“Dışarıdakiler tecrit koşullarına inanamıyorlar”

    Tutuklu yakını olarak cezaevi koşullarını tanıyan ve bir yeğenini ölüm orucunda yitiren Sevim Kalman, hak savunuculuğu çalışmalarını İnsan Hakları Derneği’ne taşıdı. Kalman, tecrit koşullarını, F tipi cezaevi yapılanmasını ve cezaevlerindeki hak ihlallerini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
    Röportaj: Cankız Çevik

    Ben Sevim Kalman, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyesiyim, aynı zamanda derneğimizin cezaevi komisyonunda da yıllardan beri çalışıyorum. Bu konuda çalışmamın sebebi; cezaevlerinde sıkça yaşanan hak ihlalleridir. Özellikle 1980 sonrası süreçte çok yoğun bir şekilde işkence uygulamaları oluyordu, tektipleştirmeye yönelik kıyafet zorunlulukları vardı. Ben de o dönemlerde hep cezaevi kapılarındaydım çünkü içeride yakınım vardı. Ziyaretlerine gidiyordum ama görüşemiyorduk bile. 12 Eylül’den sonra işkenceler yoğunlaşarak sürdü. Zaten İHD de hapishanelerde yapılan hak ihlallerinden doğmuş bir dernek. Tutuklu ve yükümlü yakınları, “bu yapılanlara nasıl karşı koyarız” diyerek bir araya geldiler ve 1986’da dernek kuruldu.

    Sizin burada bulunmanızdaki asıl neden nedir?

    Beni İHD’nin cezaevi komisyonunda çalışmaya iten asıl sebep tutuklu yakını oluşumudur. Bir insanın canı yandığında siz de o sorunun öznesi oluyorsunuz. Yakınınızı görmeye gidiyorsunuz, sizi içeri almıyorlar, olmadık muamelelerle karşılaşıyorsunuz, aşağılıyorlar. Soyunmanız isteniyor, aranırken insanlık dışı muamelelere maruz kalıyorsunuz. İşte bunları görünce, “ben görüşe geldiğimde böylesi çirkin bir durumla karşılaşıyorsam, içeridekiler kim bilir neler yaşıyorlar?” diye düşünüyorsunuz. Demek ki onlar bunun on katı, yüz katı daha kötüsüne maruz kalıyorlar. Ben de, bu konuda bir şeyler yapılmalı, duyarsız kalınmamalı düşüncesiyle İHD’de çalışmaya başladım.

    İçerideki yakınınız daha sonra serbest kaldı mı?

    Çıktı ama tekrar alındı, tekrar alındı ve şu an hala içeride. 1996’da ve 2000’de ölüm oruçları gündemdeydi, ben de maalesef bir yeğenimi ölüm orucunda, içeride yitirdim. O da olayın ayrı bir boyutu. Sevdiğiniz insanların bedenlerini ölüme yatırarak eriyişini görüyorsunuz. Zaten bir de 19 Aralık katliamı gerçekleşti biliyorsunuz. O katliam sonrasında hastaneye götürülen iki yeğenimin hangi hastanelerde olduklarını uzun bir süre öğrenemedik. İHD’nin baskılarıyla yeğenlerimin kaldığı hastaneleri tespit edebildik ama bu sefer de görüşmemiz engellendi. Bir şekilde görüş izni almayı da başardık. Her görüşmemizde onları biraz daha zayıflamış buluyorduk. Ama moralleri her zaman yüksekti çünkü düşünsel anlamda çok kararlılardı, bir idealleri vardı. İnsanların “ölüm orucunu bırakın” çağrılarına karşın eylemi sonlandırmadılar ve onun sonucunda bir sürü insan sakat kaldı. Devletin istediği de buydu zaten. İktidarlar değişmiş olabilir ama aynı mantık sürüyor. Onlara göre; “hapishanedekiler zaten terörist, ölmeyi hak ediyorlar, ölsünler o zaman.” Bugünkü açlık grevlerinde de aynı anlayış devam ediyor. Geçmiş iktidarlar da Erdoğan’la aynı şeyleri söylüyorlardı, “Efendim, ne orucu, hepsi yiyorlar” diyorlardı.

    6 Mayıs 2011 tarihli BirGün Gazetesi manşeti

    Neden bir insan bedenini ölüme yatırır? Yaşamdan daha kutsal, daha güzel ne olabilir? Ama sonuçta sizin bir talebiniz var, o yerine getirilmiyor. Siz orada tutuklusunuz, bir tutsaksınız, başka bir şansınız yok. O yüzden de açlık grevini tercih ediyorsunuz. Bir sürü hukukçu, gazeteci tutuklu, yaklaşık 8 binin üzerinde KCK tutuklusu var. Yıllardır içeride olup dosyası belli olmayanlar var. Biz de bu konularda elimizden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Özellikle F Ttpi cezaevlerindeki tecrit işkencesini ön plana çıkartmaya çalışıyoruz. Mahkumlar görüş saatleri, havalandırma saatleri, kitap, gazete veya giyeceklere ulaşım konuları gibi her konuda kısıtlamalara maruz bırakılıyorlar. Hatta giyebilecekleri kıyafetlerin bile renk sınırı var, bazı renklerdeki kıyafetler cezaevine alınmıyor. Ağırlaştırılmış müebbet cezası çekenlerin ayda biri kapalı, biri açık olmak üzere iki görüş günü var. Onun çoğunda da disiplin cezası uygulaması olduğu için bu sebep gösterilerek görüştürülmüyorlar. Toplatılma kararı olmadığı halde, çeşitli gerekçelerle kitaplar, dergiler, belli yayınlar içeri alınmıyor. Televizyonlar merkez kanallara göre ayarlandığı için belli birkaç kanal dışındakileri takip edemiyorlar. Bir hapishaneden diğerine nakledilirken genelde kendi istekleri dışında, sürgün sevklerle götürülüyorlar. Götürüldükleri hapishanede onursuzca, çırılçıplak soyularak aranıyorlar. Yeni tutuklananlar için de bu geçerli. Tüm bu kısıtlamalara ilişkin ailelerin ve bizim İHD olarak yaptığımız başvurular ve suç duyurularının hiçbirinden sonuç alamadık. Hepsi takipsizlikle sonuçlandı. Geçtiğimiz sene 5 mahkum, nakil sırasında araçta çıkan yangın yüzünden diri diri yandılar. O olayla ilgili yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunduk, bir dava açılır gibi oldu ama somut bir şey çıkmadı.

    Cezaevlerinde bu kadar hukuksuzluk yaşanırken toplumun tüm olan bitene karşı duyarsız kalmasını neye bağlıyorsunuz?

    İnsanlar özellikle konu hapishaneler olduğunda çok duyarsız. Hatta bazı mahkumların yakınları bile cezaevi koşullarını umursamıyorlar. Devlet, 1980’den sonra öyle bir hale getirdi ki insanları, yaşamları büyük ölçüde değişti. Tamam, içeridekiler F tipinde ama dışarıdakiler de F tipinde aslında. Çünkü halk, medya aracılığıyla yaratılan asılsız gündemler ve korkuyla baskı altında tutuluyor. Örgütlü olan, belli siyasi partilerin içerisinde olan insanlarda belli duyarlılıklar oluyor, onlar sokaklara iniyor. Kulağa garip geliyor ama, örgütlü insanlar dışındakiler, kendilerine tecriti anlattığımızda duyduklarına inanmıyorlar bile! Anlattığımız koşulların varlığını hayal bile edemiyorlar yani.

    1990’lı yıllarda işkencede daha fiziksel yöntemler tercih edilirken, izleyen dönemde tecrit gibi daha steril bir uygulamaya geçilmesinin sebebi nedir sizce?

    Biz bağımlı bir ülkeyiz. Özellikle Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri güdümünde hareket ediyoruz. Zaten F tipini de AB standartları bahane edilerek getirildi, adına da “yüksek güvenlikli cezaevleri” deyiverdiler. AB baskısıyla olumlu değişimler de oluyor. Önceden 3 ay süren bir gözaltı dönemi vardı, sonra onu 15 güne indirdiler. Şimdi ise en fazla 2-3 gün tutabiliyorlar. Eskiden gözaltında tecavüze kadar birçok insanlık dışı şey oluyordu şimdi onu biraz esnettiler, kibarlaştırdılar. Sürekli AB’ye rapor verdikleri için bu böyle oldu. Ama pratikte “işkenceye sıfır tolerans” diye bir şey yok. Belki karakollarda eskisi kadar işkence olmuyor ama artık sokakta yapıyorlar. En haklı bir talebiniz için, anayasal hakkınız olan basın açıklaması yapma hakkınızı kullanmak istediğinizde bile, gelip müdahale ediyor; gaz sıkıyor, su sıkıyor, darp ederek, yerlerde sürükleyerek götürüyor. Uğur Kaymaz’ın kurşunlanması, Ceylan Önkol’un vücudunun bombayla parçalanması… Bunlar daha çocuktu üstelik. Şiddet her daim hayatımızda. En son örneği Roboski Katliamı; 34 sivil insanı bile bile bombalarla öldürdüler.

    Tipik bir cezaevi hücresi.

    Siz tüm bu olayların yansıtılmasında medyanın durduğu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Medya bunları yeterince ifade etmiyor. Dönem dönem bizim eylemlerimize geldiklerinde de basın emekçileriyle görüşüyoruz. Sonuçta onlar da haklılar, “Medya patronları bizim haberlerimizi sansürlüyorlar” diyorlar. Bu bir gerçek. Özellikle anaakım medya mücadeleleri doğal haliyle aktarmıyor. Bazen çarpıtarak, gazetecilik etiğine dahi uymayacak şekilde haberler yapıyor. Düzgün haberlere yer verenler daha çok demokrat, sosyalist medyadaki arkadaşlar. Diğerleri ancak polis ciddi anlamda saldırırsa o fiil üzerinden haber yapıyorlar, yoksa yine “İşin boyutu ne, ben neden oradaydım, hangi talebim için oradaydım, nasıl olaylar bu noktaya geldi?” gibi sorulara değinmiyorlar.

    Kendiniz bizzat polis şiddetine maruz kaldınız mı?

    Elbette. Çok gözaltılarım oldu. Öncesinde sokakta darp edilerek, gaz, su sıkılarak alındık hep. Çok ciddi anlamda işkenceye maruz kalmadım ama hem basın açıklaması yapmaya çalıştığımız alanlarda hem de götürülürken hakaretlere uğradım, tartaklandım. Haklarınızı bile size söylemeden götürüyorlar, bu bir psikolojik baskı. Bizler bu süreçle ilgili deneyim kazandık ama mücadeleye yeni girmiş, genç insanlara bunları yaparak üzerlerinde baskı kurmaya çalışıyorlar. Biz müdehale etmeye çalıştığımızda da bize engel oluyorlar. Zaman zaman davalar da açıldı ama şu an hepsi bitti, süren davam yok.

    Tecrit kavramını konuştuk ancak bir yandan da kişiye özel hapishane uygulaması konusunda bir Mehmet Ağar gerçeği var. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Cezaevi Komisyonu olarak biz bu kişiye özel hapishane konusunda her daim İmralı’nın kapatılması gerektiğini söyledik. Devletse kendilerince bir düzenleme yapıp, “Tecritte değil” imajı vermek için yanına 5 kişi daha gönderdiler. Ama şu bir gerçek; orada tecritte olan, bir adada tutulan ve ailesiyle, avukatlarıyla dahi düzenli bir şekilde görüştürülmeyen bir adam var. Ayda 4 kez görüşme hakkı olmasına rağmen her defasında “Koster bozuk” yalanı söylenerek ancak 1 kez görüşe gitmelerine izin veriliyordu. Son 2 yıldır ise hiç görüştürülmüyordu.

    Mehmet Ağar için özel olarak düzenlenen Yenipazar Cezaevi’nden inşaat manzaraları.

    Mehmet Ağar ise daha özel. Çünkü o kendince ve –aynı zamanda devlete göre de– devlete bir sürü hizmeti olan birisi. Göstermelik olarak çok az bir ceza verdiler, çünkü halk çok iyi biliyordu onun işkenceci olduğunu. Adam kendisi söylüyor, “Bin operasyona imza attım” diye. Onun döneminde birçok faili meçhuller var. Bunu insanlar sürekli teşhir ettiği için sonunda devlet çok az bir ceza vermek zorunda kaldı. Eğer gerçekten bir yasa uygulanacaksa herkese eşit uygulanması gerekir ama Mehmet Ağar’a aylarca hapishane arandı. Ne özelliği var onun? Diğer insanlar F tiplerinde, küflü odalarda çürüyorlar. Beyefendi hapishane denmeyecek, özel bir tatil beldesinde tatil yapıyor. Biz ailesi olarak, aynı soyadı taşıdığımız halde yakınlarımızı görmeye gittiğimizde, “Hayır efendim, ağırlaştırılmış cezası olanlarla ilgili yasada sadece 1. Derece akrabalarla ilgili düzenleme var, görüşemezsiniz” deniyor. Ama Mehmet Ağar’ın her gün bir sürü eşi dostu, ünlüler ziyaretine gidiyor. Biz bir sürü suç  duyurusunda bulunduk, soruşturma açılmasını istedik. Hatta İHD olarak o cezaevinin önüne yürüyerek gittik, basın duyurusu yaptık. Az daha linç edilecektik üstelik, sivil faşistlerin saldırısına uğradık. Döndükten sonra bununla ilgili suç duyurusunda da bulunduk ama bundan da bir şey çıkacağını sanmıyoruz.