hukukçuların yargılanmasında da “avukatlık faaliyetleri” gibi ifadeler belleklere kazınacak mı?

Avukatlık, doğası gereği otorite ile cebelleşen bir meslek. Özellikle ceza avukatlığında sürekli çatışmak durumundasın. Avukatın görevi emniyete, askere, savcıya şirin görünmek değil. Bizim tek görevimiz müvekkilimizin haklarını korumak. Ortağımın savcılarla yaptığı bir sohbetten bu çatışmayı kişiselleştirenler olduğunu anladım. Kendisi, “İbrahim’in yasa dışı işleri olsa ben bilirdim, tüm gün aynı ofiste çalıştığım bir insan, neden onu aldınız?” diye sorduğunda, “Bizlere karşı sert tavırları olduğunda mutabık kaldık” yanıtını almış. Tabii ki bu kayıt dışı bir sohbet.

Polisin Ankara’daki Hopa eylemi sırasında otobüste işkence ettiği öğrencilerin yanı sıra, onlara yardıma giden Ankara barosu avukatlarını da “Siz avukatsanız, biz de devletiz” diyerek dövdüğü bilinen bir gerçek. ÇHD avukatları da darp edildi, zorla tükürük, kan örnekleri alındı. Polis nasıl bu kadar fütursuzca davranabiliyor?

Rütbe olarak kendisini avukattan üstün görüyor. Aynı zamanda, daha önce de konuştuğumuz gibi, onları savunacak statüdeki avukatlara bunları yaparak halkı daha da sindirmek istiyor. Bugün ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı’dan zorla kan örneği alınıyorsa yarın, “İçeri girdiğimizde saldırdı, biz de ateş etmek zorunda kaldık” da denilebilir. Bunlar başka insanların başına gelen şeyler. Bunların yaşanmaması için partiler, barolar, sivil toplum örgütleri, herkesin bir arada mücadele yürütmesi gerekiyor. Çünkü adalet dediğimiz şey herkese lazım. Bizim polis veya hakim müvekkillerimiz de olabiliyor. İnanın ki haksızlığa uğradıkları zamanki tepkileri bir öğrenciden, işçiden on misli daha şiddetli oluyor.

KCK davalarıyla özdeşleşen kare. Aralarında eski milletvekilleri ve hala görev yapan belediye başkanlarının da olduğu Kürt siyasetçiler, ellerinde plastik kelepçelerle Diyarbakır Adliyesi'ne getiriliyorlar.

KCK davalarıyla özdeşleşen kare. Aralarında eski milletvekilleri ve hala görev yapan belediye başkanlarının da olduğu Kürt siyasetçiler, ellerinde plastik kelepçelerle Diyarbakır Adliyesi’ne getiriliyorlar.