“Alnımıza sürülen kurban kanının huzuruyla büyüyoruz”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

AKP hükümeti, beklemede tuttuğu 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasa Tasarısı ile Türkiye’de hayvanlar söz konusu olduğunda geçerli olan itlaf kültürünü resmileştirmek istiyor. İnsan merkezci yaklaşımın yeni bir örneği olacak yasa, kentsel alanlardan toplanacak sokak hayvanlarının ormanlara götürülüp yeniden doğaya “salıverilmesini” öngörüyor. Ancak yasayı tasarlayanlar sokak hayvanlarının doğaya yeniden uyum sağlayamayacağı gerçeğini unutmuşa benziyorlar. Hem 5199 sayılı yasa taslağına, hem de Türkiye’deki diğer hayvan hakları ihlallerine karşı mücadele veren yaşam hakkı savunucusu Tolga Öztorun, özellikle kentsel mekanlarda hayvanların yaşadıklarını, insanları hayvanlardan koparan insan merkezci yetişme biçimini ve vejetaryenizmi Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Cankız Çevik

1910 yılında gerçekleşen “Hayırsız Ada vakası”, kayıtlara geçen ilk büyük hayvan hakları ihlallerinden. O sene, 2. Abdülhamit 80 bin kadar sokak köpeğini toplatıp, filikalarla Marmara’daki Hayırsız Ada’ya göndermiş. Ancak hayvanlar açlıktan ve susuzluktan birbirlerini yemeye başlamışlar ve o vahşetin İstanbul’a kadar ulaşan sesleri ve ceset kokusu halkı isyan noktasına getirmiş. Bunun üzerine hayatta kalan az sayıdaki hayvan tekrar şehre getirilmiş.

Sokak hayvanlarını yok etmek için günümüzdeki yaygın yöntem nedir?

Ormana atmayı, barınaklara doldurmayı teklif ediyorlar. Ormanda yaşanacaklar “Hayırsız Ada” örneğiyle aynı. Barınaklarda da durum çok parlak değil; hayvanların kaderi tamamen gönüllülerin vicdanına kalmış durumda. Gönüllülerin güçleri yettiğince hayatta kalabiliyorlar… Biz de, doğrudan barınaklara gitmeseler de, destek olmak isteyen herkesten mama rica ediyoruz veya gittiğimiz restoranlarda mutlaka yemek artıklarını nasıl değerlendirdiklerini öğrenmeye çalışıyoruz.

Hayırsız Ada'da toplanan sokak köpekleri.

Hayırsız Ada’da toplanan sokak köpekleri.

Barınaklar belediyelere ait değil mi? Neden yeterli çalışan veya mama yok?

Yasalara göre her belediyenin bir rehabilitasyon merkezi ve barınağı olması gerek. Ancak belediye görevlilerinin asıl sorumluluğu sokak hayvanlarını kısırlaştırıp, aşılayıp, aldıkları yere geri bırakmak. Bu iş de tamamen görevlinin vicdanına kaldığı için hayvanlar çoğu zaman barınaklardaki kafeslere tıkılıyorlar. İnsanlar suç işlediklerinde demir parmaklıklar ardına kapatılıyorlar; hhiçbir suçu olmayan hayvanlar neden oralara konuluyor? Barınaklarda, “Masraf çıkmasın, ortalık pislenmesin” diye çok mama da verilmiyor. Zaten barınaklar genelde kadroların sürgün yeridir. O görevlilerin hayvanlara dair bilgisi ya da sevgisi genellikle yoktur. Bu sebeplerle gönüllülerin olması çok önemli: İstanbul’un en ucundaki barınaklara dahi gidiyorum ve bir kafes içinde yüzlerce hayvanın yaşadığını, sadece güçlü olanların hayatta kalabildiğini görüyorum. Gönüllüler olmadan onların da hayatta kalabilmeleri imkânsız.

Çevremize baktığımızda hemen hemen herkesin hayvansever olduğunu söylemek mümkün. Gönüllü sayısı neden bu kadar az?

“Hayvansever”le “hayvan hakları savunucusu” birbirinden ayrı şeyler. Birçok hayvansever sadece kendi hayvanıyla ilgilenir. Hayvanseverlerin çoğu birlikte yaşadıkları hayvanın ırkını önemser ancak  bir hayvanın belli bir ırka mensup olmaması onun yaşama hakkı olmadığı anlamına gelmemeli. Dolayısıyla sokak köpeği de evdeki köpeğiniz kadar değerlidir ve yaşamaya hakkı vardır. Bu sokaklar onların da sokakları. Ben yaşadığım sokaklarda köpekleri görmek istiyorum!

Sokak hayvanlarından korkan kişilerin argümanlarına karşı nasıl öneriler getiriyorsunuz?

Kısırlaştırma yoluyla sokak hayvanlarının kontrolsüz üremelerinin önüne geçilebilir. Vatandaşların kuduz gibi viral hastalıklardan korunması devletin garantisinde ve bu işe ayrılmış fonlar var. Çözüm hayvanları şehirden toplayıp ormanlara, barınaklara atmak değil, kontrollü aşılamadır. Yüksek gelirli Avrupa ülkelerinde kuduza rastlanmamasının sebebi, sadece aşılamayla hastalığın önlenebilmesi. Hazırlanan mamaların içerisine kuduz aşısı tabletleri konarak hayvanların kuduzdan korunması sağlanıyor. Elbette, bunları vahşi yaşamla, kent yaşamını ayırarak yapıyorlar. Bizse vahşi yaşamın dibine sokak köpeklerini atıyor, hemen yanına da insanları koyuyoruz. Böylece köpek, vahşi hayvandan kaptığı kuduzu, şehirde yayabiliyor. Suçlu da hayvan oluyor. Oysa asıl suçlu evcilleşmiş bu hayvanları vahşi doğaya atanlar.

Kuduz hastalığına karşı önlem almak bu kadar basitse belediyeler neden bu aşılamayı yapmıyorlar?

Bu iş için alınan parayı başka şeyler için kullanmayı tercih ediyorlar. Ne de olsa zincirin  en zayıf halkası daima hayvanlar… Dünyanın kalanında da hayvanlar üzerinden dönen büyük bir rant var. Bu büyük piyasa, tek amacı hayvanları yaşatmak olan veterinerlerin, kobay hayvan üretmesine, yani öldürmek üzerine kodlanmış bir iş yapmasına yol açıyor. “Halk sağlığı” adına Et kombinalarında çalışan hekimlere de kızıyorum; “Sağlıklı bir şekilde öldürmek” diye bir kavram yoktur.

Yıllardır tepki gören 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasa taslağının ayrıntıları neler?

2 sene evvel ortaya atılan bu metni hazırlayanlar arasında hayvan hakları savunucuları, dernekler ve federasyonlar olduğu da söylenir. Taslak metinde, devletin öldürmeyi yasal hale getirdiği anlaşılıyor. Eğer bu yasa onanırsa konutunuzun metrekaresine, hayvanınızın cinsine göre, evinizdeki hayvana bile karışabilecekler. “Eviniz 90 metrekarenin altındaysa 2 kediden fazla hayvan bakamazsınız” gibi şeyler çıkabilir karşımıza. Sokaktan aldığım 4 köpek, 8 kediyle yaşıyorum ve onları benden ayırmak için önce canımı almaları gerekiyor. İlk benim evimi deneyebilirler, bakalım alabilecekler mi?

Hükümet, halkın bu kadar tepkisini çeken bir yasa taslağını neden iptal etmiyor?

Çünkü bu yasa aynı zamanda deney amaçlı hayvan üretimi ve ithalatını da serbestleştirerek Avrupa ülkelerinin arka bahçesi olmamızı sağlayacak. Guinea pigler (deney fareleri), fareler veya beagle gibi belli bir ırka ait köpeklerin kobay olarak kullanımını yasallaştırıyor. Beagle köpekler, genini en kolay aktaran cins olduğu için en çok onların üzerinde duruluyor. Yani “Sokaktan toplayıp, deneye götürdüler” inanışı yanlış. Deney hayvanlarının belli özelliklerde ve çok steril koşullarda yetişmiş olmaları gerekiyor.

501062012100212552385168838Bu tasarının kanunlaşmaması için ne gibi adımlar atılıyor?

Radyo programlarımda yıllardır her hafta bu yasadan bahsediyorum. Yapılan onca eylemin yanısıra, 6 Ekim’de de birkaç kişi kendimizi Boğaz köprüsüne zincirledik. Herşey çok sembolikti; küçük kilitlerle, ince zincirlerle yaptık bu eylemi. Trafiği kesmedik, tek derdimiz basın bültenini okuyana kadar dikkat çekmekti. Sonucundaysa göz altına alındık

Halkın genelinde var olan insan merkezci, hayvanların insanların ihtiyaçları için varolduğu algısı nasıl değiştirilebilir?

Öyle küçük yaştan başlıyor ki bu algı… İlkokul kitaplarında hayvanlardan “Etinden, sütünden, yününden faydalandığımız canlılar” diye bahsediliyor. Bir de, “Yemeğini yemezsen seni köpeklere veririm,” “Kediyi elleme tırmalar, pistir” gibi öğretiler var. Bunlara karşı küçüklükten başlayarak, ilkokullarda hayvan sevgisini aşılamalıyız. Öncelikle herkese hayvanların da yaşamaya hakları olduğunu anlatmamız gerekiyor. Örneğin; ilk yaptığım film “Ezber”e dair ilginç bir anım var. Filmi tanıtmak üzere bir programa katılmadan önce, kopyasını almak için bir bilgisayarcıya verdim ve zamanım kısıtlı olduğu için birşeyler atıştırmaya gittim. Geri döndüğümde adamın yüzünde çok garip bir ifade vardı ve “Sizden çok özür diliyorum çünkü izin almadan filminizi izledim. 38 yaşındayım, bilgisayar mühendisiyim, evliyim ve iki çocuğum var ama hayvanların acı çekebileceklerini hiç düşünmemiştim” deyiverdi. O akşam çocuklarına da hayvanlarla ilgili bir şeyler anlattığından eminim. Duyarsızlığı kötü niyeti oluşundan değil, hiçbir zaman hayvanları düşünmeye zorlanmadığından. Birçok insan bir köpeğin gözlerinin içine bir defa dahi bakmadan yaşayıp gidiyor.

İnsanlar sokak hayvanlarıyla iletişim kurmadan yaşamlarını nasıl sürdürebiliyorlar?

5 yaşındasın, ülkende yol ortasında kurban kesiliyor ve o kesilen hayvanın kanı alnına sürülüyor. Çok huzurlusun çünkü baban dini bir görevini yerine getirmiş. Böyle büyüyoruz… Sonra birçok insana “Taylandlılar köpek yiyorlar” denildiğinde, “Ben köpekleri çok severim” diyor. Hintliler de inek yediğimiz için bize akıl hastası muamelesi yapıyor. Ancak hayvanları ayırmayıp, hepsinin yaşam hakkı olduğunu anlarsak olayı çözebiliriz.

Kurban Bayramı sırasında çekilmiş bir kare.

Kurban Bayramı sırasında çekilmiş bir kare.

Siz et yiyor musunuz?

Ben lacto-ovo vejetaryenim. Yani süt, yoğurt, peynir, yumurta, bal gibi hayvansal ürünleri yiyorum ancak hayvanların kendilerini yemiyorum. Vitamin takviyesi dışında ağırlıklı olarak, ülkemizde gayet ucuz olan tahıl ve sebze ürünlerini tüketiyorum. Yani vejetaryenlikte böyle bir şey yok ama veganların ihtiyaç duyduğu tofu (soya peyniri) benzeri pek çok ürün Türkiye’de bulunmuyor. Ülkemizde bu yaşam biçimi bile çok zor; hâlâ dışarıda bir yerde etsiz ürün istediğimde bana balık ya da tavuktan bahsediyorlar. Deri ürün de asla kullanmıyorum.

Vejetaryenlik, hayvan hakları savunucularının arasında yaygın mı? Değilse, bu bir çelişki değil mi?

Kesinlikle! Bugün “Ülkeye sokulurken yakalanmış 20 bin koyun var” desen, hayvan hakları savunucuları orayı basar ama sonra gider Burger King’de yemek yer. İşte bu yüzden hayvanseverlikle, hayvan hakları savunuculuğu apayrı şeyler. Seviyor olmanız yemenize engel değildir ama yaşam haklarını savunuyorsanız da onları yemeniz mümkün değildir. Birçok hayvan hakları savunucusu arkadaşımla en çok ayrıldığım konu da bu. Bir hayvan hakları savunucusu anlatıyor; katıldığı bir PETA toplantısında çok ateşli tartışmalar dönerken, ara vermeye çıktıklarında jambonlu sandviç servis edildiğini görüyor ve  bu durumdan çok utanıyor.

Hayvanları sevdiğini belirten insanların, onların öldürülmesine destek olduğu başka döngülerden de bahsetmek mümkün mü?

Yunus parklarında yunuslar hapsedilirken, Boğaz’da özgürce yüzen bir yunus gördüğümde o gün dünyanın en mutlu insanı oluyorum. O hayvanlar, birileri onları görmek için para verdiği için tutsak ediliyorlar. Ölü balık yemeye alıştırıldıkları için bir daha asla avlanamıyorlar bu yüzden de özgürce yaşayamıyorlar. Bundan birkaç yıl önce kapanan Fethiye’deki yunus parkında Tom ve Mischa isimli iki yunus 3 yıllık bir rehabilitasyon sürecinin ardından vahşi yaşama uyum sağlayabilecekleri düşünülerek salındı. İkisi de kısa süre içinde öldüler çünkü avlanma, korunma gibi güdülerini bir sefer yitirmişlerdi artık. O hayvanlar, sen fotoğraflarını Facebook’una koyup altına hayvanları ne kadar sevdiğini yazasın diye aç bırakılarak ölü balık yemeye veya ateşli çemberin içinden atlamaya; 50 dolar verdin diye seninle yüzmeye mecbur kalıyorlar.

Türkiye’deki hayvanat bahçelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok şükür ki rant alanı dar olduğu için Türkiye’de çok fazla hayvanat bahçesi yok. Betona basan bir kurt veya çevresinde su olmayan bir su aygırıyı görmek, onu gerçekten görüp tanımak anlamına gelmiyor. En acı örneklerden biri Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği. Kafeslerin önündeki levhalarda, “Vaşaklar, ağaçlık alanlarda tek başlarına yaşarlar” gibi şeyler yazıyor ancak dört vaşak ağaçsız bir kafeste yaşıyorlar. Başka bir kafeste “Bu hayvanlar, bilmem ne Hayvanları Koruma Derneği tarafından hayvanat bahçemize hediye edilmiştir” yazıyor. 1 buçuk metrelik akvaryuma koydukları 6 metrelik Hint yılanı hiçbir zaman dümdüz halini yaşayamıyor. Kurtların ayakları yaralı çünkü beton zemindeler. Maymunlar ise kışı duvarlardaki kalorifer peteklerine yapışarak geçiriyorlar. Petek sayısının arttırılması için binlerce dilekçe verdik ama yetkililer hayvanlar peteklere sarılıp, o acıklı görüntüyü yaratamasın diye var olan petekleri söküp tavana astılar.

Hayvanlar konusunda bazı ünlülerin yaptıkları açıklamaları nasıl buluyorsunuz?

İclal Aydın birkaç ay önce bir magazin programında, üzerinde deri pantolon ve kürk varken “Bunlar gerçek mi?” diye soran muhabire “Evet, gerçek. Ne yapayım ben bir kadınım, bazı dürtülerimden kurtulamıyorum. Ama hayvanları çok severim, evde de kedim var” cevabını verdi. Tuba Özerk ise kürkü hakkındaki soruya “Soyu tükenen şeyleri giymiyorum. Tavşan bu, öyle vizon falan değil” demişti. Bu ülkede kahverengi saçlı, kahverengi gözlü insan, kötü şarkı söyleyen popçu sayısı çok. Onları da mı öldürelim? Bir hayvanın neslinin henüz tükenmiyor oluşu onun öldürülüp kürk yapılmasına gerekçe olamaz. Kürk ya da deri satın almak; yenilerinin üretimine başlangıç işareti vermek demektir. O saçma sapan televizyon programında 2 dakika görünecekler diye kürk giydikleri sürece hayvanların öldürülmesine sebep olacaklar.