“Rantçıların kişisel çıkarları için savaştırıldık kardeşim!”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Milliyetçi bir çevrede büyüyen ve askere gidene dek Türkiye’deki yerleşik ayrımcılık politikalarından bihaber yaşayan Mustafa İldeniz için işler, zorunlu askerlik hizmetini yapmak üzere Erzurum’a gitmesiyle değişti. Komando er olarak yaptığı askerliği boyunca onlarca çatışmaya giren İldeniz, 1994’te Kars, Kağızman’daki bir PKK baskını sırasında kolundan yaralandı. İldeniz, savaştığı kişilerin, çocukluk arkadaşı Ali Yılmaz gibi Kürt olduklarını da, Ağrı Dağı’nda susuzluktan ölmek üzereyken karşılaştığı, kendisine su ve yiyecek veren gerillalardan öğrendi. Kolundan olmaktan kıl payı kurtulan, 1994’ten beri sahip olduğu Güneydoğu Sendromu yüzünden hala ilaç tedavisi gören gazi Mustafa İldeniz, barış özlemini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
Nasıl bir çevrede büyüdünüz?

Beş vakit namaz kılınan, muhafazakâr bir çevrede, Trakyalı, Babaeskili, Erzurumluların yaşadığı, İstanbul’un aşırı milliyetçi bir mahallesinde büyüdüm. Ben de milliyetçiyim, ülkemi, en önemlisi de Türkiye halklarını seviyorum. Ama çocukluğumda Kürt meselesini etraftan hep düşmanca dinledim. “Biz bozkurduz, insanız. Onlar insandan aşağılar…” Çocukken hep bunları işittim ama 18’imden sonra yaşayarak öğrendim. Bak, dövmem bile var gençliğimden (Kolundaki üç hilal dövmesini gösteriyor). 16 yaşımda yaptırdım bunu ama keşke silebilsem… O zamanlar nasıl bir insan olduğumu her görüşümde hatırlıyorum.

Askere gidene kadar bu duyduklarınızın doğruluğundan şüphelendiğiniz olmadı mı?

Şüphelenmez miyim? Üç arkadaştık; ben, Diyarbakırlı Ali Yılmaz ve Siirtli Seryiğit. Ali Yılmaz Kürt’tü ve 1997’den sonra dağa çıktı, Seryiğit ise Siirtli bir Ermeni’ydi. Bakırköy’deki Ermeni kilisesinde gittiği ayinleri anlatırdı. “Papaz uzattıkça biz şarap içiyoruz, siz niye içmiyorsunuz?” diye takılırdı bana. Ben de, “Ulan bu nasıl iş, bizim camide hoca her şeyi yasaklıyor, onlara papaz ikram ediyor” diye dalga geçerdim. “Gelin sizi Hıristiyan yapayım” diye eğlenirdi. Gırgır şamata yapardık yani… 16’mızdayken bir akşam Sefaköy’de bir parkta oturmuş, muhabbet edip oyun oynuyorduk. Birden polis geldi ve kimliklerimizi istedi. Memleketlerini görünce Ali Yılmaz’ı ve Seryiğit’i aldı. Nüfus kâğıdımda Tekirdağ yazdığını görünce beni bıraktı. Onları iki gece nezarette tutmuşlar. Kimlik ve ayrımcılık meselelerini ilk sorgulamam bu olayla oldu.

Olaydan sonra birbirinizin kimlikleri hakkında aranızda ciddi konuşmalar geçti mi?

Ali Yılmaz’ın Kürt olmasının ne demek olduğunu, o gözaltından sonra anladım. Ali Yılmaz, “Seni niye almadı polisler?” diye sordu. Ben de, “Demek ki sizin tipinizi beğenmemiş” dedim. “Sen öyle san heval…” diye cevap verdi. Heval’in “dost” demek olduğunu, ekmek, su gibi kelimelerin Kürtçelerini Ali Yılmaz’dan öğrenmiştim.

Askere gitme arifesinde, savaşa ilişkin öngörünüz neydi?

Oraya PKK’yla savaşmaya gittim ama Kürt olduklarını bilmiyordum bile! Bize hep Yunanlılar, Ruslar, dış güçler diye bir sürü şey anlattılar. Ailem de beni davulla zurnayla uğurlayıp, “Şehit olmadan gelme” dediler. Allah’ın izniyle gittik ama kazın ayağı öyle değilmiş! Acemi birliğinden sonra dağıtımım Erzurum Oltu’daki iç güvenlik taburuna, yani komando birliğine çıkınca ailem çok üzüldü. Ama bana sorsan aslanlar gibi dış güçlerle çarpışacaktım.

Sıcak çatışma bölgesine ilk gidişiniz ne zamandı?

Tabura teslim oluşumun üçüncü gününde, Ejder Operasyonu kapsamında Ağrı Dağı’na gittik ve 52 gün arazide kaldık. Oradan Tendürek Dağı’na, oradan Van’a ve Çaldıran’a… Gez Allah gez! Yatak yüzü görmedim.

Operasyon öncesinde nasıl bilgilendirilmiştiniz?

Ne diyecekler, hiçbir şey demediler! Gecenin 2’sinde, “Koğuş kalk, giyin, toparlan!” İki günlük yoldan sonra Ağrı Dağı’nı görünce aklım başımdan gitti. Benim o zamana kadar dağ diye bildiklerim tepeymiş meğerse. Boğaz Köprüsü’nden Anadolu’ya ilk defa askere giderken geçmiştim. Yol boyu tepeleri gördükçe “Ulan dağa bak be!” diyordum. Doğu Anadolu’ya gelince bambaşka bir diyara vardığımı sandım. Ağrı’da sırtımızda 35 kilo çanta, elimizde 5 kilo G3 tüfeğiyle başladık yürümeye… Hepimizin diller dışarıda; o an ne Türk, ne Kürt, ne Ermeni, ne de Rum düşünürsün, düşünmene de imkân yoktur zaten. “Oraya heyecanla gittim, çatıştım” diyen yalan söylüyordur.

Çatışmaya ilk girişiniz ne zamandı?

İlk akşam mevzileri kurarken sesler gelmeye başladı. “Fiyuv, fiyuv” diye iki yanımdan bir şeyler geçiyor, ben de sinek-böcek sanıyorum. Ayağa kalkıp baktım; karşıdan alevler geldiğini görüyorum ama ne olduğunu anlayamıyorum. Adıyamanlı bir Kürt asker, “Yat ulan!” diye bağırıp beni alaşağı ediverdi. Ben ne bileyim çatışmaya girdiğimizi! Zaten çatışmayı idrak edişim mermilerden değil, yüzümün birkaç metre yanından geçen alev topundan, yani roket mermisinden oldu. Dedim, “Oğlum sen yandın, nereye geldin? Senin işin bitti bu saatten sonra!” İki gözüm iki çeşme ağlıyorum, Adıyamanlı Rıfat, “Erkek adamsın ne ağlıyorsun” diye tokadı basıyor. Yerim erkekliğini, nereye dönsem mermi geliyor. Tam siper yatıyorum. Baktım Rıfat mermi sıkmaya başladı, bir yandan da bana kızıyor: “Benim anam ağlayacağına onunki ağlasın, bana ne! Kaldır kafanı, sıkmaya başla!” Hayatımda tabanca görmemişim, ben de sıkacağım ama kurma kolunu bile çekmemişim. Rıfat, “Çabuk başla ateş etmeye yoksa burada öleceğiz!” deyip bir tokat daha sallayınca başladım mermi atmaya. Ama bir şey gördüğüm de yok… Çatışma 4 saat sürdü, kimseye de bir şey olmadı. Sabah bulduğumuz boş kovanlardan, 100 metre dibimize kadar geldiklerini anladık. Demek ki orada ben de ateş etmeye başlamasam gidecektik…

Roketatarı ve roketleriyle bir PKK mensubu.

Roketatarı ve roketleriyle bir PKK mensubu.

Ölümden dönmenin mutluluğunu yaşadınız mı?

Herkeste büyük mevzu atlatmış olmanın mutluluğu vardı. Kaybedecek o kadar çok şeyimiz var ki! Bütün gece 5 dakikaymış gibi geldi geçti; sokakta oynadığım misketi, anne-babamın beni öpüp koklayışını düşündüm. Gönderirken kafama kına yakmışlardı. Mevzide düşündüm, “Ne kınası? Sen buraya ölmeye mi geldin? Hadi öldün, şehit mi olursun, cünüp mü gidersin?” Çatışma 8 saat de sürse sana 5 dakika gibi gelir çünkü aslında orada değilsin.

52 günlük operasyon nasıl sonuçlandı?

Hiç kayıp vermeden, iki yaralıyla atlattık. Bölgeyi taramak, hâkim tepeleri tutmak, hareketli grupları tespit etmek için yapılmış rutin bir operasyondu. Asıl korkunç olan Tendürek Dağı’na yaptığımız intikaldi. Ağrı’dan dönünce 4 günlük yatak istirahati verdiler. Daha üstümüzü başımızı yıkayıp bitlerimizi ayıklamıştık ki bu sefer de Tendürek’e yolladılar.

Tecrübeli olduğunuz için mi yeniden sizi gönderdiler? Sürekli savaş halinin getirdiği psikolojik travma ne olacak?

Tecrübeliydik tabii; nasıl hayatta kalacağımızı, merminin nereden geleceğini, nasıl mevzileneceğimizi öğrenmiştik. Öte yandan ruhen de değişmiştik. Çok sertleşmiştim. İnsani değerlerden uzaklaştığımı, insanlığımı kaybettiğimi hissediyordum. Tabura döndüğümüzde kendimizi operasyona katılmayanlardan daha üstün hissettik. Diğerlerine, “Sizin yaptığınız da askerlik mi?” diye bakıyorduk. Onların da bakışları değişmişti, bizden korkuyorlardı. Gittiğim ikinci operasyon Tendürek Dağı’ndaydı ve orada benim ölümden dönüp 4 kişinin öldüğü olaya tepki bile veremedim. Yaşadığına mı sevineceksin, ölene mi ağlayacaksın… Hiçbir şey hissedemedim, buzdolabı gibiydim. Korkuyla acı birbirine karıştı. Vurulana dek o günün acısını hissedemedim.

TSK'nın bölgedeki operasyonlarından bir kare.

TSK’nın bölgedeki operasyonlarından bir kare.

Siz hangi çatışma sırasında gazi oldunuz?

Kağızman’da üst bölgemize baskın yapıldığında yine mevzideydik. Nereden ateş edildiğini görmek için kafamı kaldırdım. İlk çatışmamdaki gibi, yine üzerime doğru gelen roketi gördüm. Roket mevziinin duvarına vurunca birden kolum arkaya doğru fırladı ve her tarafım kan oldu. Bir baktım ki kolum yok! Kolumun olduğu yerden yeşil damarlar uzanıyordu. Kolumun koptuğunu sanıyordum; iki üç nefes alıp Kelime-i Şahadet getirdim ve ölmeyi bekledim. Bir süre sonra baktım ki ölmüyorum, tüfeğin kayışını çıkartıp omzuma turnike yaptım. Hala üzerimize kurşun yağıyordu ve o halde birkaç mermi de ben atmaya çalıştım. İki-üç kurşun atıp bayılmışım. Gözümü helikopterde açtım; başımdaki doktor, “Yaşayacaksın, hayırlı uğurlu olsun gaziliğin” dedi. Kendime geldiğimde üç gün geçmişti. O arada kalbim durmuş, elektroşokla hayata döndürmüşler. Yatakta gözümü açtığımda koptuğunu sandığım kolumu diktiklerini fark ettim. Kol patlama anında neredeyse omzumdan ayrılmış ama küçük bir parça et, kolu tutmaya devam etmiş. Bu olay yaşandığında 13 buçuk aydır askerdim ve 11 aydır bilfiil çatışmaların içindeydim.

11 ay süren çatışmalar sırasında, Kürtlere karşı savaşıyor olduğunuzu anlayabildiniz mi?

Anladım tabii, hem de nasıl anlamak. Ağrı’daki ilk çatışmadan sonraki sabah arazide yürümeye başladık. Bir sis çöktü ki göz gözü görmüyor! Kısa sürede bizim tim, diğerlerinden ayrı düştü. Az kişi olduğumuzdan, çatışma olursa hep birlikte vurulmamak için aramızı açtık. Bir süre sonra sisten birbirimizi de kaybettik. Kaldık mı iki kişi! Varmamız gereken köye doğru yürümeye başladık ama yönü kestiremediğimizden kendi etrafımızda daireler çizmeye başladık. Birden tepelerin arkasında bir kafa gördüm. Yanımdaki arkadaşım Bekir de görmüş olacak ki, “Tamam, çaktırma” dedi. Bir dere yatağından geçerken Bekir önden gidiyordu. Dereyi geçip gözden kaybolunca gayriihtiyari arkamı dönmemle gerillayla göz göze geldim! Nasıl oldu anlamadım ama “Selamünaleyküm!” deyiverdim. O da, “Aleykümselam asker ağa!” diye yanıtladı. “Ağabey, köy o yönde değil” dedi. Komediye bak! Önce beni sakinleştirdi, susuzluktan bayılmak üzere olduğumu fark edince onu takip etmemi söyledi. Nisan ayı olduğundan karlar henüz erimemişti ve su bulmanın imkânı yoktu. Susuzluktan ölüyordum; burnum, dudaklarım çatlamıştı. Bekir de olanları gördü ve birlikte yürümeye başladık. Bir-iki tepe geçtikten sonra bir baktık ki 5-6 kişi oturmuş çay demlemişler, ellerinde de peynir ve lavaş var. Tedirginliğimizi görünce biri, “Sakin olun, tek başınızasınız size bir şey yapmayız” dediler. O ara birisi “Heval” dedi. O sözcüğü duyunca rahatladım, Ali Yılmaz’dan bildiğim için, “Bunlar bana bir şey yapmaz” dedim. Bir tulumda su getirdiler. Ağzımı dayayıp kana kana içmeye başladım. “Höst! Yavaş! Böyle içersen kusarsın” deyip elimden aldılar tulumu. Biri beni yere yatırdı, boynundaki poşusunu ıslatıp dudaklarıma su sürdü. O yöntemle ufak ufak su içirdiler.

Nelerden konuştunuz?

Bunların heval dediğini duyunca, “Yahu siz Kürt’sünüz, ne işiniz var burada?” dedim. Şaşırdılar, “PKK biziz işte, senin aradığın gulyabani biziz” dediler. “Allah Allah, şu işin aslını bir anlatın bakalım” dedim. Suyumuzu çayımızı içtik, karnımızı doyurduk. Bu sırada silahım da hâlâ elimde. Ama korkmuyorum; adam bana heval demiş, Kürtçe su demiş, ekmek demiş. Ben bu dili tanıyorum, Ali Yılmaz’dan ötürü kendimi onlara yakın hissediyorum. “Biz Kürt’üz, manifestomuz da şöyle” diye anlattılar. “Kardeşim benim manifestoya aklım ermez, ben cahilim. Ama madem hakkınız yenmiş buraya çıkmışsınız ve biz sizle savaşıyoruz, çok üzüldüm!” dedim. Bizi ağırladılar, yedirip içirip gideceğimiz köye bıraktılar.

Roket patlamasından sonra İldeniz'in sol kolunda oluşan hasar açıkça görülüyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Roket patlamasından sonra İldeniz’in sol kolunda oluşan hasar açıkça görülüyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Bölükte kimlere karşı savaştığınız hiç konuşulmuyor muydu?

Yok! Herkes koyun gibiydi! Aramızda çok Kürt olmasına rağmen Kürt kelimesini söylemek bile tabuydu. Vallahi billahi karşımızdakilerin Kürtler olduğunu bilmiyordum. Bizim duyduklarımız dış güç, dış mihrak, Suriye, Irak, Rum… Sözde Yunanlılar geliyormuş eğitim veriyorlarmış… Bir sürü laf! O insanların harbiden Kürt olduklarını, Kürtçe konuştuklarını görünce anladım. Benim beraber büyüdüğüm insanın konuştuğu kelimeleri duydum. O yüzden de hiç korkmadım. İnsan kardeşinden korkar mı?

Tüm bunlara arkadaşınız Bekir’in tepkisi nasıl oldu?

Her şeyden çok korkmuştu. Onlarla konuşuyor olmamdan bile tedirgindi. Nevşehirli bir arkadaştı ve belki hayatında hiç Kürt tanımamıştı bile. Daha sonra konuştuğumuzda onun da şaşırdığını anladım. “Yahu bunlar tamamen bizdenmiş” dedi. “Ne demek bizdenmiş, onlar zaten biziz” diye cevap verdim. Beraber büyüdüğümüz insanlar. Ondan sonra benim duygularım da değişmeye başladı. Çatışmalarda, “kurşun atayım mı atmayayım mı” diye düşünmeye başladım. Karşıdaki atıyor mu? Sana gelmedikçe sen de atmazsın. Yanındaki adamın daha önceki çatışmada niye atmadığını anlarsın. Rıfat’ın niye sıkışmadıkça mermi atmadığını anlarsın. Çünkü Rıfat da Kürt, karşısındakinin kim olduğunu biliyor. Atıyor ama yaşamak için atıyor.

Vurulduktan sonra bu düşünceleriniz değişti mi?

Bu bir savaş ve içinde kişisel hiçbir şey yok. Ruhsal olarak bunalımlı süreçler yaşadım ister istemez. Ama Kürtlere ilişkin hiçbir olumsuz düşüncem olmadı. Ülkemi çok seviyorum ama “Vatan millet Sakarya”ya inanmıyorum. Rantçıların kişisel çıkarları için savaştırıldık kardeşim, benim düşüncem bu…

Tedaviniz boyunca ve sonrasında kendinizi psikolojik olarak bunalmış hissettiniz mi?

Hep ölüm endişesi yaşadım. 2 yılda 6 ameliyat oldum ama asıl sıkıntı ameliyatlardan sonra başladı. Hep birilerinin bana bir şey yapabileceği endişesini yaşıyordum. Sadece PKK’dan değil, herkesten şüpheleniyordum. 1994’ten beri psikolojik yardım almaya ve anti-depresan ilaç almaya devam ediyorum. Adına Güneydoğu Sendromu diyorlar, endişe bozukluğunun bir türü yani. Üç gün ilaçlarımı almasam bu konuşmayı bile yapamam.

Güneydoğu Sendromu’yla siz nasıl yüzleştiniz?

1997’de Ali Yılmaz’la konuşana kadar yaşadıklarımı kimseye anlatamadım. Gazi olup mahalleye döndüğümde beni hep el üstünde tuttular ama kimse neler hissettiğimi sormadı. Benden övgüyle bahsettiklerinde hep çok kötü hissettim çünkü savaşta iyi bir şey yok ki! Çözüm sürecinde herkesin elini taşın altına sokmaya çalıştığı sırada ben de dayanamadım ve bir televizyon programına çıktım. Çok tereddüt yaşadım fakat kardeş olduğumuzu herkes bir de benden dinlesin istedim. Bak vücuduma, bunlar roket ve kurşun yaraları. Bari benden sonraki insanlar sakat kalmasın istiyorum.

Çözüme ilişkin diğer gazilerin ve şehit yakınlarının tavrı ne?

Biz savaştıysak bu sorunun ve çözümün muhatabı bizleriz. Gazi arkadaşlarımın önemli kısmı, “Artık bu iş bitsin” diyor. Bir kısmınınsa acıları henüz çok taze… Onlar da haklılar ama herkes biraz daha olumlu bakmalı. Şehit olmuş olsaydım, annemin çözüm sürecinde sorumluluk almasını isterdim.

Hükümetin çözüm çabalarını yeterli buluyor musunuz?

Hükümet bu işin bir çözümünün olabileceğini söyledi ve destek istedi. Ancak çözüm sürecinin hassaslığı ortadayken, aşırıya kaçılan noktalar var. Başbakan Erdoğan’ın, arkasındaki toplumsal desteği artırması gereken bir dönemde yanlış söylemler kullandığı oluyor. Sırf bu iş çözülsün diye ilk defa AKP’ye oy verdim ve AKP’nin de bu sorumluluğu ciddiye alması gerekiyor.