Barbaros Şansal: “Kim olursan ol şiddet devam ediyor”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Kamuoyunun yakından tanıdığı Barbaros Şansal, gerçekte ihtilallerin, basının nefret söylemlerinin ve polis şiddetinin mağdurlarından biri. Şansal, uğradığı cinsel şiddeti, birkaç ay önceki darp olayını ve cinsel yöneliminden ötürü yaşadıklarını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik  

1960’lı yıllarda okula başladım. 1960 İhtilali’nin bedelleri ülkede yeni yeni oturuyordu ama eğitim sistemi bugünkü gibi değildi, gayet iyiydi. Buna rağmen hem ailevi sorunlar hem de ülkedeki kentleşmeyle gelen işçi ve tarım sınıflarındaki büyük değişimlerden dolayı çok okul değiştirmek zorunda kaldım. Gittiğim okulların bazılarında öğretmenlerimden, bazılarında öğrencilerden şiddet gördüm. Şiddet her zaman fiziksel boyutta değildi tabii; psikolojik ve cinsel şiddet gördüğüm de oldu ama örneğin Vefa Lisesi’nde okurken İlim Yayma Cemiyeti’nin gençleri, Şehzadebaşı Camii’nde tuvalet ihtiyacımı giderirken bana saldırıp, tecavüz ettiler. Tecavüze uğradıktan sonra bir de odunla dövüldüm. Kime gittiysem derdimi anlatamadım. O zamanlar öyle karakola gidip şikayet falan edemiyordun. Neticede tepesinde “Burada Allah yok, peygamber tatilde” yazan bir Sansaryan Han vardı.

1970’lerin sonlarında homofobik şiddet daha da yaygınlaştı, sürekli hedef gösteriliyorduk. Ben o sırada hala lisede okumaya çalışıyordum. Lise 2’deyken edebiyat öğretmenimle aramda bir flört yaşanmıştı. Bana evli olduğunu söylemeden benimle ilişkiye girdi, sonra da bana şiddet uygulamaya başladı. Bir yandan da devamlı sokaklardan toplanıyorduk; saçlarımız kesiliyordu, Zührevi Hastalıklar Hastanesi’ne atılıyorduk.

İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşayan bir lise öğrencisini polis nasıl tespit etmiş de sürekli takip ve taciz ediyordu?

Belli eşcinsel barları vardı, oraya gittiğinde Pol-Der ya da Pol-Bir’den birileri mutlaka oluyordu zaten. Benim de özel hayatım takip altına alınmıştı. 1980 sonrasında ise Selimiye Kışlası’na alındım, Sansaryan’da yattım ve tüm bu sıkıntıların sonunda yurt dışına gitmek zorunda kaldım. Ülkeme 9 yıl dönemedim.

Barbaros Şansal'ın da götürüldüğü, bir dönem Emniyet ve MİT'çe kullanılan Sansaryan Han'dan bir görüntü.

Barbaros Şansal’ın da götürüldüğü, bir dönem Emniyet ve MİT’çe kullanılan Sansaryan Han’dan bir görüntü.

Türkiye’ye döndüğünüzde nasıl bir atmosferle karşılaştınız? Geride bıraktığınız şiddet ortamında bir değişiklik gözünüze çarptı mı?

Döndüğümde ülkede pek çok şey değişmişti. Türkiye çok kan kaybetmiş ama güya modernleşmişti. Özal’ın iktidara gelmesiyle ülke sözde zenginleşmişti; artık cebimizde Amerikan sigarası taşıyoruz diye hapse girmiyor, o sigaraları bakkaldan satın alabiliyorduk ama bilmiyorduk ki tarladaki kendi tütünümüzü kaybediyorduk. Şiddet hususunda ise pek değişiklik yoktu. 25 yıldır Yıldırım Mayruk gibi çok önemli bir insanın şemsiyesi altında olduğum için bana ancak bir noktaya kadar dokunabiliyorlar. Bugüne dek Türkiye’nin en güçlü isimleriyle çalıştık; Semra Özal’la, Berna Yılmaz’la, Nermin Erbakan’la… Ama buna rağmen hayatımdan şiddet hiç eksik olmadı.

Askere alım süreçlerinde eşcinsellere uygulanan aşağılayıcı ve kötü muameleler kimi zaman medyada yer bulsa da, çeşitli farklılıklar gözlemlenmekle birlikte, uygulamaların genelindeki tavır değişmiyor. Sizin askerlik/askere çağrılma tecrübeniz nasıl cereyan etti?

Askerlikle ilgili süreç tüm eşcinsellerin yaşadığı bir şiddet biçimi. Beni de, “Psikosomatik bozukluk, homoseksüelite” diyerek hasta ilan ettiler. Aslında 1980’de tüberküloz geçirmiş ve askere gitmeye elverişli olmadığıma dair bir rapor almıştım. Ancak İlhan Kılıç’ın Hava Kuvvetleri Komutanı olduğu 1997 yılında, İkinci Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı’ndan üst düzey bir JİTEM elemanı ile aşk yaşamaya başladım. Her hafta sonu Diyarbakır’da, Şırnak’ta buluşuyorduk. Bu durumun birilerinde yarattığı rahatsızlık üzerine beni ortadan kaldırmak için askerlik şubesindeki dosyamı yok ederek beni askere almaya çalıştılar. Silah altında, askeri mahkemede yargılanarak imha edilmek yerine eşcinsel olduğumu söyledim ve bu kez de GATA’ya yatırıldım.

GATA’da nasıl bir muameleyle karşılaştınız?

Bana gayet iyi davrandılar çünkü hastaneye yatmamın hemen ardından İstanbul İl Jandarma Komutanı çiçek yolladı, Hava Kuvvetleri Komutanı aradı. Herhalde Başhekim bana yapılan bu muamele sebebiyle tüm ordunun eşcinsel olduğunu düşünmüştür! Bir yandan da onlar için sıradan hastalardan hiçbir farkım yoktu. Orada 5 gün silah altında yattım; psikolojik testlerden geçirildim, çırılçıplak soyularak vücuduma bakıldı.

Orada beklemediğim şeylere de şahit oldum. Askerlerin hayatlarını tanıma imkanım oldu, travma geçirmiş pek çok askerle tanıştım. Yüzbaşı, komutan ve erlerden beton iğnesi (Vücutta kasılmalar ve sancılar yaratan bir karışım) vurulan arkadaşlarım oldu. Kimi komutanının bir askeri öldürdüğünü görmüş, kafayı sıyırmıştı. Kimisi komutanının, yani Jandarmayla PKK’nın işbirliği yapıp eroin kaçırdığına tanık olmuş, bu yüzden işkence görmüştü. Bir başkası polisin askeri öldürdüğünü görmüştü. Hep sümen altı edilen olaylar… Sadece askerlikte de değil ki bunlar. Emniyet’te, bakanlıklarda, Meclis’te yok mu bunlar? Eğer çok güçlü biriyseniz yeğeniniz 50 kilo uyuşturucuyla yakalandığında, “İçiciyim” der, serbest kalır bu ülkede. Ama siz cebinizde bir tane otlu sigarayla yakalansanız 15 günde bir idrar örneği vermeye karakola gidersiniz. Tarkan’ın başına gelene bakın işte.

Barbaros Şansal uğradığı saldırıdan hemen sonra bu fotoğrafı yayınlamıştı.

Barbaros Şansal uğradığı saldırıdan hemen sonra bu fotoğrafı yayınlamıştı.

Geçtiğimiz aylarda evinize girmekte olduğunuz sırada iki kişinin saldırısına uğradınız. Saldırganların kimlikleri tespit edilebildi mi? 

Olay gecesi canlı yayındaydım, daha sonra da Habertürk’te Balçiçek İlter ile yaptığım program için emekçi arkadaşlarımla Beyoğlu’nda buluştuk. O görüşmeden sonra gecenin o vaktinde Beyoğlu’nun güvenli olmayacağını düşünüp cüzdanımı hiç çıkarmadım, cebimdeki 20 lirayla bir şeyler atıştırmak için bir büfeye girip tost ve ayran aldım. Büfeci bana, “Sen aykırı adamsın. Senin gibi düşünmüyorum ama artık aykırı adamları seviyorum bu ülkede” diyerek benden para almak istemedi. Adam da hacıydı, “Kabul edemem böyle bir şeyi haram olur” deyince zorla aldı parayı, bana 13 lira para üstü verdi. “Bu da bir taksicinin rızkıymış” deyip normalde yürüyerek gittiğim mesafe için taksiye bindim, tam evimin önünde indim. O sırada Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir çöp kamyonu yeri süpürüyordu, “İyi geceler” dedim ve tam anahtarla kapımı açtığım sırada, arkamdan birileri tekbir sesleriyle saldırıp, feci tekme ve yumruklarla beni yere düşürdü. Bu sırada da, “Yaptıkların ve yazdıkların sebebiyle yaşamayı hak etmiyorsun!” diye bağırdılar. Kaçarken de, “Bu böyle bitmeyecek” dediler. O noktada ING Bank’ın kamerası var, yanımda Makine Kimya Endüstrisi, cephanelik var, karşımda İstanbul Teknik Üniversitesi var, 300 metre mesafede Başbakan’ın çalışma ofisi var. Nedense tüm kameralar kapalıymış. Mümkün mü böyle bir şey? Acile, darp edilmiş olarak gitmiş olduğum halde polis beni bırakıp gitti, ifade vermeye taksi tutarak kendim gittim. Karakolda da ancak kim olduğumu anladıklarında biraz ilgi gösterdiler çünkü Başbakan’ın hakkımda açtığı davalardan dolayı o karakola daha önce de ifade vermeye gitmiştim.

Yaşadığınız bu olay, kimi gazetelerce “Eşcinsel modacı dayak yedi” gibi başlıklarla duyuruldu. Darp edilmenizin cinsel yöneliminizle bir ilişkisi var mı? Niçin bunu öne çıkarmayı seçtiler?

Onu yapan Akit Gazetesi, saldırıdan üç gün önce “Kuran’a, sakala ve başörtüsüne hakaret eden Barbaros Şansal” diye bir haber yapmıştı ve o haberin hemen ertesinde saldırıya uğradım. Bu sefer de “Çok pis dayak yedi” diye ikinci haberi yaptılar. Yani hedef gösterdiler, saldırttılar ve bunu zafer olarak kutladılar.

Habervaktim.com saldırıyı böyle haberleştirmişti.

Habervaktim.com saldırıyı böyle haberleştirmişti.

Yaşadığınız bu gibi sıkıntılı süreçleri medyanın işleyiş biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Nefret söylemleriyle karşılaşıyor musunuz?

Ben medyadan da çok şiddet gördüm. Örneğin birkaç sene önce bir sabah Yıldırım Bey’le kahvaltı ederken elime geçen Vatan Gazetesi’nde hakkımda kokain operasyonunda tutuklandığım yazıyordu. Üstelik tutuklanan diğer kişilerin isimleri sadece baş harfleriyle verilirken, benim olayla alakam olmamasına rağmen gazeteye kapak yapılmıştım.

Adınız olayla ilgili yargı sürecine de karıştı mı?

Hayır, sadece mahkemeye tanık olarak çağrıldım. “Kandıra Cezaevi’nden tutuklu gelecek” deyip iki saat beklettikten sonra, “Bunu tanıyor musun?” dediler, “Hayır” dedim ve gittim. Benim olayla ilgim o kadar oldu. “Kedi Operasyonu” diye anılan o operasyonda 19 kişi gözaltına alındı ve aralarında milletvekili çocukları da vardı. Yakalananlardan birinin eşinin gelinliğini dikmişim. Bir diğeri çok ünlü bir lokantacıdan boşanmış, her yerde resmi de çıkan zengin bir duldu. O da benim sosyal hayattan arkadaşım. Bir diğeri eşinin gelinliğini diktiğim, annesini tanıdığım bir kişi. Bu durumda hepsinin cep telefonları bende var, benimki de onlarda… Aramızdaki konuşmaları dinlemişler, bana sorguda “Konuşmalarınızda ‘Sorti’ye gidelim’ demişsiniz. Bu ne demek, neyin şifresi?” diye soruyorlar. Sonra polise Sorti’nin Boğaz’da bir kulüp olduğunu açıklamam gerekiyor. Böyle operasyonlarda ünlülerin isimlerinin geçirilmesinin tek sebebi, “Birkaç ünlü alalım, operasyon gazetelerde yer bulsun da halk çalıştığımızı görsün” mantığı. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nde Jandarma’nın istihbaratı olmadan 1 gram uyuşturucu üretilemez de kıpırdayamaz da. Bu lafın altına imzamı atarım!

Uyuşturucu operasyonunda sizin isminizi birinci sayfaya sanık olarak taşıyan gazete daha sonra sizden özür diledi mi? Tekzip gönderdiniz mi?

Hayır medya asla özür dilemez. Tekzip de yayınlatmadım. Kendim demeçler verip durumu açıkladım. Medyanın sunduğu eşcinsel, saldırgan, şımarık Barbaros Şansal ile asıl Barbaros Şansal birbirlerinden çok farklı. Kendimi anlatabilmek için 2007’de “3. Sınıf Hamur Kağıdına Matbaa Mürekkebi Hayatlar” diye bir kitap çıkarttım. Kendimi anlatırken hakkımdaki medya kupürlerini kullandım, “Onlar öyle gösterdiler ama bakın, aslı budur” diye durumu açıkladım.

1980 öncesi döneme göre emniyet mensuplarıyla olan ilişkileriniz değişti mi? Karakola işiniz düştüğünde nasıl bir muameleyle karşılaşıyorsunuz?

Popüler bir kişi olduğum için artık eskisi gibi, “Geç ulan şuraya, ibne!” diyemiyorlar. Ama daha bugün Ankara’da, yanımda HEPAR Gençlik Kolları Başkanı ve Ulusal Kanal’ın kameramanıyla birlikte Fatih Hilmioğlu’na Özgürlük yürüyüşü için Kızılay Meydanı’na giderken, yanımda yürüyen bir polis, ilerideki polis arkadaşına, “Büyük abla geliyor” diye seslenerek benimle alay etti. Sonrasında da arkama iki tane sivil polis taktılar. İleride, tanıdığım eski bir Emniyet Müdürü’nü görünce, onlar orada peşimi bıraktılar. Uygulayabildikleri baskı, takiple, telefon dinlemeyle sınırlı kalıyor. Belki de Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın ailesine gelinlikler, eşine elbiseler diktiğim için ya da bu saatten sonra hedef göstererek, saldırarak, Organize Şube’ye alarak yıldıramayacaklarını bildiklerinden daha ileriye gidecek bir şey yapmıyorlar.

Organize Şube’ye ne zaman alındınız?

Daha bu sene, bir telefon konuşmasından dolayı “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın ortağı olmakla suçlandım. Ama benim neredeyse 7 senedir Doğan Medya Grubu’ndan yayın yasağım olduğu için olay pek duyurulmadı. Üstelik Aydın Doğan’ın karısına ve kızlarına 20 sene hizmet verdiğim halde…

Doğan Medya Grubu’nda niçin yasaklısınız?

Aydın Doğan’ın kızı, bir dönem TÜSİAD Başkanı olmuştu. Bir gün elbisesini yaparken bana, “Dünyada benden güzel kadın var mı?” dedi. Ben de, “Arzuhan saçmalama. Gece 12’yi vurunca balkabağına dönüşür her şey” dedim. Bu konuşmadan sonra Aydın Bey’in eşi, Yıldırım Bey’e telefon açıp, “Barbaros’u kov oradan, sana yakışmıyor” gibi şeyler söyledi. Emin Çölaşan’ın “Her Kuşun Eti Yenmez” kitabında da anlattığı gibi, ileriki bir tarihte Ankara Devlet Konuk Evi’nde yaptığım konuşmadan rahatsızlık duyan Sema Doğan salonu terk etti. O konuşmamda, “Ben büyük patron değil, küçük patronum. O yüzden kovulmam. Ama kovma lüksüm vardır!” demiştim. Neticede ben Yıldırım Mayruk firmasının bir ortağıyım. Benim ortağıma telefon açıp da, “Onu kov oradan” deme hakkına sahip değilsin. Üstelik Yıldırım Mayruk benim aynı zamanda 25 yıllık hayat arkadaşım. Ben Aydın Doğan’a telefon açıp, “Kızını, karını kov” diyebilir miyim? Yani bunlar aşırı zenginleşmenin etkisiyle, geçmişlerindeki eksikliklerin şımarıklığıyla böyle hadsizlikler yapabiliyorlar.

Eşcinseller için  toplumda kabul gören bazı meslek grupları olduğunu düşünüyor musunuz? Modacılık, dekoratörlük, şarkıcılık gibi meslekler cinsel yönelimleri toplumda kabul görmeyen kişiler için korunaklı bölgeler mi?

Meslekler elbette eşcinsel-düzcinsel diye ayrılmaz. Benim mesleğimde çok başarılı heteroseksüeller de var ama onlar öne çıkamıyorlar. Ancak bahsettiğiniz bu tutumun sebebini şöyle açıklayabilirim; genelde zengin adamların paralarını, karıları ve metresleri harcar. Bu adamlar da eşleri paralarını harcarken eşcinsellerle çalışın istiyorlar. Kendilerini aldatmasınlar diye, daha çok kadınların uğraştığı bu tip işlerde eşcinselleri popülerleştiriyorlar. Ama eşcinsellik bir mesleki yeterlilik sağlamıyor. Türk modasının haline bir bakın; ya don-sütyen pop yıldızları ya da sarmalanmış bir protokol göreceksiniz. Türkiye giyinmiyor artık; ya örtünüyor ya da soyunuyor.

Şansal, Taksim’de yapılan LGBT Onur Yürüyüşü’nde. Fotoğraf: Kaos GL arşivi.

Bir diğer taraftan, şaklaban eşcinselleri ortaya atmak medyanın da hoşuna gidiyor. Bar şarkıcısı, sanat müziği şarkıcısı, kıçını kıvıran, kaşına gözüne botoks yaptıran ucubeler onlar için tehlike değil, çünkü onlar bakmalık. Aslında homofobinin körüklenmesi için böyle yeteneksiz, sesi kötü, fiziği kötü, agresif eşcinseller ön plana konuluyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nde cinsel kimliğini açıklamamış, benim tanıdığım, yüksek yerlerde görev yapan bir sürü kişi var. Geçen sene Yeni Harman Dergisi’ne “İktidarın tepesinde olan bazı adamlar benim koynumdan geçti” dediğim için dergi toplatıldı. Nüfusun yüzde 7’si eşcinsel olduğuna göre bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, emniyetten üniversiteler kadar her yerde eşcinseller var. Eşcinsel imam dahi var. Eski bir imam şu anda İstiklal Caddesi’nde tuttuğu odada eşcinsel masör olarak çalışıyor.

Pek çok eşcinselin kimliklerini açık etmeden nüfuzlu pozisyonlarda yer aldıklarını söylüyorsunuz. Bir yandan da belli bir tanınırlığa sahip, kamuoyu üzerinde etkisi olan, cinsel kimlikleri açıkça bilinmesine karşın LGBT’lere karşı yapılan hak ihlallerine sessiz kalan, hak arama mücadelesine katkı vermeyen kişiler var. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hemen hemen hepsi öyle aslında. Birkaç yıl önce, Pembe Hayat Derneği’nden kovuldum. Sebebi de Bülent Ersoy’la olan tartışmamdı. Peki Bülent Ersoy bugüne dek LGBT toplumu için, Pembe Hayat için ne yapmış? Uzun süre LGBT mücadelesine bilfiil destek oldum ancak LGBT’ler uzun bir zamandır toplumdan dışlandıkları için bir dernek kurup, o dernek masasında oturarak dernek çalışmaları yapmayı sanki bir makam gibi algıladılar. Oysa Sağlık Bakanlığı’nın verdiği prezervatifleri dağıtmaktan başka hiçbir şey üretemediler.

Şansal, hiç sevmediği nüfus cüzdanı ile.

Şansal, hiç sevmediği nüfus cüzdanı ile.

Üstlenilmesi gereken misyon sizce ne olmalı?

Konsensus gerekiyor. Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti doğumda başlayan ayrımcılıktan vazgeçmeli. Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlarına doğar doğmaz ayrı renklerde, pembe ve mavi nüfus cüzdanı veren tek ülke. Yani daha doğarken ayrımcılığı ve şiddeti başlatan bir ülkeyiz. Bu ülke, hayvanlara tecavüzde, çocuk pornosunda, kadına karşı şiddette en üst sıralarda. Bu şiddet içerisinde kendi bedeninden mutsuz, cinsel hayatını özgürce yaşayamayan eşcinseller, cinsiyet değiştirme yoluna gidiyorlar. Ama bu çözüm değil. Psikolojik geçiş tedavisi veya gerekli hormonal tedavi yapılmadan sünnet eder gibi ameliyatlar yapıldı bu ülkede.

Transseksüelliğe dair bu fikirlerinizi, transseksüel arkadaşlarınızla paylaştığınızda aranızda tartışma yaşanmıyor mu?

Kabul etmiyorlar. İnsanlar hatalarını kabul etmek istemezler ama birçok transseksüel arkadaşımız erken yaşta intihar ediyor. Cinsiyet değiştiren eşcinsellerin çoğu da Doğu ve Güneydoğu Anadolu kökenlidir çünkü cinsel özgürlüğü yaşayabilmek oralarda daha zor. Toplumda kadın eşcinselliği de aynı oranda varken görmezden geliniyor. Hatta “İki kadın sevişsin de ben seyredeyim” diye saygısızca bir kabul görüyor. Bu da dünyanın her yerinde olan bir şiddet. Ama burası Orta Doğu. Orta Doğu’da ne kadar şiddet varsa, burada da aynısı var. Ancak beni rahatsız eden şey, burada pis bir makyaj var. Yoksa biz tamamen bir şiddet toplumuyuz. Şiddet Türkiye’nin bir parçası, maalesef bununla yaşamayı öğrenmek zorundayız.