“Polis saldırdı, gözümde yüzde 80 görme kaybı oluştu”

Fotoğraf: Banu Erdem

Fotoğraf: Banu Erdem

KESK’in 15 Eylül 2012’de düzenlediği 4+4+4 Eğitim Reformu Mitingi’nde çıkan arbedede burnu kırılan ve gözünde yüzde seksen görme kaybı oluşan Ankara Üniversitesi öğrencisi ve SDP üyesi Eylem Ataş, yaşadığı olayı ve dolaştığı hastanelerden darp raporu almasını bile engellemeye yönelmiş polis baskısını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Özge Çağlar

15 Eylül 2012 günü, “parasız, bilimsel, anadilde eğitim” talebimizle KESK’in düzenlediği 4+4+4 Eğitim Reformu Mitingi’ne katıldık. Beş yaşındaki bir çocuğu okula başlatıp, ona doğrudan din eğitimini aşılamaya çalışırlarsa orada asla bilimsel bir eğitimden söz edilemez. Bu reform, çocuğun ilköğretimden sonraki eğitim hayatını da sekteye uğratacak bir düzenleme. Bu sebepten dolayı eylemde yer aldım ve daha önce hiçbir eylemde yaşamadığım bir polis müdahalesiyle karşılaştım.

Mitingin hangi aşamasında polis şiddetine maruz kaldınız?

Mitinge katılan sendika, parti ve diğer örgütlerle tren garı önünde buluşup Sıhhiye’deki miting alanına doğru yürüyüşe başladık. Alana girmek için arama noktasından geçmemiz gerekiyordu. “Parasız, bilimsel, anadilde eğitim” sloganları eşliğinde oraya kadar geldik ancak polis sloganlarımıza bile tahammül edemedi ve cinsiyetçi küfürler ederek bize sözlü tacizde bulunmaya başladı. Sonra bir anda nasıl başladığını anlamadığım bir arbede çıktı ve arama noktasındaki bariyerler yıkıldı. Ön tarafta yürüdüğüm için karşımda bir polis belirdi ve elindeki bir tüp biber gazının tamamını, çok yakın bir mesafeden yüzüme boşalttı. Gazın etkisiyle etrafımda olup biteni göremez oldum, nefesim kesildi, sendeledim ve yere düştüm. Biraz düzelip, görme yetim yavaş yavaş yerine geldikten sonra ayağa kalkmaya çalışıyordum ki, bir polis bana doğru geldi ve copunun kabzasıyla yüzüme hızlıca bir darbe indirdi. O anda burnumdan kan gelmeye başladı, sol gözümün de yara aldığını fark ettim. Sonra bayılmışım, uyandığımda ambulanstaydım.

Polis niçin sizi hedef seçti?

Zaten arama noktaları ve polisin bulunduğu yerler provokasyona açık noktalardır ve ben de kitlenin en önünde yürüdüğüm için polisin bu saldırısına maruz kaldım. Daha önce yüzüme cop darbesi almamıştım ve bir kişinin yüzünü hedefleyerek darp etmenin hiç de insani olduğunu düşünmüyorum. İleri demokrasiden bahseden devlet her defasında daha sert bir müdahaleyle kendini gösteriyor. Yaralandığım dönemde, yine bir eylemde Grup Yorum üyelerinden birinin de kulak zarı patlatılmıştı…

Alan girişindeki darp ne kadar sürdü?

Aldığım darbelerle zaman kavramını yitirmişim. Yüzüme darbe alınca da zaten bayılmışım. 4 polisin beni 15 dakika boyunca darp ettiğini arkadaşlarımdan öğrendim. Polise engel olmaya çalışmışlar ama onlar da yaralanmışlar. Orada eylem alanındakilerin 10 katı sayıda polis vardı. Polis gücünün fazlalığı eylem alanında herhangi bir saldırıya karşı kendimizi savunmamızı imkânsızlaştırdı.

Mitinge giderken herhangi bir fiziksel şiddetle karşılaşabileceğinizi tahmin ediyor muydunuz?

Açıkçası düşünmüyordum. Neticede bu, KESK’in düzenlediği yasal bir miting.
Çocuk gelinlerin, çocuk işçilerin olmaması temennisiyle gittiğimiz bir eylemde polisin bize müdahalede bulunacağı aklımızın ucundan dahi geçmezdi ama tabii ki polisin olduğu her yerde müdahale söz konusudur. Bence kasıtlı bir durum da vardı. Önceki eylemlerimizden beni tanıyan bir polis, beni görür görmez “Yine mi sen?” diyerek, bana saldırdı. Orada müdahale etmelerine sebep olabilecek hiçbir tahrikimiz olmamıştı.

Fotoğraf: Banu Erdem

Fotoğraf: Banu Erdem

“Polisin olduğu her yerde müdahale de olabilir” anlayışı, bireylerin demokratik özgürlüklerini kullanmasının önüne geçilmesi için kasıtlı olarak yaratılıyor olabilir mi? Bu durum sizde caydırıcı etki yaratıyor mu?

Asla. Haklı bulduğum her eylemde yer aldım. İki sene önce Adana’da “ÖSS’ye hayır!” eylemi gerçekleştirmiştik. Üniversiteye başladıktan sonra da pek çok eyleme katıldım. Bir keresinde Başbakan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” sözünü protesto etmek için dört arkadaşla beraber kendimizi Sağlık Bakanlığı’nın önüne zincirlemiştik. O gün Başbakan’a, “Her kürtaj bir cinayetse, Roboski’de katledilen 34 sivilin hesabını kim verecek?” diye sorduk çünkü kürtaj kararının kadınlara ait olduğunu düşünüyoruz. Belimizden zincirler hunharca çekiştirilerek gözaltına alındık ve çoğumuzun belinde morluklar, yaralar oluştu. Bizi karakoldan Adli Tıp’a götürdüler ve burada zorla alkol ve kan testi yaptırmak istediler. “Eğer testleri yaptırmazsanız sizi burada bekletiriz” diye baskı yaptılar ve altı saat gözaltından sonra serbest bırakıldık. Bu zamana kadar hiçbir tereddüttüm olmadı, bundan sonra da olmayacak. Kendi mücadeleme her zaman inandım; ezilen halkların, kadınların, çocukların haklarını savunmaktan caymak gibi bir düşüncem hiç olmadı.

Polislerin, kadın eylemcilere uyguladıkları şiddetin dozunun daha farklı olduğunu düşünüyor musunuz?

Bence polisler kadın olmamız sebebiyle bizi aciz, değersiz görüyor ve uyguladıkları şiddetin içeriği de aslında kadına yönelik olarak şekilleniyor. Ancak beni her zaman en çok şaşırtan şey kadın polislerin hemcinslerine karşı uyguladıkları şiddet. Erkek polislerin yaptığı saç çekme, rahme copla vurma, tekme atma gibi eylemleri kadın polisler de gerçekleştiriyor. Miting alanında bana sözlü tacizde bulunan ve küfredenler arasında kadın polisler de vardı. Demin bahsettiğim, kendimizi Sağlık Bakanlığı önüne zincirlediğimiz kürtaj eyleminde bize saldıran kadın polise, “Sen neden bir erkek polisin emriyle bize saldırıyorsun?” dediğimizde, aldığımız cevap, “Ben amirlerime kurban olurum!” oldu. Bu kadının patriarkal düzende nasıl köleleştirilmeye çalışıldığının da bir göstergesi işte. Kadın polislerin bu konularda pek de bilinçli olduklarını düşünmüyorum.

Miting gününe dönersek, ambulans sizi ilk olarak nereye götürdü? Hastanede tedavi görebildiniz mi?

Polisler önce ambulansı alana almamışlar, daha sonra tepki görünce mecburen alana girmesine izin vermek durumunda kalmışlar. Ambulansta bir süre baygın kaldıktan sonra kendime geldim. Beni ilk olarak Hacettepe Hastanesi’ne götürdüler, orada ilk müdahale yapıldı ve sol gözümde görme kaybı olduğu, burnumda da kırık meydana geldiği anlaşıldı. Bu arada iki polis de bizi takip etmiş ve arkamızdan hastaneye girmiş. Polisler orada bana darp raporu verileceğini anlayınca hastane yetkililerine raporu vermemeleri için uyarıda bulundular. Hastaneden darp raporu alabildim fakat polislerin uyarısından kaynaklı raporun dili hafifletilmişti. Bunun üzerine özel aracımızla daha nitelikli bir hastane olduğunu düşündüğümüz Dünya Göz Hastanesi’nin acil servisine gittik. Polisler oraya da geldiler ve yetkilileri uyardılar. Doktorla bile görüşemedik, sadece danışmadaki yetkililerle konuşabildik. Polisler de yetkililerle görüşme halindeydi ve yine raporun dilinin hafifletilmesini istiyorlardı. Hastane yetkilileri polis uyarısı üzerine, olayın adli vaka olduğunu, darp raporu veremeyeceklerini ve hatta beni tedavi edemeyeceklerini belirttiler. Ancak tüm bu süreçte beni yaralı halde, iki saat boyunca beklettiler. Bekletilirken kendimi çok kötü hissediyordum. Çevredeki diğer hastalar ve hasta yakınları, “Vah kızım ne yaptılar sana? Yapanların elleri kırılsın” diyorlardı ve polise tepki gösteriyorlardı. Yetkililere, “Bizi burada bekletemezsiniz” dediğimizde, “Raporu hazırlıyoruz” diyerek bizi sürekli oyaladılar. Bu muamelenin sürmesi üzerine, yaralandığım andan itibaren yanımda olan ağabeyim Sağlık Bakanlığı’nı arayarak hastane hakkında şikâyette bulundu. Şikâyetimiz üzerine hastane yetkilileri, “O zaman kaydınızı silelim, sizi buraya hiç gelmemiş gibi gösterelim” gibi çirkin tekliflerde bulundu. Sonuçta gittiğim iki hastanede de polisin baskısından dolayı tedavi görmedim ve çok kötü durumdaydım. Burnumda kırık vardı ve gözümün ağrısından duramayacak haldeydim. Son bir defa şansımızı denemek istedik ve Ulucanlar Göz Hastanesi’ne gittik. Tam hastaneye geldiğimizde Dünya Göz Hastanesi’ndeki yetkililer beni arayıp, “Hastaneye gelin tedavinizi ücretsiz yapalım, olayı büyütmeyin” dediler. İsim yapmış bir hastane oldukları için adları lekelensin istemiyorlardı ama biz teklifi reddettik. Öğleden sonra saat 3 civarında yaralanmıştım, Ulucanlar’a geldiğimde ise saat 7 buçuk olmuştu. Ulucanlar’da tedavim yapıldı ve hastaneden gözümde yüzde seksen görme kaybı ve kanama, burnumda kırık, çeşitli yerlerimde morluklar olduğu yazan bir darp raporu aldım.

Polis neden sizi doğrudan gözaltına alıp, darp raporu almanızı ilk anda engellemedi?

Polis sebep olduğu durumun ağırlığının farkındaydı. Ambulans alana gelmeden önce beni gözaltına almaya çalıştılar ama arkadaşlar direnince ambulansı alana almak ve beni bırakmak zorunda kaldılar. Hastane takibi olurken de onların amacı alacağımız darp raporunun dilinin hafifletilmesi ya da hiç verilmemesiydi. Ağır bir şekilde yaralandığım için de bir daha gözaltı girişiminde bulunmadılar.

Polisin uyarıları ve hastane yetkililerinin kayıtsızlığının ardından herhangi bir hukukî mücadele başlattınız mı?

Beni darp eden ve takip eden polisler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundum. Dünya Göz Hastanesi hakkında da görevlerini ihmal ettikleri için hem Sağlık Bakanlığı’na şikâyette bulundum, hem de hastaneyi dava ettim. Davalar hala sürüyor ancak çıkacak kararlar konusunda oldukça umutsuzum. Dava ederken de, “Kimi kime şikâyet ediyorum!” düşüncesindeydim. Devlet, çocuk işçilerin ve çocuk gelinlerin olmamasını talep ettiğimiz için yüzümüze cop darbeleri indirebiliyorsa yine aynı devletin mahkemesi de lehimize karar almayacaktır.

Levent_Gok_Eylem_Atas
Yaşadığınız olayların ulusal basındaki yansımaları nasıl oldu?

Aslında anaakım medya eylemcilerin polislere saldırdığını ve bariyerleri dağıttığını iddia ederek bizi suçladı. Emniyet Müdürü ve Ankara Valiliği de, “Eylem Ataş olayında polis arkadaşlarımızın kasti bir müdahalesi yoktur” gibi bir açıklama yaparak kendilerini aklamaya çalıştı. Aynı şekilde, hastanedeki polisler de onlara tepki gösteren insanlara, “Bizim bu durumla bir alakamız yoktur. Biz eylemci arkadaşın sağlık durumu hakkında bilgi almaya geldik. Yapan arkadaşlar hakkında da gerekli önlemleri alacağız” şeklinde bir açıklama yaptılar. Sonuçta orada benim kendi gözümü patlatma ihtimalim yok, bu açıklamalar kesinlikle çok güldürücü. Polisler Amerikan filmlerindeki “iyi polis-kötü polis” algısını yaratıyorlar ve “Biz eylemcilere vuramayız, bunu yapan arkadaşları cezalandıracağız” diyerek kendilerini iyi polis gibi göstermeye çalışıyorlar. Anaakım medya ancak bizim şikâyetimiz ve yaralandığımı dillendirmemizin ardından haberlerde bana da yer vermeye başladı ama sol basın mağduriyetimi fazlasıyla konu edindi.


Tedavi sürecinde CHP milletvekili Levent Gök de sizi arayıp geçmiş olsun dileklerini iletti. Bunun eylem sonrası sürdürdüğünüz hak mücadelenize herhangi bir katkısı oldu mu?

Araması ve bana sonuna dek destek olacağını belirtmesi elbette beni fazlasıyla mutlu etti. Onun aracılığıyla Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na başvurdum. Meclis’e gittiğimde benimle çok ilgilendiler, dilekçemi beraber yazdık ama henüz komisyondan da bir cevap alamadım.

Birkaç yıl önce yine bir eylemde bir kadın öğrenci polis şiddeti sonucunda bebeğini kaybetmiş, uğradığı şiddete rağmen, “O haldeyken eylemde ne işi vardı?” şeklinde tepkilerle karşılaşmıştı. Siz de böyle tepkiler aldınız mı?

Evet. Sosyal medyada sol grupların sayfalarında benim yaralı haldeki fotoğrafım yayınlanmıştı ve fotoğrafların altına halktan bir sürü insan yorum yapıyordu. Kimi cinsiyetçi küfürlerin yanı sıra, “Senin orada ne işin var” da diyordu, kimi de beni haklı görüp, “Bu kadarı da olmaz” diyerek polis şiddetine karşı tepkisini gösteriyordu.

1 Şubat 2013’te DHKP-C tarafından bir canlı bomba eylemi gerçekleştirildi. Olayda gazeteci Didem Tuncay ağır bir şekilde yaralandı ve gözünde görme kaybı meydana geldi. Tuncay’ın gözündeki görme kaybıyla ilgili basında her gün bilgilendirmeler yer aldı. Bu haberler sonrası siz kendinizi nasıl hissettiniz?

Tabii ki kimsenin zarar görmesini istemem. Onu görünce yaralanmasından dolayı çok üzüldüm fakat ben devlete karşı hak arama mücadelesi yürüten biriyim. Bir eylemcinin yaralanması devleti korkutur, devlet eliyle şiddete uğrayan insanlar halkın devlete duyduğu güveni de zayıflatır. Bu nedenle benim yaralanmam da devleti zor durumda bıraktığı için haberlere tüm doğruluğuyla aktarılmadı. Didem Tuncay devlet nezdinde işinde gücünde, masum bir kadın. Aslına bakarsak ikisi de bir şiddet örneği fakat devlet ve iktidar yanlısı medya gözünde rollerimiz farklı. Ben devlete karşı mücadele eden bir öğrenci, Tuncay ise masum bir gazeteci. Üstelik bu eylemin devlet düzenine karşı olan bir siyasi örgüt tarafından yapılması Tuncay’ın durumunun daha ayrıntılı aktarılmasına sebep oldu.