“Savaşın en acımasız yüzüne Bağdat’ta şahit oldum”

Yıllarca ekoloji alanında basın emekçisi olarak çalışan, tek başına giriştiği sayısız eylem sayesinde “Don Kişot” lakabını alan aktivist Osman Akkuş, savaşın acımasızlığını da yakından tanıyor. Irak’ın ABD tarafından 2003 yılında işgal edildiği sırada canlı kalkan olarak Bağdat’ta bulunan Akkuş, savaş sırasında şahit olduklarını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu
Ekoloji alanında yıllarca gazetecilik ve aktivistlik yapmış birisiniz. Şimdiye dek doğanın maruz kaldığı şiddete ilişkin nasıl tanıklıklarınız oldu?

Yaşama uygulanan şiddetle ilgili, Senozlu Sinan’ın bir tanıklığı var. Onu aktararak başlamak isterim. Senoz Vadisi’ne HES (Hidroelektrik santral) yapılıyor. Bana şöyle anlatıyor: “Kamyonetle HES’çilerin açtığı yoldan ilerliyoruz. Arkadaş arabayı kullanıyor, ben de yanındayım.” Bir anda yolda yavru bir ayıya rastlamışlar. “Kotik” diyorlarmış yavru ayıya. Derken kotikler birken iki olmuşlar. Bunun üzerine Sinan arkadaşına, “Dikkat edelim, yavruları buradaysa bunun anası da buradadır, bizi perişan eder” demiş. Dönemeci dönmeleriyle beraber yerde yatan anne ayıyı da bulmuşlar. Ayı yerde yatıyormuş, hemen yanında da dev bir kaya kütlesi varmış. Kayanın yukarıdan yuvarlanıp ayıya vurduğunu anlamışlar. Yukarıda, yamacın tepesinde, HES inşaatında dinamit patlatıyorlar veyahut iş makineleri çalışıyor; kayanın bu sebeple yuvarlandığını kavramışlar. Kafalarında şöyle canlandırmışlar: “Tepeden aşağıya doğru bir şey geliyor, bir gürültü… Ana ayı ne yapar yavrularını korumak için? Onun önüne set oluşturur. Ayı kaçmıyor, gelen kaya anne ayıya bir vuruyor, ayının beli kırılıyor.” Yanına vardıklarında ayıyı yerde, kımıldayamaz halde bulduklarında anlamışlar yaşananları. Sinan diyor ki, “Orada yatarken gözünden yaşlar akıyordu. Bana acılı gözlerle bakarken, benden iki şey istediğini anladım. Bir, yavrularım size emanet. İki, benim acıma son verin.” Hiçbir insan bu hikayeyi ağlamadan anlatamaz. Bana bu hikayeyi anlatırken Sinan’ın gözleri de ıslak ıslaktı. “Yavruları aldık. Ama anne ayı acı içinde kıvranıyordu, beli kırılmıştı. Yapacak hiçbir şey yoktu, acısına son verdik.” Bundan başka, bundan öte şiddet ne olabilir? Hayvanın yuvasını dağıtıyorsun, hayvanın kendine ait alanını tahrip ediyorsun, yavrularını yetim bırakıyorsun. Şiddetin kendisi budur.

Ekoloji mücadelesindeki şiddet eylemleri konuşulunca yerel toplulukların kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya geldiği anlar öne çıkıyor ancak şiddetin en ağırı doğanın kendisine yöneltiliyor. İnsanların doğa adına tanıklık yapmaları insan merkezci bir yaklaşım olsa da, insan türü dışındaki varlıkların sesini duyurmanın tek yolu da bu. Sizin bizzat tanık olduğunuz olaylar hangileri?

İlk ciddi tanıklığım, 1974’teki çıkartmaya dek Kıbrıs’ta faaliyet gösteren, Kıbrıs’ın ikiye bölünmesi üzerine faaliyetlerini durdurup bölgeyi terk eden CMC adlı Amerikan firmasının yarattığı tahribattı. Öyle ki, yağmurlu havalarda denize akan su, kızıl bir renge bürünüyordu. Bana göre dünyadaki sayılı çevre felaketlerinden biridir.

CMC’nin Kıbrıs’taki temel uğraşısı neydi?

CMC tesislerinin 2001 yılındaki hali. Fotoğraf: Lefke Çevre ve Tanıtma Derneği arşivi

Bakır madeni işletiyorlardı, aynı madende eser miktarda altın da bulunuyordu. Yöntem aynı yöntem; o zaman da bu tür faaliyetler için siyanür kullanılıyordu. CMC’nin tesislerinin bulunduğu Lefke’ye gittiğimde o bölgede ot bile bitmediğini gördüm. Şirketin Lefke’de kocaman bir tesisi vardı; dev siyanür havuzları ve metal yığınlar, az ilerisinde de cevherlerin gemilere yüklenip yurtdışına gönderildiği bir iskele… Lefkelilerle 1996’da yapılan Habitat II toplantıları sırasında tanışmıştım. O dönemde ekoloji gazeteciliği yaptığım için, onların da davetiyle KKTC’ye gittim. Gördüğüm manzara karşısında hakikaten de dehşete düştüm. Şimdi olduğu gibi, KKTC o dönemde de uluslararası statüsü konusunda sorunlar yaşadığı için ulusal ölçekte bir gündem oluşturmaya çalıştık ve bu durumla ilgili Kanal E’de televizyon programları da yaptım. Programları yaptığım sırada, Kıbrıs’tan sorumlu üst düzey bir askeri yetkili beni telefonla aradı ve “Bu programı girme” dedi.  Bu tehditten genel yayın yönetmenimi de haberdar ettim ve programın yayın akışını uzatmaya karar verdik, iki bölüm üst üste yaptık.

Programı yayınladıktan sonra olumsuz bir tepki aldınız mı? Tehditler yinelendi mi?

Hayır. Biz haklıydık, doğa adına bir şeyler yapıyorduk. Beni tehdit eden kişi her kimdiyse, o da herhalde Kıbrıs’ı bizden çok sevmiyordur. Neticede haklı olduğumuz anlaşıldı; Lefke Çevre ve Tanıtma Derneği CMC’nin bölgede yaptığı madencilik faaliyetlerinde siyanür kullandığına ilişkin pek çok bulguya erişti ve ansiklopedi kalınlığında bir dosya oluşturdular.

CMC’nin faaliyetleri herhangi bir davaya konu olmadı mı?

KKTC tanınmıyor. Dolayısıyla mücadele yalnızca dernek üzerinden yürütülebiliyordu. CMC adadan ayrılırken, tüm faaliyetlerini bir anda bırakmış ve tüm tesisleri terk etmiş. Havuzlardaki siyanür tüm havzaya sızmış. Ancak sağlam bir çalışma yapıldığı takdirde rehabilite edilip yeniden tarıma açılabilir. Bir dönem aynı bölgeye bir baraj kurulması planlanıyordu. Ancak barajın atıkların yayıldığı bölgeye kurulması, çok daha büyük bir felakete yol açacaktı. Neyse ki tartışmalar üzerine baraj projesi başka bir alana kaydırıldı.

KKTC’nin siyasi durumundan ötürü uluslararası hukuk kanalları biraz tıkalı. O dönemde CMC aleyhindeki kampanya nasıl yürütüldü?

Yapılan çalışmalardan hiçbir sonuç alınamadı. Olayı Türkiye kamuoyuna taşıdık, buradan oraya bir kaç grup gitti. Sonrasında altın madenciliğine karşı mücadele veren Bergamalı köylüler de bölgeyi ziyaret ettiler.

CMC’nin siyanür kullandığı tesislerin yakınından bir görüntü.

Kıbrıs’ın ardından Bergama’da da çalışmalar yaptığınızı biliyorum. Bergama sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bergama’daki hareketliliği ilkin gazetelerin taşra baskılarından fark ettim. Sonra gidip tanış olduk. Ancak süreçle birlikte, ön plana çıkanlar gittikçe silikleşti. Nerede o dönemde mücadele edenler? Nerede Oktay Konyar? Bergama’da köylüler yalnızlaştırıldı. Eskiden devletin yöntemleri de farklıydı, şimdi özel firmalar daha acımasız. Devlet mahkemeye veriyor, ÇED süreci diyor, vesaire. Özel firmalar ise doğrudan kafa göz yarıyorlar. AKP iktidarıyla birlikte bu alanda faaliyet gösteren özel sektör daha da güçlendi.

Direnişin sembol isimlerinden Oktay Kaynar diğer Bergamalılar’la beraber.

O dönemde Bergama’da altın madenciliği yapmak isteyen Eurogold da, devamında kurulan Normandy firmaları da oldukça tecrübesizdiler. El yordamıyla ilerliyorlardı ve son derece uzun hukuki süreçlerle uğraşmak durumunda kalmışlardı. Şimdi ise hukuk daha hızlı işliyor. Firmalar da geçmiş hatalarından dersler çıkardılar bir anlamda.

Bergama’da adamları bir o yana vurdular bir bu yana vurdular, çalıştırmadılar! İş makinalarını bile çalıştıramıyorlardı. Şimdi öyle değil. Artık “Babalar gibi satarım” diyen bir zihniyet iktidarda. Bu iktidar uluslararası sermaye ve onun diğer işbirlikçileriyle birlikte yürüyor. Geçtiğimiz dönemlerde olsaydı bu kadar HES mümkün değildi. 90’larda nükleer karşıtı mitingler yapılıp da biz sokaklara indiğimiz vakit, iktidarlar bunu ciddiye alıyorlardı. Şimdi “Babalar gibi satarım, yaparım” diyorlar.

90’lardan bugüne değişen ne oldu? Daha önce toplumsal eleştirileri dikkate alan iktidarlar günümüzde niçin yereldeki direnişleri bile umursamıyor?

İktidarlara baskı yapan uluslararası tekelci sermaye grupları geçmişte bu kadar baskın değildi. Bir anlamda, koalisyon hükümetleri yerine tek parti iktidarlarının olması da, uluslararası sermaye ile bütünleşmeyi kolaylaştıran bir unsur oldu. Bu sıcak para girişi nereden sence? Avrupa Birliği üyesi Yunanistan çalkalanırken biz onlardan ekonomik olarak fersah fersah ilerdeymişiz gibi bir görüntü varsa, bir yerlerden kaynak aktarılıyor demektir. Ülkenin doğasının, yeraltı ve yer üstü kaynaklarının yağmalanmasına hükümet bir anlığına “dur” dese bütün musluklar kapanır, şu andaki görünüm de tersine dönüverir.

Türkiye’nin nükleer santral sahibi olması hususu uzun yıllardır gündemde, ancak son yıllarda süreç giderek somutlaşıyor. Kamuoyunun tepkileri ise görmezden geliniyor, nükleer enerji konusundaki süreç bilgimiz dışında ilerliyor. Nükleer enerji tepkilere rağmen Türkiye’ye gelecek mi?

Osman Akkuş, elinde “Hiroşima’dan bu yana nükleere gıcığım” yazılı kalkanla. Fotoğraf: Osman Akkuş arşivi

Ermenistan’daki Metsamor Nükleer Santrali konusunda da hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Bir gün gazetenin birinde “İnsan Başlı Buzağı Bulundu” başlıklı ufacık bir haber gördüm. Kimsenin dikkatini çekmedi. Benim ilgi alanıma girdiği için merak edip Iğdır’a kadar gittim. Bir de baktım ki karşımda dev  gibi bir nükleer santral! Ekolojistler ve yeşiller Metsamor’la ilgili hiçbir çalışma yapmadılar ama bugün inşaatı başlasa belki 15 yıl sonra faaliyete geçebilecek bir nükleer santral için 20 yıldır ortalığı ayağa kaldırıyoruz. Metsamor dediğimiz Çernobil’in ikizi! Ermenistan Avrupa Birliği’nden aldığı paraları silahlanmaya yatırmasaydı bu mesele çözülebilirdi. O dönemden itibaren iki ülke arasındaki siyasi sorunları boşverip, Ermenistan’daki sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yaparak hem Metsamor’a, hem de Türkiye’de kurulacak bir nükleer enerji santraline birlikte karşı çıkmalıydık.

Benim ütopyam şu: Musul-Kerkük’ten Bakü’ye kadar, bu coğrafyanın halkları kardeşleşse, sınırları kaldırsa… Adına ne dersen de. İnan şu anki düzendeki ağaların hepsi diz çöker. Kürt kardeşimle, Süryani, Yezidi kardeşimle ne sıkıntım olabilir? İktidardakiler 10 sene sonrasını, 70 sene sonrasını kurguluyorlar. Onun yerine sınırları kaldırıp önümüzdeki 700 yılı hep birlikte kurgulayalım. Bu ütopya gerçekleşebilir mi bilmiyorum ama savaşların, çatışmaların yıllar önceden nasıl kurgulandığı ortada. Irak’ta, termal kameralarla uçan yarasayı, yerde gezen sıçanı tespit edip indirdiğini gördük. Böyle bir sokağa çıkma yasağının olduğu, böyle bir korkunun yaşandığı Bağdat’ta Şii camisinin önüne bomba yüklü aracı koymaya kim cesaret edebilir? Bir kaç gün sonra Sünni camisinin önüne başka bir bombalı aracı kim koyar? Yine aynı işgalci zihniyet…

ABD 2003’te Irak’ı işgal etmeden önce Bağdat’a gittiniz. Savaş konusundaki tanıklıklarınızı anlatır mısınız?

Irak’ta 41 gün gün savaşı yaşadım. İşgalden önce oradaydım. Canlı kalkan olarak gitmiştik, boyumuzun ölçüsünü de aldık. Bağdat’ta geçirdiğimiz süre boyunca insanoğlunun en acımasız yüzüne tanıklık ettik. Pazar yerine bir bomba düşüyor, çoluk çocuk parampçarça oluyor. O bombayı atan pilotun da çocukları olduğuna eminim. Bombanın patladığını gördüğünde belki de, “Oh yeah!” diye keyifle çığlık atıyor. Bu nasıl bir duygudur? Bombalama üzerine ilk olarak Bağdat Müzesi yağmalanıyor. Canını almakla yetinmiyorsun, tarihini de yok ediyorsun.

Irak’a canlı kalkan olarak gitmeye nasıl karar verdiniz?

Artık o kararı nasıl aldığımı tam hatırlamıyorum bile. “Hele bir gideyim, bir hafta sonra dönerim” deyip çıktım yola. Ama oraya gidip o havayı soluyunca dönemedim. Bağdat’a birlikte geldiğimiz canlı kalkanların yüzlercesi, Bush’un savaşın 2 gün içerisinde başlayacağını ilan etmesi üzerine ülkelerine döndüler. İlk bomba düştükten sonra zaten ortalık karıştı. Iraklılar savaştan önce bize defalarca, “Sizi çok seviyoruz, bizim için burada olduğunuzu biliyoruz. Ama ilk bomba düştükten sonra herkes kendi canının derdine düşer, isterseniz artık gidebilirsiniz” demişlerdi. Çoğu canlı kalkan bu tavsiyeye uydu.

Iraklılar, canlı kalkanları karşılıyorlar. Fotoğraf: Christiaan Briggs

İlk saldırı anında neler yaşandı? Geride kalan canlı kalkanlar olarak nasıl hareket ettiniz?

Bush’un “Saldırıya 48 saat kaldı” demesi üzerine uydu telefonlarıyla görüşmeler yapılmaya başlandı, Bağdat’taki canlı kalkanlara aileleri “Artık yeter, geri dönün” diyordu. Elçilikler de bir yandan kendi yurttaşlarını tahliye etmeye çalışıyorlardı. Ertesi sabah kalktığımda, Bağdat’a geldiğimiz iki katlı otobüsün lastiklerinin ve akülerinin değiştirildiğini gördüm. “Savaş başlayacak 2 gün sonra, artık biz gidiyoruz” dediler. Çoğu o gün ayrıldı, biz 16 kişi kalmaya karar verdik. “Ne olursa olsun kalacağız” dedik. Peki ne yapabiliriz? Hiçbir şey… Bombaya ne yapabilirsin ki? Herkes döndü. Elbette, gidenlere de hiçbir şey demedik. Hepsinin işi gücü, ailesi, sevgilileri vardı. Biz de tabi ağaç kabuğundan çıkmadık, bizim de sevenlerimiz var ama orada kalmayı seçtik. Doğruyu söylemem gerekirse bu kadar acımasız bir şeye tanıklık edeceğimi zannetmiyordum. “Bir daha böyle bir şey yaşamak ister misin” dersen, cevabım kesinlikle hayır.

Oraya gitmeden önce hiç çatışma görmüş müydünüz?

Bomba sesleri, askerlik yaparken yaşanan ufak hadiseler, basında duyduklarımız gördüklerimiz…  Ama oradaki başka bir şeydi. Cephe yok. Cephe olsa geri adım atarsın. Yukarıdan bir ton ağırlığında binlerce bomba yağıyor, kaçacak yerin yok yani.

İlk günü anlatayım. Bush’un verdiği 48 saatlik süre doldu, biz de beklemedeyiz. Saldırıdan önceki gece tecrübeli arkadaşlarımızın uyarısı üzerine kaldığımız odadaki pencereleri bantladık. Afganistan’ı yaşayanlar, bombanın patlamasıyla pencere camlarının mızrak gibi vücuda saplandığını söylediler. Camları bantladık, beklemeye başladık. En sonunda “Bu heriflerin bir halt yiyeceği yok” deyip uyuduk. Öyle bir sesle uyandım ki. Herhalde böyle bir sesi hayatımda ikinci kez duyuyordum. Libya’ya bir gidişimde, Muammer Kaddafi’nin Sirte Körfezi’ndeki evi bombalanmıştı, orada da benzer bir sesi duymuştum. O sesle yataklardan fırladık, can havliyle dışarıya attık kendimizi. Canlı kalkanlar olarak elektrik santrali, petrol rafinerisi, hastane, yiyecek ambarı, su arıtma tesisi gibi Bağdat’ın stratejik noktalarına konuşlanmıştık. Biz de petrol rafinerisinin karşısındaydık. Dışarı çıkar çıkmaz üzerimizden geçen füzeleri fark ettik. Önce “tsssss” diye füzenin havayı yarma sesini duyuyorsun,  daha sonra patlamanın alevini görüyorsun. Hemen ardından da sesle birlikte bir sıcak hava dalgası yayılıyor. Öyle ki, bir hedef vurulduğunda yer kabuğunun sallantısını, sıcak hava dalgasını yüzlerce metre öteden fark ediyorsun. O teknolojinin karşısında nasıl durabilirsin? Yahu silah bile tutukluk yapıyor, bu füze rampası hiç mi arıza yapmaz? Kaç tane bomba atabilirsin? Taş üstünde taş bırakmadılar, günlerce bombaladılar. Bağdat’ın anasını ağlattılar.

Irak’ta Amerikan helikopterleri. Fotoğraf: Brandon Friedman

İlk saldırı anında halkın tepkisi nasıldı? Siz ne yaptınız?

Kalabalıklar tamamen grup dinamiğinin etkisiyle hareket ediyordu. Kalabalık bir grup belli bir yöne doğru koşmaya başladı. O anda ne olduğunu kavrayamadan biz de kendimizi onlara katılmış halde bulduk. İlginçtir, bir süre sonra bizimle aksi yöne koşan başka gruplara rastlamaya başladık. Tüm kent bombalandığı için insanlar bilinçsizce her yöne kaçışıyorlardı. Ben bir kalabalığın peşindeyken bir baktım ki, başka kalabalıklar farklı farklı yönlere koşturuyor. Onun üzerine durup, “Ulan biz nereye gidiyoruz” diye düşünme fırsatımız oldu. Ancak bir kaç gün geçince olduğun yerde durman gerektiğini öğreniyorsun.

Bombardıman başladıktan sonra nasıl hayatta kaldınız? Nerelerde gecelediniz?

Hep sığınaklarda kaldık. Yemek için dışarıya çıkıyorduk bazen. Bir çıkışımızda başımıza gelen bir olay bizi dehşete düşürdü. Yemek yediğimiz yerden ayrıldık, sığınaklara doğru yürüyoruz. Arada bir kaç yüz metre ya var ya yok. Şimdi anlatacağım şey sana belki hikaye gibi gelecek. Yürürken hepimiz bir anda irkildik; yukarıdan yanarak bir şey geliyordu. Füzenin geldiğini hissettik, kaçmaya başladık. İlk sokaktan sola dönüp koşmaya devam ettik. Bir baktık ki füze de sola dönmüş bizi takip ediyor. Sağa dönüyorsun, o da sağa dönüyor. Baktım olacak gibi değil, bir süre daha koştuktan sonra tam siper kendimi yere attım. Füze üzerimizden geçip gitti. Bu olayı orada bulunan Hürriyet Gazetesi muhabiri Faruk Zabcı’ya ilk anlattığımda bana inanmadı. Sonra araştırıp öğrenmiş ki, bizim peşimize takılan, başlığına optik gözler takılı olan pahalı füzelerdenmiş. Bakıyor ki biz çapulcuyuz, inmiyor aşağıya. Pahalı füze ya, bir milyon dolar maliyeti! Eğer elimizde silah olsa hemen inermiş tepemize.

Aşağıda maliyeti kurtaracak bir hedef bulamamış demek ki!

Ya! Kapitalizm böyle bir şey işte. Öyle boş yere atmıyor tabi. O gün füzeden kaçanlar yalnızca canlı kalkanlar da değildi, yerel halkın da arasında olduğu yaklaşık 40-50 kişiydik. Bakmışlar ki bunlar düz vatandaş, vurmaya değer bulmamışlar. Fakat yine aynı füzelerle muhalif grupları tek tek indirmişler.

Irak’a giderken Akçakaleli bir arkadaşla tanışmıştım. Akçakale’deki arsasını satıp borçlarını kapatıyor, herkesle helalleşiyor. Sonra da cepheye gitmek üzere Irak’a yollanıyor. İçimizde Irak’a ne için geldiğini tek bilen de oydu. Açıkça söylemek gerekirse, biz dağıldık. Darmaduman olduk. O savaşı görünce bütün aklımız gitti, ezberimiz bozuldu. Ama o Saddam’ın oğullarına kadar çıkıp, “Ben buraya şehit olmaya geldim” diye yalvardı. Bu isteğini tasvip etmesem de, inançlı , kararlı bir gençti. Bu akıllı füzelerle ilgili başka bir bilgiyi de ondan edindim. Bu arkadaşın da dahil olduğu 60 kişilik bir grup, Bağdat’ın içinde Amerikalılar’la çatışıyor. 10’ar kişilik gruplar halinde pusu atmak için manevralar yapıyorlar, fakat hep başarısız oluyorlar. Bana, “Ağabey, Bağdat’ın içine giden kimse sağ dönmüyor, gideni keklik gibi avlıyorlar” diye anlatıyor. Kent içinde manevra yapmaktan harap bitap düştükleri bir günün sonunda dinlenirken, gruptaki mücahitlerden Ürdünlü bir doktor otomatik silahını çekip yeri taramış, soyunmalarını istemiş. Hepsi şaşırmış tabi; adam bir defa daha silahına davranınca mecburen soyunmaya başlamışlar. Soyundukça bir bakmışlar ki aralarından birinin çoraplarından misket gibi cisimler dökülüyor. O cisimlerin verici olduğunu hemen anlamışlar. O kişinin tüm direnişçi gruplarla gezip, grupların gecelediği, dinlendiği yerlere vericiler bıraktığını, Amerikalılar’ın da böylece nokta atış şeklinde o hedefleri bombaladığını öğrenmişler. Gerisini şöyle anlatıyor: “Ağabey, bunu ağaca bağladılar. Ağzına el bombasını soktular, pimini çektiler. Ama daha ölmeden taradılar. Sonra patladı, bedeni paramparça oldu.” Savaş böyle bir şey…

Irak’ta ABD işgali. Fotoğraf: Sean A. Foley

Bağdat’tan ayrılmaya nasıl karar verdiniz?

Bağdat düşüp de tamamen teslim alınınca Irak’tan ayrıldık. Amerikan ordusunun ayak sesleri duyulduğu vakit Faruk Zabcı, “Osman’cığım sen hemen tayyare ol. Bunlar gelince biz çarşıya pazara karışırız ama seni direk Guantanamo’ya götürürler” dedi. ABD Başkanı Bush’un “Biz özgürlüklere inanan insanlarız. Canlı kalkanların ölme özgürlüklerine de saygımız var” açıklamasını sonradan duyduk, ancak Pentagon’un, yakalanan canlı kalkanların savaş suçlusu muamelesi göreceğini ilan ettiğini biliyorduk. Guantanamo’ya bir gidiyorsun, ortada suç olmadan yıllarını orada geçiriyorsun.

Kara harekatı sürerken Türkiye’ye ulaşmayı nasıl başardınız?

Suriye sınırına gitmeyi kabul eden 8 kişilik bir araba bulduk. Bağdat’tan Suriye sınırına gitmek diyelim ki 10 lira, adam 300 lira istiyor çünkü hakikaten kelle koltukta. Şoförün Bağdat’a dönebildiğinden bile emin değilim. Biz de giderken pek çok tehlike atlattık. Bağdat’tan çıktıktan bir kaç saat sonra bir benzinlikte durduk. Tıpkı kovboy filmlerindeki gibi; ip gibi bir yol, benzinlikte bir tane pompa var, yanında ufak bir büfe, etrafta çalı çırpı uçuşuyor. Bizden başka kimse de yok. Şoför benzin doldurmaya başlayınca, pompacı yolun öte tarafındaki tümseğin oradan fırlayıp geldi. Heyecanla, “Uzak tepelere Amerikalılar mevzilenmiş, uzun namlulu tüfeklerle geleni indiriyorlar” dedi. Arabaya benzin koyduk koymadık, bir telaşla arabaya doluşup düştük yola. Arkadaşlar bir yerden nasıl olduysa viski bulmuşlar, bir yandan da onu içiyoruz. Çünkü ayık kafayla üstesinden gelinebilecek bir yol yolculuk değil. Bir sürü badire atlattıktan sonra Suriye sınırına yakın bir kasabaya vardık. Bir anda çevredeki askerler koşarak bize doğru gelmeye başladılar. Dedim ki, “Eyvah, tamam. Biz yandık şimdi!” Hepimiz korku içindeyiz. Askerler geldi, “Bağdat’ta son durum ne” diyorlar. O zaman rahatladım. Meğerse Bağdat’ın düştüğünden haberleri yokmuş. Felluce’dekiler de Bağdat’ın düştüğünü bilmedikleri için günlerce direnmişlerdi. Aynı hesap. Oradan Suriye üzerinden döndük Türkiye’ye. Hemen İstanbul’a gidip Cüneyt Özdemir’in programında canlı yayına konuk oldum. Ama nasıl kokuyorum! “Kardeşim, bari önce bir hamama götürseydiniz” dediysem de dinletemedim.

2003’teki Irak Savaşı’ndan tüm dünyadan gelen canlı kalkanlar savaşı önlemeye çalıştılar ancak başarı sağlanamadı. Bu eylemlilik biçimini şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Irak Savaşı’ndan sonra, Ortadoğu’daki diğer karışıklıklar için de canlı kalkanlar seferber olsaydı muhakkak o kişileri uyarırdım. Yola çıktık, Suriye’den Irak’a geçmek üzere sınıra geldik. Sınır karakolundaki aramada üstümüzde başımızda olanları göstermemizi istediler. Kocaman, upuzun bir masa düşün; bir anda üzeri cep telefonları, kayıt ve dinleme cihazları, son model fotoğraf makineleri ve benzeri bir sürü ileri teknoloji ekipmanla doldu. Canlı kalkan olarak giden kişilerde bunların işi ne? Bağdat’ta herkes her yere girip çıkamıyordu ama canlı kalkansan olunca kimse ne yaptığına karışmıyordu. İnan, özellikle yurt dışından gelen canlı kalkanların çoğu istihbarat sağlayan ajanlardı.

Fotoğraf: Osman Akkuş arşivi