‘Ya döneceksin ya da öleceksin’ deyip 8 yerimden bıçakladı

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Şirin Şanlı, erkek şiddetine hedef olan binlerce kadından biri. Şanlı’yı diğerlerinden ayıran, ayrılma sürecinde olduğu eşi tarafından 8 yerinden bıçaklandığı anın görüntülerinin Başbakan Erdoğan’ın bile dikkatini çekecek derecede gündeme gelmesi oldu. Şanlı, erkek şiddetini, kadın cinayetlerini ve kadını ölüme götüren hantal adalet mekanizmasını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik
Eşinizle tanışıp, evlenmeye nasıl karar verdiniz?

Doğma büyüme Ankaralıyım ancak aslen Diyarbakırlıyız. 2003 yılında, babamın ve amcamın bazı işleri olduğu için Diyarbakır’a gittiğimiz sırada annem bir rahatsızlık yaşadı. Eşimin annesi de aynı günlerde aynı hastanedeydi ve annelerimizi ziyarete gelen bir ortak arkadaşımız vesilesiyle tanışmış olduk. Zaten 6 ay içerisinde de evlendik.

Yeni tanıştığınız bir kişiyle 6 ay içerisinde evlenmeye karar vermiş olmanız, eşinizi çok severek evlendiğinizi mi gösteriyor?

Evet. Ancak nasıl bir insan olduğunu hiç tanıyamamışım. Ben öyle çok küçük yaşta evlendirilmiş falan değilim. Gerçi 23 de bence bir kadının evlenmesi için tam doğru bir yaş değil ama hikayesini okuduğum başka kadınlarla kendimi kıyasladığımda daha aklımın başında olduğu bir yaştaydım.

Evlendiğim sene, 2 yıllık Çocuk Gelişimi eğitimi almıştım ve 4 yıllık Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Okul Öncesi Eğitmenliği Bölümü’nü kazanmıştım. O okulu okuyabilmek için o kadar çok dayak yedim ki, çok büyük zorluklarla okudum ama bırakmadım. Okumama dair korkusu kendi ayaklarım üzerinde durup, ona karşı gelme ihtimalimden kaynaklanıyordu. Anlayacağınız, klasik bir gerekçe. Ailesi de “Kadın okur mu? Zaten başı açık, bir de okuyacak mı?” diye sürekli üzerimizde baskı kuruyordu. Başımın kapalı olmaması zaten onlar için beni dışlama sebebiydi, bir de gelinlerinin eğitim görüyor olması kabul edilebilir bir şey değildi.

Evlendikten sonra Diyarbakır’da mı yaşadınız?

Evet. Benim ailem Ankara’daydı. Bizim ailelerimizin geleneği, kültürü çok farklıydı. Babam Ankara’da büyümüş. Ancak Diyarbakır’da doğup büyümüş olsaydı bir şey değişmezdi. Onun ailesi çok daha mutahasıp, kadının geri planda ve herhangi bir söz hakkının olmadığı, sürekli ezilip şiddet gördüğü bir yapıdaydı. Eşim de böyle bir ortamda yetişmiş olduğu için kadını ezmek onun için görev gibiydi zaten. Kendi annem babam ise herşeye birlikte karar verirlerdi, bizleri gayet demokratik bir ortamda yetiştirdiler. Hayata bakış biçimlerimiz bambaşkaydı. Bu sebeple sürekli çatışmalarımız oldu ama ben hep alttan almaya çalıştım. Sadece “Dayaktan korktum, sustum” demek değil bu, sürekli huzursuzluk ve kavga zamanla insanı bastırıyor, sindiriyor. Yapı itibariyle çok pasif bir karakter değilim ama yaşananlar insanı o yola itiyor.

Yaşadıklarınızı ailenizle hiç paylaşmıyor muydunuz?

Hayır, birçok kadının yaptığı gibi ben de uzun yıllar gizledim. Beni sürekli anneme, babama, kardeşime zarar vermekle tehdit ediyordu. Sülalenin tek kızıyım, dedemin tek kız torunuyum. Çevremde bana çok düşkün olan bir sürü erkek kuzenim, dayım, babam var. Bana bir zarar verildiğini duyarlarsa, mutlaka karşı karşıya gelirler ve birinden birinin başı yanar diye çok korktum. Tehditlerden değil, olayın büyümesinden endişeleniyordum yani.

Zaten ilk yıllar sık şiddet görmüyordum; zaman içinde, kumara da başlamasının etkisiyle giderek sıklaştı ve yoğunlaştı. Kumarda kaybetmesinin hıncını bana hem maddi, hem psikolojik şiddet uygulayarak çıkartıyordu. En ağırı psikolojik şiddettir zaten; gözünüzdeki morluk 10 günde iyileşebilir ama bıraktığı psikolojik yaralar iyileşmiyor ya da çok daha uzun zaman alıyor.

Yıllarca sustuktan sonra nasıl bir anda anlatmaya, karşı koymaya karar verdiniz?

Okulu bitirdikten sonra tayinimi beklemeye başladım. Dayak yiyerek de olsa öğretmenlik yapacaktım. Bu konuda şiddet görmedim çünkü o sıralar kumarda bir trilyona yakın para kaybetmişti. Ailesinin maddi durumu çok iyi olduğu için mal varlıklarıyla bir şekilde borcu kapattılar ama maddi desteği de kestiler, “Madem bizi dinlemedin, karını okuttun öğretmen yaptın. O zaman o çalışsın, sana baksın” dediler. Böylece benim çalışmama izin verdi.

Tayinim sebebiyle Şanlıurfa’da yaşadığımız sırada “Kumar borcumu kapatacağım” diyerek, bankadan benim adıma 90 bin lira kredi çekmişti. O parayı da kumarda harcadığını öğrenince, bir Cumartesi günü 25 Nisan 2012’de, dayanamadım ve yüzüne karşı “Çocuklarımı alır giderim, senden de ayrılırım” diye isyan ettim. Önce beni dövdü elbette. Annesi zamanında bir delilik yapar diye silahını aldığından, “Ben silahımı alıp geleceğim, öldün sen artık” dedi ve çıktı. Ben de artık, “İnceldiği yerden kopsun” diyerek anneme telefon ettim ve bir çırpıda yaşadığım her şeyi anlattım. Bunun üzerine annem “Sakın hiçbir şey yapma, çocuklarını hazırla ve bekle” dedi, ardından da hemen evime bir polis ekibi gönderdi.

Kendiniz neden polisi aramayı hiç düşünmediniz?

Diyarbakır’da onların çok geniş bir çevresi vardı. Ben bir karakola gittiğim an zaten hemen haber giderdi. Bir sürü polis arkadaşı, milletvekili akrabası var. Yani, “Bunlar onu koruyor” diyemem ama yapılacak şey de belli. Bu durum, kendimi güçsüz, güvensiz hissettiriyordu. Ayrıca ben yasaları biliyorum; bana şiddet uyguladığı için onu alıp, içeri atmayacaklar ki. Biraz nasihat verip bırakacaklar, adam bir saat sonra kapıma gelip bana daha beterini yapacak.

Şanlıurfa polisi ile nasıl bir tecrübeniz oldu?

Hemen Yenişehir Polis Karakolu’na gittik. Orada ifademi verdim, şikayetçi oldum ve beni çocuklarımla birlikte bir sığınma evine koydular. 2 gün orada kaldıktan sonra polis eşliğinde otobüse bindirildim ve Ankara’ya ailemin yanına gönderildim. Bu sırada Temmuz’a kadarki okul dönemimi de hep heyet raporlarıyla, izinlerle kapatarak, mesleğimde herhangi bir sorun yaşamamaya çalıştım.

Sığınma evinde kaldığınız birkaç günde kendinizi güvende hissettiniz mi? Nasıl bir ortam vardı?

Şanlıurfa’daki sığınma evi, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir yerdeydi. Etrafı dikenli tellerle çevriliydi, önünde polis, kapısında da güvenlik görevlileri bekliyordu. Kapılar da sürekli kilitli tutuluyordu ama yaşadığım şok henüz çok taze olduğu için kendimi güvende hissettiğimi söyleyemeyeceğim. Sonuçta 10 senelik bir esaretten sonra hayatımda ilk kez ona karşı gelmiştim, öyle bir ne yapacağımı bilememe halindeydim ki yıllardır tek başıma sokağa dahi çıkamamıştım.

Ankara’ya geldiğinizde nasıl bir hayat sürmeye başladınız?

1 seneye yakın zamandır Ankara’da, ailemin yanında yaşıyorum. Kredi borçlarının sıkıntısını yaşıyorum. Babam emekli, evimiz kira. Elbette onlara yük olduğumu hissediyorum ama onlar bundan hiç gocunmuyorlar. Aksine, benim güvende olduğumu ve çocuklarımın mutlu olduklarını bildikleri için onlar da çok huzurlular. “Aç da kalsak birlikteyiz, tok da olsak birlikteyiz” mantığıyla yaklaşıyorlar. Ben eğer bugün ayakta durabiliyorsam ailem sayesindedir. Onların arkamda olacağını bilmesem gelemezdim ki buraya. Babam çok net bir şekilde, “Sen korksan, mücadele etmekten yorulsan da biz seni göndermeyiz” diyor. Bu açıdan çok az sayıdaki şanslı kadından birisiyim.

Aileniz, gördüğünüz şiddet yüzünden karakterinizde, ruhunuzda oluşan tahribatı nasıl karşıladı?

Benim gibi başkentte büyümüş, okumuş, kendi ayakları üzerinde durmayı bilen, gezip dolaşan genç bir kadının yıllarca hapsedilmenin sonucunda, yeniden Ankara’ya ne halde dönmüş olduğunu anlatamam. Bir gün annem marketten bir şey almamı rica ettiğinde, “Ben yalnız gidemem” dedim. Yıllarca okula dahi eşim bırakır, alırdı beni. Yalnız başıma dışarı çıkmanın ne demek olduğunu unutmuşum, sanki dışarı çıktığım an birisi bana bir şey yapacak, laf atacak ya da ben tek başıma sokakta olmayı beceremem gibi hissettirilmiştim. Sonra annem baktı ki bu böyle olmayacak, psikolojik yardım almaya götürdü beni. 10-11 aydır tedavi görüyorum, çok da faydası olduğuna inanıyorum.

Yaşadığınız bıçaklanma olayı iyileşme sürecinize de bir darbe vurdu mu?

Aslında öyle olmasını beklersin, değil mi? Ama ben bunu doktoruma da söyledim; bu olay beni güçlendirdi. Nietzsche’nin bir sözü var ya “Beni öldürmeyen şey, güçlendirir” diye, aynen öyle. Borçlar altında olmam, çocukların sorumluluğu, yaşadığım tüm travmalar, boşanma stresi, eşimin tehditleri… Daha önce tüm bunların altında ezildiğimi düşünüyordum ama şimdi kendimi çok güçlü hissediyorum.

Eşiniz tarafından sürekli tehdit ediliyordunuz ancak o gün Ankara’da olduğunu, karşınıza çıkabileceğini biliyor muydunuz?

O gün 14 Şubat Sevgililer Günü’ydü, oğlum rahatsız olduğu için okula gelmedi. Normalde birlikte Sıhhiye’ye gider ve köprünün üstünden dolmuşa biner, okula gideriz. O gün tam köprünün üstünde birden karşıma çıktı. Ben Ankara’da olduğunu dahi bilmiyordum. “Ya şu an benimle gelirsin ya da seni öldüreceğim” dedi. O noktada daima bir trafik polisi olur. Hemen “Polisi çağrıyorum”  dedim ve o yöne döndüm, o sırada gitti. Bana yaklaşması yasak olduğu için, ceza alacağını bildiğinden kaçtı hemen.

Bunun üzerine siz ne yaptınız?

Hemen karakola gidip durumu bildirdim. Gerekli notu aldılar ama olayı görmedikleri için de bir şey yapamadılar. Aynı günün akşamında annem, teyzem, kardeşimin eşi ve çocuklarla, bir başsağlığı ziyaretine gitmiş, oradan eve dönüyorduk. Bizi itekleyerek peşimiz sıra eve girdi ve anneme “Kızın ya dönecek ya ölecek” dedi. Annemse onu sakinleştirmek için “Tamam oğlum, madem sen iyi niyetle geldin, otur konuşalım” diye oturttu. Yapacak bir şey yok, yanımızda çocuklar vardı. Annem onunla ilgilenirken ben hemen içeriye gidip polisi aradım. Karakola gidip şikayetçi olduk ve o günden sonra adam “Ankara’yı terkediyorum” dedi, biz de inandık.

Bir sonraki karşılaşmanız, sizi bıçakladığı gün mü oldu?
Gövdeye gelen bıçak darbelerinin vücuda ulaşmasını engelleyen, Şirin Şanlı'nın yaşamını kurtaran mont. Fotoğrafta bıçak darbesinin geldiği nokta ve kan izleri görülüyor.

Gövdeye gelen bıçak darbelerinin vücuda ulaşmasını engelleyen, Şirin Şanlı’nın yaşamını kurtaran mont. Fotoğrafta bıçak darbesinin geldiği nokta ve kan izleri görülüyor.

Meğer Ankara’dan hiç ayrılmamış. Çalıştığım okulun karşısında 1 aydır ev tutmuş, beni takip ediyormuş. Eve girmesinden 10 gün sonra, 25 Şubat’ta tekrar karşılaştık. O sabah beni aradı ve beni öldüreceğini, kafamı satırla keseceğini söyledi. 2-3 ay önce abisini ve iki kardeşini satırla yaralamıştı, yani aynısını bana da yapabileceğini biliyordum. Okula gidiş güzergahımızı değiştirmeye karar verdik. Bir gün evin önünden dolmuşa bindiğimiz sırada, hemen arkamızdan o da bindi. Yanımda oturan oğlumu hızlıca kucağına alıp, kulağıma tehditler fısıldamaya başladı. Birkaç durak ses çıkarmadan bekledim ve karakola en yakın durakta, hemen oğlumun elinden tuttum ve hızla karakola koşmayı planlayarak dolmuştan indim. Kamera görüntülerinde de var; daha ben kaldırıma adımımı atar atmaz elindeki bıçağı art arda bana saplamaya başladı. O sırada oğlum feryat figan bağrınca, tam olayın olduğu yerdeki kuyumcu, silahını alıp peşine düştü. Diğer esnaflar da dükkanlarından fırlayınca linç edileceği korkusuyla karakola sığınmış.

Saldırıya uğradığınız sırada koruma kararınız devam ediyor muydu?

Tabii, üçüncü koruma kararımdı. O kararlarda, hiçbir şekilde bana, evime, çocuklarıma, çalıştığım yere, aileme yaklaşamayacağı, beni iletişim araçlarıyla rahatsız edemeyeceği, evimin şu kadar metre yakınında alkol alamayacağı gibi bir sürü şey yazar ama sadece kağıt üzerinde… Tüm bunlar prosedürdür.

Gündelik hayatınızda olmasa da, mahkemede ne şekilde işinize yarıyor bu karar?

İşte orada çok önemli hale geliyor çünkü koruma kararı olan bir kadına yaklaşmakla, karar çıkartmamış bir kadına yaklaşmak arasında fark var. Eğer o karar olmasa, “Ben görüşmeye gitmiştim. Beni kendisi çağırmıştı” gibi şeyler diyebilirdi. Diyemediği için, “O bana saldırdı, kafama çantayla vurdu, bana küfür etti, ‘şerefsiz’ dedi” gibi şeyler söyledi. Kamera görüntüleri ortaya çıktı işte; vurmayı geç, ağzımı dahi açmamıştım çünkü çocuğum vardı yanımda. O görmesin, etkilenmesin diye sustum. Şimdi de o allahın belası tahrik indirimi sebebiyle “Beni aldattığını söyleyeceğim” diyor. “Ben yine yırtar, dışarı çıkarım. O zaman da sana yapacağımı bilirim” gibi bir şeyler saçmalıyor işte. Daha bugün bile attığı tehdit, küfür mesajlarını göstersem yüzünüz kızarır; “Bıçakla geldiğim için çok pişmanım, silahım olsaydı keşke” diyor.

Sizi tam 8 yerinizden bıçaklamış olan ve hala tehditlerde bulunan bu adam nasıl tutuksuz yargılanabiliyor?

Yasal olarak; belden aşağı yaptığı darbelerde ölümcül bir organa veya atar damara denk gelmemesi halinde fail tutuksuz yargılanabiliyor. Yasamızda böyle kocaman, içler acısı bir boşluk var. Oysa ki, ilk darbeyi doğrudan kalbime yaptı ama montum çok kalın olduğu için bıçak takıldı. Göğsüme saplayamayınca arkadan bacaklarıma saplamaya başladı. Yani darbe sayısı ve yerleri belli, adamın niyeti zaten belli, daha ne bekliyorlar anlamıyorum ben.

Tüm bunlar yaşanırken boşanma davanızın seyri ne yönde?

Geçen sene Ankara’ya gelir gelmez işlemleri başlattım ama maalesef karşı taraf boşanmamakta direttiği için dava hala sürüyor. Şimdiye dek 3 duruşma oldu, bir sonrakisi de 7 Mayıs’ta. Tanıklar dinlenecek ama hakim ne karar verir bilmiyoruz. Evlilik akdimiz en son Şanlıurfa’da göründüğü için davalar da orada görülüyor. O yüzden ikimiz de katılmıyoruz, bizim adımıza avukatlarımız katılıyor.

Bıçaklama olayıyla ilgili süreç ise olay basına yansıdığından çok hızlandı. 2 Nisan, Salı günü daha ikinci duruşmada karar çıktı. Olay basit yaralama olarak geçtiği için hukuki olarak verilebilecek en üst sınırdan 3 yıl hapis cezası verildi. Ayrıca oğlumun gözleri önünde gerçekleştiği için hiçbir indirim vesaire de verilmedi. Bu anlamda memnunum diyebilirim. Fakat o hala dışarıda ve “Seni öldürmeden asla teslim olmam” diye beni aramayı sürdürüyor.

Telefon numaranızı değiştirmediniz mi? Sizi nasıl buluyor?

Telefon numaramı defalarca değiştirdim ama bir şekilde sürekli buluyor. İstanbul’a dilekçe gönderdik, bir sürü fakslar çektik, “Can güvenliğim yok, numaramız gizli tutulsun” diye. Ama en son kullandığım numara babamın adına kayıtlı olmasına rağmen hala buluyor ve arayarak, mesaj atarak tehdit ediyor. Ya kullandığım telefon operatöründe bir tanıdığı var ya da başka bir şey söz konusu. Bu konuda da yasal yollara başvuracağız.

Mesela bıçaklama olayıyla ilgili ilk duruşma görülürken, yaklaşmama kararını bozduğu gerekçesiyle 10 günlük hapis cezası almıştı. Diyarbakır Cezaevi’nde kaldığı o 10 gün boyunca tek işi sürekli beni telefonla arayıp tehdit etmekti. Şimdi tehditlerden 15 gün daha hapsi çıktı.

Bıçaklandıktan hemen sonra Milli Eğitim Bakanlığı mesleki durumumla ilgilendi ve beni hemen evimin yanındaki okula aldırdı. O arada daha ben işe başlayamamış, evde yatıyorken, değişen okulumu öğrendi. Artık ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. Birileri buna yardım ediyor.

Durumunuz basında yer bulduğu gibi Başbakan Erdoğan’ın da tepkisini çekti. “Adam hanımını 8 yerinden bıçaklıyor, sonra mahkeme bu adamı serbest bırakıyor. Ben bunu anlamakta zorlanıyorum. Bu yüzden Adalet bakanıma da ‘Bu işin üzerine nasıl gideceksek, gidelim’ dedim” açıklamasında bulunan Erdoğan’ı samimi buluyor musunuz?

Şu an için bu konuyla ilgili yapılmış bir çalışmadan haberim yok ama sanırım Başbakan orada Adalet Bakanı’yla birlikte, bu konuda yeni yasa tasarıları hazırlığı çabasında olduğunu belirtmek istedi. Basit yaralama, kasten adam yaralama gibi suçların cezalarının biraz daha ağırlaştırılması konusunda çalışmalar yapacağını umuyorum. Popülist bir çıkıştan çok bir dönüm noktası olduğunu umuyorum. Ama çok umutlu da değilim çünkü bu ülkede işler çok yavaş ilerliyor. Bu kanun yasalaşsa bile o zamana dek kim bilir kaç tane daha kadının canı yanacak…

2 Nisan günü görülen duruşmanın ardından Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile birlikte gerçekleştirilen basın açıklamasından. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Herhangi bir kurumdan yardım alıyor musunuz?

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olayın olduğu ilk günden beri çok ilgili. Daha bu sabah, oğlumla görüşme yapmak için bir çocuk gelişimi uzmanı geldi. Psikologlar, çocuk gelişimciler, sivil polisler, sosyal uzmanlar defalarca geldiler, durumu takip ediyorlar. Ayrıca bakanlığın hukuk müşavirliği davamıza müdahil oldu. İş yerimin değiştirilip kadromun alınmasıyla ilgili karar çıkarttırdılar. Bu tavrın kesinlikle medyayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü benzer durumdaki başka kadınlarla karşılaştığımda, onların asla bu hizmetleri bulamadığını dinliyorum. İlk başta, prosedürün böyle olduğunu, herkesle bu şekilde ilgilenildiğini zannettim ama meğer öyle değilmiş. O mobese kayıtlarının ortaya çıkması, olayın bu kadar sabit olması, belki benim öğretmem olmamdan ötürü işin içinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın da olması bunu sağladı.

Sivil toplum örgütlerinin kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddet konusundaki çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?

Bir süredir Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile iletişim halindeyim. Bu oluşumun içinde olmak kesinlikle bana kendimi daha güçlü hissettiriyor. Öncelikle, faydalı olduğunu ve arkanda bir güç olduğunu hissetmek çok cesaret verici. Şiddet gören tüm kadınlara korkmamalarını söyleyebilirim. Başına bir şey gelecekse korksan da geliyor, korkmasan da. Elbette çok zor bir süreç, herkese kapı açan bir ailesi veya maaş alabileceği bir işi yok. Örneğin bir arkadaşım sürekli eşinden şiddet görüyor, aldatılıyor ve bunu biliyor ama ailesi, “Sen geleceksen gel ama çocuklarını getirme” dediği için baba evine dönemiyor. Benzer durumda olan pek çok insan tanıyorum ama korkmayacaksın, tek çare bu. Sığınma evleri kalıcı bir çözüm olmasa da en azından can güvenliğini sağlamak için bir süreliğine gidilebilecek yerler. Çocuklarımızın bir sığınma evinde, küçücük, kapalı bir odada yaşamaları elbette kötü ama yaşamamaları veya öyle bir adamla yaşamaları, annelerinin öldürülüşüne tanıklık etmeleri daha da kötü.

Oğlunuz gördüklerinden nasıl etkilendi?

Sürekli şiddetin içinde büyüdü, son olarak da babasının annesini defalarca bıçakladığına tanık oldu. Buna rağmen çok soğukkanlı ve olgun bir oğlum var ama bu yaşadıklarının bilinçaltında yer etmediği anlamına gelmiyor. Sürekli geçmişi hatırlatıp, onun ruhunu bunaltmak istemiyorum ama başka bir şeyden bahsediyor olduğumuz zaman bile bana, “Anneciğim, lütfen geri dönmeyelim. Lütfen babam seni ikna etmesin” gibi şeyler söylüyor. Sürekli anneanne ve dedesinin yanında ne kadar mutlu olduğunu göstermeye çalışıyor, ben de hissediyorum bunu zaten. 3 yaşındaki kızım ise henüz hiçbir şeyin farkında değil.

Benim yaşama sebebim çocuklarım. Bu kadar kararlı bir şekilde direnmemin en büyük sebebi onların huzuru, mutluluğu. Elbette benim de hayallerim, ideallerim, gelecekte yapmak istediğim şeyler var ama birçok annenin söyleyeceği gibi, “Öncelikle çocuklarım!”