“İşkencecilerime Kin Duymuyorum, Onları İnsanlık Adına Çok Zavallı Buluyorum”

İlk kez 12 Eylül darbesinden sonra gözaltına alınan ve hayatını insan hakları mücadelesine adayan, şu an da İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Başkanı olan Ümit Efe, yaşadığı uzun gözaltı ve tutukluluk süreçlerini,  hapishanelerde işkence sonucu kaybettiği arkadaşlarını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik

Gözaltına ilk kez 1981 yılında alındım ve 90 gün boyunca işkence gördüm. Daha sonra 1989 yılında tekrar alındım. Bunların haricinde de insan hakları mücadelesinde defalarca kere gözaltına alındım. Şiddet metodlarıysa her dönemde farklılık gösteriyordu.

İlk kez gözaltına alınışınızda neler yaşandı?

1981’de okuldan yeni mezun olmuştum ve atanmamın çıkmasını bekliyordum. Kaldığım eve hiç bir uyarıda bulunulmadan bomba ve gaz bombaları atıldı. Evin duvarları yıkılarak dışarıya çıkmamız sağlandı. Bu, 12 Eylül darbesinin devamında olan bir süreçti ve Gayrettepe 1.Şube’ye gözlerimiz bağlı ve ayaklarımız çıplak vaziyette götürüldük.

Gözaltındayken, 3 ay boyunca 8 metrekarelik hücrelerde 20-30 kişi kaldık. Her gün saatlerce işkencenin her türlüsünü yaşadık; ters askı, düz askı, elektrik verme, tekerleğin içine sokma, tazzikli suyla ıslatma, yüksek bir yerden aşağı atma, kurşuna dizme, köpeğe ısırtma… yani aklınıza gelebilecek her şey. Orası tam bir işkencehaneydi, kendiniz işkence görmediğiniz saatlerde de işkence görenlerin seslerini duyuyordunuz.

Daha sonra Metris Cezaevi’ne gönderildik. Orada politik kimliklerimizden vazgeçmemizi ve asker gibi davranmamızı istediler. Duvarlara resim asılması yasaktı, elbisenizden, duruşunuza kadar her şey tektipleştirilmeye çalışılıyordu. “Komutanım” dememiz, önümüzü iliklememiz, sıraya girmemiz isteniyordu ve bunlara karşı çıktığımız için günlerce dayak yediğimiz oluyordu. Orada daha çok kaba dayak ile ya da merdiven altına alıp el ve ayaklarımızdan gerip, coplayarak işkence ediyorlardı. Ancak aynı yıllarda Diyarbakır Cezaevi’nin koşulları çok daha sertti; orası insanlara dışkılarının yedirildiği, domaltılıp birbirlerinin üzerlerine çıkartıldıkları bir yerdi. Yine de topluca direnebiliyorduk. Birçok kez açlık grevleri yaptık.

Peki ya 1989’da…

12 Eylül döneminde gözaltında “kaybolan” Nurettin Yedigöl

O zaman emniyet daha deneyimliydi. Beni MİT sorgulamış ve hatta Yunan polisi KİP de sorgularımıza girmişti. Daha sistematik ve psikolojik bir işkence söz konusuydu. 15 gün boyunca hiç uyutulmadan sorgulandık ve işkence gördük. Fiziki işkencede kaba dayak, elektrik verme gibi yöntemler devam etti ama aslında yoğun olarak gözaltında kayıpların yaşandığı bir dönemdi. Aynı ev baskınında yakalandığımız arkadaşım Nurettin Yedigöl’ün karakolda kaybedilişine tanık oldum. Mahkemede, hemen suç duyurusu yaptık ancak takipsizlik kararı alındı çünkü öyle bir kişinin hiçbir zaman yakalanmadığı, kayıtlarda yer almadığı söylendi. Beraber alındık, benim kayıtlarım var; onunki yok. Bu konuda uzun yıllardır ailesi ve avukatları mücadele veriyor. Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinde de 400 haftadır dillendiriliyor.

1989’da ayrıca bir arkadaşımız da işkenceyle öldürülüp yok edilmeye çalışıldı ama tesadüfen kurtuldu. Aslında, kendinizin işkence görmesinden daha kötü olan şey; bir başkasının işkencesine tanık olmanız.

Yaptığınız suç duyurularına dair hiçbir zaman olumlu yanıt alamadınız mı?

Yaşadığımız tüm işkenceler için suç duyurusunda bulunduk ama beyanlarımıza rağmen onlar da takipsizliğe uğradı. Zaten 1980 sonrası dönemde basın da duruşmalara sokulmuyordu. 90 gün boyunca işkence görmemize, o izlerin kalıcı olmasına rağmen işkence gören insanlar olarak hiçbir zaman bunu kanıtlayamadık.

Daha sonra herhangi bir ortamda kendi işkenceciniz ile karşılaştınız mı?

Evet, çünkü işkencecilerimiz değişik yerlerde taltif edildiler; genel müdür, vali, bakan oldular. Ancak ben işkencecilerime kin duymuyorum. Hiçbir zaman şiddeti savunan bir iç dünyam olmadı. Sadece onları bu noktaya iten egemen zihniyeti tasvip etmiyorum ve bunun değişmesi gerektiğine inanıyorum, onları ise insanlık adına çok zavallı buluyorum.

1980 darbesinden sonra neden bu kadar yoğun bir şekilde şiddete başvuruldu?

12 Eyül’de askeri bir faşizm geldi. Bütün muhalif kesimin susturulması ve sindirilmesi için bütün ülke bir açık cezaevi haline getirilmişti. Sokaklarda kurşuna dizilerek infazlar, işkencede öldürülenler, idam cezaları; şiddet tahmin edilemez boyutlardaydı. Bütün bunlar tüm bir neslin, sol düşüncenin yok edilmesi için yapıldı. Ben bu uygulanan şiddet fiilleri karşısında hiç bir şekilde teslim olmadım ve bundan onur duyuyorum. Aklın ve vicdanın kabul edemeyeceği kadar büyük baskı ve işkence koşulları içindeyken buna karşı koymanın mümkün olduğunu ve savunduğun değerlerle birlikte yaşayabilmenin çabasının çok erdemli olduğunu düşünüyorum. Yaşananlar ise bizler için bir süre sonra askerlik hikayesi gibi oluyor.

Sizce uygulanan şiddet muhalif insanlarda yılgınlığa, kopmalar yaşanmasına yol açtı mı?

Benim arkadaşlarımın büyük bir kısmı bulunduğu yerlerde değişik mücadele alanları içerisinde yer aldı. Kendi çocuklarını ve geleceklerini de inandıkları değerler ile yetiştirmeye çalıştılar. Ancak biz hapishanelerde çatışırken yetişen gençliğe YÖK, müzik, sanat, edebiyat ve eğitim sistemi içerisinde kendisini gösteren postmodern bir politik yaklaşım sunuldu. Onları politikadan uzak kılmaya dönük epey uğraşı verildi. Duyarsız, kendi üzerindeki o büyük şemsiyeyi göremeyen hatta kendi geleceğini dahi kuramayan nesiller oluştu. Ancak gençlik son yıllarda bu depolitizasyondan kurtuluyor ve ben de kendi haklarını tanıyan, geleceğini kurma yolunda çabalayan gençler gördükçe mutlu oluyorum.

1980’li yıllardan sonra neler yaptınız?

Ümit Efe, açlık grevleriyle ilgili açıklama yaparken.

Ben her daim insan hakları mücadelesi içinde yer aldım. Geçmişte basın açıklaması yapılması dahi yasaktı. Sokaklarda yapılan herhangi bir demokratik tepki polis copuyla, biber gazıyla önleniyordu. Bugün de değişik dozlarda, aynı muameleler devam ediyor. Bu yüzden, İnsan Hakları Derneği’nde mücadele ediyorum. Her gün, sayısız insandan başvuru alıyoruz. Bu insanların birçoğu işkence görmüş olan; veya daha önce hapishanelerde, işkencede ve son yıllarda Kürt coğrafyasında yaşanan savaş nedeniyle çocuklarını, yakınlarını kaybeden; toplu mezarlardaki cesetlerin DNA testleri için uğraşan insanlar. Ülkemizin tablosu ne yazık ki bu ve biz bir şiddet toplumu içerisinde yaşıyoruz.

Kişisel olaraksa 5 yıl cezaevi sürecim oldu. Dava açılmadan 3 yıl tutuklu kaldım. Daha sonra açılan her iki davamda da örgüt üyeliğinden ceza aldım. 3-4 yıl öncesine dek anne baba ve kamu haklarından yararlanmam engellendi. Sabıkalandım, öğretmenliğim engellendi.

Öğretmenlik mesleğinizden men edildikten sonra geçiminizi nasıl sağladınız?

İnsan hakları alanında profesyonel olarak çalıştım. Ücretli öğretmenlik yaptım ya da özel öğretmenlik yaptım ama devlet memuru olarak mesleğimi okullarda yapmam engellendi. Örneğin, ücretli olarak, öğrencilerinin yüzde sekseni Kürt, yirmisi çingene çocuklarından oluşan bir okulda öğretmenlik yaptım. Mevcut eğitim sisteminin bu Kürt ve çingene çocukları nasıl asimile etmeye çalıştığını gördüm. Bir öğretmen olarak buna direnmeye kalktığınızda işinize son verilmekle tehdit ediliyorsunuz, susmak zorunda bırakılarak öğrencilerinize uygulanan şiddeti izlemeye zorlanıyorsunuz. Kadınsanız şiddet görüyorsunuz, muhalifseniz hapse atılıyorsunuz. “Hepimiz bu korku toplumu içerisinde belki kocaman bir devin omuzlarındaki küçücük cüceleriz,” Regis Debray’ın dediği gibi. Sürekli onunla savaşıyoruz ancak eminim ki yeneceğiz.

Devletin ve kolluk kuvvetlerinin geçmişteki ve bugünkü uygulamalarını düşündüğünüzde nasıl farklar görüyorsunuz?

Egemen zihniyetin, zulmü, hayasızlığı ve kayıtsızlığı her geçen gün artıyor. Siyasal iktidarlar şiddetin dozajının arttırılması ve aletlerin kullanılmasında deneyimlerini hep imbikleyerek süreçleri taşıyor. Bu bize iktidarların ne kadar şiddet yanlısı olduklarını tartıştırırken, şiddetin insan bedeni üzerindeki ispatını, vicdana, duygulara ve duyulara hitap edebilecek görünürlüğünü ortadan kaldırıyor. Örneğin; tecrit tipi ceza bizim zamanımızda yoktu. Koğuş sisteminde her gün işkence görürdük ancak tecritin kendisi insanı sessizce yok eden bir yapı. F tipi cezaevleri, 5 yıldızlı oteller gibi kamuoyuna lanse edildi ama dünyadaki tüm uygulamaları insanlık dışı ve bir ‘ceza içinde ceza’dır. Savunma bakanlıkları, emniyet teşkilatları ve bilim adamlarının bir araya gelerek oluşturduğu bu konsepti halka anlatmak zorlaşıyor. “Ne var canım, ne güzel odalarda kalıyorlar” diye bakıyor insanlar.

Ayrıca Kürt halkına karşı uygulanan saldırı, imha ve inkar politikaları, 12 Eylül’de sol kesime uygulanandan daha katmerli bir şekilde devam ettiriliyor. Örneğin; şu an 8 bin Kürt siyasetçi ve 10 bin muhalif cezaevlerinde. Mahkemelerde ise insanlar kendilerini en iyi kendi dillerinde ifade edebilirler ve biz biliyoruz ki o Silivri ve Çağlayan Mahkemeleri mahkumlar için tam bir kabus oldu. Bu yüzden açlık grevleri süresince yaptıkları talepler çok doğal taleplerdir. Fakat maalesef İktidar ceberrutluğundan hiç vazgeçmiyor. Yani halkın refahı ve mutluluğu için yapılan reformist düzenlemelerden bahsetmek hiçbir zaman için mümkün değil.