“Devletin Roboski’ye yaptığı tek yatırım 34 mezar oldu”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

28 Aralık 2011’de yaşanan Roboski Katliamı, son yıllarda devletin sivillere yönelik giriştiği en şiddetli operasyon olarak kayıtlara geçti.  Hükümet ve bağlı kurumlar, “Yanlış istihbarat geldi,” “Ölenler arasında teröristler de vardı” gibi bahanelerle katliamı meşrulaştırmaya çalıştı, aradan geçen 400’ü aşkın günde ise ne yargı, ne de Meclis’te kurulan araştırma komisyonu, sorumluların tespiti ve cezalandırılması konusunda somut bir adım atmadı. Katliamda kardeşlerini, akrabalarını ve yakınlarını kaybeden Veli Encü ile Narin Ant, ölen 34 kişiyi, asker ve hükümet baskılarını, basın savaşını ve kayıtsızlığı Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattılar.
Röportaj: Doğu Eroğlu

Veli Encü: İsmim Veli Encü, 28 Aralık 2011’de Roboski’de devletin katlettiği Serhat Encü’nün ağabeyiyim. Katliamda öz kardeşimi, 11 yakın akrabamı, toplam 34 yakınımı kaybettim. Katliamın üzerinden geçen 426 gün boyunca devlet bizi iğrenç yalanlarla, bahanelerle yanılttı. Kurdukları komisyon sadece tepkileri azaltmak içinmiş meğer. Ölen yakınlarımızı, kardeşlerimizi suçlayıcı çabalarını gördük. Kendileri ise yağ gibi hep üste çıktılar. Devlet bugüne dek hep olayı kapatmaya, meşrulaştırmaya çalıştı. Sanki 34 insan değil de, 34 tavuk ya da civciv ölmüş gibi davrandılar.

Katliam olduğu günden bu yana sadece devletin tehditleri, baskılar, gözaltılar, para cezaları bitmek bilmedi. Katliamda parmağı olan kişilerin yargılamasını beklerken, devlet bizi yargılıyor. Biz bunları hak edecek hiçbir suç işlemedik. 5 bin nüfuslu Gülyazı ve bin nüfuslu Roboski köylerinde dedelerimizin zamanından beri, belki de 80 yıldır, halk geçimini “o faaliyet”ten kazanmakta. Basın diliyle “kaçakçılık” olarak adlandırılan iş, tamamen askeriyenin bilgisi dahilindedir.

Köyün geçimini sağlayan bu sınır ticareti nasıl gerçekleşiyor? Sizin de kaçağa gittiğiniz oldu mu?

V.E: 2006 yılında okul harçlığımı çıkartmak için gittim. Oradan getirdiğimiz benzin ve mazotu günübirlik ihtiyaçlar için köyümüzde satıyorduk. Hiçbir iş imkanının olmadığı, tarım ve hayvancılığın yapılamadığı köylerde hayatın devamı için yapılan bir faaliyet bu. 2006’da gittiğimde 40 katır yükü mazotla köye dönerken asker bizi dar bir patikada sıkıştırdı. Yolumuzun askerler tarafından tutulduğunu görmemize rağmen farklı bir yöne sapmadık. Askerlerin yanına vardığımız zaman önce bize “Niye gidiyorsunuz, bu işi yapmanızı istemiyorsunuz” türünden telkinlerde bulundular. Sonra 4 katır yükü mazotu verip yolumuza devam ettik.  Askerle yapılan pazarlıklar o işi kaçakçılıktan çıkarmıştı. Biz vergimizi veriyorduk; vergi dairesine değil, karakola ödeme yapıyorduk. Aradaki anlaşma gereği operasyon bilgisi geldiği zaman komutanlar muhtarı, korucubaşlarını da haberdar ederlerdi.

Roboski'den ayrılan kervan sınıra doğru gidiyor. Fotoğraf: Nudem Ateş - ANF

Roboski’den ayrılan kervan sınıra doğru gidiyor. Fotoğraf: Nudem Ateş – ANF

28 Aralık 2011’e kadarki operasyonlar askerden alınan bilgi sayesinde mi atlatılıyordu?

V.E: Elbette. Yolun yarısı gidildikten sonra, “Devam etmeyin, operasyon var” diye bilgi geliyor ve geri dönülüyordu. Asker muhtarı arıyor, kervan geri dönüyordu. Ancak 28 Aralık 2011’de böyle olmadı. Madem bir istihbarat vardı, o insanların orada olduğu bilindiği halde en korkunç bombalarla paramparça edilmesi nasıl açıklanabilir? Kaçakçılığın cezası bu olmamalıydı. Başbakan ve diğer hükümet yetkilileri olayı zaman zaman “istihbarat hatası” olarak değerlendirse de, biz katliamın planlı yapıldığına inanıyoruz. Bir istihbarat alınıyor, o bilginin ayrıntısı öğrenilmeden masum insanlar öldürülüyor. Türkiye’de insan hayatı o kadar ucuz ki… 30 senedir süren savaşta olan hep sivillere oluyor.

Bölgenin geçimini bu yolla kazandığı askerlerce biliniyor. Hatta asker komisyon bile alıyor. Askerle köylünün bu ilişkisine rağmen alınan istihbarat nasıl operasyona dönüştü?

Narin Ant: Katliamda kardeşimi kaybettim. Sağ kurtulanların anlattığına göre, yola çıkan grupların bir kısmı bir şeyler duyup yarı yoldan dönmüşler. Zaten ölen 34 kişi en önde giden grup. MİT’ten yapılan açıklamaya göre, 21 Aralık’ta köyde bir toplantı yapılmış. O toplantıya kimler katıldı bilmiyoruz ancak köyden bazı kişilerin operasyondan haberdar olduğunu düşünüyoruz. İlk bombalar düştüğünde katliamda oğlunu kaybeden Ubeydullah Encü karakol komutanını arayıp, “Oradakiler köyün insanları. Bizim çocuklarımız orada, niye bombalıyorsunuz?”diye soruyor. Komutan da, “Orada kimlerin olduğundan haberimiz var. Operasyon korkutma amaçlı” deyip telefonu kapatıyor. Olaydan iki ay önce OBÜS mermisi attıklarında kardeşim kolundan yaralanmıştı. Bu olay üzerine kendisini gitmemesi için uyardığımda, “Bize bir şey yapmıyorlar, korkutma amaçlı yapıyorlar” cevabını vermişti. Olaydan hemen sonra karakol komutanının Ubeydullah Encü’ye verdiği cevapla, kardeşimin söylediklerinin uyuşması beni düşündürüyor. Demek ki askerlerle, samimi bir ilişkileri vardı, asker oradakinin sivil halk olduğunu biliyordu.

V.E: Askerlerin bölgede olanlara ne derece hakim olduğunu anlatabilmek için bir örnek vereyim. Korucu olan bir babanın çocuğu 2006 yılında babasından habersiz kaçağa gidiyor. O sırada babası da askerle birlikte başka bir yerde operasyonda. Operasyondaki komutanlardan biri babaya gelip, “Senin çocuğun niye kaçağa gidiyor” diye kızıyor. Baba şaşırıyor tabii, babası bilmiyor ama komutan oğlanın kaçağa gittiğini biliyor. Bölge 24 saat termal kameralarla izleniyor. Operasyonu yönetenler vur emrini vermeden önce Gülyazı Tugay Komutanı’nı arasalardı, hatta bir onbaşıya bile sorsalardı, o akşamki saldırıya hedef olan 38 kişinin kimlik bilgilerini bile alabilirlerdi. Katliamda ölen Salih Ürek’in babası o gece askerle birlikte görevdeydi. Baba devletin askeriyle birlikte operasyondayken, oğlu devlet tarafından katlediliyor. Bu nasıl bir şeydir? O iki köydeki insanların geçim kaynağı koruculuk ve kaçaktı. Askerle iç içe insanlardı.

Olayda yaşamını yitiren 34 kişinin köye getirildiği ilk andan bir görüntü.

Olayda yaşamını yitiren 34 kişinin köye getirildiği ilk andan bir görüntü.

Askerin veya devletin daha önce kaçağın sonlandırılmasına yönelik talepleri olmuş muydu?

V.E: 2009’da korucubaşı Mehmet Şerif Encü, Van Kolordu Komutanı tarafından çağrıldı. Askerler, “O iki köydeki kaçakçılığı asker ne yapsa önleyemiyoruz, siz önleyin” diyorlar. Mehmet Şerif Encü de bölgede herhangi bir geçim kaynağı olmadığını, kaçağın sona ermesinin tek yolunun yasal bir sınır kapısı yapılması olduğunu söylüyor. Askerler de bu talebe olumlu baktıklarını söylediler ama hep oyalandık. Türkiye Cumhuriyeti’nin o iki köye yaptığı tek yatırım 34 mezar oldu. Emine Erdoğan’ın Roboski’ye gelişinde muhtarın evine giderken üzerinden geçtiği köprü bile yıkılmak üzere. Bugüne kadar devlet o insanlar için hiçbir şey yapmadı.

Sınır kapısı taleplerinin görmezden gelinip bölgedeki operasyonların artırılmasının amacı ne? Bölge insansızlaştırılmak mı isteniyor?

N.A: Roboski, Kürt sorunundan bağımsız değil. Bundan üç yıl önce bir minibüs, sigara kaçakçılığı bahane edilerek askerlerce tarandı. Arabada sigara bulunmadığı halde, askerler tugay komutanlığından getirdikleri sigaraları cinayeti meşrulaştırmak için araca yerleştirdiler. O zaman gereken tepki verilmiş olsaydı belki bugün 34 kişi öldürülmemiş olacaktı. Bu coğrafyada devlet ve hükümet, acı ve işkence anlamına gelir. 1980’den sonra kaçağa yönelik baskılar ve işkenceler hep arttı.

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Operasyonun yapıldığı ilk andan itibaren, katliamda yaşamını yitirenler PKK ile ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Başbakan’ın da ölenler için, “Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama hamlesi olarak görüyorum” diye açıklamaları oldu. Operasyonun yapıldığı yer PKK tarafından kullanılan bir rota mıdır? O bölgedeki sivilleri teröristlerle karıştırmak mümkün müdür?

N.A: PKK o güzergahı kullanmıyor. Kaçakçılığın yapılacağı güzergah karakola çok yakın ve gözle de görülebilen bir uzaklıkta. Katliamdan hemen sonra çekilen görüntülerde de, olay yerinden karakol mevzilerinin görüş mesafesinde olduğu anlaşılıyor zaten. Dolayısıyla PKK’lilerin oradan geçmesi mümkün değil. Bunu ilk anda yalnızca devlet ve biz biliyorduk. Basın ve kamuoyu bundan haberdar değildi. Dolayısıyla, “Ölenler teröristti” açıklamaları ilk anda mantıksız gözükmedi. Halkı yanıltmaya çalıştılar. Başbakan oradakilerin terörist olduğunu iddia ediyor ama ölenlerin üzerinde ne bir mühimmat ne de bir silah bulundu. Bu durum otopsi raporlarıyla da ortaya kondu. Yani yaşamını yitirenlerin sivil oldukları kesinlik kazandı.

V.E: Aslında bu tartışma, katliamdan bu yana devletin pozisyonundaki değişimi de gözler önüne seriyor. Bugün yeniden ölen insanların arasında PKK militanları olduğu söyleniyor. Madem ki ölenler arasında PKK militanları vardı, niye Başbakan eşini, bakanını, bürokratlarını oraya gönderdi? Bu değişim, içinde bulundukları telaşı, suçluluk psikolojisini gösteriyor. Katliamı yapanlar kendilerini aklama çabasındalar.

Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarlarından bir kare. Fotoğraf: DİHA

Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarlarından bir kare. Fotoğraf: DİHA

Katliamı ilk haber alışınız nasıl oldu?

V.E: O sırada Adıyaman Üniversitesi’nde öğrenciydim. Kardeşimle son konuşmamın üzerinden 5 gün geçmişti. Herhangi bir ihtiyacım olup olmadığını sormuştu. Ben de ev kiramdan 100 liranın eksik olduğunu, babamdan istediğimi ama yollayamadığını söyledim. Kardeşim de, “Ben sana gönderirim” dedi. Bu cevabı alınca, “Köyde iş yok güç yok, nasıl gönderecek ki” diye düşündüm, kafama takıldı yani. Son konuşmamız buydu. O sıralarda kaçağa gidildiğini biliyordum ama kardeşimin de gideceğini tahmin etmiyordum.  Birkaç gün sonra sabaha karşı 4’te babam telefon açtı. Telefonu açtığımda kardeşlerimin, annemin, akrabalarımın haykırışlarını, ağlama seslerini duydum. Babam, “Öğretmenlerinden izin al. Burada kimseyi bırakmadılar. Herkesi katlettiler” deyince telefonu elimden düşürdüm, inanmak istemedim. Hangi akrabamı aradıysam herkesin bir kaybı, acısı vardı. Şaşırdım, korktum… Zaman kaybetmeden yola çıktım. Köye vardığımda 34 kişinin cenazelerinin halı sahada dizildiğini gördüm. Hiçbir devlet görevlisi yoktu, tüm köy acısıyla baş başa bırakılmıştı. Cesetler katır sırtında taşınırken, devletin helikopterleri tepelerinde tur atıyormuş. Ölenlerin sivil olduğu bilinmesine karşın kimse yardım etmedi. Olayından ancak 10 gün sonra vali, bakanlar gelmeye başladılar.

N.A: Olaydan haberdar olduğumda Mardin’de, okuldaydım. Olayın olduğu gece babam arayıp, “Ertesi sabah eve gel” dedi. Ne olduğunu bile söylemedi. Sabah erkenden gittiğimde cenazelerin otopsi işlemleri gerçekleştiriliyordu. O sırada ulusal basında hala hiçbir şey yoktu. Olaydan ilk söz eden uluslararası basın kuruluşları oldu. Sonrasında da Başbakan ve yetkililerin, “Bir grup terörist etkisiz hale getirildi” açıklamaları başladı.

Köy ilk şoku nasıl yaşadı?

N.A: Katliamdan sonra Roboski yalnızlaştırıldı, acılar ötekileştirildi. Roboski’ye devletin tek bir temsilcisi gelmezken, Antep’teki patlamadan sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na dek tüm devlet erkanının bölgeye gitmesi bizi psikolojik olarak çökertti. Devlet Roboski’de neredeydi? Olay olduğu günden bu yana hala yas devam ediyor. En çok da çocuklar olumsuz etkilendi; 3-4 yaşındaki çocuklar hala ağabeylerinin, akrabalarının nerede olduklarını soruyorlar. Bir yandan da köylü tehditlerle, baskılarla mücadele ediyor.

V.E: Türkiye’de polisin veya askerin parmağı olan bir suç işlenirse, olay kamuoyundan saklanır. Yaklaşık 12 saat boyunca medyanın olaya hiç yer vermemesi bundan. Ölen kişi Kürtse ve olay Doğu’da olmuşsa, acılar hükümet ve basınca ötekileştiriliyor.

Yaşamını kaybedenler için hükümetin açıkladığı tazminatlar, basında en çok tartışılan konuların başında geliyor. Kimileri tazminat miktarını çok bulurken, hükümet ise tazminat aracılığıyla sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor. Roboskililer’in tazminat konusundaki değerlendirmesi nedir?

V.E: O insanların acılarını parayla değil, adalet yoluyla dindirebilirsiniz. Devlet acılı aileleri parayla susturmaya çalışıyor. Bu tip durumlarda önce ölen insanlar için bir şey yapılır, sonra aileler düşünülür. Ama devlet böyle yapmadı; önce 23 bin TL, sonra da 100 bin TL önererek o insanları susturmaya çalıştılar. İki ay önce AKP’li Mahir Ünal’la görüşmemizde, sorumluların cezalandırılmasını istediğimizi söyledik. Ünal’ın, “Bu listedeki 40 kişiye burs veriyorum, siz daha ne konuşuyorsunuz?” cevabı, acımızla alay etmektir.

N.A: Yeni Şafak yazarı Ali Aker, Başbakan’ın “Tazminatsa tazminat, daha ne istiyorsunuz” açıklaması üzerine kaleme aldığı yazı yüzünden işinden oldu. Başbakan’ın o sözlerinden sonra, kardeşlerimizin hayatlarına fiyat biçerek olayın maddileştirilmesini kabul etmedik. Biz tazminatları kabul etmeyince, devlet de farklı yollar denemeye başladı. Öğrencilere, Veli’ye ve bana da, bilgileri dışında burslar bağlandı. Ankara’ya gittiğimizde, “Siz daha ne konuşuyorsunuz, biz öğrencilerinize burs veriyoruz” diyorlar.

Katliamdan sonra giriştiğiniz adalet arayışında ne tip baskılarla karşılaştınız?

V.E: Ölen kardeşlerimizin hesabını sorarken, karakol komutanının tehditlerini işittik. Ağabeyimi, “Senin de günün gelecek” diye tehdit ederek bizi davamızdan vazgeçirmeye çalıştılar. Eseri için yaptığı araştırma dolayısıyla köye gelen bir edebiyatçı, ailelerle görüştükten sonra katliamın olduğu yeri görmek istedi. Dört akrabamla birlikte kendisini olay yerine götürdük. Dönüş yolundayken üzerimize köpeklerini saldı, bizleri yere yatırarak aradılar. Bir de üzerine “sınır ihlali” yaptığımız gerekçesiyle para cezası aldık. Milliyet Gazetesi muhabiri Namık Durukan da bölgeye geldi, kervanlarda gördükleriyle röportaj yapıp fotoğraflar çekti. Milliyet muhabiri dilediğince geziyor ve ceza almıyor da niçin Roboskililer’e para cezaları kesiliyor?

İki köyde yaşayanlar da, katliamdan önce araya hatırlı kişileri koymalarına rağmen korucu olamıyorlardı. Katliamdan sonra ise akli dengesi yerinde olmayan kişileri bile korucu yapma girişiminde bulundular. Devlet, rüşvetle o insanları adalet aramaktan vazgeçirmeye çalışıyor. Sağ kurtulanlardan Hasan Ürek, lise mezunu bile olmamasına karşı vali tarafından memur kadrosuna alındı. Ürek CNNTürk’e yaptığı açıklamalardan sonra Vali, “Bundan sonra hiçbir kanala çıkma, bütün ihtiyaçlarını karşılayacağım, iş vereceğim” diyor. Katliamdan sağ kurtulan, günlerce hastanede yatan ama bir rapor bile alamayan Ürek, bu teklifi kabul ediyor.

N.A: İnsanların, olayların yıl dönümünde Roboski’de gerçekleştirilecek anmaya katılmasını engellediler. Otobüslerle bölgeye gelenler 6 noktada araçlardan indirildi, aramalar yapıldı, “Roboski’ye gitmeyin” dendi. Anma gününü insansızlaştırmak istediler.

Ailelerin askerlerden işittiği tehditler bitmiyor. Komutanlar, “Farz edin ki biz öldürdük. Devlet biziz, ne yapabilirsiniz?” diyorlar. Roboskili çocuklar için bir fotoğraf sergisi açılacaktı. Ailelerden biri, etkinlik için kendi evini kullanıma sundu. Evin sahibi, mayına bastığı için bir bacağını kaybetmiş, devlet yardımıyla geçinen bir kişi. Komutan evin sahibine, “Evi onlardan almazsan sakat maaşını da keseceğiz” diyor. Ev sahibi korkup geri adım atıyor.

V.E: Bizzat karşılaştığım bir başka olay da, ücretli öğretmen olarak göreve başlamamın ikinci gününde işten çıkartılmam. Roboski ve yakın köylerde kadrolu öğretmen açığı olduğundan, 2 yıllık ve 4 yıllık üniversite mezunları ücretli öğretmen olarak görev yapıyorlar. Eylül 2012’de, amcamın oğluyla birlikte ücretli öğretmen olmak üzere kaymakamlığa başvuruda bulunduk. Roboski’ye 40 kilometre uzaklıktaki Ortaköy’de yeni açılan bir okulda ücretli öğretmen olarak göreve başlamamın ikinci günü okul müdürü tarafından çağrıldım ve işime son verildi. Sebebini sorduğumda müdür, “Böyle olması gerekiyordu” gibisinden üstü kapalı cevaplar verdi. Roboskili olmam, Ferhat Encü’nün kardeşi olmam en büyük sebepti.

Gülyazı Köyü'ndeki protesto yürüyüşünden bir kare. Fotoğraf: Ferit Aslan - DHA

Gülyazı Köyü’ndeki protesto yürüyüşünden bir kare. Fotoğraf: Ferit Aslan – DHA

Önce ücretli öğretmen olarak başlatıp sonra işten çıkartmalarının sebebi ne?

V.E: Katliam olduğundan beri sürekli telefonlarım dinleniyor. İşe başladığım gün, Aksiyon Dergisi’nden iki kişinin Roboski’ye geldiğini öğrendim. Gazeteciler, araştırmacılar ve sanatçılarla köyde belli kişiler ilgilenir. Hepimizin o sırada işi olduğundan, Aksiyon’dan gelen kişilerle görüşebilecek ailelerle telefon görüşmeleri yaptım. Aksiyon Dergisi’nin AKP ve cemaatin çizgisinde yayın yaptığını biliyoruz, dolayısıyla konuştuğum kişilere olanca açıklığıyla olayları anlatmalarını söyledim. İki gün boyunca Roboskili ailelerle uzun uzun telefonda konuştuk. Hepsine, “Devlet bize ne yaşattıysa, baskıları, gözaltıları, katliamın bilinçli yapıldığını anlatın. Hiçbir şeyden korkmayın, açık açık, ayrıntılarıyla anlatın” dedim. Bu konuşmaların işten atılmama sebep olduğunu düşünüyorum.

28 Aralık 2011’deki bombardımanın ardından hükümetin ciddi bir kamuoyu oluşturma kampanyası başladı. Baştaki karartmanın ardından, kamuoyu ölenlerin terörist olduğuna ilişkin demeçler ve “yanlış istihbarat” tartışmalarıyla oyalandı. Oyalama ve yanıltma stratejisi ne kadar sürdü?

V.E: Katliamın olduğu ilk günlerde devlet tarafından yalnız bırakıldık. Otopsiler ölenlerin sivil olduğunu işaret etmesine karşın, “Onlar teröristti” iddiaları hemencecik bitmedi. Uludere Kaymakamı’nın uğradığı saldırı da aslında kamuoyu yaratmak için oluşturulmuş bir oyundu. Devletin savaş uçakları 34 insanı katletmişken, ailelere danışılmadan, tepedekilerin talimatıyla, kaymakam halkın tepkisini ölçmek amacıyla öne sürüldü. Kaymakamın ziyareti sırasında ortaya çıkan görüntüler bizim aleyhimize oldu. Kaymakamı hem piyon olarak kullandılar, hem de sürgüne gönderdiler.

N.A: Bakan Beşir Atalay olaydan üç gün sonra taziye çadırından 5-6 kilometre uzaklıktaki bir eve gelip alakasız kişilere başsağlığı diledi. Toplumu yanıltmak için bir çadır tiyatrosu kurdular. “Biz o insanları yalnız bırakmadık” gibi bir görüntü sundular ve basın da bu kampanyalara alet oldu. Daha hala Roboski konuşulduğuna göre kamuoyunu yanıltma çabalarının başarısız olduğunu görüyoruz. Başbakan hala, “Biz oradakilerin sivil mi terörist mi olduğunu anlayamıyoruz” diye açıklamalar yapıyor. Madem anlayamıyorsun, daha ilk günden niçin tazminat veriyorsun? Terör örgütü mensuplarına da tazminat ödüyor musun? Devamlı kendileriyle çelişiyorlar.

Katliamdan bugüne geçen süreçte basının genel tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

V.E: Medya bizleri suçlamak ve bu davayı kirletmek için her türlü şeyi yapmakta. Milliyet Gazetesi muhabiri buraya geliyor, kaçaktaki insanların kimler olduğunu, PKK ile ilgisiz kişiler olduklarını görüyor. Bu izlenimlerini yazdığı haber gazetede yayınlanıyor. Bu haberin üzerinden bir ay geçmeden aynı gazetede, “Ölenler arasında 2 PKK’lı vardı” diye haber çıkıyor. Kendi muhabirinin gördükleri, yazdıkları ortadayken bu haberin yapılması nasıl açıklanabilir? Medyanın bu tür savrulmalarına ne diyeceğimizi bilemiyoruz artık. Akşam Gazetesi, olayın yıl dönümü yaklaşırken insanları yıldırmak, mücadeleden vazgeçirmek için, “Roboskililer devletle barıştı” diye tamamen hayal ürünü bir haber yapıyor. Üstelik gazeteden kimse benimle görüşmemişken haberde benim yaptığım iddia edilen açıklamalara yer veriliyor.

Roboski'yle ilgili gazete manşetleri. Akit (14 Ocak 2012), Güneş (26 Ocak 2012), Sabah (28 Ocak 2012).

Roboski’yle ilgili gazete manşetleri. Akit (14 Ocak 2012), Güneş (26 Ocak 2012), Sabah (28 Ocak 2012).

N.A: Devlet şu kadar öğrenciye burs verdi, yurda yerleştirdi, şu kadar kişiyi işe aldı, şu kadar kişiyi korucu yaptı diye bir liste çıkartmışlar. Roboski kaç liralık? Tazminatı kabul ettiremedikleri için basın yardımıyla farklı yolları zorluyorlar. Kamuoyuna, “İşin aslı sizin gördüğünüz gibi değil, tazminatı reddediyorlar ama bunları da kabul ediyorlar” mesajı veriyorlar.


Olayın üzerinden 430 güne yakın süre geçmesine rağmen 34 kişinin hesabı hala verilemedi. Faillerin tespitine ve cezalandırılmasına ilişkin hangi adımlar atıldı?

V.E: Olay olduktan kısa süre sonra Meclis’te bir alt komisyon kuruldu. Köyleri ziyaret edip ailelerle görüştüler. Acılı aileler en gerçek, en yalın halde yaşananları komisyon üyelerine anlattılar. Bize, “Orada sizin çocuklarınız parçalandı ama bizim de yüreklerimiz parçalandı” dediler, sorumluları tespit edeceklerinin sözünü verdiler. Duygu sömürüsü yapıp, timsah gözyaşları döküp bizi aldattılar. Raporun 15 Mart 2012’de açıklanacağı söyleniyordu ama hala ortada rapor yok. Saçma sapan gerekçelerle, yalanlarla raporun açıklanması ertelendi. O komisyon Türkiye toplumunun ve uluslararası kamuoyunun tepkilerini azaltmak için kuruldu. Bu olayın aydınlatılması, çözüme kavuşturulması için adli bir inceleme yapma girişiminde bulunduklarına inanmıyorum. Komisyona hükümet ve genelkurmay tarafından verilen bilgiler, 34 yakınımızı suçlayıcı nitelikte. Hala işin içine PKK’yi katıp olayı meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Roboski katliamının ardından mahkemelerin, hakim ve savcıların hiçbir şey yapmaması, bu ülkedeki adaletin farklı insanlar için farklı işlediğini gösteriyor. Eğer Kürtsen ve devlet tarafından öldürülürsen, devlet kendini haklı çıkartabilmek için her türlü yalanı uydurur.

N.A: Atılan tek somut adım, komutanın görev yerinin değiştirilmesidir. Başka hiçbir yaptırım olmadı. Komisyon da, halkı yanıltma ve zamana yayarak katliamı unutturma çabasının ürünü. Son açıklamaları, istihbaratı ve emri verenleri açıklamayacakları yönündeydi. İyi de, zaten bizim sorguladığımız nokta o ikisi. Onu da açıklamayacaksan ne söyleyeceksin? Raporda ölen çocukların hayatını mı yazacaksın? Diyarbakır Barosu’na başvurduğumuzda bize dosyada gizlilik kararı olduğunu, soruşturmaya ilişkin bilgi alamadıklarını söylediler. Uludere Alt Komisyonu Başkanı AKP’li İhsan Şener’e sorduğumuzda da “Gereken bilgiler Diyarbakır’dan gelmedi, dosyada eksiklikler olduğu için raporu açıklayamıyoruz” yanıtını aldık. Topu herkes başkalarına atıyor.

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu