“Homofobiye ve cinsiyetçi şiddete karşı mücadeleye devam!”

    Fotoğraf: Dora Göksal

    17 Şubat Pazar günü Orta Doğu Teknik Üniversitesi, alışılagelmedik bir eyleme sahne oldu. Teoloji Sempozyumu konuşmacılarından Sevan Nişanyan, cinsiyetçi söylemleri ve kadına yönelik şiddet eylemleri sebebiyle ODTÜ’lü öğrenciler tarafından protesto edildi. Ancak protesto edilen yalnızca Nişanyan değildi; sempozyumun bileşenlerinden Libido Dergisi de homofobik söylemleri sebebiyle protestodan nasibini aldı. Nişanyan’ın protestoculara küfretmesi ortalığı alevlendirdi. Olan biten basına “ODTÜ’lüler kürsü bastı, Nişanyan’ı konuşturmadı” biçiminde yansırken, eylemin arka planındakiler unutuldu. Çokça tartışılan meseleye, ODTÜ Öğrenci Toplulukları adına Kıvılcım İlbaşı açıklık getirdi. İlbaşı, “bilimsel” homofobiyi, cinsiyetçi şiddeti ve nefret söylemlerini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
    Röportaj: Doğu Eroğlu
    Önceki hafta sonu ODTÜ’deki Teoloji Sempozyumu’nda yaşananlar, Sevan Nişanyan’la alakalı olduğu kadar, Libido Dergisi’nin yayın politikasından da kaynaklanıyor. Libido Dergisi’yle nasıl karşı karşıya gelindi?

    Düşünbil ve Libido isimli dergiler, aynı kişiler tarafından çıkartılıyor. İlk başta, bu dergileri çıkartan kişilerin, ODTÜ Felsefe Topluluğu ile birlikte Teoloji Sempozyumu’nu düzenleyeceğini, konuklar arasında da geçmişte cinsiyetçi şiddet eylemleriyle ve feminizme karşı nefret söylemleriyle bilinen Sevan Nişanyan olduğunu gördük. Nişanyan hakkındaki rahatsızlığımızı belli etmeye kalmadan, Libido Dergisi’nin Aralık’ta yayınlanan sayısındaki çarpıklıkları fark ettik. Cinsellik dosyasının ele alındığı o sayıda, “Eşcinselliği doğuran etmenler” diye bir yazı var. Yazı, 1980’lerde yapılmış bir araştırmanın literatür taraması kısmından oluşuyor, yani o güne dek eşcinselliğe dair yazılanlar derlenmiş. Yazıda eşcinsellerin hormonal dengelerinin ve beden ölçülerinin farklı olduğu, eşcinsellerde deri altı yağ tabakasının heteroseksüellere göre daha kalın olduğu, kalçalarının dar, omuzlarının ise geniş olduğu gibi iddialar yer alıyordu. “Kalça kenar ortayları 9 buçuk santimdir” gibisinde araştırma sonuçları aktarılıyor. Bu verilerin edinildiği araştırmaların en eskisi 1906, en yenisi ise 1979 tarihli. Bu makalenin yanı sıra, dergi editörü Olcay Yılmaz’ın yazısında da eşcinsellik ve aseksüellikten bir hastalıkmış gibi bahsediliyordu.

    Niçin bir bilimsel çalışmanın özellikle literatür taraması kısmı Türkçeleştirilip dergiye konulmuş?

    Editör, tamamen kendi ideolojik perspektifine dayanak sağlamak için bunu yapmış. Zaten yeni araştırmaları kaynak gösteremez zira 1970’lerden sonra eşcinselliği hastalık olarak değerlendiren uluslararası yayın bulmak imkansız.

    Derginin veya editörün cinselliğe ideolojik ve yöntemsel yaklaşımı nedir?

    Çok eski, Freudyen, hatta Freud’un eşcinselliğe yaklaşımından da arkaik bir bakış. Freud bile eşcinselliğe patolojik bir durummuşçasına yaklaşmasına rağmen, “Kişi bundan rahatsız değilse, bunun bir hastalık olduğunu söyleyemeyiz” gibi ifadeler kullanır. Oysa hem yayınlanan çeviride, hem de editörün yazısında eşcinsellik tamamen hastalık olarak aksettiriliyor. Buna sebep olan etkenler araştırılıyor.

    Libido Dergisi’nin metodolojik tercihi de tartışmaları tıkayan sebeplerden biri. Derginin benimsediği psikanaliz yaklaşımının, psikoloji bilimi üzerinde 1960’lar öncesinde ciddi bir baskısı vardı; psikanalizin eleştiri kabul etmeyen egemenliği yıllar içinde kırılabildi. Libido Dergisi ve yaklaşımı da onu yanlışlamaya kalktığınızda yine kendisini doğruluyor. “Kadınlarda penis kıskançlığı” var diyen bir makaleyi, “Hayır, bizde penis kıskançlığı yok” diye eleştirdiğinizde, “Bunu böyle ifade ettiğine göre, demek ki sende penis kıskançlığı var” diyor adam.

    Homofobik bir yaklaşımın bilimsel bir tartışmaya sirayet etmesi dışındaki sıkıntılarınız nelerdi?

    İnsanların yanlış yönlendirilmeleriyle ilgili bir sıkıntımız vardı. O dergiyi alan bir eşcinsel bireyin ailesi, çocuklarının hasta olduğunu düşünecek. Metinlerde, çocukların eşcinsel olmasının sebebi olarak anne veya babanın yetersizliklerini ileri süren, boşanmış ailelerin çocuklarının eşcinsel olduğuna ilişkin aileyi suçlayıcı tespitler var. Bu aileler üzerinde çok kötü bir psikolojik etkide bulunabilir ve çocuklarını yanlış yönlendirip, eşcinselliği tedavi edebileceğini iddia eden psikologlara götürebilirler.

    Bu sorunların oluşumunu engellemek adına nasıl bir strateji izlediniz?

    Önce elbette derginin editörü Olcay Yılmaz’la iletişime geçip kendisine sıkıntılarımızdan bahsettik. Yazılardaki sorunları anlattık ve gerçekten cinsiyete ilişkin -homofobik olmayan- bir araştırma yapılacaksa, bu araştırmaya heteroseksüelliğin de dahil edilmesi gerektiğini belirttik. Hiç beklemediğimiz bir yanıt aldık; bizle alay eden Yılmaz, dergiyi okuyamayacak kadar korkak olduğumuzu, kendi hastalığımızla yüzleşecek cesaretimizin olmadığını söyledi. Dergideki pek çok yazıda da alttan alta ciddi bir cinsiyetçilik var. Psikanalizde kadın ve erkek, “etken ve edilgen” kavramları üzerinden ayırt edilir. Ancak biz bugün bu ilişkinin, rollerin ters yüz edilebileceğini biliyoruz. Ancak dergiye getirdiğimiz eleştirilerde, hep hasta olduğumuz, kendi psikanalizimizi yapamadığımız cevabını aldık.

    Görüşmeler bu minvalde gerçekleşince, biz de dergideki içeriği eleştiren bir yazı yayınladık. Libido Dergisi’nin editörü olan Olcay Yılmaz aynı zamanda Teoloji Sempozyumu’nu düzenleyen Düşünbil Dergisi’nin de editörlüğünü yürütüyor. Libido hakkındaki eleştirilerimiz üzerine, söylediklerimizi bağlamından kopartarak farklı bir savunma yaptı. “Kendisine eşcinsel diyen bir grup, teoloji sempozyumunu baltalamak istemektedir. Bunlar Yeni Akit’le aynı kafadadır, bunlar patolojik İslamcı bir grup insandır. Eşcinsellikle alakaları yoktur” gibi açıklamalarda bulundu.

    Homofobi üzerinden yapılan tartışmanın odağı “nefret.” Ancak bu bağlamdaki eleştirilere yanıt, başka bir ayrımcılık biçimiyle geliyor. Sevan Nişanyan’a ve Libido Dergisi’ne yaptığınız eleştiriler Teoloji Sempozyumu bünyesinde birleşmiş oldu bir anlamda.

    Aynen öyle. ODTÜ LGBT ve ODTÜ Kadın Dayanışması’ndan arkadaşlarla Felsefe Topluluğu’na gidip durumu anlattık. Bütün eleştirilerimizin görmezden gelindiğini, bir tek LGBT bireylere karşı değil, inançlı kişilere yönelik de ciddi bir nefret kampanyası yürütüldüğünü belirttik. Felsefe Topluluğu’na bu kişilerin, Libido ve Düşünbil Dergileri’nin özür dilemeden ODTÜ’de gerçekleşecek bir etkinliğin bileşeni olmamasını istediğimizi söyledik. Buraya gelecekler, dergilerini satacaklar. O dergileri alan kişiler de kendilerini hasta hissedecekler. Doğal olarak yaşam alanımızda bu kişilerin bu işi yapmalarını istemedik.

    Ben bir derginin editörü olsam ve kuramsal bir eleştiriyle karşılaşsam, eleştiren kişi veya kurumdan yazı veya tekzip ister, bir sonraki sayıda dergide yer verirdim. Sizde nasıl işledi süreç?

    Benzer taleplerde biz de bulunduk ama bunlar yeterli değil. Dergiyi gönderdikleri yerlerden toplamaları gerekiyordu. Çünkü yazılar hem okuyanlarda ciddi bir nefret uyandırıyor, hem de aileler üzerinde eşcinselliğe ilişkin yanlış bir algı yaratıyor.

    Sempozyumdan önce tartışmanın Sevan Nişanyan tarafında neler yaşandı?

    Libido Dergisi olayı ve Olcay Yılmaz’ın nefret söylemleri Nişanyan meselesini biraz geri planda bıraktı. Halbuki Nişanyan’la da önemli bir sorunuz vardı. Nişanyan’ın 2008’de, ilk eşine uyguladığı bir şiddet var ortada. Günlerce bir kavanozda dışkı birikitrmiş daha sonra kavonuzun içindekileri karısının üzerine dökmüş ve bunu hala sembolik bir jest olarak tanımlıyor. Yaptığı korkunç eylemi, “Ben sokaktaki adam değilim, eşimi dövemezdim, öldüremezdim. O yüzden geçmişte iki yazar arasında yaşanmış bir olayı gerçekleştirmeye karar verdim. Bu entelektüel bir şiddet biçimidir” diye savunuyor. Bu olay Agos Gazetesi’nden bir kadının isitifasıyla sonuçlandı. Etyen Mahçupyan ve Sevan Nişanyan’ın işbirliğiyle inanılmaz bir feminist düşmanlığı yayıldı. Nişanyan kendi sitesinden, “Feministler ırkçıdır, feminizm bir nefret ideolojisidir” diye açıklamalar yaptı. Hala feminizme karşı halihazırda toplumda var olan nefret söylemlerini güçlendirecek şeyler söylüyor. Feminizme karşı bu tarz bir nefret söylemi geliştirmek demek, kadına karşı şiddetin karşısında olan, bunun toplumsal temellerini kökünden eleştiren ve değiştirmeye çalışan insanların eleştirilerini hiçleştirmektir. Feministlerin ırkçı olduğunu, erkeklerden nefret ettikleri için bu işleri yaptıklarını söylemek doğal olarak kadınları korunmasız bir yere çekmektir.

    Felsefe Topluluğu’na kaygılarımızı ilettiğimizde, Nişanyan’ın teoloji hakkında konuşacağını, kadına yönelik şiddetle ilgili herhangi bir şey söylemeyeceği yanıtını aldık. Açıkçası biz bunu bir cevap olarak görmüyoruz aslında.  Elbette ki kadına yönelik şiddetle ilgili konuşmayacak. Yok, bir de konuşsaydı! Bu eylemi uygulayanla, teoloji alanında konuşacak kişi aynı insan ve biz bunu görmezden gelerek o adama akademik alanda bir yer açılmasına izin vermemeliyiz. Çünkü şiddet uygulayan adamlara ve mağdur kadınlara baktığımızda, bu adamlar bir şekilde hayatlarına devam ediyorlar. Kadınlar ise yaşadıkları şiddetten dolayı utanç duyuyorlar ve geri plana çekilmek zorunda kalıyorlar. Kendilerini suçlu hissediyorlar, zaten ortada olan bir sosyo-ekonomik eşitsizlikten dolayı bu adamların ortada olma, kendilerini aklama şansı, sosyal kaynakları daha fazla. Bu adam yaptığını telafiye gitmeden, bir öz eleştiri vermeden biz buna izin vermemeliyiz. Belki biliyorsunuzdur geçtiğimiz sene ikinci eşine de şiddet uyguladı bu kişi. Hamile karısı, kavga ederlerken burnunu kırdığını söyleyerek Jandarma’ya gitti. Daha sonra muhtemelen tek celsede boşanıp, kurtulabilmek için şikayetini geri alıyor ve kadın Almanya’ya gidiyor. Bunun ardından da Nişanyan tüm gazetelere, “Böyle bir olay gerçekleşmemiştir” diye açıklama yapıyor.

    En sonunda nasıl bir protesto yönteminde karar kıldınız?
    Sevan Nişanyan'ın öğleden önce protesto edildiği oturumdan bir kare.

    Sevan Nişanyan’ın öğleden önce protesto edildiği oturumdan bir kare.

    Nişanyan’ın öz eleştiri vermediği sürece akademik alanda kendisini var etmesini doğru bulmuyorduk ama, “Eski eşi bu konunun tekrar gündeme gelmesini istemiyordur” diye bir duyarlılığımız da vardı. Aslında adamın utanması gereken, iğrenç bir olay varken yine kadın utanmak zorunda kalıyor. O yüzden biz “Çok sert, sloganvari olmasın, biraz komik ve düşündürücü olsun” diye düşünerek, geçmiş şiddet olaylarına da değinmeden; “Feminizm ırkçılıktır,” “Feminizm faşizmdir” açıklamalarını göz önünde bulundurarak kollarımıza gamalı haçlar çizip, Hitler bıyıkları takarak ve elimizde “I love Sevan” yazan bir afişle salona girdik ve Nişanyan konuşmasına başlamadan kürsüye çıkarak “Çok yaşa Sevan, sen bizim her şeyimizsin” diye tezahürat ettik. Orada beş dakikalık bir protesto gerçekleştirip salondan ayrıldık. Kişisel özeleştirimi vermem gerekirse, internet üzerinde bir blogda bu eylemimiz, Nazilerin yaptıklarının şaka konusu olamayacak kadar korkunç olduğu söylenerek eleştirildi. Bu eleştiriyi çok haklı buluyor ve katılıyorum.

    Sonraki gerginlik nasıl başladı?

    Tepkilerimiz yüzünden, son güne dek sempozyumda Libido dergisi satılmamıştı. Protestodan sonra salondan ayrıldığımızda, Libido dergilerinin başında duran Olcay Yılmaz’ı gördük ve kendisiyle konuşmaya başladık. Yılmaz ile konuşurken elinde tuttuğu bir şeyi sürekli bize göstermeye çalıştığını fark ettik. Küçük bir biber gazı spreyini tehditkar bir şekilde gösteriyordu. Dergileri aldıktan sonra tam arkamızı dönüp ayrıldığımız sırada spreyi bir kadın arkadaşa sıkacakmış gibi doğrultmuş. Arkadaşlar da biber gazını  uzaklaştırmak için Yılmaz’ı iteklemişler. Bunun üzerine Yılmaz salonun içine koşup, “Beni darp ediyorlar!” diye bağırmaya başladı ve içeriden topladığı kalabalıkla tekrar dışarı çıktı. Dışarı çıktığı sırada Yılmaz’ın bize bıçak çektiğini gördük. Bıçağı gören güvenlik görevlileri ve öğrenciler hemen araya girip Yılmaz’ı dışarı çıkarttılar, bir taksiye bindirip okuldan uzaklaştırdılar.

    Yılmaz’ın size bıçak çektiğini sempozyum katılımcıları da gördü mü?

    Birçok insan şahit oldu bu olaya. Fakat bıçak çekilme olayı  biraz kulaktan kulağa, “Acaba öğrenciler mi bıçak çektiler?” gibi tuhaf bir şekilde yayıldı. Daha sonra konuşmasını bitiren Nişanyan dışarı çıktı. Biz de o sırada dışarıdaydık, sigara içiyorduk. Bir arkadaşımız gitti aramızdan, elini sıktı ve esprili bir şekilde, “Umarım önümüzdeki bir-iki sene ODTÜ’ye gelmezsiniz” dedi. Bunun üzerine Nişanyan, “ODTÜ’ye sike sike geleceğim” cevabını verdi.

    Ne cevap verdiniz?

    Şok olduk, hiç beklemiyorduk böyle bir tepki. Sonra biraz kendimize gelince çok cinsiyetçi olduğunu söyledik ve o da bize bunun bir “Halk deyimi” olduğunu söyledi. Biz yine şaşırdık, o da yürüdü gitti. Daha sonra konuyu Felsefe Topluluğu’na aktardık. Sevan Nişanyan’ı söylediği şeyden ötürü kınayacaklarını söylediler. Öğleden sonraki oturumda yine Nişanyan’ın konuşması vardı ve biz de Nişanyan’ın bu aşamadan sonra özür dilemediği takdirde konuşmasını istemediğimizi söyledik.

    Basında da yer bulan eylem görüntüleri sempozyumun son gününe, Edip Yüksel ile Nişanyan’ın birlikte konuşacağı oturuma ait. O oturumda neler yaşandı?

    Oturumdan önce sahneye oturduk. Felsefe Topluluğu olayları kınayan bir açıklama yaptı, bıçak çekme hadisesinden dolayı Düşünbil ve Libido dergilerinin artık sempozyumun bileşeni olmadığını açıkladı. Sonrasında bir arkadaşımız yaşananları anlattı; Nişanyan’ın feminizme ilişkin söylemlerini eleştirdi ve protestonun amacını katılımcılara aktardı. “Sike sike gelirim” lafıyla cinsiyetçi şiddetin bize yöneldiğini belirttik. Bunu kürsüyü işgal ederek protesto ettik.

    Nişanyan’ın bu iddialara yanıtı ne oldu?

    Biz özür dilemesini bekliyorduk ama o mikrofonu alıp, “Evet ‘ODTÜ’ye sike sike geleceğim.’ dedim. Tehdit edildiğim zaman doğru yanıt budur” dedi. Halbuki ortada tehdit falan yoktu. Küfür ettiği için mutlu olduğunu söyledi. Salon da Nişanyan’ı deliler gibi alkışladı.

    Kalabalık nasıl sizin aleyhinize döndü?

    Nişanyan elindeki mikrofonla hemen hakkımızda korkunç laflar etti. “Siz para verdiniz, bu zibidiler yüzünden, bu ter kokanlar yüzünden programa devam edemiyoruz. Bunları dışarı çıkaralım arkadaşlar” diye konuştu. Bu lafların üzerine oradakiler de, “İki ibne yüzünden sempozyumu mu terk edeceğiz? Biz paramızı verdik” şeklinde nefret söylemleri yükselmeye başladı. İzleyici kitlesindekilerin hiçbiri genel sürecin farkında değildi, çoğu katılım ücretini ödeyip sempozyumu izlemeye gelmişlerdi. Kimileri de eylemi eleştirdikten sonra sosyal medyada eyleme destek verip, “ODTÜ’ye gitmişken bir eylem de görmüş olduk” gibi şeyler yazdılar.

    Bunu folklorik veya turistik bir öge olarak mı değerlendirdiler?

    Evet, ilk başta hepsinin çok hoşuna gitti zaten. Her ne demekse, bizi “gönülden alkışladıklarını” söylediler. Fakat daha sonra bu cinsiyetçi tavrın bir yaptırımı olması gerektiğini, bunun bir iktidar sorunu olduğunu anlatmaya çalıştığımızda aleyhimize döndüler. Nişanyan’ın ilk oturumunda protesto için sahneye çıktığımızda hafiften, “Yeter, hadi artık. İyiydi, güzeldi ama biz konuşmaları dinlemek istiyoruz” tepkileri başlayınca eylemi bitirdik.

    İlk protesto zaten Nişanyan’ı konuşturmamayı amaçlamıyordu, değil mi?

    Büyük kısmımız teoloji üzerinden yapılacak tartışmalara herhangi bir müdahalede bulunmamak gerektiğini düşünüyorduk. Ancak feminizm hakkında nefret içeren veya eril söylemler barındıran konuşmalar olduğunda kendisini konuşturmayacaktık. Oturum arasında bizle girdiği tartışmanın ardınından Nişanyan’ın o kürsüde konuşma hakkı kalmadı.

    Nişanyan’ın cinsiyetçi ifadelerini açıklamamızın ve kendisini konuşturmayacağımızı söylememizin ardından, seyirciler mikrofon kapıp araya girdiler. Birisi, “Bu adam Ermeni, zaten her yerde tehdit ediliyor ve ayrımcılığa uğruyor. Onu bizim savunmamız lazım” gibi şeyler söyledi. Sanki biz ona Ermeni olduğu için tepki gösteriyormuşuz gibi bir durum oluştu ve Nişanyan da buna itiraz etmedi. Salonda daha sonra yaşananlar basında bir “karmaşa ve kaos” ortamı gibi gösterildi. Ancak mikrofon kapandıktan sonra pek çok kişi gelip bizimle konuştu. Eyleme destek verdiklerini ifade ettiler. Bir yandan da Sevan Nişanyan ve Edip Yüksel, her şeye rağmen kendilerini dinlemek isteyenlerle konuşuyorlardı.

    Eylem, basında ifade özgürlüğüne yönelik bir saldırı olarak değerlendirildi. Protesto bağlamından nasıl koparıldı?

    Asıl derdimiz hiçe sayılarak, anaakım basında ve sosyal medyada ciddi bir aşağılama, ayrımcılık dalgası oluştu. “Lezbiyen” veya “homoseksüel” gibi tanımlardan zaten hiç alınmadık ama bizi aşağılamak için kullandıkları tabirlerden, “Kızıl Kezbanlar” lafı çok dikkatimi çekti. Bu ifadenin kadın cinselliğinin veya kadının dilde ve eylemsel olarak bir aşağılamasını ifade ettiğini düşünüyorum. Kime “Kezban” denir mesela? Cinselliğe dair hiçbir şey bilmeyen, cinselliğe ilişkin tartışmalarda utanan, sıkılan kadını, hatta “köylü kızı”nı tarif etmek için kullanıyorlar bu tabiri. Bizim durumumuzda ise, “Kızıl Kezban” yaftasıyla küfür ve cinsel tacizle yapılan bir şiddeti normalleştiriyorlar. Eğer gerçekten büyümüş, olgun bir kadınsan bu “sike sike” lafını kabul etmen gerekiyormuş gibi davranıyorlar. Burada hem köylülük üzerinden sınıfsal, hem de cinsiyetçi bir ayrım var. Kızıllık da muhtemelen sosyalizmi kastediyordur.

    Niçin Libido ve Düşünbil dergileriyle olan sorunlara hiç değinilmeden eylemin yalnızca Nişanyan’ın şahsına yöneltilmiş bir saldırı olduğu algısı yaratıldı?

    Satılabilir, pazarlanabilir bir haber yapmak için böyle davrandıklarını düşünüyorum. Orada Libido ile geçen tartışmaları yazsalar, Libido’nun neyine yönelik yaptığımız eleştirileri belirtecekler? Daha çok araştırmak, daha çok okumak zorunda kalacaklar. Bunun yerine tüm eleştirileri Sevan Nişanyan üzerinde toplayarak daha kolay anlaşılan ve daha çok okunan, insanın beynini zorlamasına gerek olmayan bir haber yapmış oluyorlar. Aralık’taki olaylar yüzünden hazır ellerinde ODTÜ’lü öğrenciler aleyhinde oluşmuş bir kamuoyu da varken…

    Nişanyan’ın cinsiyetçi söylemleri neredeyse hiç tartışılmazken, aleyhinizde oluşturulan kampanya hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Nişanyan’ın ettiği cinsiyetçi küfürler, “Sinirle, bir anlık boş bulunmayla ağzından çıkmış” kabul edildi. “Tehdit edildim” beyanında bulunmuştu ya, ne yapsa haklıydı artık. Bizim eylemin sıcaklığıyla ağzımızdan çıkan her kelimeyi ise uzun uzadıya tartıştılar. Sahneden, “Bu adam bize sözlü olarak tecavüz etmiştir” dediğimde, eril şiddeti meşru gören bir davranıştan bahsettiğim çok açıkken, çok tuhaf bir şekilde sosyal medyada hakkımda “Tecavüze uğramış, canım benim o tecavüz değil hala bakiresindir,” “Hamile kalmazsın merak etme” gibi alabildiğine aşağılayıcı sözler sarf edildi. Olayı anaakım basından takip edenlerin de benzer tepkiler verdiğini sanıyorum. Nişanyan yine sözlerinin, eylemlerinin hesabını vermeden kurtulmuş oldu; daha önceki şiddet eylemi sonrasında feministlerden aldığı tepki de, Etyen Mahçupyan’ın da büyük katkılarıyla faşizm olarak yansıtılmış, kamuoyunun büyük bir kesiminden herhangi bir kınama almamıştı. Bu sefer de bizim için aynı süreci işletti, hakkımızda, “O grupta en az bir Yeni Akitçi var” dedi.

    Sevan Nişanyan’ı dinin tartışıldığı, ateizmin konuşulduğu bir sırada eleştirdiğiniz için mi ortaya çıktı bu “Yeni Akitçi” ilişkilendirmesi?

    Aynı söylemi Olcay Yılmaz da kullanmıştı. Hep bu “kandırılmış gençler” ifadesi var. Bu laf öne sürüldüğünde bizim tüm siyasi argümanlarımız yok sayılıyor, çünkü biz onları kendi irademizle söylememiş oluyoruz. Örneğin Yeni Akit’ten birileri gelip bizim kulağımıza, “Bu adam dine hakaret ediyor, onu orada konuşturmayın” diyor, biz de bu eylemi yapıyoruz, öyle mi? “Teoloji Sempozyumu’nda din tartışmaya açılıyor ve ateizm konuşuluyor. Eğer bunu herhangi bir şekilde eleştiriyorsan ateizme karşısındır, İslamcı’sındır” diyorlar. Nişanyan’ı cinsiyetçi şiddetin hesabını vermekten daha önce kurtaran da buna benzer ilişkilendirmelerdi. Bu karşıtlıkları çok iyi kurguluyorlar. Biz söylediklerimizin ve yaptıklarımızın tamamen bilincindeyiz ve arkasındayız.

    ***

    Sevan Nişanyan’la girilen “sike sike gelirim” diyaloğunun kahramanı Ahmet Sarıtaş ise şunları söyledi:

    Sevan Nişanyan, “tehdit edildiğini” öne sürdüğü konuşmayı benimle yaşadı. Oturum bittikten sonra, dışarı çıkıyordum ki, çevresindeki insanlarla feminizm hakkında konuşurken, feministlere “geri zekalı” dediğini işittim. Daha sonra kendisi dışarıya çıktığı sırada yanına gidip elini sıktım ve “Hocam, umuyorum ki bu laflardan sonra bir-iki sene ODTÜ’ye gelmezsiniz” dedim. Konuşma tarzım da, kullandığım kelimeler de bir tehdit unsuru taşımıyordu. Bu konuşma sırasında etrafımızda başka arkadaşlar da vardı. Onlar da gülerek, “Evet, lütfen gelmeyin” dediler. Bunun üzerine Nişanyan arkasını dönüp gittiği sırada, “Sike sike gelirim” dedi. Bu ifade üzerine arkadaşlarımız, “Ne diyorsun sen? Kimi sikiyorsun?” diye tepki göstedi. Kendisi de, “Bu bir halk deyimidir. Yallah hadi!” diyerek eliyle bizi tersledi ve uzaklaştı.