Destekçİler

  • TÜMÜ
  • AŞIRICI SAİK
  • ÇALIŞMALARI ENGELLENENLER
  • CİNSEL ŞİDDET
  • CİNSİYET VE CİNSEL YÖNELİM
  • DEVLET HİMAYESİNDE ŞİDDET
  • DEVLETİN İHMALİ
  • GÖÇE ZORLANANLAR
  • İNSAN DIŞI TÜRLER VE DOĞA
  • İNSANCIL OLMAYAN MUAMELE
  • SAVAŞ
  • SEMBOLİK ŞİDDET

Meis Sitesi’nde translara yönelen nefretin arkasında rant var

michelleorta

1999’daki Büyük Marmara depreminden sonra Avcılar’daki konut fiyatlarında büyük bir düşüş oldu. Dolayısıyla normalde fahiş fiyatlara berbat yerlerde yaşamak zorunda kalan transseksüel bireyler Avcılar’dan ev satın alabildi ve orada ufak, keyifli bir komün hayatı kuruldu. Ancak 2012′den itibaren Avrcılar’daki trans bireyler büyük bir nefretin hedefinde kaldı. Transları Avcılar’dan kovmak üzere örgütlenen kalabalıkların yarattığı linç atmosferini, kitlesel nefret ve şiddet ile ahlaki gerekçelere dayandırılan şiddeti, kendisi de Avcılar’daki Meis Sitesi’nde yaşayan gazeteci Michelle Demishevich Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı. 
Söyleşi: Cankız Çevik
Geçmişte huzurlu bir hayat yaşanırken, son birkaç yıldır Meis sitesinde tırmanan ayrımcılık ve şiddet olaylarının sebebi nedir?

Ben oraya 2012’nin Eylül ayında taşındım. Arkadaşlarım Haziran 2012’ye dek ne kadar huzurlu bir hayat sürdüklerini anlatırlardı. Maalesef o tarihten sonra, bir grup insan sitedeki transseksüellere karşı sözlü tacizlerde bulunmaya, siteye giriş çıkışlarda bizleri rahatsız etmeye başladı.

Meis sitesindeki binalar eski Sovyetler Birliği binalarını andıran, 1+1 şeklinde ama yeterince geniş evler. Bizim binamız da 122 daireden oluşuyor ve sanıyorum ki bunların yarısı kadarının sahipleri yurtdışında yaşadıkları için daireleriyle ilgilenemiyorlar. Bu grubun başını çeken, emniyetin terörle mücadele şubesinden emekli Topal İsmail lakaplı birisi de, binanın kapıcısı Selim’le işbirliği yaparak zamanında bu daireleri kiraya vermeye ve gelirlerini toplamaya başlamış. Trans bireyler de durumun farkına varınca bu haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkmışlar.

meis-sitesi-042Topal İsmail trans bireyleri hedef alarak neyi amaçlıyor?

İşin temelinde bir rant kaygısı var. Trans bireylerin bu işe karışmamasını istiyor. Bunun için de önce birkaç kez uyarıda ve ölüm tehditlerinde bulunmuş ancak bizler bu hukuksuzluğu dillendirmeye devam ettiğimiz için insanları organize edip mahallede eylemler yapmaya başladı. Eylül’de yapılan, linç edilme tehlikesi yaşadığımız büyük eylemde “Ben PKK’yla savaştım, travestilerle mi savaşamayacağım!” diye bağırarak insanların milliyetçi duygularını sömürerek onları galeyâna getiriyordu. Zaten o yürüyüşten sonra da KanalTürk’teki Neşter programında hedef gösterildik. Ancak o programda konuşulanlar ve bizmişiz gibi aktarılan görüntülerin Pendik, Dragos ve Bursa’da çekilmiş videolar olduğuyla ilgili mahkemeye başvuruda bulunduğumuzda, konu “basın özgürlüğü” kapsamında değerlendirilerek takipsizlik kararı verildi. Devlet KanalTürk’ün bu yalanını koruma altına almış oldu.

Eyleme katılan komşularınızla konuşma fırsatınız oldu mu?

O gruptaki kişilerden sadece Hürriyet Aydın Meis sitesinde yaşayan ve eylemlerde öne çıkan bir isimdi. Diğerleri bu sitenin sakinleri dahi değil. KanalTürk programında arkadaşımızın kimlik bilgilerini veren kişi de Hürriyet Hanım’dı fakat nihayetinde komşu olduğumuz için bir seferinde kendisine, “Sizinle hep medya üzerinden birbirimizi yanıtladık ama ‘nedir bu işin aslı’ diye sizinle bir çay içmek, konuşmak istiyorum” dedim. O da “Tabii Michellecim” dedi ve başladı anlatmaya. Ben de ona 4 yaşında bir çocuğa anlatır gibi sabırla LGBT, transseksüelite, insan hakları, yurttaşlık hakları konularını tek tek anlattım ve bunun üzerine kendisi hataya düştüğünü kabul ederek o günden sonra değişim gösterdi. Bu sevindirici bir gelişme.

Eylemlerde atılan sloganlardan biri de “Ne erkek, ne dişi, kim bu üçüncü kişi!” Bu, size yöneltilen fuhuş suçlamalarından bağımsız olarak, tamamen homofobi ve transfobi içeren bir söylem. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

O sloganları Topal İsmail buluyordu ve kendisi çok zeki bir adam. Devletten emekli olduğu için devletin ne sevdiğini çok iyi biliyor. “Devlet ahlâk, gelenek sever, heteroseksüelizm, cinsiyetçilik sever; ayrıca da dinci ve milliyetçidir” diye düşünerek bu noktalardan vurmaya çalışıyor.

Ayrıca yaşayabilmek için fuhuş yapmak durumunda kalmış da olabilirdik. O zaman devletin “Yurttaşım fuhuş yapıyor, bu benim hatam” diyip bizlere imkânlar sunması, bir çözüm önermesi gerekir. Ev mühürlemek ya da polislerin sokaktaki seks işçilerini toplayıp saatlerce taciz ve tecavüz etmesi nasıl bir çözüm olabilir? O karakollarda yaşananları bizler çok iyi biliyoruz. 2006 yılında, 13 saat boyunca Taksim Emniyeti’nde hayatımda hiçbir zaman unutamayacağım anılar biriktirdim. O karakolda olgunlaştım ve bu kadar güçlü bir insan haline geldim!

İnsanların tepkileri dışında hukuki olarak nasıl bir süreçle karşı karşıya kaldınız?

Terörle mücadeleden emekli olduğu için sadece halk değil polis, savcı, kaymakam gibi devlet görevlileri de bu kişiye karşı bir hassasiyet duyuyor. Hatta avukatlarımız dava dosyasında görmüşler ki; savcılığın değil Avcılar Kaymakamlığı’nın inisiyatifinde, hiçbir delil bulunmamasına rağmen fuhuş iddiasıyla hakkımızda işlem başlatılmış. Yani devlet “Bunlar fuhuş yapıyor çünkü transseksüeller” dedi ve bu suçlama sebebiyle birçoğumuzun evleri 3 ay süreyle mühürlendi.

avcilarfuhus1

O süreçte yaşamınızı nerede, nasıl sürdürdünüz?

Kıştı ve evlerimizden eşyalarımızı almamıza bile fırsat verilmedi. O sıralar, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nde çalışıyor, işime gidip geliyordum ve kalacak yerim olmadığı için bazen ofiste bazen de birer ikişer gün arkadaşlarımda kalıyordum. Ama benim için en zoru evim mühürlendiğinde içeride kalan köpeğimi alabilmek ve yapabilecek hiçbir şeyim olmadığı için onu bir barınağa bırakmak oldu. Şu an yeniden yanımda ama barınakta kaldığı süre içerisinde kalp rahatsızlığı geçirdiği için ciğerlerinde hassasiyet var ve çok uzun yaşayacağı düşünülmüyor. Devlet beni sokağa atarken çocuğumun da sağlığıyla oynadı. Oysa ki devlet dediğimiz şey yurttaşlarına en temel yaşama, barınma, çalışma haklarını vermek zorundadır! Beni ve çocuğumu kış ortasında sokağa atan ve onun belediyeye ait bir barınakta yağmurun çamurun içinde kalarak hastalanmasına sebep olan devleti ben sevemiyorum.

Yapılan eylemler dışında maruz kaldığınız fiziksel saldırılar da oldu mu?

Yaklaşık 8 ay önce evlerimiz yakıldı ama sarhoş olup kendi evlerimizi yaktığımız yönünde dedikodular çıkartıldı. Bizler zaten çok zor yaşayacak yer buluyoruz, neden kendi evlerimizi yakalım ki? Hem yaş ortalamamız da 35’le 55 arası. Yani alkolü, uyuşturucuyu, eğlenceyi 20 sene öncesinde bırakmışız. O yangın Topal İsmail’le bağlantılı bir şekilde çıkartıldı ve polis gerekli araştırmayı yapmadı.

Bunun dışında ev kurşunlanmaları yaşadık. Yazın da arkadaşımız Elçin, Topal İsmail’in yardımcısı Tuğrul Selçuk tarafından gündüz vakti sitenin girişinde tekme tokat dövüldü. Hemen hastaneye, oradan da karakola gittik ve arkadaşımız ifade verirken, ben polislerin yan odada Topal İsmail’i telefonla aradığını ve bilgi verdiğini çok net bir biçimde duydum.

988455_746137875414221_432670733_n

Tüm bu yaşadıklarınız karşısında nasıl bir hukuksal süreç işliyor?

Avcılar Meis sitesindeki hukuksuzluk ve güvensizlik ortamı devam ediyor ve maalesef devlet bunu görmezden geliyor. Trans bireyler olarak orada tehlike içerisinde, her gün öldürülme korkusuyla yaşıyoruz. Ancak Türkiye’deki en önemli hukuk mücadelelerinden birini veriyoruz. Sakarya Barosu’ndan Harika Günay Karataş, İstanbul Barosu’ndan Rozalin Seda Kip, Fırat Söyle, Levent Pişkin ve diğer çok değerli avukat arkadaşlarımız süren dört beş davamızla ilgileniyor. Bize yapılan herşeye karşı hukuksal haklarımızı kullanıyoruz fakat devlet, işi yavaşlatmak için elinden geleni yapıyor. Yine de, avukatlarımıza çok güveniyoruz, gayet disiplinli ve idealist bir şekilde çalışıyorlar. Bugün de uğradığımız linç girişimiyle ilgili açtığımız davanın ilk duruşması görüldü. Maalesef davaya bakan hâkim, duruşma salonundaki basın mensuplarını hukuka aykırı bir şekilde, polis zoruyla dışarı çıkarttı ve avukatlarımızın yaptıkları itirazlara karşılık da “Canı isteyen istediği yere şikayet edebilir” diye bir karşılık vererek davayı 21 Nisan 2014’e erteledi.

Kendiniz de bir gazeteci olarak tüm bu yaşananları medyanın ele alış şeklini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genel olarak baktığımızda medya, toplumsal cinsiyet dilini bilmiyor. Örneğin daha yakın zamanda yaşanan Dora Özer cinayetinde, Doğan Haber Ajansı’nın Kuşadası muhabiri Latif  Sansür, cinayeti “Dora Özer takma isimli travesti Muhammed Özer bıçaklanarak öldürüldü” diye haberleştirdi ve DHA tüm medya gruplarına haberi bu şekilde geçti. Yani tek bir cümlede, “Sen erkeksin ama kadın olmak istedin ve travesti olursan öldürülürsün” denilerek nefret söylemi üretildi. Gazeteci arkadaşlarımla bu durumu çok tartışıyorum ama medya patronların elinde ve onlara göre bu haberler böyle verilmeli. Fakat biz İMC TV’deki Mor Bülten’de Türkiye’nin ilk ve tek toplumsal cinsiyet, kadın ve LGBT programında haftaiçi her gün saat 18:30’da yaptığımız haberlerle toplumsal cinsiyet dilini medyaya öğretmeye çalışıyoruz. Haberi ve kişiyi nasıl sunduğunuz çok önemli; tarafsız haber vermek, 5N1K kuralının dışına çıkmamak gerekiyor.

Meis Sitesi’nde translara yönelen nefretin arkasında rant var

Şizofreni hastası mahkum Kemal Gömi, cezaevinde olduğunu bilmiyor!

Fotoğraf: Cankız Çevik

Fotoğraf: Cankız Çevik

20 yıldır tutuklu olan Kemal Gömi, 19 Aralık Operasyonu’nun ardından F Tipi Cezaevi’ne gönderildi ve sağlık sorunları yaşamaya başladı. F Tipi Cezaevi’nde uğradığı işkencenin ve tecrit koşullarının da etkisiyle şizofreni teşhisi konulan Gömi’nin sağlık durumu ağırlaştı. Adli Tıp’ın hakkında “hapishane koşullarında yaşayamaz” diye rapor hazırlamasına karşın hâlâ cezaevinde tutulan Gömi’nin ağabeyi Feyzullah Gömi, cezaevinde olduğunu bile kimi zaman unutan kardeşinin her an yaşamını yitirebileceği endişesiyle yaşıyor. Ağabey Feyzullah Gömi, tutuklanmasından hastalığına, Adli Tıp ve hastanelerden alınan raporlardan Cumhurbaşkanlığı tarafından kabul edilmeyen tahliyeye dek, kardeşi Kemal Gömi’nin Türkiye ceza infaz sistemi içindeki yitiş hikayesini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Cankız Çevik

Kardeşim Kemal Gömi Nisan 1993’te tutuklandığında İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde son sınıf öğrencisi ve Dev-Sol üyesiydi. Tutuklandığı gün önce televizyonda “Kemal” diye bir gençten bahsedildiğini gördük ve ardından kardeşimin öldüğü haberini aldık. Tabii insan hemen inanamıyor böyle bir şeye, apar topar hastaneye gittiğimizde bize Kemal’in polisler tarafından götürüldüğünü söylediler.

Kardeşiniz tutuklanmadan önce neler yaşanmış?

O gün Kızıltoprak’ta bir çatışma olmuş ve iki kişi hayatını kaybetmiş. Kemal de oradan uzaklaşıp bir inşaat alanına girmiş ancak oradaki bir kişi tarafından ihbar edilmiş. Polis de onu inşaatta sıkıştırıp vurmuş ve öldüğünü sanarak hastaneye götürmüş. Hastanede yapılan kontrol sonucunda doktorlar Kemal’in ölmediğini söyleyince, polisler hemen gözaltına almak istemişler ve kardeşimin yaraları ayakta tedavi edilip polise teslim edilmiş. Sadece polis fezlekesine dayandırılarak yıllarca süren yargılama sonucunda kardeşime ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Oysaki Kemal’in o çatışmaya fiili olarak katılıp katılmadığı bile asla kanıtlanmadı.

Nasıl bir dava süreciyle karşılaştınız?

Özellikle karar duruşmasının olduğu günü çok net hatırlıyorum. Salonda bizimle birlikte onlarca sivil polis davayı takip ediyordu. Hakim, “Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmek…” diye suçlamaları saydıktan sonra “…ancak mahkemede iyi hal gösterdiği gerekçesiyle…” diye devam ettirdi cümlesini.  Fakat sonrasında arkamızdaki polislerden biriyle göz göze geldi, birkaç saniye durakladı ve ardından “…buna rağmen idamına karar veriyorum” diye sözlerini tamamladı. Oysa avukatlarımız da biz de, hem davanın gelişiminden hem de hakimin kararını açıklarken sarfettiği “iyi hal” ifadesi sebebiyle müebbet hapis cezası vermesini bekliyorduk. Ancako anlık gelişme Kemal’in idam, yani ağırlaştırılmış müebbet cezası almasına sebep oldu.

1990’larda özellikle Kemal Gömi’nin kaldığı Ümraniye Cezaevi’nde çok zor zamanlar yaşanıyordu. Kardeşinizin cezaevi şartlarıyla mücadele ettiği zaman zarfında siz neler yaşadınız?

Kemal 1996’da açlık grevine girdi. Rahatsızlığı da zaten o zaman ortaya çıkmaya başladı. Küçükken kimi zaman nöbet geçirip bayılırdı ancak önce 1996’daki, sonra da 2000’deki açlık grevleri sanırım hastalığını tetikledi. Hayata Dönüş Operasyonu sırasında, Ümraniye Cezaevi olayların merkezindeki hapishanelerden biriydi. Açlık grevi sürerken cezaevine gidip Kemal’den haber almak istedik ama cezaevine 5 kilometre kala yolumuzu kestiler. Sürekli ambulanslar geçiyor, cezaevinden ölüler çıkıyordu. İçeriden sağlıklı bilgi alamadığımız için fısıltı gazetesi de işliyor, “50 kişi ölmüş, 100 kişi ölmüş” gibi haberler kulağımıza geliyordu. Kemal’den ise bir türlü haber alamıyorduk. Anlayacağınız, kardeşim içeride, biz de dışarıda büyük bir travma yaşıyorduk. Sonunda aileler olarak Adliye önünde basın açıklaması yapmaya ve suç duyurusunda bulunmaya karar verdik. Beni de orada gözaltına aldılar. Küfre, hakaretlere maruz kaldık. Tuvalete dahi gitmemize izin verilmeden 40 kişi, küçücük bir nezarethanede on gün boyunca alıkonulduk. Nihayetinde hakkımızda tek bir işlem yapmadan “Hadi gidin evinize” denilerek bırakıldık. Sonradan öğrendik ki gazeteci Metin Göktepe öldürülmüş ve durumun bu noktaya gelmesi polisleri biraz korkutmuş.

2

Katıldığı açlık grevlerinden sonra kardeşinizin akıl sağlığında bir bozulma gözlemlendi mi?

B12 vitamin haplarının 1996’daki açlık grevlerinde olmadığını ya da mahkumların kullanmasına izin verilmediğini sanıyorum. Ama 2000 yılında yeniden ölüm orucuna başladığında takviye hapları sayesinde neredeyse 200 gün hiçbir şey yemedi. 30-35 kiloya kadar düşmüştü doktorlar her an kalp krizi geçirip ölebileceğini söylüyorlardı. Ancak Kemal kararlı olduğu için bir şey yapamadık. Nihayetinde Bakırköy Tutukevi Hastanesi’ne kaldırıldı. Annem ve rahmetli ağabeyimle gittiğimiz hastanede doktorlar, “Ya bırakacaksınız ölecek ya da ölüm orucunu bizim bitirmemize izin vereceksiniz çünkü bilinci yerinde değil” dediler. Biz de yaşamasını tercih ettik ve yapılan işlemler sonucu kendisine geldi. Gerçi bize biraz gücendi ama ne yapalım…

19 Aralık Operasyonu’ndan sonra Ümraniye Cezaevi’nden Kandıra F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. O dönem Kandıra’da gördüğü işkenceleri Kemal bize kendisi anlatıyordu. Mahkumların her birini ayrı hücrelerde tutuyor ve sırayla tek tek alıp saatlerce dövüyorlarmış. İşte bu yaşadıklarından sonra hastalığı nüksetti. Bayılma nöbetleri geçirdiğinden, halüsinasyonlar gördüğünden bahsetmeye başladı. 2002’den 2010 yılına dek ömrü hastane hapishane arasında gidip gelerek, raporlar alarak geçti.

Kardeşinize konulan teşhis neydi?

2003 yılında verilen Adli Tıp Kurumu raporunda “psikosomatik bozukluk” teşhisi konmuştu. Bunun üzerine hemen mahkemeye başvurduk ancak mahkeme hastalığını kabul etmedi ve topu yeniden Adli Tıp’a attı. Bunlar olurken kardeşimin durumu da ağırlaşıyordu ve ikinci muayenede “tedavi edilebilir şizofreni” teşhisi konuldu. Hemen yeniden başvurduk ama bu rapor da kabul görmedi. Biz dışarıda raporlar ve dilekçelerle uğraşırken Kemal çok zor zamanlar geçiriyordu çünkü oldukça ağır ilaçlar kullanıyordu. O dönemlerde kendisini tamamen uyuşturduklarını söylüyor, “Öyle ilaçlar veriyorlar ki bazı günler göz kapaklarımı kaldıramıyorum” diye konuşuyordu. Son olarak Eylül 2010’da Adli Tıp Kemal’e, Anayasa’nın 104/b maddesi kapsamındaki sürekli hastalık tanımına uyan “rezidüel şizofreni” teşhisi koyarak “Kesinlikle hapishane koşullarında yaşayamaz, Cumhurbaşkanlığı affına uygundur” şeklinde bir rapor daha verince, dilekçemizi hemen Cumhurbaşkanlığı’na sunduk.

Cumhurbaşkanı’nın kararı ne yönde oldu?

Üzerinde düşünülmeden, öyle hızlı cevap verildi ki… Bir hafta içinde ret cevabı aldık. Yine de yılmadık ve o kadar çok dilekçe, veri gönderdik ki, sonunda Cumhurbaşkanı’nın müşaviri beni aradı ve tehditkâr bir tavırla, “Bizi bir daha aramayın, sorununuzu Adalet Bakanlığı’yla halledin” dedi. Bunun üzerine Adalet Bakanlığı’na, Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne sürekli dilekçeler yazdım ama onların da tek cevabı “Cumhurbaşkanı affetmemiş” oldu. 2011 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduk. Başvurumuz kabul edildi, çeşitli yazışmalar yapıldı fakat onlar da, “Biliyorsunuz ki Cumhurbaşkanı’nın kararını sorgulayamayız. Yine de süreci böyle sürdürmeyi istiyor musunuz?” dediler. Sonrasında oradan da olumlu veya olumsuz herhangi bir cevap bulamadık. Artık gerçekten daha ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz.

BirGün Gazetesi'nde yer alan 6 Kasım 2013 tarihli haber

BirGün Gazetesi’nde yer alan 6 Kasım 2013 tarihli haber

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görevde olduğu süre boyunca affettiği başka tutuklular oldu mu?

2008 yılında, yine sol örgüt üyesi olan ve aynı kardeşim gibi ölüm oruçları sonrası şizofreni hastalığı nükseden Mehmet Akatekin isimli bir tutukluyu affetmişti. Biz de bunu anlayamıyoruz zaten. “Cezanın gerekçesi aynı, ceza aynı, verilen rapordaki ifadeler aynı; o zaman onu affedip neden Kemal’i affetmiyorsunuz?” diye dilekçelerimizde yazdık. Ama cevap yine aynı cevap: “Cumhurbaşkanı’nın takdiridir.” Herhalde Cumhurbaşkanı’nın Akatekin’i affetmesi istisnai bir durumdu veya altında başka sebepler var. O sıralar AKP’den demokrat bir hukukçuyla görüştüğümde bana “Cumhurbaşkanı kendisi yetki kullanamıyor, danışmanları ne derse o şekilde davranıyor” demişti. Kemal’le ilgili karara da Emniyet’in müdahale ettiğini düşünüyorum.

Kardeşinizin şu anki durumu nasıl?

Kemal Hayata Dönüş Operasyonu sonrasında F Tipi Cezaevi’ne alınana kadar gayet sakin, mantıklı bir insandı. Ancak maalesef artık sağlıklı bir iletişim kuramıyoruz. İçeride önceleri tek başınaydı, sonra yanına iki kişi koydular ama onlar da kendi can güvenliklerinden endişe ederek şikayette bulundular ve ayrı bir hücreye alındılar.

Bundan birkaç yıl önce Kandıra Cezaevi’nde uğradığı kötü muamele sebebiyle oradan kurtulmak için dilekçe verdi ve Ankara’daki Sincan Cezaevi’ne alındı. Ayda iki kez; biri açık, biri kapalı olmak üzere görüşme hakkımız var ve her seferinde gitmeye çalışıyoruz. Fakat ziyarete gittiğimiz bir günümüz bir yılımıza bedel. Otobüs için bekle, otobüste sıkışık vaziyette yol git, üst aramalarına maruz kal, her yerde kavga gürültü… Nihayet Kemal’le görüşebildiğimizdeyse işler her zaman arzu ettiğimiz gibi gitmiyor. Bazen sağlıklı düşünebiliyor ve “Beni buradan kurtarın” diyor ama bazen de etrafının hiç farkında olmuyor. O içerideyken hem babam hem de kardeşlerimden biri vefat etti. Kemal’in bunlardan haberi yok ama kimi zaman sanki biliyormuş da umursamıyormuş gibi davrandığını hissediyorum. Eskiden bu kişileri sorardı, ölümlerinden beri ise onlara dair hiçbir şey sormaz oldu.

Sizce Kemal bir suçun cezasını çektiği için hapishanede tutulduğunun farkında mı?

Şizofrenlerin duyguları karışırmış. Acı duyduklarında sevinç hissedip, sevinçli zamanlarında acı çektikleri olurmuş ama bilemiyorum işte… İçeride olduğunu biliyor ama yaklaşık 20 senedir kapalı olduğu için orayı artık kendi evi zannediyor. Bazen sıkılıp asabileşiyor, “Çıkartın beni buradan” diyor ama bazen de hiç umurunda olmuyor, kendisini evinde gibi hissediyor. Son 5-6 senedir tek başına yaşamını sürdürmeye çalışıyor ancak durumu hiç iyi değil. Yıllardır intihara meyilli olduğunu biliyoruz ve en büyük korkumuz her an ondan kötü bir haber almak.

gomi

Bu konuda cezaevi yönetimiyle veya kardeşinizle ilgilenen doktorla görüşme imkanınız oldu mu?

Cezaevine gittiğimizde müdürle görüşmek için ayrı, doktorla görüşmek için ayrı bir sürü izin almak, bunun için de Ankara’da daha uzun süre kalmak gerekiyor. Bu yüzden yönetimden biriyle görüşemedik ancak cezaevi doktoru Kemal’in kesinlikle cezaevi koşullarında, tek başına yaşayamayacağını söylüyor. Hatta Adalet Bakanlığı’na kendisi de bunu belirten bir dilekçe verdi. Ama mahkeme bu dilekçeyi de dikkate almadı.

Kardeşinizle ilgili yargı süreci şu anda ne aşamada?

Mahkeme “Tek başına karar veremem” diye topu Adalet Bakanlığı’na,Adalet Bakanlığı da Cumhurbaşkanı’na atıyor. Elbette karar verebilir ama vermiyor. Mahkeme geçen yıl Adli Tıp Kurumu’na, Kemal’in cezai ehliyeti olup olmadığını sordu. Ancak bunu sorarken, suçun işlendiği döneme dair mi yoksa şimdiye dair mi bilgi almak istediğini net bir şekilde belirtmediği için bu belirsizliğe dayanarak, duruşmalarda yeterli delil göremediği gerekçesiyle davayı uzatıyor. Adli Tıp geçmişe dönük rapor veremiyor ama şuanki raporu zaten ortada. Zannedersem mahkeme bunu bilinçli olarak yapıyor. Bürokratik bir oyun oynanıyor. Eylül’de yeniden duruşma var ama ne olacağına dair en ufak bir fikrim yok.

Yargıya güvenemediğinize göre, kardeşinizi cezaevinden çıkartmak için nasıl bir yol izlemeyi umuyorsunuz?

Bizim gücümüz belli; başta İnsan Hakları Derneği olmak üzere, sağolsunlar pek çok arkadaşımız, avukatlarımız yanımızda ama sonuç almak için daha kapsamlı bir kamuoyu desteğine ihtiyacımız var. Yıllar geçtikçe neredeyse tek başımıza kalakaldık. Artık ne yapacağımızı, Kemal’i oradan nasıl kurtaracağımızı inanın bilemiyorum. Yıldım. Ama sonuçta o benim kardeşim. Onu oradan bir kurtarsak, ne olursa olsun ona cezaevindeki yaşamına kıyasla çok daha iyi bir yaşam sağlayacağız, çok iyi bakacağız. Orada saçı sakalına karışmış halde; banyo yapıp yapmadığını, yemeklerini düzgün yiyip yiyemediğini bile bilmiyoruz. Kendinde değil ne de olsa… Çok fazla ilaç alması gerekiyor ama o ilaçların verilip verilmediğini bile bilemiyoruz. Kardeşim orada yapayalnız halde hayatını devam ettiremiyor ki…

Şizofreni hastası mahkum Kemal Gömi, cezaevinde olduğunu bilmiyor!

“Siyasetçiler samimilerse LGBT’lerle çalışsınlar”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Öykü Evren Özen, 2011 genel seçimlerinde CHP’den Bursa milletvekili aday adayı olarak, Türkiye’de parlamentoya katılma arzusunu kamuoyuyla paylaşan ilk transseksüel oldu. Şimdiye dek, cinsel yönelimini gizlemeyen bir LGBT veya trans bireyin yer bulamadığı meclise girmek isteyen Özen, partisi CHP tarafından Bursa’da milletvekili adayı yapılmadı. Kurucularından olduğu Gökkuşağı Derneği’nin kapısına kilit vurulmasından, polis işkencesine dek, devlet şiddetinin pek çok farklı yüzünü gören Özen, bir trans kadın olarak şiddetten payına düşeni ve siyasette LGBT bireylerin temsiliyet sorununu çözmek için başladığı siyaset kariyerini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Cankız Çevik
Cinsel yöneliminizin farklı olduğunu nasıl keşfettiniz?

1972 yılında, Yalova’nın oldukça tutucu bir köyü olan Ahmediye’de dünyaya geldim. 1 yıl hafızlık okulunda, 4 yıl da İmam Hatip Lisesi’nde okudum. O sıralar erkeklerden hoşlanmamı tanımlayamıyordum. Bir gün Arslan Yüzgün’ün Mavi Kimlikli Kadınlar kitabına dair Seyhan Soylu’nun yazdığı kısa bir yazı gördüm. Sonradan yasaklanan o kitabı tesadüfen bir sahafta buldum ve okuduğumda hayatım değişti, “Evet, ben buyum işte” dedim. Dinimiz hoşgörü dinidir ya, ben de bir öğretmenime ve Kur’an kursundaki hocama durumumu anlattım ve ikisinden de çok sert tepkiler aldım. Daha sonra, başı açık olduğu için kendisi de okulda dışlanan Arapça öğretmenim Emine Hoca’yla konuştum ve o bana çok destek oldu. Zor dönemler yaşadım; okulda dayak yediğim, sokak ortasında saldırıya uğradığım oldu. Sözlü şiddet ve ters bakışlar ise her an  hayatımdaydı. Nihayetinde okuldan ayrılmak zorunda kaldım ama açık lisede okuyup üniversiteyi kazandım. Yaşadığım zorluklar beni daha özgüvenli, daha güçlü bir insan yaptı. Hiçbir zaman kimliğimden utanmadım. Yine dünyaya gelsem yine transseksüel olmak isterdim.

Eğitim hayatınızda bunları yaşarken ailenizin yaklaşımı nasıl oldu?

Küçükken de “Kız Ömer” derler, düğünlerde oynayayım isterlerdi. Fakat “kız” gibi olduğunuz o şirin dönemle, “kadın” gibi olduğunuz dönem farklı. Aileler durumu kabullenmek istemiyorlar ve saçlarınızı uzatıp, kaşlarınızı aldığınız, etek giymeye ve erkeklerle flört etmeye başladığınız zaman zorluk çıkartıyorlar.

Ailenize nasıl açıldınız?

18 yaşımdayken köyde annemle ıhlamur toplarken, “Ne zaman evleneceksin sen?” diye sordu. “Anneciğim, bana hamileyken bir kız bir erkek, bir kız bir erkek istemişsin, ben de Zeki Müren gibi olmuşum. İleride de Bülent Ersoy gibi olup sana damat getireceğim” dedim. Annem ilkokul mezunu ama çok akıllı bir kadındır; ne demek istediğimi anlayamamış ama bilinçli gördüğü arkadaşlarına danışmış ve şanslıyım ki onlar da, “Böyle insanlar var, normaldir, çok üzerine gitme” gibi telkinlerde bulunmuşlar. Annem artık 81 yaşında; belki bundan 5-6 yıl öncesine kadar hâlâ zorlanıyordu ama artık beni kızı gibi görüyor. Babamla ise kimliğime dair hiç konuşmadık ama köy kahvesinde hakkımda konuştuklarında, “Siz benim oğluma karışamazsınız, bir şey söylenecekse ben söylerim” dediğini, rahmetli olana kadar beni çok sevdiğini iyi biliyorum. Şu anda ailemle ne çok uzağız ne de çok yakın ancak cinsiyet kimliğim artık aramızda konuşulan bir mesele değil.

Cinsiyet değiştirmeye ne zaman karar verdiniz?

2003 yılında, üniversite dönemimde bu fikre kapıldım ama hiç param yoktu. Tam o sıralar Medeni Kanunun 40. Maddesi’nde cinsiyet değişimiyle ilgili bir düzenleme yapıldı. Bunu duyar duymaz Yalova Asliye Hukuk Mahkemesi’ne cinsiyet değişikliği izni için başvurdum. Önce tetkikler için Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gönderdiler. 15-20 gün boyunca sabah 5’te hastaneye gidip sıraya girdim. 5 ay sonra Türkiye’de cinsiyet değiştirmek için izin alan ilk kişi oldum ve ameliyat tarihi almak üzere Tıp Fakültesi’ne başvuruda bulundum. Ancak Sağlık Bakanlığı duruma uyandı ve “Sakın tarih vermeyin yoksa bu emsal teşkil eder” diye hastaneyi uyardı. Sürekli başka hastanelere gönderip oyaladılar… İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’yle birlikte Bakanlık aleyhine açtığımız dava hâlâ sürüyor. 2006’da annemin birikmiş parası ve kayın pederimin bankadan kredi çekmesi sayesinde cinsiyet değiştirme ameliyatı olabildim.

Öykü ismini nasıl seçtiniz?

Cinsiyet değiştirmeden önce Bursa’da başka eşcinsellerle tanıştım ve o sırada bir gece hayatı deneyimi de yaşadım. Bu sebepten benim aklıma hep gece hayatını çağrıştıran isimler geliyordu ancak üniversitede okurken aynı evi paylaştığım arkadaşlarım, “Senin hayatın öykü gibi, adın da ‘Öykü’ olsun” dediklerinde, bu öneri çok hoşuma gitti.

DSC07740Gece hayatında bulunduğunuz sıralar polis şiddetiyle de karşılaştınız mı?

Şiddeti o dönem tanıdım. Polisler hepimizi karakola götürür, itfaiye hortumlarıyla üzerimize tazyikli su sıkar, zorla saçlarımızı keserdi. Kimi zaman da otobüslere doldurup, şöföre bizi asla araçtan indirmemesini tembihleyerek, “Bir daha Bursa’ya dönmeyeceksiniz” deyip İstanbul’a, Ankara’ya gönderirlerdi. Polisin bu uygulamaları devam ediyor ama işe yaramadığı ortada. Şiddete bu kadar maruz kalmamış olsaydım LGBT mücadelesi içerisinde yer almayabilirdim. Onlar sayesinde aktivist oldum denilebilir… Kamudaki ayrımcılık olmasa belki de ‘fuhuş’ kavramıyla da tanışmayacaktım. Bu işi isteyerek yapanlar olabilir ancak bende uzun süre kapanmayan izler bıraktı.

Seks işçiliğinin güncel durumunu ve devletin yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bedenin metalaştırılmasını doğru bulmuyor olsam da, bu mesleği yapanlar için güvenlik ve sağlık şartlarının sağlanması gerekiyor. Devlet genelevleri kapatıp, fuhuş sektörünün yeraltına çekilmesine göz yumuyor. İran modelini örnek alıp, “Ne yapacaksanız evlerde yapın” diyorlar. Diğer yandan, arkadaşlarımıza sürekli kabahatler kanunundan para cezaları kesip evlerini mühürlüyorlar.

Gece hayatında bulunduğunuz dönemlerde bir cezaevi süreciniz de oldu değil mi?

Fuhuş sektöründe sırtınızdan geçinmek isteyen insan çok olur. O sıralar birlikte yaşadığım bir arkadaşımın başında da böyle bir adam vardı ve kızın parasını alıyor, onu sürekli dövüp zorla birlikte oluyordu. 5-6 arkadaş yaşadığımız evde bir olay oldu. Adam hastanede hayatını kaybetti, arkadaşımın sevgilisi yaralandı. Arkadaşım adam öldürmekten, ben de yaralama suçundan cezaevine girdim. 28 ay tecritte, 8 ay müşahede koğuşunda tutuldum çünkü cezaevinde benden başka eşcinsel mahkûm yoktu; beni nereye koyacaklarını bilemediler. Cezaevi nakillerinde erkeğe benzeyeyim diye saçımı kesmeye çalıştılar. Ben de, “Madem öyle, o zaman beni erkeklerin koğuşuna koyacaksınız” dedim. Yakın bir cezaevinde bir başka eşcinsel arkadaş olduğunu öğrendim ve ikimiz için Bursa Cezaevi’nde ayrı bir koğuş açılmasını sağladım. Bunun dışında, cezaevinde cinsel tacize ve tecavüze uğradım. Cezaevi yönetimi şikâyetçi olduğum gardiyanı, “Olmaz öyle şey, o namazında niyazında insan” diye savundu. Tüm bu kötü şeylerin sonunda yargılanarak beraat ettim.

Aynı koğuşta kaldığınız arkadaşınızla hâlâ görüşüyor musunuz?

İrem cezaevinden çıktıktan bir zaman sonra 67 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Gökkuşağı Derneği olarak davayı yakından takip ettik. Sanık her zaman başvurulan, “Erkek cinsel organını kullanarak benle birlikte olmak istedi” bahanesini kullandı ancak İrem testislerini aldırmıştı, biz de bunu hastane raporlarıyla kanıtladık ve sanık 28 yıl ceza aldı.

Bursa Gökkuşağı Derneği’nin kuruluş sürecinde sıkıntılar çektiniz mi?

2006’da derneği kurmak için görüştüğüm Dernekler Masası müdürü bana, “İçinde ‘travesti’ ya da ‘transseksüel’ kelimeleri geçen dernek kuramazsın” dedi. Sırf o müdürün inadına derneğin adını “Bursa Gökkuşağı Travestileri, Transseksüelleri, Geyleri, Lezbiyenleri Koruma, Yardımlaşma ve Kültürel Etkinlikleri Geliştirme Derneği” yaparak Türkiye’de travesti ve transseksüelleri kapsayan ilk LGBTT örgütünü kurduk. Derneğin faaliyetleri sırasında idareyle karşı karşıya gelmeye devam ettik. Aynı yıl, 1. Türkiye Eşcinseller Buluşması adıyla, Türkiye’deki ilk resmi eşcinsel yürüyüşünü düzenlemek üzere izin aldık ama izni veren Emniyet, Bursaspor taraftarlarını kışkırtıp, neredeyse linç edilmemize sebep olarak yürüyüşü gerçekleştirmemizi engelledi. Üyelerimizi meslek sahibi yapma çabamız da engellendi. İŞKUR’a ve yeşil karta başvurularda bulunduk ancak rahatsızlığa sebep olmuşuz ki, 2007 yılında 15 arkadaşımla birlikte “çıkar amaçlı örgüt kurmak” suçlamasıyla gözaltına alındık ve 11’imiz tutuklandık. En kolay atılabilecek iftirayı kullandılar; sözde dernekte fuhuş yapılıyormuş… Her şeyimiz şeffaf olmasına rağmen uydurulmuş suçlamalarla hakkımda 4682 yıl hapis cezası istendi. Davalardan birinde derneği de kapattılar ama Yargıtay onaylamadığı için karar henüz kesinleşmedi.

Faaliyetteyken, insanlar Gökkuşağı Derneği’ne ne gibi taleplerle başvuruyordu?

Ağlamaklı genç bir çocuk derneğe gelip eniştesinin ona tecavüz ettiğini anlatmıştı. Ailesine de durumu anlatmış ama eniştesine iftira atıyor diye ona kızmışlar. Derslerine çalışıp, bir an önce üniversiteyi kazanıp ailesinden uzaklaşmasını tembihledim. O çocuk belki benimle konuşmasa intihar edebilirdi… Derneği kurarken amacımız hep böyle insanlara yardım etmekti. Bir keresinde de 25 yaşlarında genç bir kadın gelip elinde tuttuğu fotoğraftaki kişiyi tanıyıp tanımadığımızı sordu. Kadın, fantezi olsun diye kadın kıyafetleri giyen eşinin travesti olduğundan şüpheleniyormuş. Eşi gece geç saatlerde evden çıkıyor, uyuduğu yastıkta pudra, fondöten izleri oluyormuş. Bu da aslında eşcinsel olduğundan şüphelenilen bir erkeğin evlendirildikten sonra düzeleceğine inananlar yüzünden oluyor. Eşcinsel bir erkeği evlendirerek hem kadına, hem de doğacak çocuklara kötülük yapıyorlar. Bir noktadan sonra bastırılan şeyler patlıyor ve işler çok sağlıksız bir yere gidiyor.

LGBT derneklerinin çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cezaevindeki LGBT’lerle ve fuhuşla tanışmamış, kimliğini yeni keşfeden, ailesinden şiddet gören eşcinsellere daha fazla eğilmeleri gerekiyor. Tüm dernekler bir araya gelmeli, bir konfederasyon kurulmalı ve hep birlikte adımlar atmalıyız. Bundan önceki seçimlerde ben CHP’den Bursa, bir başka LGBT arkadaş da AKP’den İzmir milletvekili aday ayaydı. LGBT örgütleri farklı sebeplerden ötürü ikimizi de desteklemedi. Onlara göre “doğru örnek” kim bilmiyorum fakat seçimler yine yaklaşıyor; aday çıkartmalılar çünkü mecliste açık bir temsiliyet sorunumuz var.

Oykuozen (3)

Mecliste nasıl bir varlık gösterebileceğinizi düşünüyorsunuz?

Alevi değilim; Alevilerin haklarını bir Alevi kadar savunamam. Engelli değilim; engellilerin sorunlarını anlayamayabilirim. Milletvekilleri arasındaki gizli eşcinseller bir yana, benim haklarımı ancak açık ve görünür bir eşcinsel savunabilir. Mecliste beni gerçekten anlayacak bir vekil dahi olmadığını gördüğüm için geçen seçimlerde CHP’den milletvekili aday adayı oldum.

Neden CHP’den aday adayı olmayı tercih ettiniz?

Daha önce bağımsız milletvekili adayı olmuştum ve tüzüğünde cinsiyet ayrımcılığına karşı maddeler bulunan ÖDP’de de çalışmıştım fakat seçim sistemi yüzünden merkez bir partiden aday olmam gerektiğini düşündüm. “Herkes için CHP” sözünden etkilenip bir arkadaşım aracılığıyla vekillik başvurusu yaptım. Ama Bursa yönetimi kim olduğumu anlayınca, “Burada başvuru almıyoruz, Ankara’ya gitmesi gerek” deyip topu merkeze attı. Ankara’da her aday gibi parti il binasında basın açıklaması yapmak istedim. Basın açıklaması saatim geldiğinde binaya gittim ama etrafta bir yetkili bile yoktu, hepsi kaçmış!

Aday gösterilmemenize şaşırdınız mı?

Eğer ben CHP’de bir idareci olsaydım, sırf “Herkes için CHP” sloganını kanıtlamak için, seçilmeyeceği kesin bir noktadan bile olsa böyle birini milletvekili adayı yapardım. Herkesin cinsel tabularını, ayrımcılıklarını aşması gerekiyor. Geçen seçimlerden beri CHP içerisinde çalışıyorum. Şu an Bursa İl delegesiyim, şimdi de CHP Osmangazi İlçe Belediye Meclisi Üyesi aday adayı oldum.

CHP’nin 2011 genel seçimlerinden önce başlattığı “Yeni CHP” kampanyası sırasında kimliğiniz niçin öne çıkartılmadı?

Yeterince cesur davranmadılar. Örneğin CHP Bursa milletvekili Aykan Erdemir nefret cinayetleriyle ilgili birçok açıklama yapıyor ancak bir kere bile benimle bu konuda görüşmedi. Onur yürüyüşlerine katılmaktan, “nefret cinayetleri” deyip soru önergeleri vermekten başka hangi ciddi çalışmaları yürütüyorlar? Gerçekten samimilerse, fırsat bulur bulmaz önce parti içinde kuracağım Cinsel Azınlıklar Komisyonu’nun basın toplantısında yanımda yer almalarını, hatta bu komisyonda çalışmalarını bekliyorum.

“Siyasetçiler samimilerse LGBT’lerle çalışsınlar”

“Alnımıza sürülen kurban kanının huzuruyla büyüyoruz”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

AKP hükümeti, beklemede tuttuğu 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasa Tasarısı ile Türkiye’de hayvanlar söz konusu olduğunda geçerli olan itlaf kültürünü resmileştirmek istiyor. İnsan merkezci yaklaşımın yeni bir örneği olacak yasa, kentsel alanlardan toplanacak sokak hayvanlarının ormanlara götürülüp yeniden doğaya “salıverilmesini” öngörüyor. Ancak yasayı tasarlayanlar sokak hayvanlarının doğaya yeniden uyum sağlayamayacağı gerçeğini unutmuşa benziyorlar. Hem 5199 sayılı yasa taslağına, hem de Türkiye’deki diğer hayvan hakları ihlallerine karşı mücadele veren yaşam hakkı savunucusu Tolga Öztorun, özellikle kentsel mekanlarda hayvanların yaşadıklarını, insanları hayvanlardan koparan insan merkezci yetişme biçimini ve vejetaryenizmi Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Cankız Çevik

1910 yılında gerçekleşen “Hayırsız Ada vakası”, kayıtlara geçen ilk büyük hayvan hakları ihlallerinden. O sene, 2. Abdülhamit 80 bin kadar sokak köpeğini toplatıp, filikalarla Marmara’daki Hayırsız Ada’ya göndermiş. Ancak hayvanlar açlıktan ve susuzluktan birbirlerini yemeye başlamışlar ve o vahşetin İstanbul’a kadar ulaşan sesleri ve ceset kokusu halkı isyan noktasına getirmiş. Bunun üzerine hayatta kalan az sayıdaki hayvan tekrar şehre getirilmiş.

Sokak hayvanlarını yok etmek için günümüzdeki yaygın yöntem nedir?

Ormana atmayı, barınaklara doldurmayı teklif ediyorlar. Ormanda yaşanacaklar “Hayırsız Ada” örneğiyle aynı. Barınaklarda da durum çok parlak değil; hayvanların kaderi tamamen gönüllülerin vicdanına kalmış durumda. Gönüllülerin güçleri yettiğince hayatta kalabiliyorlar… Biz de, doğrudan barınaklara gitmeseler de, destek olmak isteyen herkesten mama rica ediyoruz veya gittiğimiz restoranlarda mutlaka yemek artıklarını nasıl değerlendirdiklerini öğrenmeye çalışıyoruz.

Hayırsız Ada'da toplanan sokak köpekleri.

Hayırsız Ada’da toplanan sokak köpekleri.

Barınaklar belediyelere ait değil mi? Neden yeterli çalışan veya mama yok?

Yasalara göre her belediyenin bir rehabilitasyon merkezi ve barınağı olması gerek. Ancak belediye görevlilerinin asıl sorumluluğu sokak hayvanlarını kısırlaştırıp, aşılayıp, aldıkları yere geri bırakmak. Bu iş de tamamen görevlinin vicdanına kaldığı için hayvanlar çoğu zaman barınaklardaki kafeslere tıkılıyorlar. İnsanlar suç işlediklerinde demir parmaklıklar ardına kapatılıyorlar; hhiçbir suçu olmayan hayvanlar neden oralara konuluyor? Barınaklarda, “Masraf çıkmasın, ortalık pislenmesin” diye çok mama da verilmiyor. Zaten barınaklar genelde kadroların sürgün yeridir. O görevlilerin hayvanlara dair bilgisi ya da sevgisi genellikle yoktur. Bu sebeplerle gönüllülerin olması çok önemli: İstanbul’un en ucundaki barınaklara dahi gidiyorum ve bir kafes içinde yüzlerce hayvanın yaşadığını, sadece güçlü olanların hayatta kalabildiğini görüyorum. Gönüllüler olmadan onların da hayatta kalabilmeleri imkânsız.

Çevremize baktığımızda hemen hemen herkesin hayvansever olduğunu söylemek mümkün. Gönüllü sayısı neden bu kadar az?

“Hayvansever”le “hayvan hakları savunucusu” birbirinden ayrı şeyler. Birçok hayvansever sadece kendi hayvanıyla ilgilenir. Hayvanseverlerin çoğu birlikte yaşadıkları hayvanın ırkını önemser ancak  bir hayvanın belli bir ırka mensup olmaması onun yaşama hakkı olmadığı anlamına gelmemeli. Dolayısıyla sokak köpeği de evdeki köpeğiniz kadar değerlidir ve yaşamaya hakkı vardır. Bu sokaklar onların da sokakları. Ben yaşadığım sokaklarda köpekleri görmek istiyorum!

Sokak hayvanlarından korkan kişilerin argümanlarına karşı nasıl öneriler getiriyorsunuz?

Kısırlaştırma yoluyla sokak hayvanlarının kontrolsüz üremelerinin önüne geçilebilir. Vatandaşların kuduz gibi viral hastalıklardan korunması devletin garantisinde ve bu işe ayrılmış fonlar var. Çözüm hayvanları şehirden toplayıp ormanlara, barınaklara atmak değil, kontrollü aşılamadır. Yüksek gelirli Avrupa ülkelerinde kuduza rastlanmamasının sebebi, sadece aşılamayla hastalığın önlenebilmesi. Hazırlanan mamaların içerisine kuduz aşısı tabletleri konarak hayvanların kuduzdan korunması sağlanıyor. Elbette, bunları vahşi yaşamla, kent yaşamını ayırarak yapıyorlar. Bizse vahşi yaşamın dibine sokak köpeklerini atıyor, hemen yanına da insanları koyuyoruz. Böylece köpek, vahşi hayvandan kaptığı kuduzu, şehirde yayabiliyor. Suçlu da hayvan oluyor. Oysa asıl suçlu evcilleşmiş bu hayvanları vahşi doğaya atanlar.

Kuduz hastalığına karşı önlem almak bu kadar basitse belediyeler neden bu aşılamayı yapmıyorlar?

Bu iş için alınan parayı başka şeyler için kullanmayı tercih ediyorlar. Ne de olsa zincirin  en zayıf halkası daima hayvanlar… Dünyanın kalanında da hayvanlar üzerinden dönen büyük bir rant var. Bu büyük piyasa, tek amacı hayvanları yaşatmak olan veterinerlerin, kobay hayvan üretmesine, yani öldürmek üzerine kodlanmış bir iş yapmasına yol açıyor. “Halk sağlığı” adına Et kombinalarında çalışan hekimlere de kızıyorum; “Sağlıklı bir şekilde öldürmek” diye bir kavram yoktur.

Yıllardır tepki gören 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasa taslağının ayrıntıları neler?

2 sene evvel ortaya atılan bu metni hazırlayanlar arasında hayvan hakları savunucuları, dernekler ve federasyonlar olduğu da söylenir. Taslak metinde, devletin öldürmeyi yasal hale getirdiği anlaşılıyor. Eğer bu yasa onanırsa konutunuzun metrekaresine, hayvanınızın cinsine göre, evinizdeki hayvana bile karışabilecekler. “Eviniz 90 metrekarenin altındaysa 2 kediden fazla hayvan bakamazsınız” gibi şeyler çıkabilir karşımıza. Sokaktan aldığım 4 köpek, 8 kediyle yaşıyorum ve onları benden ayırmak için önce canımı almaları gerekiyor. İlk benim evimi deneyebilirler, bakalım alabilecekler mi?

Hükümet, halkın bu kadar tepkisini çeken bir yasa taslağını neden iptal etmiyor?

Çünkü bu yasa aynı zamanda deney amaçlı hayvan üretimi ve ithalatını da serbestleştirerek Avrupa ülkelerinin arka bahçesi olmamızı sağlayacak. Guinea pigler (deney fareleri), fareler veya beagle gibi belli bir ırka ait köpeklerin kobay olarak kullanımını yasallaştırıyor. Beagle köpekler, genini en kolay aktaran cins olduğu için en çok onların üzerinde duruluyor. Yani “Sokaktan toplayıp, deneye götürdüler” inanışı yanlış. Deney hayvanlarının belli özelliklerde ve çok steril koşullarda yetişmiş olmaları gerekiyor.

501062012100212552385168838Bu tasarının kanunlaşmaması için ne gibi adımlar atılıyor?

Radyo programlarımda yıllardır her hafta bu yasadan bahsediyorum. Yapılan onca eylemin yanısıra, 6 Ekim’de de birkaç kişi kendimizi Boğaz köprüsüne zincirledik. Herşey çok sembolikti; küçük kilitlerle, ince zincirlerle yaptık bu eylemi. Trafiği kesmedik, tek derdimiz basın bültenini okuyana kadar dikkat çekmekti. Sonucundaysa göz altına alındık

Halkın genelinde var olan insan merkezci, hayvanların insanların ihtiyaçları için varolduğu algısı nasıl değiştirilebilir?

Öyle küçük yaştan başlıyor ki bu algı… İlkokul kitaplarında hayvanlardan “Etinden, sütünden, yününden faydalandığımız canlılar” diye bahsediliyor. Bir de, “Yemeğini yemezsen seni köpeklere veririm,” “Kediyi elleme tırmalar, pistir” gibi öğretiler var. Bunlara karşı küçüklükten başlayarak, ilkokullarda hayvan sevgisini aşılamalıyız. Öncelikle herkese hayvanların da yaşamaya hakları olduğunu anlatmamız gerekiyor. Örneğin; ilk yaptığım film “Ezber”e dair ilginç bir anım var. Filmi tanıtmak üzere bir programa katılmadan önce, kopyasını almak için bir bilgisayarcıya verdim ve zamanım kısıtlı olduğu için birşeyler atıştırmaya gittim. Geri döndüğümde adamın yüzünde çok garip bir ifade vardı ve “Sizden çok özür diliyorum çünkü izin almadan filminizi izledim. 38 yaşındayım, bilgisayar mühendisiyim, evliyim ve iki çocuğum var ama hayvanların acı çekebileceklerini hiç düşünmemiştim” deyiverdi. O akşam çocuklarına da hayvanlarla ilgili bir şeyler anlattığından eminim. Duyarsızlığı kötü niyeti oluşundan değil, hiçbir zaman hayvanları düşünmeye zorlanmadığından. Birçok insan bir köpeğin gözlerinin içine bir defa dahi bakmadan yaşayıp gidiyor.

İnsanlar sokak hayvanlarıyla iletişim kurmadan yaşamlarını nasıl sürdürebiliyorlar?

5 yaşındasın, ülkende yol ortasında kurban kesiliyor ve o kesilen hayvanın kanı alnına sürülüyor. Çok huzurlusun çünkü baban dini bir görevini yerine getirmiş. Böyle büyüyoruz… Sonra birçok insana “Taylandlılar köpek yiyorlar” denildiğinde, “Ben köpekleri çok severim” diyor. Hintliler de inek yediğimiz için bize akıl hastası muamelesi yapıyor. Ancak hayvanları ayırmayıp, hepsinin yaşam hakkı olduğunu anlarsak olayı çözebiliriz.

Kurban Bayramı sırasında çekilmiş bir kare.

Kurban Bayramı sırasında çekilmiş bir kare.

Siz et yiyor musunuz?

Ben lacto-ovo vejetaryenim. Yani süt, yoğurt, peynir, yumurta, bal gibi hayvansal ürünleri yiyorum ancak hayvanların kendilerini yemiyorum. Vitamin takviyesi dışında ağırlıklı olarak, ülkemizde gayet ucuz olan tahıl ve sebze ürünlerini tüketiyorum. Yani vejetaryenlikte böyle bir şey yok ama veganların ihtiyaç duyduğu tofu (soya peyniri) benzeri pek çok ürün Türkiye’de bulunmuyor. Ülkemizde bu yaşam biçimi bile çok zor; hâlâ dışarıda bir yerde etsiz ürün istediğimde bana balık ya da tavuktan bahsediyorlar. Deri ürün de asla kullanmıyorum.

Vejetaryenlik, hayvan hakları savunucularının arasında yaygın mı? Değilse, bu bir çelişki değil mi?

Kesinlikle! Bugün “Ülkeye sokulurken yakalanmış 20 bin koyun var” desen, hayvan hakları savunucuları orayı basar ama sonra gider Burger King’de yemek yer. İşte bu yüzden hayvanseverlikle, hayvan hakları savunuculuğu apayrı şeyler. Seviyor olmanız yemenize engel değildir ama yaşam haklarını savunuyorsanız da onları yemeniz mümkün değildir. Birçok hayvan hakları savunucusu arkadaşımla en çok ayrıldığım konu da bu. Bir hayvan hakları savunucusu anlatıyor; katıldığı bir PETA toplantısında çok ateşli tartışmalar dönerken, ara vermeye çıktıklarında jambonlu sandviç servis edildiğini görüyor ve  bu durumdan çok utanıyor.

Hayvanları sevdiğini belirten insanların, onların öldürülmesine destek olduğu başka döngülerden de bahsetmek mümkün mü?

Yunus parklarında yunuslar hapsedilirken, Boğaz’da özgürce yüzen bir yunus gördüğümde o gün dünyanın en mutlu insanı oluyorum. O hayvanlar, birileri onları görmek için para verdiği için tutsak ediliyorlar. Ölü balık yemeye alıştırıldıkları için bir daha asla avlanamıyorlar bu yüzden de özgürce yaşayamıyorlar. Bundan birkaç yıl önce kapanan Fethiye’deki yunus parkında Tom ve Mischa isimli iki yunus 3 yıllık bir rehabilitasyon sürecinin ardından vahşi yaşama uyum sağlayabilecekleri düşünülerek salındı. İkisi de kısa süre içinde öldüler çünkü avlanma, korunma gibi güdülerini bir sefer yitirmişlerdi artık. O hayvanlar, sen fotoğraflarını Facebook’una koyup altına hayvanları ne kadar sevdiğini yazasın diye aç bırakılarak ölü balık yemeye veya ateşli çemberin içinden atlamaya; 50 dolar verdin diye seninle yüzmeye mecbur kalıyorlar.

Türkiye’deki hayvanat bahçelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok şükür ki rant alanı dar olduğu için Türkiye’de çok fazla hayvanat bahçesi yok. Betona basan bir kurt veya çevresinde su olmayan bir su aygırıyı görmek, onu gerçekten görüp tanımak anlamına gelmiyor. En acı örneklerden biri Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği. Kafeslerin önündeki levhalarda, “Vaşaklar, ağaçlık alanlarda tek başlarına yaşarlar” gibi şeyler yazıyor ancak dört vaşak ağaçsız bir kafeste yaşıyorlar. Başka bir kafeste “Bu hayvanlar, bilmem ne Hayvanları Koruma Derneği tarafından hayvanat bahçemize hediye edilmiştir” yazıyor. 1 buçuk metrelik akvaryuma koydukları 6 metrelik Hint yılanı hiçbir zaman dümdüz halini yaşayamıyor. Kurtların ayakları yaralı çünkü beton zemindeler. Maymunlar ise kışı duvarlardaki kalorifer peteklerine yapışarak geçiriyorlar. Petek sayısının arttırılması için binlerce dilekçe verdik ama yetkililer hayvanlar peteklere sarılıp, o acıklı görüntüyü yaratamasın diye var olan petekleri söküp tavana astılar.

Hayvanlar konusunda bazı ünlülerin yaptıkları açıklamaları nasıl buluyorsunuz?

İclal Aydın birkaç ay önce bir magazin programında, üzerinde deri pantolon ve kürk varken “Bunlar gerçek mi?” diye soran muhabire “Evet, gerçek. Ne yapayım ben bir kadınım, bazı dürtülerimden kurtulamıyorum. Ama hayvanları çok severim, evde de kedim var” cevabını verdi. Tuba Özerk ise kürkü hakkındaki soruya “Soyu tükenen şeyleri giymiyorum. Tavşan bu, öyle vizon falan değil” demişti. Bu ülkede kahverengi saçlı, kahverengi gözlü insan, kötü şarkı söyleyen popçu sayısı çok. Onları da mı öldürelim? Bir hayvanın neslinin henüz tükenmiyor oluşu onun öldürülüp kürk yapılmasına gerekçe olamaz. Kürk ya da deri satın almak; yenilerinin üretimine başlangıç işareti vermek demektir. O saçma sapan televizyon programında 2 dakika görünecekler diye kürk giydikleri sürece hayvanların öldürülmesine sebep olacaklar.

“Alnımıza sürülen kurban kanının huzuruyla büyüyoruz”

“Oğlumun kafasındaki kurşunu saklayan, Ethem Sarısülük davasında neler yapmaz!”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Baran Tursun 2007’de İzmir’de trafikte seyir halindeyken ‘dur’ ihtarına uymadığı gerekçesiyle, polis tarafından kafasından vurularak öldürüldü. Önce Baran’ın kafasındaki kurşun çekirdekleri gizlendi, sonra da olay hakkında trafik kazası tutanağı oluşturuldu. Baba Mehmet Tursun, tüm bu yaşananlarla ve delil karartmalarla mücadele verdikten sonra, oğlu Baran adına bir vakıf kurmaya karar verdi. Baran Tursun Vakfı, şu anda Türkiye’de polis şiddetine karşı savunuculuk faaliyeti yürüten, veri oluşturan ve şiddeti körükleyen yürürlükteki yasalara karşı lobi yapan en önemli kuruluşlardan biri. Vakfın başkanlığını da yürüten Mehmet Tursun, Türkiye’deki polis cinayetlerinin iç yüzünü, bir polisin nasıl katile dönüştüğünü, davalarda ve soruşturma süreçlerindeki entrikaları Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
Polisin işlediği cinayetleri, oğlunuzu bir polis cinayetiyle kaybetmenizden önce de biliyor muydunuz?

Görüyordum, duyuyordum, şiddeti biliyordum ama bu boyutlara ulaşmış olduğunu Baran’ın ölümüne kadar fark etmemiştim. Eskiden de Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu (PVSK) vardı ama 2007’deki değişiklikle birlikte devlet katilleri korumaya başladı. Önce “Polisin eli kolu bağlı” diye yaygara koparttılar, sonra da silah kullanma yetkilerini artırdılar. Eskiden amirinden izin almak koşuluna bağlı silah kullanma yetkisi, polisin inisiyatifine verildi. O zamandan beri de polis cinayetleriyle uğraşıyoruz. Şu anda kimlik göstermeyen bir kişiye karşı bile polisin silah kullanma yetkisi var.

Baran Tursun davasında yaşadıklarınız, polis şiddetinin ve cezasızlığın boyutlarını tam manasıyla gösterebildi mi?

baran tursunDavada polisler etkin soruşturma yapmadığı için tüm delilleri bizzat topladım, şahitlere kendim ulaştım. Oğlumu silahla vurdukları kafasına saplanan kurşun çekirdeğini saklayıp, trafik kazası raporu düzenlediler. Baran Tursun davasında biz devleti, emniyet teşkilatını ve yargıyı suçüstü yakaladık! “Trafik kazası raporunun bu davada ne işi var?” diye sorduk ve kimse yanıt veremedi. O zaman anladım, kim bilir devlet başka davalarda neler yapmıştır! Emrah Barlak davasında kameraların önündeki cinayeti inkâr edenler diğer davalarda neler yapmaz! Polis tarafından öldürüldüğü belli olan Ali İsmail Korkmaz davasında kamera kayıtları aylarca tartışıldı. Bu devleti anlamak isteyen, güvenlik kameralarıyla donatılmış 28 karakolda işlenen cinayetlere baksın. Her nasılsa çalışmayan karakollarda işlenen cinayetler aydınlatılmadan Ali İsmail Korkmaz cinayetinde adalet yerini bulamaz. Kurumsallaşmış devlet şiddetine maruz kalırken, soruşturma ve yargılama aşamalarında entrikaları gördük. Huylu huyundan vazgeçmiyor; Baran Tursun davasındaki tüm dalavereler Ethem Sarısülük davasında da oluyor. Polisler bir araya gelip tutanak tutuyorlar, tanık ve delil üretiyorlar, olayın faili polisleri soruşturmacı yapıp delil toplatıyorlar. Ethem’i güpegündüz öldürüyorlar, savcılar yerdeki kurşunlar yerine taşları sayıyorlar.

Polis infazlarını, silah kullanma yetkisinin getirdiği ölümleri anlatamadığınız kişiler Gezi olaylarından sonra sizi daha iyi anlıyorlar mı?

Mücadelemize sırt çeviren, polis infazlarının altında çeşitli sebepler arayıp ölümleri haklı bulanlar, “Yahu, polis ‘dur’ demiş Baran Tursun durmamış. O da dursaymış!” diyenler Gezi olaylarında devletin bombalarına, kurşunlarına hedef oldular. Gezi sürecinde sokağa inenlerin yüzde 99’u, “Polis dur deyince durulmalıdır. Aksi takdirde müdahale haklıdır” diyenlerden oluşuyor. Sokaklarda açtığımız stantlara tepki gösterenler artık söyleyeceklerimizi dinlemeye geliyorlar. Polis şiddeti olaylarına ilgi göstermeyen basın kuruluşları artık bu olayları daha fazla gizleyemiyor.

Gezi olayları sırasında polis tarafından öldürülen kişiler sembolleştiler ve toplum onları sahiplendi. Arkasında siyasal farklılıklar veya nefret unsurları bulunmayan cinayetlerde de aynı desteği buluyor musunuz?

Yunanistan’da polis 15 yaşındaki Alexis’i öldürdüğünde tüm sendikalar polis şiddetine karşı genel greve gitti. Atina Polis Sendikası, “Polisin görevi öldürtmek değil yaşatmaktır” diye açıklama yaptı. Türkiye’de ise 134 kişi öldürüldü ama pek çok sivil toplum kuruluşundan bir kınama bile gelmedi. Dernekler, partiler ve sendikalar çetele tutmaktan, ölüleri saymaktan ötesini yapmıyorlar. Politik yönü ağır basan cinayetler yaşandığında bazen hareketleniyorlar. Yaşam hakkı savunuculuğu yaparken adam kayırıyorlar yani. Ülkücülerin saldırısı sırasında polis tarafından öldürülen Şerzan Kurt davasındaki destek, Ankara’da dur ihtarına uymadığı için öldürülen Cem Aygün’ün, İstanbul’da karakolda ölü bulunan Osman Aslı’nın davalarında yoktu.

Polis tarafından öldürülen vatandaşların aileleri Baran Tursun Vakfı’ndan hangi biçimlerde destek alıyorlar? Aileler geçmiş davalarda yaşanılanları duyduğunda şaşırmıyorlar mı?

Kendi kentlerinde destek bulamayan İzmir’e gelip bize başvuruyorlar. Hukuki destek vermeye, davaları takip etmeye, ailelerin maddi sorunlarına çözüm bulmaya çalışıyoruz. Oğlumun davasından ve diğer polis infazlarındaki hukuki süreçlerden edindiğim tecrübeleri merak ediyorlar. Örneğin İzmir’de güpegündüz öldürülen Emrah Barlak davasında aileyle birlikte tek tek belge ve delil topladık. Oğlumun davası sırasında ve sonrasında hakkımda 15’ten fazla dava açıldığı için, aileye polislere karşı nasıl davranmaları gerektiğini anlattık. Polisin olayı çarpıtmasına izin vermedik ve bizim ortaya koyduğumuz bulgular, katil polisi ve emniyeti savunma yapamayacak hale getirdi. Aile, “Sizle tanışmasak belge ve delilleri toplayamazdık, ‘İnsanım’ diyen sizin öfke ve kararlılığınıza karşı duramaz” dedi. Dava hala sürüyor…

Emrah Barlak'ın polis kurşunuyla öldürüldüğü an.

Emrah Barlak’ın polis kurşunuyla öldürüldüğü an.

Vakfa devlet kurumlarından baskı görüyor mu?

Baskıları en aza indirebilmek için prensip gereği bağış kabul etmiyorduk. Müfettişler geldiğinde de vakfa kendi hibe ettiğimiz mal varlıklarını gösterip denetimleri sorunsuz aşıyorduk. Ancak Temmuz ayında bir ihtarname geldi ve gelen bağışları kabul etmemenin suç olduğunu söylediler. Bağış almadığımız için bizi ihbar etmişler yani. İstiyorlar ki, birileri bize bağış yapsın, o bağışlanan para üzerinden devlet bize hesap sorabilsin… Yine de asıl baskılar kişisel yolla yapılıyor. Oğlumun davası sürdüğü sırada eşimle parkta otururken bir kişi yanımıza gelip eşime, “Abla, Baran’ın kanını yerde bırakmayın” dedi. Eşim de, “Yerde bırakır mıyım, o polisin gözünü oyacağım!” diye cevap verdi. Meğer o kişi polismiş; hemen tutanak tutup eşim hakkında şikâyette bulundular ve eşim mahkemede ceza aldı. Bir devlet kurumu ailenin başına böyle çorap örer mi, acılı bir ailenin duygularıyla böyle oynar mı? Aileleri sindirmek için böyle şeyler polis tarafından tezgâhlanıyor; amaç işinizi gücünüzü bırakıp mahkemelerde sürünmeniz.

İrtibatta olduğunuz kişiler arasında polisler, polis aileleri de var mı?

Emniyet içindeki şüpheli ölümleri de araştırıyoruz. İntihar ettiği ileri sürülen polislerin aileleri bizle irtibata geçtiler. Devlet karakollardaki, askerdeki ve emniyetteki şüpheli ölümleri “intihar” olarak açıklıyor. Ancak işin gerçeği çoğu zaman farklı oluyor. Yani yalnız bizler değil, polisler de PVSK’nın mağduru oluyorlar. Kimse, “Ben en iyisi polis olayım da birilerini öldüreyim” demez. Amirler silahları polislere teslim ediyorlar, “Dilediğince kullan, sana bir şey olmaz” diyorlar. Başbakan infaz yapan polislere sahip çıkıp sırtlarını sıvazlıyor. Onlar da bu güvenle silahlarına sarılıyorlar. Namluyu belki kendi görev arkadaşlarına da çeviriyorlar.

Emniyet teşkilatına katılan bir vatandaşın, infaz yapabilen bir polis memuruna nasıl dönüştüğünü de araştırıyor musunuz?

Bu konuyla ilgili Emniyet-Sen ile ortak bir konferans düzenleyeceğiz ve “Bir polis neden katil olur?” sorusu üzerinde duracağız. O polislerin aileleri de perişan; bir polis kızı görüşmemizde, “Babam sabah polis olarak göreve gitti, akşam elini kelepçeleyip katil olarak cezaevine attılar. Babam katil olmak için polis olmadı” dedi. Bir yandan çocuklarımız toprağın altına gitti, bir yandan katiller de huzur bulamıyorlar. PVSK hem bizi, hem katilleri hem de ailelerini zor durumda bırakıyor.

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Polisler cinayet işlemek noktasında nasıl bu kadar rahat davranabiliyorlar?

Polis okullarında polisin cinayet işleyip beraat ettiği davalar örnek gösteriliyor. Cezasızlığı genç polis adaylarına özendiriyorlar. Polisin silah kullandığı için ceza almayacağına ilişkin bütün Yargıtay hükümlerini öğrencilere ezberlettiriyorlar. Öğrenciler, “Vay anasına, ben demek ki istediğim gibi silah kullanabileceğim” diyorlar. Daha okuldayken devlet polise katil olmanın eğitimini veriyor. Polis cinayetlerinde farklı olaylarda farklı kişilere ait ifade tutanaklarını karşınıza koyun, isimleri kapatın, hangi ifade hangi olayı anlatıyor anlayamazsınız. Demek ki bu laflar önceden ezberletilmiş. Okullarda katil olmak teşvik edilirken, polislere hasbelkader katil olurlarsa ne yapacakları da öğretiliyor. Sivas’taki, Ankara’daki, İstanbul’daki katillerin ifadeleri nasıl bu kadar aynı olur? Şablon şu: “Havaya ateş ettim, duvardan sekti, elim kaydı, dengem bozuldu. Ben görevimi yaptım!” Demek ki polisin görevi adam öldürmek…

Gezi olaylarında canı yanan, evlatlarını kaybeden ailelerle birlikte hareket edecek misiniz?

Abdullah Cömert’in, Ethem Sarısülük’ün, Ali İsmail Korkmaz’ın aileleri bir yıl sonra yalnız kalsalar bile, dünya durdukça biz polis şiddetini unutmayacağız ve ailelerin yanında olmaya devam edeceğiz. 134 canı, bağrı yanmış, yıkılmış aile Gezi olaylarında yaşamını yitirenlerin aileleriyle dayanışacak. “Bayrağını almış sokağa çıkmıştı. Dur ihtarına uymadı. Eyleme katılmıştı” gibi bahaneleri kabul etmiyoruz. Biz yaşadık ve biliyoruz; bu öfkenin karşısında hiçbir vali ve emniyet müdürü duramaz. Polis silah kullandığı için son 6 yılda 134 kişi yaşamını yitirdi. Baran Tursun Vakfı, ailelerin öfkesinin örgütlenmesi için kuruldu. Devleti de, hükümeti de, şiddeti de biz aileler titreteceğiz. 130 ailenin öfkesine hiçbir vali ve emniyet müdürü direnemez.

“Oğlumun kafasındaki kurşunu saklayan, Ethem Sarısülük davasında neler yapmaz!”

‘Ahmet Yıldız cinayetinde onu çalıştıranların da devletin de payı var’

ayildizo

Babasının iddiası cep telefonu masraflarını çıkartmak için kendilerinden gizli çalıştığı yönünde; yanında çalıştığı işveren ise ailesinin rızası ve bilgisi dahilinde çalışmaya başladığını öne sürüyor. Hangisi doğru olursa olsun, Ahmet Yıldız daha 13 yaşındayken, pres makinesini kullanmaya çalışırken bir iş kazasında yaşamını yitirdi. Her yıl yaşamını yitiren onlarca çocuk işçiden farkı, olayın basına yansımasıydı. Gündem Çocuk! derneğinden Ezgi Koman, Ahmet Yıldız davasını, diğer çocuk işçileri ve çocuk işçilerin ölümle burun buruna yaşamasını yalnızca seyreden pervasız kamu uygulamalarını, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.  
Söyleşi: Cankız Çevik

Gündem Çocuk Derneği olarak, Ahmet’in ölümünden basın vasıtasıyla haberdar olduk. 13 yaşında bir çocuğun hiç çalışmaması gerekirken, pres makinesi gibi çok tehlikeli bir aleti kullandığı sırada hayatını kaybetmesi ne yazık ki çok acı ve bir o kadar da öfke verici bir olay…

Olayı öğrenmeniz üzerine sürece dahil olduğunuzda ne gibi ayrıntılarla karşılaştınız?

Olaydan 2-3 gün kadar sonra aileyle görüştüğümüzde baba perişandı. Bize kendisinin esnaf olduğundan, maddi durumu kötüleştiği için kimi zaman Batman’a gidip geldiğinden ve arabada yattığından bahsetti. Ayrıca Ahmet’in çalıştığından haberi olmadığını ancak eşinden öğrendiği kadarıyla ailesinden gizli aldığı cep telefonunun borcunu ödemek için çalışıyor olduğunu söyledi. Hikâyeyi bu yönleriyle dinlemek çok daha acı oldu çünkü karşımızda tam anlamıyla vahşi bir kapitalizm hikâyesi vardı: Urfa’dan göç etmiş bir aile, batan bir baba ve kullandığı cep telefonunun masrafı için çalışan bir çocuk…

Ailesinin Ahmet’in çalıştığından gerçekten habersiz olduğuna inanıyor musunuz?

Ailenin asıl görevi çocuğu korumak ve çalışmasını engellemek olduğu için büyük olasılıkla kendi sorumluluklarının üstünü örtmek için bilmediklerini söylemiş olabilirler. Ancak biz en başından beri bu işin asıl sorumlusunun Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı olduğunu düşünüyoruz. Devlet tüm mekanizmaları ile bu durumu fark etmeli, gereğini yapmalı, Ahmet ölmemeliydi…

Yıldız ailesi Adana’nın Sanayi Bölgesi’nin hemen yakınındaki Yüreğir Mahallesi’nde yaşıyor. Mahalledeki neredeyse bütün çocuklar ailelerinin bilgisi dahilinde çalışıyor çünkü bölgede büyük çapta bir uyuşturucu ticareti var ve bu yüzden aileler, “Çocuklarım uyuşturucu satacağına çalışsın” diye düşünüyorlar.

1369225557

Ahmet’in ölümüyle ilgili hukuk süreci nasıl gelişti?

İlk duruşmada hâkim sanığın tutukluluğuna karar verdi. Ailenin avukatıysa davanın sadece bir kaza olarak değerlendirilmesi yerine, olası kasıt bulunması üzerinden değerlendirilmesini ve Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmesini talep etti. İkinci duruşmaya gitmeden bir gece önce babayla telefonlaşıp, ona davaya geleceğimizi haber verdiğimizde çok sevinmişti. Basına da haber verdiğimizi ve işin peşini bırakmayacağımızı belirttiğimizde daha da heyecanlanmışlardı. Ertesi gün uçaktan indiğimiz sıradaysa ailenin avukatı arayıp; ailenin sanıkla anlaştığını ve davadan çekildiklerini söyledi. İnanamadık…

Böyle bir durumla karşılaşabileceğinizi tahmin ediyor muydunuz?

Aslında ilk duruşma öncesinde yaptığımız görüşmede aile çok kararlıydı; “Bizim çocuğumuzun başına geldi, başka çocukların başına gelmesin” diyerek fabrika sahibinin peşini bırakmayacaklarını söylüyorlardı. Diğer yandan, bu aile bir aşiretti ve evin üst katında oturan söz sahibi kişi, “Eğer bir kez kapımıza gelip özür dileselerdi, ben bu davayı zaten açtırmazdım” diyordu. Ben vazgeçmiş olmalarını bu “büyük amca”nın kararına bağlıyorum. Ayrıca bir gecede fikirlerinin değişmesine bir pazarlığın sebep olduğu da açık… Baba ilk duruşmada, oğlunun çalıştığından hiçbir şekilde haberdar olmadığını ifade etmişti. İş yeri sahibi ise Ahmet’i babasının getirip işe başlattığını söylemişti. İkinci duruşmadaysa sanığın avukatı mahkemede, “Baba, Ahmet’i iş yerine kendisinin getirdiğini yeminli bir şekilde itiraf edecek” gibi bir şey söyledi. Yani bu konuda bir pazarlık yapıldığına inanıyorum.

İki taraf arasında nasıl bir anlaşma sağlanmış olabileceğini düşünüyorsunuz?

Ailenin avukatı, maddi manevi tüm zararlarının karşılandığını, o yüzden çekildiklerini belirtti. Maalesef, hayatını kaybeden çocukların davalarıyla ilgili en büyük sıkıntı, o çocukların bir pazarlık nesnesi haline dönüştürülmesi. Ailelerin kurumlarla anlaşmaları, takip ettiğimiz diğer davalarda da sıklıkla rastladığımız bir durum. Ahmet Yıldız için de fabrika sahibi elbette aileye para teklif etmiştir, baskı da yapmıştır ve aşiretin başı olan kişi ikna olarak, “Bu iş bitecek” demişse, diğer aile bireylerine de yapacak bir şey kalmamıştır. Aslında sanık avukatının mahkemedeki ifadesi babaya “velayeti kötüye kullanmak” noktasında sorumluluk yükledi. Davayı takip eden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın avukatı bu ifadelerin ardından babaya dava açabilirdi. Sonuçta o evde başka çocuklar da var. Onların da hak ihlaline uğrama ihtimalleri var. Ancak durum “Baba Ahmet’i çalıştırdı ve Ahmet öldü” olarak algılanmamalı. Burada devletin ihmali ve yükümlülüğü vurgulanmalı; kaçak bir iş yerinde, kaçak olarak 13 yaşındaki bir çocuk çalıştırılıyordu. Babaya ve aileye verilen sorumluluklar, devletin kendi sorumluluğunu azaltmaz.

Ailenin şikayetini geri çekmiş olması davayı nasıl etkileyecek?

ahmet yıldızŞu an davayı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı sürdürüyor. Bu tür davalarda doğrudan etkilenen taraf çekildiğinde davalar zayıflıyor ve bir süre sonra da kapanıyor. Biz de, Gündem Çocuk Derneği olarak müdahilliğimizin, bu olayı “çocuk işçiliğiyle mücadele” noktasında örnek bir davaya çevirmek için çok önemli olduğu hakkında hâkimle konuştuk. Ancak, hâkimler genelde doğrudan etkilenen taraf olmayan kurumların davalara müdahilliklerini kabul etmiyorlar. Oysa ki, bir çocuk hakları derneği olarak biz bu davanın doğrudan tarafıyız! Yine de, müdahilliğimiz kabul edilmemiş olsa bile, biz bu işin kapanmaması adına hem izleyici olarak duruşmalara katılmaya hem de kamuoyu kampanyaları düzenlemeye devam edeceğiz.

Katıldığınız duruşmalardaki gözlemlerinize dayanarak, iş yeri sahibinin tavırlarını ve savunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

O da çok genç biri… Yirmili yaşlarının başlarında… Ancak olaya dair hiçbir sorumluluk hissetmediğini düşünüyorum. İkinci duruşmada, Ahmet’in babası davadan çekildiklerini söylediğinde söz sırası sanığa geldi ve kendisi kikboks sporcusu olduğunu ve şampiyonaya katılacağını söyleyerek tahliyesini istedi. Neyse ki hâkim tutukluluğunun devamına karar vererek adil bir karar verdi. Fakat hâkimin bu kararı, sanığın 13 yaşında bir çocuğun ölümüne sebep olduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmek istediği gerçeğini değiştirmiyor. Bu çok yıkıcı bir durum…

Olayın gerçekleştiği gün neler yaşanmış?

Ahmet işe paketleme bölümünde başlamış ama sonra daha fazla çalışması için üst kattaki presleme makinelerine geçirilmiş. Yani öyle, “Oradan bir seferlik ürün çıkartırken olmuş” gibi savunmalar tamamen yalan. Bu arada olaya sebep olan pres makinesinin güvenlik sensörü de daha hızlı üretim yapabilmek için özellikle bozulmuş. Sanık, “Benim ancak bu kadarına param yetiyordu, bu makineyi alabildim” diyerek işin içinden sıyrılmak istiyor. O atölye tamamen kaçak bir yer ve sadece Ahmet değil, başka çocuklar da çalıştırılıyor. Ne yazık ki kimi zaman yasalar olması gerektiği gibi oluyor ama denetlemesi yapılmadığı için bir işe yaramıyor.

İş yeri sahibinin yalanları bu kadarla da sınırlı değil. En kötüsü olayın gerçekleştiği gün, önce çocuğu hastaneye götürüp, “Trafik kazası oldu” demesi ve ardından atölyeye dönerek kan izlerini yok etmeye çalışması. Böylesi bir soğukkanlılık ürpertici ve inanılmaz geliyor. Sonuçta bir çocuğun ölümüne yol açmışsın ama hala kendi derdindesin. Neyse ki doktor olayın trafik kazası olmadığını anlayıp polise bildiriyor da biz şu an Ahmet Yıldız vakasından haberdarız ve olayı bir iş cinayeti olarak tanımlıyoruz. Yoksa pek çok iş cinayeti “kaza” olarak kayıtlara geçiyor ve hiçbir şekilde haberimiz olmuyor.

Doktorun görevini yerine getirmesiyle bu olaydan haberdar olduğumuzdan bahsettiniz, yaşanan ölümde sorumluluğu bulunan diğer kurum ya da kişilerin kimler olduğunu düşünüyorsunuz?

Ahmet okula da giden bir çocuktu ve öğretmenleri cenazeye geldiklerinde, Ahmet’in yaşamını kaybettiği günün sabahındaki derslerde çok yorgun ve dalgın göründüğünden bahsetmişler. Elbette yorgun olur… Onlar bu konuda neden bir adım atmadılar? Yani öyle anlaşılıyor ki, herkes bir şeyler biliyordu ama kimse müdahale etmedi. Ayrıca, yıllardır o mahallede süren yaşam tarzından, dönen uyuşturucu ticaretinden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ya da İçişleri Bakanlığı’nın hiç mi haberi yoktu? Devletin buna yönelik hiç mi bilgisi, hiç mi politikası yok? Ama işte devlet bazen birilerini gözden çıkartıyor… Ahmet de devletin umrunda olmayanlardandı…

Olayın herhangi bir tanığı var mı?

Resmi bir tanık yok. Ama Ahmet’le birlikte orada çalışan bir arkadaşı aileye bir şeyler anlatmış… O da çocuk ve onun psikolojisinin de kötü durumda olduğunu tahmin etmek güç değil. O atölyede gün boyu ne gibi işler yaptıklarına dair bir sürü tanıklığı var ancak herkes sustuğu için o da susuyor. Yetişkinlerden öğrenilen bu suskunluk, arkadaşını kaybetmenin üzüntü ve travmasının yanı sıra onun adalet duygusunu, gelecekle ve yaşamla olan ilişkisini zedeliyor. O çocuk da mağdur ve onun da desteğe ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Bakanlığın o çocukla da ilgilenmesi gerekiyor.

21 Haziran’da görülen üçüncü duruşma nasıl geçti?

Mahkeme, toplanması gereken deliller büyük ölçüde toplandığı için tutukluluğun devamı yönünde karar vermedi ve sanık tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Dosya bilirkişi heyetinde olduğu için kusur oranlarının belirlenmesine yönelik bir rapor hazırlanacağı bildirildi. Aslında hâkimin, sanığın tutukluluğunu kaldırmadan önce bilirkişiden gelecek raporu bekleyeceğini düşünmüştüm ama yanıldım. Bu kararda ailenin davadan vazgeçmiş olmasının mutlaka büyük payı vardır. Bir sonraki duruşma yarın, yani 1 Ekim’de görülecek.

Çocukların uğradığı hak ihlalleri üzerine çalışan bir kurum olarak Türkiye’deki çocuk işçilerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de 1990’lı yıllarda yapılan ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmesiyle, 2 milyona yakın olan çocuk işçi sayısı yarı yarıya düşürüldü. 2002’de ise çocuk işçiliğiyle mücadele için ILO’yla birlikte yeni bir eylem planı oluşturuldu. Ancak o tarihten bu yana herhangi bir olumlu değişim gözlenmedi. Devletin pahalı otellerde yaptığı toplantılarda sorun sadece yüzeysel olarak ele alınıyor, Sözleşmelerin etrafından dolanma yöntemleri bulunuyor. Oysa ki, çocuğun içinde bulunduğu ailenin sosyal haklarını, sendikal haklarını iyileştirmeden, yoksullukla mücadele etmeden ya da göçe çözüm bulmadan çocuk işçiliğini tek başına önlemek mümkün değil.

2012 yılında yayınladığımız “Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı” raporunda, en az 38 tane çocuğun iş kazalarında yaşamını yitirdiğini belirttik. Bu sayının 27’si doğrudan çalışma kazalarında, diğerleriyse bulunduğu iş yeri ortamında gerçekleşen kazalarda hayatlarını kaybeden çocuklardı. Üstelik bu işin yalnızca basına yansıyan kısmı. Bir de hükümet, son bir yılda aldığı kararlar neticesinde mevcut durumu daha da kötüye götürdü. Örneğin; 4+4+4 eğitim sistemi reformuyla artık çocuk yasal olarak ortaokuldan sonra çalışabilir hale geldi ve meslek liseleriyle birlikte çocuğun çıraklık yaşı da indirildi. Ayrıca gençlerin çalışmasına ilişkin yönetmelik de değiştirilerek, “18 yaşına kadar olan çocuklar ağır işlerde çalışamaz” ifadesi kaldırıldı.

Farklı dava deneyimlerinizden yola çıkarak, bu davanın nasıl sonuçlanacağına inanıyorsunuz?

Davalar, genelde aile vazgeçtiğinde ve kamuoyu takibi sona erdiğinde, yüzlerce dosya arasından kaybolup gidebiliyor. Cezasızlığın sonucu olarak da yeni ihlaller sürüyor, başka çocuklar yaşamlarını kaybediyor… Bu nedenle Ahmet Yıldız’ın davasını takip etmek çok önemli. Bu davayı ne kadar çok kurum, ne kadar çok kişi takip eder ve işin peşini bırakmazsa bir olasılık da olsa adalet mümkün olabilir. Biz Gündem Çocuk Derneği olarak; Türkiye’de devletin ihmali ya da kastı sebebiyle yaşamını kaybeden tüm çocuklar için, adalete inandığımız için ve tüm olan bitenlerden çok utandığımız için bu davayı sonuna kadar takip etmeye devam edeceğiz.

‘Ahmet Yıldız cinayetinde onu çalıştıranların da devletin de payı var’

“Ethem’i tanıyabilmiş olmak eğilen boynumuzu dikleştirdi”

Fotoğraf: Cankız Çevik

Fotoğraf: Cankız Çevik

Müzisyen Okan Kobatan, mensubu olduğu müzik grubu Kutup Yıldızı’yla verdiği konserler sırasında tanıştığı Ethem Sarısülük’ü, “Etkinlik boyunca bir aradaydık. Hani bazı insanlar vardır ya, mütevazılığı karşısında ezilirsin… Ethem de aynen öyle bir adamdı! Ankara’da tanınan, değer verilen bir insandı. Çünkü sadece patronlara çalışan bir işçi değil, aynı zamanda mücadele eden, halk için çaba sarf eden biriydi. Ethem’i tanıyabilmiş olmak eğilen boynumuzu dikleştirdi” diye anlatıyor. Kobatan, Gezi Parkı olayları sırasında şahit olduğu ve deneyimlediği polis şiddeti ile Ethem’in yaşamını yitirmesinin üzerinde bıraktığı etkiyi Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Cankız Çevik

Kutup Yıldızı 1990’lı yıllardan beri, her tür baskı, gözaltılar ve cezaevi süreçlerine direnerek faaliyet gösteren bir müzik grubu. Çalışmalarımızı Beşiktaş’ta sürdürüyoruz. Gezi Parkı olaylarının başladığı gün, neler olduğunu merak ettik ve çalışma bitiminde arkadaşlarla Park’a gitmeye karar verdik.

Başta orada kalmak ve eyleme katılmak gibi bir niyetiniz yok muydu?

Aslında katılacak bir eylemlilik de yoktu başlarda. Orada tulum çalan bir arkadaşla tanıştık, biz de enstrümanlarımızı çıkarttık ona katıldık. Kimsenin şiddetle alakası yoktu, parkta tam bir şenlik havası vardı. Biz de belki birçok insan gibi “Eğlence bitene kadar orada kalır ve gece evimize döneriz” diye düşünüyorduk. Ama polisin varlığı insanları alanı korumaya itti. O sert müdahaleler olmasaydı daha fazla insan gelmez, olanın çoğu da ayrılırdı zaten. Kısa bir süre önce çok sert bir 1 Mayıs İşçi Bayramı yaşamıştık, öncesinde Taksim yasakları vardı ve 12 Eylül faşizmini her daim hayatımızda zaten hissediyorduk. O yüzden ben halkın Gezi Parkı konusunda da bu kadar duyarlı olacağını sanmıyordum.

Nihayetinde o gün evinize dönmeyişinizin sebebi ne oldu?

O günlerde, Göztepe Özgürlük Parkı’nda gerçekleştireceğimiz Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivalimizin tarihi yaklaşıyordu. Bu festivali duyurmak için 1 Haziran’da Taksim’de bir açılış yürüyüşü yapacaktık. Festivale katılan şiirler jüri tarafından değerlendirilip, ödüller verildikten sonra da biz, Bajar ve başka müzik gruplarının da katılacağı bir konserle de kapanış yapılacaktı. O gün, açılış yürüyüşüne dair hazırlıkları yapmak için Taksim’deki Yapı Sanat Evi’ne gitmeyi planlamıştık ama meydana geldiğimizde polis müdahalesi başlamıştı bile. İnsanlar slogan dahi atmıyor sadece polisin karşısında duruyorlar, esnaf ağabeyler de polisle konuşmaya çabalıyordu. Ben o sırada bile “Akşama basın açıklaması yapılır ve insanlar dağılır” diye düşünüyordum, o yüzden arkadaşlarla sanat evine giderek üzerinde Adnan Yücel’in resmi olan ve “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” yazan pankartımızı alarak kendi etkinliğimizin duyurusunu yapmak üzere sokağa çıktık. O pankartı açıp yürüyüşe geçtiğimizde poliste 45 derecelik açı falan hikâye oldu. O gaz fişeği silahında nişan noktası olmadığı için nişan almak çok zordur ama uzak mesafelerden bile insanları vurabildiklerine göre demek ki 45 dereceni değil, bunun eğitimini alıyorlar. O andan sonra yapabileceğimiz tek şey, insanlarla bir arada kalarak direnmek. Yani aslında kendimizi savunmaktı. Burası benim yaşam alanım sonuçta; sanat evimiz burada, müzik çalışmalarımı burada yapıyor, eğitimimi burada veriyorum. Polis gelmiş saldırıyorsa, barikat kurup kendimi savunmak en doğal hakkım.

gezi1

Olayların ilk günlerinden başlayarak medyanın yakındığı tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Televizyonlarda her şey bir anarşinin parçası olarak gösteriliyordu ama aslında insanlar sadece kendilerini polisten, TOMA’lardan korumaya uğraşıyordu. Ayrıca esnafa zarar verildiği de sıkça dile getirildi ama birçok esnafın camları polisin bilinçli bir şekilde attığı gaz fişeklerinden dolayı kırıldı. Kitlenin dağılmış olduğu yerlerde polis kasıtlı olarak esnafın camlarını kırıyordu veya üniformalı çevik kuvvet polislerinin eylemcilere küfürler ederek taş attıklarına da şahit oldum. Bunu yaparlarken de aralarında sivil şahıslar da vardı onlarla birlikte hareket eden. Medya bunların üstünü hep kapattı.

Polisin görev tanımlarının dışına çıkan bu saldırgan tutumunu neye bağlıyorsunuz?

Polisler Gezi öncesinde de halkı sevmezdi. Kimileri eskiden de yanımızdan geçerken nefretle bakardı. Buna aldıkları eğitim sebep oluyor, çok uzun süre bu şekilde beyinleri yıkanıyor ve olaylara halkın gözünden bakamaz hale geliyorlar. Bakabilmiş olsalar, onların içinde de onurlu insanlar vardır. Neticesinde polisler de halktan gelen insanlar. Keşke birilerinin duygularına düşüncelerine hizmet edecek şekilde değil de halk için görev yapsalar.

Kendi yaşam alanınızı korumak için başlattığınız mücadelenin tüm Türkiye için önemli bir simge haline geldiğini ne zaman fark ettiniz?

Astım hastası olduğum için olaylar sırasında üç kez bayıldım. Gözümü her açtığımda ya Gezi Parkı’nın içinde ya da bir cafedeydim. Dayanışmayı, insanların birbirini ötekileştirmeden nasıl yardımına koştuğunu, bir kişinin hiç tanımadığı bir başkası için nasıl kendisini gaz fişeğine karşı siper ettiğini orada gördüm. Bir ara, biraz dinlenmek ve medyada neler konuşulduğunu görmek için Yapı Sanat Evi’ne döndük. Bir baktık ki, Ankara, İzmir, Eskişehir, sayısız il ayakta! Bir de üzerine bir yoldaşımızın, Ethem’in vurulduğunu ve durumunun ağır olduğunu öğrendikten sonra yerimizde duramadık.

Ethem Sarısülük’le tanışıyor muydunuz?

Kutup Yıldızı’nda çalıştığım için sık sık farklı illerde konserlere gidiyorduk. Ethem’le en son Adana’daki konserimizde karşılaşmıştık. Etkinlik boyunca bir aradaydık. Hani bazı insanlar vardır ya, mütevazılığı karşısında ezilirsin… Ethem de aynen öyle bir adamdı! Ankara’da tanınan, değer verilen bir insandı. Çünkü sadece patronlara çalışan bir işçi değil, aynı zamanda mücadele eden, halk için çaba sarf eden biriydi. Ethem’i tanıyabilmiş olmak eğilen boynumuzu dikleştirdi aslında. Onun vurulması beni çok etkiledi ama… Benim için bu direniş artık gerçekten özgürlük ve daha adil bir dünya için verilen bir mücadeleye döndü. Çünkü o kurşun sadece Ethem’e değil, bizlere, tüm bir halka sıkıldı. Dolayısıyla Sarısülük ailesinin acısıyla bütünleştiğimizde direniş biz emekçiler açısından daha farklı bir boyut kazandı. Ethem’i tanıdığımız ve ne kadar inatçı olduğunu bildiğimiz için son ana kadar öleceğine asla inanmadık. O da 14 gün boyunca tıbbı bile aşarak direndi! Bu sadece fiziksel değil, haklılığından ileri gelen bir direnişti.

Ethem Sarisuluk (2)

Yaşanılan acı sonrasında daha da sertleşen mücadele sonrasında Gezi Parkı yeniden halka ait olduğunda, orada nasıl bir ortam yarattınız?

Polis nihayetinde püskürtüldüğünde insanlar kısa bir süre için bile olsa, hiç tatmadıkları bir özgürlüğü yaşadılar. Mücadele sırasında kurduğumuz dayanışmayı, parkta daha da besledik. Her şeyi geçtim etrafta “Arkadaşlar, ilgiye ihtiyacı olan var mı?” diye soran kişiler bile vardı. Ben de gidiyordum “Valla benim çok var” diyerek çünkü aslında hepimizin vardı. Hepimiz bu sistemde o kadar ilgisiz kalmış ve dışlanmış, birbirimize karşı yabancılaşmıştık ki! “Şu politikacılar olmasa, insanlar birbirleriyle anlaşır” diyorlar ya, biz bunu kanıtladık. Türk bayrağıyla BDP bayrağı taşıyan kişilerin sohbet etmesini sağladık. Farklı birçok kesimden insanın bir araya gelmiş olması hepimizi oldukça değiştirdi. Ben de mesela homofobik bir yapım olduğunu ilk kez orada fark ettim. LGBT bireylerle sohbet ettikçe ve neler yaşadıklarını dinledikçe, homoseksüelliğin bir hastalık veya bir tercih olmadığını, doğalarının böyle olduğunu anladım. Yani polis tekrar parktaki hayatımıza girene dek orada çok güzel bir paylaşım içerisindeydik.

15 Haziran akşamı polis parkı boşalttıktan sonra Taksim’de nasıl bir süreç başladı?

Bildiğiniz üzere Gezi Parkı artık mesai saatlerine bağlandı. Bir süre kapalı kaldıktan sonra açıldığı haberini alır almaz yeniden parka gidip son halini görmek istedik. Parka ulaştığımızda yeniden kapandığını öğrendik. Parkın etrafını polis çevirmiş, bizleri almadığı gibi halihazırda içeride bulunanlardan da parkı terk etmelerini istiyordu. Hatta bir kadın duruma, “Musluk mu bu; bir açıp bir kapatıyorsunuz?” diye tepki gösterdi. Çatışmalar da zaten o gün yeniden başladı. Sanat evine döndüğümüzde, tamamen gaz altında kalmış olan sokağımızda polislerin hemen yakınımızdaki Lambda İstanbul LGBT Derneği’nin kapısını zorladıklarını gördük. Polis çok hınçlanmıştı. LGBT’lere ne kadar kötü davranabileceklerini, içeri girebilseler onları linç edeceklerini bildiğimiz için arkadaşları korumak istedik ve yeniden sokağa çıktık. O sırada kör bir arkadaşımız, refaketçisiyle yanımıza geldi ve polislerin onlara saldırdığını anlattı. Buna çok sinirlendim ve caddedeki polislere “Kör birine saldırmaya utanmıyor musunuz? Bu kadar mı düştünüz?” dedim. Bunun üzerine bir sürü küfür işittik, sonra da zaten kalkanlarıyla bizi sokağa itmeye başladılar. Aynı esnada diğer polisler de LGBT Derneği’nin çelik kapısını kıramadıkları için içeri girememişlerdi.

Polislerle bu kadar yakından muhattap olduğunuz sıralarda fiziksel bir şiddete maruz kalmadınız mı?

Gece işler biraz durulduğunda eve gitmek için vapurla karşıya geçmeye karar verdim. Galatasaray Lisesi’nin önünden geçerken bir tane polisin akrep aracının tepesindeki kapaktan çıkmış insanları plastik mermi silahıyla tarayarak ilerlediğini gördüm. Sağa sola kaçışan insanlara mermi sıkarken, sanki oyun oynayan bir çocuk gibiydi. Araca, “Ne yapıyorsun sen? Öldürecek misin bizi?” diye seslendim. Bunun üzerine bana dönerek nişan aldığını fark ettiğimde kendimi korumak için sırtımı döndüm. Bir süre bekledim ama üzerime mermi gelmeyince, akrebin gidip gitmediğini kontrol etmek için yeniden önümü döndüm. Tam o sırada bacaklarıma iki mermi isabet etti. Çok ciddi bir yara almadım, ufak bir pansumanla atlattım ama sırtımdan veya popomdan vurması aynı derecede canımı yakmayacağı için yüzümü dönmemi özellikle beklemesi açıklanamaz bir şey! Maalesef hak gökten inmeyecek bize, her alanda mücadele etmemiz gerekiyor.

kobx

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

“Ethem’i tanıyabilmiş olmak eğilen boynumuzu dikleştirdi”

“Rantçıların kişisel çıkarları için savaştırıldık kardeşim!”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Milliyetçi bir çevrede büyüyen ve askere gidene dek Türkiye’deki yerleşik ayrımcılık politikalarından bihaber yaşayan Mustafa İldeniz için işler, zorunlu askerlik hizmetini yapmak üzere Erzurum’a gitmesiyle değişti. Komando er olarak yaptığı askerliği boyunca onlarca çatışmaya giren İldeniz, 1994’te Kars, Kağızman’daki bir PKK baskını sırasında kolundan yaralandı. İldeniz, savaştığı kişilerin, çocukluk arkadaşı Ali Yılmaz gibi Kürt olduklarını da, Ağrı Dağı’nda susuzluktan ölmek üzereyken karşılaştığı, kendisine su ve yiyecek veren gerillalardan öğrendi. Kolundan olmaktan kıl payı kurtulan, 1994’ten beri sahip olduğu Güneydoğu Sendromu yüzünden hala ilaç tedavisi gören gazi Mustafa İldeniz, barış özlemini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
Nasıl bir çevrede büyüdünüz?

Beş vakit namaz kılınan, muhafazakâr bir çevrede, Trakyalı, Babaeskili, Erzurumluların yaşadığı, İstanbul’un aşırı milliyetçi bir mahallesinde büyüdüm. Ben de milliyetçiyim, ülkemi, en önemlisi de Türkiye halklarını seviyorum. Ama çocukluğumda Kürt meselesini etraftan hep düşmanca dinledim. “Biz bozkurduz, insanız. Onlar insandan aşağılar…” Çocukken hep bunları işittim ama 18’imden sonra yaşayarak öğrendim. Bak, dövmem bile var gençliğimden (Kolundaki üç hilal dövmesini gösteriyor). 16 yaşımda yaptırdım bunu ama keşke silebilsem… O zamanlar nasıl bir insan olduğumu her görüşümde hatırlıyorum.

Askere gidene kadar bu duyduklarınızın doğruluğundan şüphelendiğiniz olmadı mı?

Şüphelenmez miyim? Üç arkadaştık; ben, Diyarbakırlı Ali Yılmaz ve Siirtli Seryiğit. Ali Yılmaz Kürt’tü ve 1997’den sonra dağa çıktı, Seryiğit ise Siirtli bir Ermeni’ydi. Bakırköy’deki Ermeni kilisesinde gittiği ayinleri anlatırdı. “Papaz uzattıkça biz şarap içiyoruz, siz niye içmiyorsunuz?” diye takılırdı bana. Ben de, “Ulan bu nasıl iş, bizim camide hoca her şeyi yasaklıyor, onlara papaz ikram ediyor” diye dalga geçerdim. “Gelin sizi Hıristiyan yapayım” diye eğlenirdi. Gırgır şamata yapardık yani… 16’mızdayken bir akşam Sefaköy’de bir parkta oturmuş, muhabbet edip oyun oynuyorduk. Birden polis geldi ve kimliklerimizi istedi. Memleketlerini görünce Ali Yılmaz’ı ve Seryiğit’i aldı. Nüfus kâğıdımda Tekirdağ yazdığını görünce beni bıraktı. Onları iki gece nezarette tutmuşlar. Kimlik ve ayrımcılık meselelerini ilk sorgulamam bu olayla oldu.

Olaydan sonra birbirinizin kimlikleri hakkında aranızda ciddi konuşmalar geçti mi?

Ali Yılmaz’ın Kürt olmasının ne demek olduğunu, o gözaltından sonra anladım. Ali Yılmaz, “Seni niye almadı polisler?” diye sordu. Ben de, “Demek ki sizin tipinizi beğenmemiş” dedim. “Sen öyle san heval…” diye cevap verdi. Heval’in “dost” demek olduğunu, ekmek, su gibi kelimelerin Kürtçelerini Ali Yılmaz’dan öğrenmiştim.

Askere gitme arifesinde, savaşa ilişkin öngörünüz neydi?

Oraya PKK’yla savaşmaya gittim ama Kürt olduklarını bilmiyordum bile! Bize hep Yunanlılar, Ruslar, dış güçler diye bir sürü şey anlattılar. Ailem de beni davulla zurnayla uğurlayıp, “Şehit olmadan gelme” dediler. Allah’ın izniyle gittik ama kazın ayağı öyle değilmiş! Acemi birliğinden sonra dağıtımım Erzurum Oltu’daki iç güvenlik taburuna, yani komando birliğine çıkınca ailem çok üzüldü. Ama bana sorsan aslanlar gibi dış güçlerle çarpışacaktım.

Sıcak çatışma bölgesine ilk gidişiniz ne zamandı?

Tabura teslim oluşumun üçüncü gününde, Ejder Operasyonu kapsamında Ağrı Dağı’na gittik ve 52 gün arazide kaldık. Oradan Tendürek Dağı’na, oradan Van’a ve Çaldıran’a… Gez Allah gez! Yatak yüzü görmedim.

Operasyon öncesinde nasıl bilgilendirilmiştiniz?

Ne diyecekler, hiçbir şey demediler! Gecenin 2’sinde, “Koğuş kalk, giyin, toparlan!” İki günlük yoldan sonra Ağrı Dağı’nı görünce aklım başımdan gitti. Benim o zamana kadar dağ diye bildiklerim tepeymiş meğerse. Boğaz Köprüsü’nden Anadolu’ya ilk defa askere giderken geçmiştim. Yol boyu tepeleri gördükçe “Ulan dağa bak be!” diyordum. Doğu Anadolu’ya gelince bambaşka bir diyara vardığımı sandım. Ağrı’da sırtımızda 35 kilo çanta, elimizde 5 kilo G3 tüfeğiyle başladık yürümeye… Hepimizin diller dışarıda; o an ne Türk, ne Kürt, ne Ermeni, ne de Rum düşünürsün, düşünmene de imkân yoktur zaten. “Oraya heyecanla gittim, çatıştım” diyen yalan söylüyordur.

Çatışmaya ilk girişiniz ne zamandı?

İlk akşam mevzileri kurarken sesler gelmeye başladı. “Fiyuv, fiyuv” diye iki yanımdan bir şeyler geçiyor, ben de sinek-böcek sanıyorum. Ayağa kalkıp baktım; karşıdan alevler geldiğini görüyorum ama ne olduğunu anlayamıyorum. Adıyamanlı bir Kürt asker, “Yat ulan!” diye bağırıp beni alaşağı ediverdi. Ben ne bileyim çatışmaya girdiğimizi! Zaten çatışmayı idrak edişim mermilerden değil, yüzümün birkaç metre yanından geçen alev topundan, yani roket mermisinden oldu. Dedim, “Oğlum sen yandın, nereye geldin? Senin işin bitti bu saatten sonra!” İki gözüm iki çeşme ağlıyorum, Adıyamanlı Rıfat, “Erkek adamsın ne ağlıyorsun” diye tokadı basıyor. Yerim erkekliğini, nereye dönsem mermi geliyor. Tam siper yatıyorum. Baktım Rıfat mermi sıkmaya başladı, bir yandan da bana kızıyor: “Benim anam ağlayacağına onunki ağlasın, bana ne! Kaldır kafanı, sıkmaya başla!” Hayatımda tabanca görmemişim, ben de sıkacağım ama kurma kolunu bile çekmemişim. Rıfat, “Çabuk başla ateş etmeye yoksa burada öleceğiz!” deyip bir tokat daha sallayınca başladım mermi atmaya. Ama bir şey gördüğüm de yok… Çatışma 4 saat sürdü, kimseye de bir şey olmadı. Sabah bulduğumuz boş kovanlardan, 100 metre dibimize kadar geldiklerini anladık. Demek ki orada ben de ateş etmeye başlamasam gidecektik…

Roketatarı ve roketleriyle bir PKK mensubu.

Roketatarı ve roketleriyle bir PKK mensubu.

Ölümden dönmenin mutluluğunu yaşadınız mı?

Herkeste büyük mevzu atlatmış olmanın mutluluğu vardı. Kaybedecek o kadar çok şeyimiz var ki! Bütün gece 5 dakikaymış gibi geldi geçti; sokakta oynadığım misketi, anne-babamın beni öpüp koklayışını düşündüm. Gönderirken kafama kına yakmışlardı. Mevzide düşündüm, “Ne kınası? Sen buraya ölmeye mi geldin? Hadi öldün, şehit mi olursun, cünüp mü gidersin?” Çatışma 8 saat de sürse sana 5 dakika gibi gelir çünkü aslında orada değilsin.

52 günlük operasyon nasıl sonuçlandı?

Hiç kayıp vermeden, iki yaralıyla atlattık. Bölgeyi taramak, hâkim tepeleri tutmak, hareketli grupları tespit etmek için yapılmış rutin bir operasyondu. Asıl korkunç olan Tendürek Dağı’na yaptığımız intikaldi. Ağrı’dan dönünce 4 günlük yatak istirahati verdiler. Daha üstümüzü başımızı yıkayıp bitlerimizi ayıklamıştık ki bu sefer de Tendürek’e yolladılar.

Tecrübeli olduğunuz için mi yeniden sizi gönderdiler? Sürekli savaş halinin getirdiği psikolojik travma ne olacak?

Tecrübeliydik tabii; nasıl hayatta kalacağımızı, merminin nereden geleceğini, nasıl mevzileneceğimizi öğrenmiştik. Öte yandan ruhen de değişmiştik. Çok sertleşmiştim. İnsani değerlerden uzaklaştığımı, insanlığımı kaybettiğimi hissediyordum. Tabura döndüğümüzde kendimizi operasyona katılmayanlardan daha üstün hissettik. Diğerlerine, “Sizin yaptığınız da askerlik mi?” diye bakıyorduk. Onların da bakışları değişmişti, bizden korkuyorlardı. Gittiğim ikinci operasyon Tendürek Dağı’ndaydı ve orada benim ölümden dönüp 4 kişinin öldüğü olaya tepki bile veremedim. Yaşadığına mı sevineceksin, ölene mi ağlayacaksın… Hiçbir şey hissedemedim, buzdolabı gibiydim. Korkuyla acı birbirine karıştı. Vurulana dek o günün acısını hissedemedim.

TSK'nın bölgedeki operasyonlarından bir kare.

TSK’nın bölgedeki operasyonlarından bir kare.

Siz hangi çatışma sırasında gazi oldunuz?

Kağızman’da üst bölgemize baskın yapıldığında yine mevzideydik. Nereden ateş edildiğini görmek için kafamı kaldırdım. İlk çatışmamdaki gibi, yine üzerime doğru gelen roketi gördüm. Roket mevziinin duvarına vurunca birden kolum arkaya doğru fırladı ve her tarafım kan oldu. Bir baktım ki kolum yok! Kolumun olduğu yerden yeşil damarlar uzanıyordu. Kolumun koptuğunu sanıyordum; iki üç nefes alıp Kelime-i Şahadet getirdim ve ölmeyi bekledim. Bir süre sonra baktım ki ölmüyorum, tüfeğin kayışını çıkartıp omzuma turnike yaptım. Hala üzerimize kurşun yağıyordu ve o halde birkaç mermi de ben atmaya çalıştım. İki-üç kurşun atıp bayılmışım. Gözümü helikopterde açtım; başımdaki doktor, “Yaşayacaksın, hayırlı uğurlu olsun gaziliğin” dedi. Kendime geldiğimde üç gün geçmişti. O arada kalbim durmuş, elektroşokla hayata döndürmüşler. Yatakta gözümü açtığımda koptuğunu sandığım kolumu diktiklerini fark ettim. Kol patlama anında neredeyse omzumdan ayrılmış ama küçük bir parça et, kolu tutmaya devam etmiş. Bu olay yaşandığında 13 buçuk aydır askerdim ve 11 aydır bilfiil çatışmaların içindeydim.

11 ay süren çatışmalar sırasında, Kürtlere karşı savaşıyor olduğunuzu anlayabildiniz mi?

Anladım tabii, hem de nasıl anlamak. Ağrı’daki ilk çatışmadan sonraki sabah arazide yürümeye başladık. Bir sis çöktü ki göz gözü görmüyor! Kısa sürede bizim tim, diğerlerinden ayrı düştü. Az kişi olduğumuzdan, çatışma olursa hep birlikte vurulmamak için aramızı açtık. Bir süre sonra sisten birbirimizi de kaybettik. Kaldık mı iki kişi! Varmamız gereken köye doğru yürümeye başladık ama yönü kestiremediğimizden kendi etrafımızda daireler çizmeye başladık. Birden tepelerin arkasında bir kafa gördüm. Yanımdaki arkadaşım Bekir de görmüş olacak ki, “Tamam, çaktırma” dedi. Bir dere yatağından geçerken Bekir önden gidiyordu. Dereyi geçip gözden kaybolunca gayriihtiyari arkamı dönmemle gerillayla göz göze geldim! Nasıl oldu anlamadım ama “Selamünaleyküm!” deyiverdim. O da, “Aleykümselam asker ağa!” diye yanıtladı. “Ağabey, köy o yönde değil” dedi. Komediye bak! Önce beni sakinleştirdi, susuzluktan bayılmak üzere olduğumu fark edince onu takip etmemi söyledi. Nisan ayı olduğundan karlar henüz erimemişti ve su bulmanın imkânı yoktu. Susuzluktan ölüyordum; burnum, dudaklarım çatlamıştı. Bekir de olanları gördü ve birlikte yürümeye başladık. Bir-iki tepe geçtikten sonra bir baktık ki 5-6 kişi oturmuş çay demlemişler, ellerinde de peynir ve lavaş var. Tedirginliğimizi görünce biri, “Sakin olun, tek başınızasınız size bir şey yapmayız” dediler. O ara birisi “Heval” dedi. O sözcüğü duyunca rahatladım, Ali Yılmaz’dan bildiğim için, “Bunlar bana bir şey yapmaz” dedim. Bir tulumda su getirdiler. Ağzımı dayayıp kana kana içmeye başladım. “Höst! Yavaş! Böyle içersen kusarsın” deyip elimden aldılar tulumu. Biri beni yere yatırdı, boynundaki poşusunu ıslatıp dudaklarıma su sürdü. O yöntemle ufak ufak su içirdiler.

Nelerden konuştunuz?

Bunların heval dediğini duyunca, “Yahu siz Kürt’sünüz, ne işiniz var burada?” dedim. Şaşırdılar, “PKK biziz işte, senin aradığın gulyabani biziz” dediler. “Allah Allah, şu işin aslını bir anlatın bakalım” dedim. Suyumuzu çayımızı içtik, karnımızı doyurduk. Bu sırada silahım da hâlâ elimde. Ama korkmuyorum; adam bana heval demiş, Kürtçe su demiş, ekmek demiş. Ben bu dili tanıyorum, Ali Yılmaz’dan ötürü kendimi onlara yakın hissediyorum. “Biz Kürt’üz, manifestomuz da şöyle” diye anlattılar. “Kardeşim benim manifestoya aklım ermez, ben cahilim. Ama madem hakkınız yenmiş buraya çıkmışsınız ve biz sizle savaşıyoruz, çok üzüldüm!” dedim. Bizi ağırladılar, yedirip içirip gideceğimiz köye bıraktılar.

Roket patlamasından sonra İldeniz'in sol kolunda oluşan hasar açıkça görülüyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Roket patlamasından sonra İldeniz’in sol kolunda oluşan hasar açıkça görülüyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Bölükte kimlere karşı savaştığınız hiç konuşulmuyor muydu?

Yok! Herkes koyun gibiydi! Aramızda çok Kürt olmasına rağmen Kürt kelimesini söylemek bile tabuydu. Vallahi billahi karşımızdakilerin Kürtler olduğunu bilmiyordum. Bizim duyduklarımız dış güç, dış mihrak, Suriye, Irak, Rum… Sözde Yunanlılar geliyormuş eğitim veriyorlarmış… Bir sürü laf! O insanların harbiden Kürt olduklarını, Kürtçe konuştuklarını görünce anladım. Benim beraber büyüdüğüm insanın konuştuğu kelimeleri duydum. O yüzden de hiç korkmadım. İnsan kardeşinden korkar mı?

Tüm bunlara arkadaşınız Bekir’in tepkisi nasıl oldu?

Her şeyden çok korkmuştu. Onlarla konuşuyor olmamdan bile tedirgindi. Nevşehirli bir arkadaştı ve belki hayatında hiç Kürt tanımamıştı bile. Daha sonra konuştuğumuzda onun da şaşırdığını anladım. “Yahu bunlar tamamen bizdenmiş” dedi. “Ne demek bizdenmiş, onlar zaten biziz” diye cevap verdim. Beraber büyüdüğümüz insanlar. Ondan sonra benim duygularım da değişmeye başladı. Çatışmalarda, “kurşun atayım mı atmayayım mı” diye düşünmeye başladım. Karşıdaki atıyor mu? Sana gelmedikçe sen de atmazsın. Yanındaki adamın daha önceki çatışmada niye atmadığını anlarsın. Rıfat’ın niye sıkışmadıkça mermi atmadığını anlarsın. Çünkü Rıfat da Kürt, karşısındakinin kim olduğunu biliyor. Atıyor ama yaşamak için atıyor.

Vurulduktan sonra bu düşünceleriniz değişti mi?

Bu bir savaş ve içinde kişisel hiçbir şey yok. Ruhsal olarak bunalımlı süreçler yaşadım ister istemez. Ama Kürtlere ilişkin hiçbir olumsuz düşüncem olmadı. Ülkemi çok seviyorum ama “Vatan millet Sakarya”ya inanmıyorum. Rantçıların kişisel çıkarları için savaştırıldık kardeşim, benim düşüncem bu…

Tedaviniz boyunca ve sonrasında kendinizi psikolojik olarak bunalmış hissettiniz mi?

Hep ölüm endişesi yaşadım. 2 yılda 6 ameliyat oldum ama asıl sıkıntı ameliyatlardan sonra başladı. Hep birilerinin bana bir şey yapabileceği endişesini yaşıyordum. Sadece PKK’dan değil, herkesten şüpheleniyordum. 1994’ten beri psikolojik yardım almaya ve anti-depresan ilaç almaya devam ediyorum. Adına Güneydoğu Sendromu diyorlar, endişe bozukluğunun bir türü yani. Üç gün ilaçlarımı almasam bu konuşmayı bile yapamam.

Güneydoğu Sendromu’yla siz nasıl yüzleştiniz?

1997’de Ali Yılmaz’la konuşana kadar yaşadıklarımı kimseye anlatamadım. Gazi olup mahalleye döndüğümde beni hep el üstünde tuttular ama kimse neler hissettiğimi sormadı. Benden övgüyle bahsettiklerinde hep çok kötü hissettim çünkü savaşta iyi bir şey yok ki! Çözüm sürecinde herkesin elini taşın altına sokmaya çalıştığı sırada ben de dayanamadım ve bir televizyon programına çıktım. Çok tereddüt yaşadım fakat kardeş olduğumuzu herkes bir de benden dinlesin istedim. Bak vücuduma, bunlar roket ve kurşun yaraları. Bari benden sonraki insanlar sakat kalmasın istiyorum.

Çözüme ilişkin diğer gazilerin ve şehit yakınlarının tavrı ne?

Biz savaştıysak bu sorunun ve çözümün muhatabı bizleriz. Gazi arkadaşlarımın önemli kısmı, “Artık bu iş bitsin” diyor. Bir kısmınınsa acıları henüz çok taze… Onlar da haklılar ama herkes biraz daha olumlu bakmalı. Şehit olmuş olsaydım, annemin çözüm sürecinde sorumluluk almasını isterdim.

Hükümetin çözüm çabalarını yeterli buluyor musunuz?

Hükümet bu işin bir çözümünün olabileceğini söyledi ve destek istedi. Ancak çözüm sürecinin hassaslığı ortadayken, aşırıya kaçılan noktalar var. Başbakan Erdoğan’ın, arkasındaki toplumsal desteği artırması gereken bir dönemde yanlış söylemler kullandığı oluyor. Sırf bu iş çözülsün diye ilk defa AKP’ye oy verdim ve AKP’nin de bu sorumluluğu ciddiye alması gerekiyor.

“Rantçıların kişisel çıkarları için savaştırıldık kardeşim!”

“Sağlık taraması yaptığım köylerde, halkların düşman olmadığını gördüm”

Fotoğraf temsilidir. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf temsilidir. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

1994-2003 yılları arasında Elazığ, Diyarbakır, Bingöl, Bitlis, Muş, Şırnak ve Hakkari gibi kentlerin kırsal alanlarında bulaşıcı hastalık taramaları yapan ve aşı kampanyalarında görev alan halk sağlığı uzmanı, bu bölgelerde sürdürdüğü çalışmalar boyunca şahit olduklarını, savaş yüzünden değişen devlet-yurttaş ilişkisini, asker baskısı altında süren yaşamı ve Gezi Direnişi’yle başlayan duygudaşlığı Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı. 
Söyleşi: Cankız Çevik

1994’te Elazığ’a atandığımda 35 yaş civarlarında bir kadın halk sağlığı uzmanıydım ve  bölgeye yetişkin bir birey olarak ilk gidişimdi. Üstelik sıcak çatışmaların en yoğun olduğu zamanlardı. İlk 7-8 ay bana hiç iş vermediler çünkü o zamanlar sağlık camiasında halk sağlıkçılarıyla ilgili bir önyargı vardı. Sanırım muayenehane açarak para kazanamayacakları bir dalı seçmeleri, koruyucu hekimlikle ilgili bir alanda çalışmaları nedeniyle haklarında, “Bu mesleği seçtiklerine göre solcudurlar” diye düşünülürdü. O yüzden bana kuşkuyla bakıyorlardı.

Görevinizi yapabilmeniz için elverişli şartlar nasıl oluştu?

oral_asiDünya Sağlık Örgütü’nün, çocuk felcinin yok edilmesi için başlattığı aşı kampanyası sebebiyle Sağlık Bakanlığı bilgili personele ihtiyaç duydu. Bu hastalık Avrupa Bölgesi’nde sadece Türkiye’de kaldığı için bizim yüzümüzden Avrupa Bölgesi “çocuk  felcinden arındırılmış bölge” sertifikası alamıyordu ve bu durum Dünya Sağlık Örgütü üzerinde baskı yaratıyordu. Bu amaçla beni sağlık müdür yardımcısı yaptılar ve köy köy, ev ev gezerek 5 yaşın altındaki tüm çocukların aşılanması sorumluluğunu bana verdiler. Bölgedeki pek çok köye çatışmalar sürdüğü veya korucu bulunmadığı gibi güvenlik gerekçeleriyle zaten gidilemiyordu, o yüzden bu sanıldığından da zor bir işti.

Oralara gidebilmek için nasıl bir çalışma yürüttünüz?

İlk iş olarak, sağlık personelimizle ilçelerde toplantılar, eğitimler yaptık ve bu işin meydanlarda, camilerde halkı toplayarak değil, hiç kimsenin atlanmaması için tek tek evleri dolaşarak uygulanması gerektiği kararını verdik. “Can güvenliğinizi sağlayamayız” denilerek gitmemize izin verilmeyen köylere ulaşmak içinse sürekli direttik. Asker bizi dinlemese de, daha yukarıdan gelecek emirlerin işe yarayabileceği ümidiyle valilikle anlaşmaya, Emniyet Müdürlüğü’nün, Milli Eğitim Bakanlığı’nın olanaklarını kullanmaya çalıştık. Asıl hedefimiz, yıllardır yaşanan ortam içerisinde hiçbir hizmet almamış o köylerdi. Tamamen izole yaşadıkları için virüsün bulunma ve yayılma olasılığı oralarda çok daha fazlaydı. Elbette sıcak çatışmanın ortasına ben de personel yollayamazdım fakat asker sıcak çatışma içerisinde bulunmayan, sadece koruculuk sistemini kabul etmemiş olan köylere gitmemize de izin vermiyordu. Yani aslında o köylere, “Siz madem korucu olmadınız, o zaman devlete karşısınız. Öyleyse biz de her türlü devlet hizmetini kesiyoruz” diye ceza veriyorlardı. Oysa oralarda hayat sürüyor, oranın insanları da ilçeye çalışmaya, pazara gidip geliyordu. Hepsi, her an çatışmaların sürdüğü yerler değildi ki! Bu tip yerlere gitmemize izin vermedikleri gibi, direttiğimizde de “O çocuklar büyüyecek terörist olacak, niye gidesiniz oraya?” diye kızıyorlardı.

Bir şekilde gitmeyi başardığınız ilçe ve köylerdeki durum nasıldı?

Elazığ’da Arıcak, Alacakaya, Karakoçan, Kovancılar ilçelerini gezdik ama buralar hep dağlıklarında çatışmalar olan yerlerdi. Bazı köylere asker eşliğinde ve saat 15.00’ten önce köyü terk etmiş olmak şartıyla gidiyorduk. Örneğin Sağlık Müdürlüğü görevlileri korkudan, 5 yıldır Arıcak’a gitmemişlerdi. Orada birkaç sağlık personeli vardı ama onların ne yaptığı da bilinmiyordu. Orada kaç kişinin yaşadığını, nasıl bir sağlık hizmeti sağlanıyor olduğunu bilmiyorduk. Genelde bu tarz bölgelerdeki sağlık görevlileri, ebeler ve hemşireler ya zaten oralıdır ya da oraya tayini çıkan asker veya polislerin eşleridir. Eş durumundan gelenler, eşlerinin kimliği yüzünden gerçekten de güvende değillerdir ve köye, mezraya gitmezler. Bunları bildiğimizden, gitmeleri için onları zorlayamıyorduk da… Sistem baştan yanlış yani!

Sağlık hizmetleri bakımından sorunlu, yasaklı ilçelere gitmeyi başarabildiniz mi? Buralarda halkın size tepkisi nasıl oldu?

Gittiğimiz birçok yerde, aşının ilk dozunu yaptığımız sıralarda herhangi bir tepkiyle karşılaşmadık ancak sonraki gidişlerimizde, “Bunu bizi kısırlaştırmak için yapıyorlar” söylentilerinin yayılmış olduğunu gördük. İlk dozu yaptığımız köyler, bir ay sonraki gidişimizde ikinci dozu yaptırmadılar. Kitlesel bir direnç olduğunda kıramıyorduk; neredeyse bin çocuğa katiyen aşı yapamadık. Gittiğimiz yerlerden biri olan Karakoçan’a bağlı bir beldenin belediye başkanının aynı zamanda bir şeyh olduğunu öğrendiğimde, dini insanların desteğini almanın faydalı olacağını düşünerek halka etki etmesi için onunla konuşmak istedim ama bizimle görüşmediler bile. Kendisi ortadan kayboldu, belediye meclisindekiler de dalga geçer gibi, “Biz yapmayın mı diyoruz? İstiyorlarsa yaptırsınlar” gibi bir tavır gösterdi. O belde topluca reddetti ama tek tek evlere gittiğimizde ikna edebiliyorduk. Örneğin ben, “Bakın, kısırlık yapsa kendime yapar mıyım?” diyerek insanların önlerinde kendime o kadar çok aşı yaptım ki! O sırada yan etkilerini düşünmüyordum bile, sadece o çocukları çocuk felcine karşı aşılayabilmiş olmak istiyordum.

Aşı kampanyası dışında bölgede başka ne gibi çalışmalarda bulundunuz?

Ardından bir de kızamık kampanyası yapıldı. Bu aşı ağızdan değil de bildikleri şekilde, iğneyle yapılan bir aşı olduğu için halktan çok fazla tepki gelmedi. Tepkinin bir diğer sebebi de şu olabilir; bu kampanyalar ilk başladığında tüm Türkiye’ye yapılıyordu ancak sonradan elbette vakalar nerelerde yoğunlaşıyorsa, aşılar da sadece o bölgelerde yapılmaya başlandı. Türkiye’nin genelinde hastalığın tamamen kaybolmuş olduğu bölgeler vardı. Doğu illerinde ise hem uzun süredir rutin, kaliteli bir sağlık hizmeti almadıkları, hem de kanalizasyon, su gibi altyapı sistemleri bozuk olan yerleşim yerleri bulunduğu için oralarda bu hastalıklar devam ediyordu. Daha önce hiçbir şekilde devletten hizmet görmedikleri için, aşı yapmaya gittiğimizde de, “Bunlardan bir hayır gelmez, eğer sadece bize yapıyorlarsa demek ki kötü bir şeydir” diye düşündüklerini tahmin ediyorum.

Devletin yıllardır hizmet elini çektiği bu bölgelerde gündelik yaşam nasıl ilerliyordu?

Çalışmak veya alışveriş yapmak için ilçeye gidiyorlardı. Ama evlerinden bu gündelik işler için çıktıklarında bile olmadık durumlarla karşılaşıyorlardı. Askerler her minibüsü durdurup tüm köylüleri indiriyor, didik didik üstlerini ve çantalarını arıyor, kimlik kontrolü yapıyor ve tabii bu sırada o insanlara hakaretler ediyor, onları aşağılıyordu. Her gün bu muameleye maruz kalmak ne kadar zor bir şey… İnsanın evinden çıkası gelmez. Asker kimi zaman da evdeki kişi sayısını soruyor, eğer giden erzak gözüne fazla gelirse, “Sana bu un fazla, sen bunu PKK’ya vereceksin” deyip el koyuyordu. Avcılık yapan birisi örneğin bir yaban keçisi vurmuşsa, askerler yine “Sen bunu onlara verirsin” deyip avını da elinden alıyorlardı.

Baskının bu kadar yoğun olduğu köylere gittiğinizde nelerle karşılaştınız?

Tunceli sınırındaki bu köylere gidebilmek için önce yerel basının desteğini arkamıza aldık, onları toplantılarımıza çağırdık. Asker, kendilerinin de hazır bulunması şartıyla oralara gitmemize izin verdi. PKK oradaki sağlık ocağımızı çok yakın bir zamanda yakmıştı. Gittiğimiz köylerden birinde, askeri konvoy eşliğinde köye girer girmez beraberimizdeki askerler evlerin damlarına çıktılar ve silahlarını halka doğrulttular. Biz o tedirgin ortam içerisinde meydanda masa kurup aşı yapmaya başladık. Orası korucusuz, “düşman” bir köy olduğu için askerler kendilerince güvenliği sağladıklarını düşünüyorlardı. Herkes gibi biz de bir baskı altında olduğumuz için hızla aşıları yaptık ve oradan ayrıldık.

O endişeli ve telaşlı ortam size neler hissettirdi?

Oradaki halk acının her türlüsünü yaşamış. Sadece askerin tavrına değil, aşı yaparken kafalarında bitlerin oynadığını görebildiğin çocukların haline veya çevrede nereye baksan kahroluyordun zaten. Yapabileceğin çok fazla bir şey de yok çünkü sadece o aşıyı yapabilmek için bile zor bela izin almışsın. Hem köy de sana güvenmiyor… Ama bu manzara yaptığın işe karşı yabancılaştırıyor seni; çocukları aşılarken, “Acaba bu aşı, bu çocuğun yaşamasını, büyümesini sağlamaya yetecek mi ki?” diye düşündüğüm zamanlar çok oldu.

Devlet memuru olmanızdan ileri gelen anlaşmazlıklar yaşadınız mı? Savaşın bir tarafını temsil ettiğiniz ön kabulüyle peşin hükümlülüğe uğradığınızı düşündüğünüz zamanlar oldu mu?

Bölge kimsenin kimseye güvenmediği, korkunç bir ortamdı ve memur olmam bana güvenilmesini güçleştiriyordu. Bir keresinde UNICEF Türkiye çalışanı bir kadın, gözlemci olarak köyleri dolaşmak üzere yanımızda gelmişti. Onunla beraber Diyarbakır’ın ünlü Malabadi’sinde bir köy evine gittik. Evde hepimize ikram edilen çayı bu kadının içmek istememesi üzerine evin sahibi içerlemiş olacak ki, bize bir hikâye anlattı. Köye zamanında karakol komutanı gelmiş, o gelecek diye de halk meydanda sofra kurmuş. Köyün imamı, muhtarı, köylüler hep beraber sofraya geçmişler ama yemeğe başlamadan önce komutan, onu zehirleyeceklerinden endişe ederek imama dönüp “Bu yemeği önce sen ye” demiş.

Malabadi’de güvenin yerini korkuya nasıl bıraktığını ayrıca kendi gözlerimle de gördüm. Çocuğunu aşılamaya gittiğimiz bir baba, daha önce çocuğuna aşı yapılıp yapılmadığını sorduğumda karşımda hazırola geçti. Beni devlet olarak gördüğü için bana karşı öyle bir korku duyuyordu ki o an ondan ne istesem yapabilirdi… Çocuğuna dair cevabı da, “Yapıldı ama isterseniz bir daha yapın” oldu. O yaşanan durumu asla unutabileceğimi sanmıyorum.

Sıcak çatışma ortamında kaldığınız oldu mu?
Elazığ-Arıcak

Elazığ, Arıcak’tan bir kare.

Bir keresinde askerin bile korkarak gittiği Arıcak’ın, Lice sınırına yakın bir yerde ishal salgını olduğu haberi geldi. Bu bilgi üzerine kolera olabileceğinden endişe ederek yola çıktık ve belli bir noktaya kadar askeri araçla gittik. Sonrasında bizi koruculara teslim ettiler. Yolun kenarına dizilmiş, her üç-beş kilometrede bir karşımıza çıkan silahlı, ne oldukları belirsiz adamlar… Köye vardığımızda cami olarak kullanılan derme çatma bir yere insanları topladık, dışkı numuneleri aldık ve yanımızda götürdüğümüz kloru dağıttık. Bu sırada askerler sürekli acele etmemizi söylüyorlardı; oralara gidilmesini zaten çok gereksiz buldukları için bize kızıyorlardı. Tam Arıcak’a geri dönüp korucuların desteğiyle gideceğimiz yol ayrımına vardığımızda, “Çatışma var, sakın yola çıkmayın” diye haber geldi. “Eyvah!” dedim, “Burada ne yapacağız? Nerede kalacağız?” Sonra öğrendik ki meğer bir kadın davası yüzünden korucular birbirlerini vurmuşlar. Sonuçta eğitim alamamış, yaşam şekillerinde zaten silah bulunan insanların eline makineli tüfek verirsen ne yapmalarını bekliyorsun ki?

Herhangi bir şiddet olayına tanıklık ettiniz mi?

Görevim gereği şiddet olaylarının kendilerini değil, sonrasındaki süreçleri gözlemleyebildim. Örnek verecek olursam: 2002-2003 yılları arasında  yine çocuk felci çalışmaları için birkaç kez  Şırnak’a görevli gittim. İnsanlar göç etmek zorunda kaldıkları yakılan, boşaltılan köylerine dönmeye başlamışlardı. Bu dönemde hastaneye gelen vakaların çoğu mayına basarak kolu, bacağı parçalanmış insanlardı. Şehirden dönüp yeniden topraklarını, tarlalarını işlemeye, hayvancılık yapmaya çalışıyorlardı ama kimin nereye ne bıraktığı belli değildi. İnsanlar hâlâ bu mayınlar yüzünden acılar çekmeye devam ediyorlar.

Aylardır bahsedilen barış süreci siyasilerin gündeminde önemli yer kaplıyor. Barış süreci toplumda da aynı karşılığı buluyor mu?

Sanırım barış süreci değil, Gezi süreci insanların düşüncelerini sorgulamalarında bir dönüm noktası oldu. Lice’de yaşanan olay neticesinde Medeni’nin ölümüne karşı anında verilen kitlesel tepkiler, bence iki halk arasındaki duvarın yıkılması yönünde bir umut ışığı yaktı. Ancak bunun uzun bir süreç olduğunu düşünüyorum. Gezi’ye heyecanla destek veren kimi tanıdıklarımın Lice olayında çok farklı tepkileri oldu. Bazıları hükümet ağzıyla bunun bir uyuşturucu olayı olduğunu söylerken, bir kısmı da sessiz kalmayı tercih etti. Yine de genel olarak birleştirici bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. En azından var olan ayrıma fazladan bir ayrışma katmadığı kesin.

Geçmişte çalıştığınız bölgelerden iletişiminizi sürdürdüğünüz arkadaşlarınız Gezi olayları ile yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyor?

Onlar, “Biz Cumhuriyetin kuruluşundan beri şiddete maruz kalıyoruz” diyorlar. İlla fiziksel şiddet değil bahsettikleri; dillerini konuşamamış olmaları en büyük şiddet zaten. Gezi olaylarında uygulanan şiddet ve medyanın bunu görmezden gelmesi sebebiyle direnişçilerde uyanan empati duygularının ise daha da gelişeceğini umut ediyorlar. Ayrıca bir arkadaşım, Ethem Sarısülük’ün ağabeyinin ve annesinin Diyarbakır’a gidip Medeni Yıldırım’ın annesine sarılmasının gözlerini yaşarttığını, iki halkın yakınlaşması açısından bunları çok önemli bulduğunu söyledi.

“Sağlık taraması yaptığım köylerde, halkların düşman olmadığını gördüm”

“Türkiye’de kimliğiniz bilinmiyorsa öldürülseniz bile kimse sizi savunamaz”

festuso
Nijerya göçmeni Festus Okey, 20 Ağustos 2007’de uyuşturucu bulundurduğu şüphesi üzerine Beyoğlu’nda gözaltına alındı. Festus, yürüyerek girdiği Beyoğlu Polis Merkezi’nden kanlar içinde çıktı ve götürüldüğü Taksim İlkyardım Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Sanık polis memuru Cengiz Yıldız’a göre, Festus karakolda Yıldız’ın belindeki tabancayı almaya çalışmış, Festus’un silahın namlusundan, Yıldız’ınsa kabzasından çektiği sırada silah ateş almıştı. Ancak bu ifadeyi doğrulayabilecek iki kanıt da yok; olay yerini de göstermesi gereken karakol kameraları her nedense çalışmıyor, kurşunun Festus’a ulaşma açısını ve ateş etme mesafesini ortaya koyabilecek gömlek ise kayıp.
Festus’u öldüren sanık polis Cengiz Yıldız’ın aynı zamanda Festus’u hastaneye götüren, soruşturma safhasında görev yapan memurlardan biri olduğu davanın müdahili ise bulunmuyor. Festus’un cenazesi Nijerya’daki ailesine teslim edilmiş olmasına karşın, mahkeme yaklaşık 2 yıl boyunca “Festus Okey’in, gerçekten Festus Okey olup olmadığını” araştırdı. Festus Okey’in davasını sahiplenen meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşları dosyaya yaklaştırılmazken, mahkeme ağabey Tochukwu Ogu’nun müdahilliğini de, akrabalık ilişkisine ilişkin delilleri ikna edici bulmadığı için kabul etmiyor. “Zencilerin uyuşturucu bulundurmaya ve ticaretini yapmaya yatkın” olduğu gibi ırkçı bir ön kabulle başlayan davayı, Festus’un ağabeyi Tochukwu Ogu’nun vekili Avukat Alp Tekin Ocak, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
Festus Okey davası şu anda ne durumda?

Sanık polise taksirle adam öldürmekten ceza verildi ancak Yargıtay bu kararı bozdu. Dava İstanbul 21. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüşülüyor. Davanın bu kadar uzun sürmesindeyse ‘Festus Okey’in kimliği’ tartışmaları etkili oldu. 14 Şubat 2008’deki ikinci celsede Yıldız’ın avukatı, “Yahu kardeşim, bu Festus Okey denilen şahıs aslında Festus Okey olmayabilir, kim olduğunu gerekli yerlere sorup öğrenin. Bu adam terörist mi değil mi anlaşılsın” dedi ve mahkeme de bunun üzerine çalışmalara başladı. Emniyet Genel Müdürlüğü İnterpol Daire Başkanlığı’na yazı yazıldı ve Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Müdürlüğü süreci takip etmeye başladı. Onuncu celseye kadar yazışmalar beklendi. 2008’de başlayan davada da bu sırada 2 yıl geçti ve 2010’a gelinmiş oldu.

Festus Okey davasının hala bir müdahili bulunmuyor. Yani sanık polisin beraat etmesi halinde kararı temyize yalnızca savcı götürebilecek. Festus’un Nijerya’daki ailesi bu konuda hangi adımları attı?

Kimlik tespiti süreci uzadıkça, demokratik toplum kuruluşlarının çalışmalarıyla beraber dava kamuoyunda çok bilinir hale geldi. Bu süreçte pek çok sivil toplum kuruluşu ve meslek odası müdahillik taleplerinde bulundu. O sırada biz de Nijerya’da bu davayı araştıran bir gazeteci aracılığıyla Festus’un ailesiyle haberleştik ve yargılamanın sürdüğünü kendilerine ilettik. Festus’un ağabeyiyle iletişime geçmemizin ardından 14’üncü celsede ağabey Tochukwu Ogu vekili olarak müdahillik talebinde bulunduk. Ölüm haberinin ardından Festus’un ailesi Nijerya’daki avukatları aracılığıyla oradaki Türkiye konsolosluğuna başvuruda bulunmuşlardı. Kısaca, “Festus Okey olarak bilinen kişi bizim çocuğumuzdur. Gerekli yargılamaları yapın ve uğradığımız manevi zararı giderin” demişlerdi. Bu talebe rağmen ve cenazenin hâlihazırda Nijerya’ya, yani ailesine gönderilmiş olmasına karşın mahkeme işi zor yoldan çözmeyi tercih etti.

Nijerya hükümeti veya dış ilişkiler yetkilileri, bu süreçte Türkiye’yle ters düşmemek için pasif mi davrandılar?

Mahkeme Nijerya makamlarına, “Festus Okey, gerçekten Festus Okey mi?” diye sordu ve uzun süre cevap beklendi. Mesele uzayınca ben de Türkiye’deki Nijerya konsolosluğuyla görüştüm ve Türkiye’deki MERNİS gibi bir nüfus kayıt sistemi kullanmadıkları, kayıtların bulunmasının zor bir iş olduğu yanıtını aldım. Festus’un pasaport kaydı olmasına rağmen konsolosluk mahkemeye, “Bu bizim vatandaşımızdır” diye bir yazı göndermedi. Ya Nijerya hükümeti gerçekten böyle bir altyapıya sahip değil, ya da bu işin tarafı olmak istemedi. Yine de, Nijerya’daki makamlar 2007 sonunda Dışişleri Bakanlığı’na, “Festus Okey olarak bilinen ve yaşamını yitiren kişi vatandaşımızdır. Olayın acilen soruşturulmasını istiyoruz. Türkiye’de bulunan diğer vatandaşlarımızın kendi yaşam haklarından ciddi kaygıları var. Adli makamlar olayın üzerine gitsin” diye bir talepte bulundular.

IMG_1431

Festus’un ağabeyi Tochukwu Ogu’nun müdahillik talebi niçin kabul edilmiyor?

2011 Aralık’ta ilk talebimizi yaptık. Tochukwu Ogu, Festus’un ağabeyi olduğunu beyan etti. Biz de mahkemeye Morg İhtisas Dairesi’nin, cenazenin aileye teslim edildiğine dair düzenlediği belgeleri, havaalanında yapılan protokolü, masraflara ilişkin ödeme belgelerini, cenazede çekilmiş fotoğrafları ve Festus Okey’in gerçek pasaportunu mahkemeye sunduk. Ancak müdahillik talebimiz reddedildi çünkü mahkeme, Tochukwu Ogu ile Festus Ogu (İstanbul’daki çevresi ve kamuoyu Festus Okey olarak biliyor) arasındaki akrabalık ilişkisini çözemiyor.

Mahkeme, davaya müdahil olmak isteyen ağabey Tochukwu Ogu ile maktul Festus arasındaki ilişkilendirmeyi niçin yapamadı?

Mahkemeye, “Siz dört yıl boyunca bu adamın kimliğini aradınız. Buyurun, biz getirdik, işte burada” dedik ama kabul etmediler. Mahkeme maktulle müdahillik talebinde bulunan kişi arasında bağ kuramadı. Tochukwu Ogu’nun müdahillik talebine mahkeme, “Burada Festus Okey diye birisi yargılanıyor, senin müvekkilinle soyadları tutmuyor” diyor. Daha mahkeme kimin yargılandığını bile tespit edememiş ki! Adli Tıp’ta Festus Okey’in DNA örnekleri alınmıştı. Biz de kardeşi olduğunu iddia eden müvekkilimizin DNA örneklerini çıkarttırdık ve Yargıtay’a, “Bizim elimizdeki DNA profilleriyle bu karar muhtemelen bozulacak. Bu DNA örneklerini karşılaştırın ve bu kişiler kardeş mi değil mi görülsün. Müvekkilimizin kardeşi öldürülmüştür. Bu yargılamaya adil bir şekilde katılma hakkımız vardır” dedik. 18 Haziran 2013’te dilekçemizi verdik. Şu an Yargıtay 1. Dairesi’nden çıkacak kararı bekliyoruz. Nihai olarak bizim müdahillik talebimize ve davaya ilişkin bir karar verilecek. Derdimiz ceza yargılamasına müdahil olabilmekti ama görüşüne göre hukuki süreç bundan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde sürecek.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasam, bir yerde polis kurşunuyla öldürüldüğüm kimlik tespitim yapılamadığı takdirde hiçbir avukat beni savunamayacak mı?

Kimse savunamayacak! Göçmenlik meselesinde kimlik konusu çok önemli. İnsanlar siyasi veya ekonomik sebeplerle bir yerden bir yere kaçıyorlar ve çoğunlukla o ülkelerin kanunlarını aşarak sınırları geçiyorlar. O yüzden bir göçmenin üzerinde sahte kimlik olması çok doğal ve hayatın doğal akışına son derece uygun.

festusokey (2)Yalnızca Festus’un ağabeyininki değil, diğer kişi ve kurumların müdahillik talepleri de kabul görmedi. Festus Okey davasına müdahil olabilmek niçin önemli?

Beyoğlu Polis Merkezi’nde, polis silahından çıkan kurşunla bir ölüm gerçekleştiği sabit. Ancak olayda çok ciddi anlamda bir ihsas-ı ayrımcılık var. Yani savcılık aşamasında, polis söylemlerinde, “Doğu kökenli ve zenci olanlar uyuşturucu yönünden çok daha dikkat çekiyorlar” gibi kabuller mevcut. Festus Okey’e işkence yapıldığına, ölüm olayının sanık polisin anlattığı gibi gerçekleşmediğine ilişkin çok ciddi şüpheler vardı. Bunlara rağmen mahkeme olay yerinde inceleme bile yaptırmadı. Bu sebeplerden ötürü soruşturmanın genişletilmesini istiyorduk. Olay sırasında Festus’un üzerinde olan gömleğin otopsi sırasında kaybolduğu iddia ediliyor. Ateşli silahlarla ölümlerde maktulün kıyafeti, atış mesafesinin ve şeklinin belirlenmesinde hayati önem taşır. Olayın olduğu sırada polis merkezindeki kameraların çalışmaması ile olay sırasında Festus’un üzerinde bulunan gömleğin kayıp oluşu, işkence, kötü muamele ve doğrudan yaşam hakkının hedef alındığına ilişkin kuşkuları artırıyor. Gözaltında kayıp ve işkence durumlarında çok temel iki vaka vardır. Kameralar çalışmıyor olur veya kişinin üzerindeki eşyalar yok olur. Festus için ikisi de geçerli… Her şeye rağmen, Türkiye’deki kamuoyu olaya çok duyarlıydı; ortada sarsılan bir adalet ve vicdan duygusu vardı. Bu sebeple Festus’un kardeşi dışında, hak savunucusu derneklerin, baroların, Uluslararası Af Örgütü’nün ve pek çok vatandaşın şahsi davaya katılma talepleri oldu. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2’nci ve 3’üncü maddelerinin ihlal edilmiş olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu, TCK 95’in, yani işkence sonucu ölüme sebebiyet verme suçunun uygulanması gerektiğini mahkemeye belirttik ama talebimiz reddedildi. Nihayetinde CMK 237 kapsamındaki talebimiz reddedildi. Talebimizin reddinden sonraki ikinci duruşmada da karar açıklandı ve sanık 4 yıl 2 ay cezaya çarptırıldı.

Kamera kayıtlarının medyaya yansıması davayı nasıl etkiledi?

Karakol içerisindeki kameraların kayıtta olmadığını söylediler ama karakola giriş çıkış sırasındaki kayıtlar mevcut. Davaya kimse müdahil olamadığı için, dosyadaki delilleri kimse göremiyordu. Müdahillik talebimizin reddi üzerine kararı temyiz ettik; temyizle birlikte meselenin tarafı haline geldik ve dosyadaki bulguları alabildik. Tatbikat ve karakola giriş çıkış görüntülerini gazetecilere iletmemizle davanın kamuoyu bilinirliği de arttı.

Polis infazlarında çoğunlukla maddi deliller yine polisler tarafından yok ediliyor, kamera kayıtları ise siliniyor. Sanık ile soruşturmacının aynı kuruma mensup olması, etkin soruşturma ve adil yargılama prensiplerine gölge düşürmüyor mu?

Festus Okey’in, en naif ifadeyle, ölümüne sebep olan polis tutuyor onu hastaneye götürüyor. Diyelim ki bu anlaşılabilir bir şey; bir kaza olmuş olsun… Hastanede bu kişinin öldüğü anlaşılıyor ve aynı polis Festus’u bu sefer Adli Tıp’a götürüyor. Yani bir kişi olayın hem faili, hem şüphelisi hem de aynı zamanda delilleri toplamasından kaynaklı olarak soruşturmacısı. Polisin şüpheli konumda olduğu her soruşturmada polisin bariz ihlalleri var. Örneğin Ali İsmail’in ölümüne de polisler karıştıysa, buna ilişkin delilleri aynı emniyet müdürlüğünde çalışan polisler toplayamamalı. Başka mekanizmalar oluşturulmalı ve buna ilişkin yargı pratikleri geliştirilmeli.

festus-oley

Festus Okey davası, Türkiye’deki insan hakları, yargının tarafsızlığı ve toplumdaki adalet anlayışı bakımından neleri temsil ediyor?

Festus Okey davası kamuoyunun yüz akıyla çıktığı, sahiplendiği bir dava oldu. İl İnsan Hakları Kurulu’na başvurduk ve İHK burada açık olarak insan hakları ihlalleri olduğunu, yaşam hakkının ihlal edildiğini ve aynı zamanda adil bir yargılamanın olmadığını belirtti. İHK’nın verdiği kararlar İstanbul’daki tüm polis merkezlerine gönderiliyor ve polisler kararları görüyorlar. Evinden, yurdundan uzakta yaşayan birçok insan için, bu ülkedeki pek çok kişi kendileri yargılanma pahasına bu davanın takipçisi oldular. Bu davanın görünür hale gelmesi için uğraşan Çağdaş Hukukçular Derneği üyeleri hakkında adil yargılamayı etkilemek iddiasıyla dava açıldı. Aynı şeyi Göçmen Dayanışma Ağı’ndan davaya müdahillik için başvuranlar da yaşadılar. En temel dilekçe haklarını kullandılar ama “Bir davaya müdahillik talebinde bulunmak suçtur” denildi. Karar verecek mercii olan mahkeme, “Bunlar beni etkilemeye çalıştı” diyor. Bilirkişileri korkutmaya çalışmak, bu kişilere rüşvet vermek, arkadan iş çevirmek bu kapsamda değerlendirilebilir ancak mahkemeye sunulan deliller bir davanın adilliğini nasıl etkiler? Elbette etkilemeye çalışıyoruz çünkü adil bir yargı yürüsün istiyoruz! Polis merkezine şüpheli görünen bir kişinin girip sonra polisin kurşunuyla öldürülmüş olması güvenlik ve adalet kavramlarına gölge düşürmüştür. Gezi Parkı olaylarında gözaltına alınmış bir arkadaş, “Öyle hissediyorum ki, tecavüze uğrasam bile artık polisi arayamam” diyordu. Mahkemeler bu hissiyatı önleyecek örnek kararlar almadıkça, demokratik kamuoyu pozisyon alacak ve verilecek kararları etkilemeye çalışacaktır.

“Türkiye’de kimliğiniz bilinmiyorsa öldürülseniz bile kimse sizi savunamaz”

“28 Şubat’ta idamla yargılandım, mücadelem hâlâ sürüyor”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Son dönemde AKP’li siyasilerin dillerinden düşürmedikleri “28 Şubat’ta neredeydiniz?” sorusuna, o dönemde başörtüsünün serbest bırakılması için yürüttüğü mücadele yüzünden idamla yargılanan, iktidarla mücadelesini hâlâ sürdüren Hüda Kaya yanıt verdi. AKP’nin ayrımcılıklara karşı kalıcı, anayasal çözümler geliştirmediğini ifade eden Kaya, yeni rejimle uzlaşamamasının sebeplerini, farklılaşan devlet baskısını ve AKP’nin kendine karşıt toplumsal unsurları ‘Müslümansızlaştırma’ çabasını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
28 Şubat süreci başlamadan önce türbanla ilgili yasal durum neydi? Yasaklar nasıl karşılanıyordu?

12 Eylül 1980 ile 28 Şubat 1997 arasında iktidarlara, popüler politikalara göre inişli çıkışlı, bölgelere özgü bir yasaklar süreci yaşandı. Örneğin bir üniversitenin bir bölümünde türban yasakken, başka bir fakültede serbest olabiliyordu. Bazı yerlerde türbanlı kadınlar okullara, hastanelere kabul edilmiyor, doktor, hemşire olarak çalışmalarına izin verilmiyordu fakat yasakların olmadığı yerlerdekiler “Durduk yere başımıza iş açmayalım, uyuyan yılanın kuyruğuna basmayalım” diye düşünüp direnişlere destek vermekten imtina ediyorlardı. Fakat 1998’e gelinip yasaklar tüm ülkeye yayılınca yılanın uyumadığı da anlaşılmış oldu.

Bölgeden bölgeye, koşullara bağlı olarak değişen yasaklara karşı tavrınız ulusal bir mücadele yürütmek yönünde miydi?

İstanbul, Ankara ve Bursa’daki eylemlere destek verdiğimizde çevremizdekilerden, “Neden böyle yapıyorsunuz? Burada yasaklar yok” gibi tepkiler alıyorduk. Ancak bu bir süreçti ve yasaklar genelleşecekti. Gün gelip yasaklar yaşadığım kent olan Malatya’ya da sirayet ettiğinde, aynı tepkiler bu defa mahalle seviyesinde yaşanmaya başladı; “Bizim okulumuzda, mahallemizde yasak yok” diyenler çevrelerine destek vermediler. Hatta kızları başörtülü olduğu için okula alınmayan aileler bile kampanyalara katılmadılar ve kızlar yapayalnız ortada kaldılar. 28 Şubat’ta Malatya yasakların en sert şekilde uygulandığı bir pilot bölge haline gelirken, elimizden geldiğince herkese destek olmaya çalıştık. Ben de desteğimi, yaptığım radyo programlarıyla ve yazılarımla sürdürdüm.

Yasağa karşı verdiğiniz mücadeleden ötürü ilk baskıyla ne zaman karşılaştınız?

Ekim 1998’de Cuma namazından sonra evime dönerken yanıma polisler geldi ve bir yazımdan ötürü komiserin benimle görüşmek istediğini söylediler. Sokakta yürürken gözaltına alındım fakat polis eylem yaparken gözaltına alındığımı ileri sürdü. Başörtüsü sebebiyle ilk defa bir kadın hapsediliyordu ve üstelik gerekçesi de Malatya gibi bir yerde yazılmış bir yazıydı. O Pazar günü için bir eylem hazırlıyorduk ve tüm arkadaşlarımı da aynı sıralarda gözaltına aldılar.

Gözaltı sürecinde polislerin size karşı tavırları nasıldı?

Ağlayan, “Burada başörtülü kardeşlerimiz varken utancımızdan mescide gidip namaz kılamıyoruz” diyen polisler de vardı; kızlarımı dövüp, diğer erkek arkadaşlarımıza işkence edip, “Siz buna şükredin, başka ideolojiden olsanız başınıza gelecekleri görürdünüz” diyenler de vardı. Cezaevlerinde dağlardan gelen veya sol fraksiyonlardan olan kadınların neler yaşadıklarını biliyorduk. Biz de her çeşit fiziksel ve psikolojik şiddetle karşılaştık ama cinsel şiddete maruz kalmadık. Fakat beraber alındığımız erkek arkadaşlarımıza çok daha ciddi işkenceler yapıldı.

Gözaltına alınmanıza ve sonrasında tutuklanmanıza yol açan yazının içeriği neydi?

“Ulusal bir heyecan gecesi ve başörtüsü” isimli yazım, milli eğitim müdürlüğünün önünde bir eylem yapan ve müdürle görüşmek isteyen liseli kızlarımızla ilgiliydi. O eylemde hiçbir erkek yoktu; kimi zaman erkeklerin destek verdiği eylemler olduysa da kızlarımız hep yalnız kaldılar. İlahiyatçı, imam hatip öğretmeni olan bir aile dostumuz o günkü eylem hakkında kızına ve eşine, “Sizi orada görürsem ayaklarınızı kırarım” demişti ve bu yasakçı tavırdan, dindar erkeklerin bizleri yalnızlaştırmalarından ötürü üzüntülüydüm. Duygularımı ifade eden, Müslüman erkeklere olan serzenişimi dile getiren bir yazıydı. Ama devlet bunu kendi üzerine aldı ve TCK 312’den 20 ay ceza verdi.

Hüda Kaya (en sağda) ve kızları.

Hüda Kaya (en sağda) ve kızları.

İdamla yargılanmanıza kadar varan hukuk süreci nasıl ilerledi?

1999’un başlarında tahliye oldum ama bu defa da Malatya İnönü Üniversitesi’nde yasaklar başladı. Tıp Fakültesi’nde türbanlı hemşireler içeri alınmamaya başlandı, daha sonra öğrenciler de hiç bir şekilde okul sınırlarına sokulmadılar. Valiliğin önündeki eylemlerden bir tanesinde, imam hatip lisesi son sınıf öğrencisi olan kızım İntizar, “Özgürlük Türküsü” diye bir şiirini okudu. 16 yaşındaki diğer kızım Nurcihan da özgürlük duası ettirdi. Rahmetli olan büyük kızım Nurulhak ise elinde fotoğraf makinasıyla olayları takip ediyordu. Eylemden sonra avukatımın uyarısı üzerine evime gitmedim. Ama kızlarım okullarından alınıp terörle mücadele şubesine götürüldüler. Yerim tespit edilinceye kadar İntizar şiddetli şekilde dövüldü; boğulmaya, başı açılmaya çalışıldı. Gözaltına alındığımda, kızımın pardösüsünün kanlı olduğunu gördüm. İki oğlum hakkında, “Onlar dışarıda, trafik kazasına kurban gidebilirler” gibi tehditlerde bulunuyorlardı. Benimle aynı sıralarda alınan 28 kadın daha vardı ve üç hafta tutuklu kaldıktan sonra asliye ceza mahkemelerinde görülen ilk duruşmada serbest bırakıldılar. Farklı bir muameleye tabi tutulacağımızı düşünmüyorduk ama gazetelerdeki “Başörtüsüne İdam” manşetini okuyunca 146’ncı maddeden, “silahlı örgüt oluşturmak, devleti yıkmaya çalışmak” gibi gerekçelerle hakkımızda idam davası açıldığını öğrendik.

7 ay boyunca idam talebiyle, kızlarımla birlikte duruşmalara gidip geldik. 7 ay sonraki karar duruşmasında ceza 146’dan değil, 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefetten verildi. Yani yargılanmadığımız bir maddeden hapis yattık ve cezalandırıldık. Kızım Nurcihan, “Özgür bir okul için, özgür bir vatan için direneceğiz” ifadesiyle “halkı özgürlüğe kışkırttığı” gerekçesiyle cezalandırıldı. Tahliye oluşumuzun ardından Yargıtay cezaları az bularak kararı aleyhimizde bozdu. O sıralarda İstanbul’da yaşıyorduk ve kızlarım evden alınıp, önce Bakırköy’e daha sonra biri Konya Akşehir’e, biri Bandırma’ya gönderildi ve farklı şehirlerde yattılar. 2003’te hapisten çıktığım vakit, toplam 3 yıl yatmıştım. Nurcihan ve Nurulhak 1’er yıl, İntizar ise 2 yıl hapis yattı.

2003’te hapisten çıktığınızda artık AKP iktidardaydı. Ümitleriniz ne yöndeydi?

Başörtülülerin hiç bir ayrıma tabii tutulmadan çalışma ve eğitim hayatının her alanında özgürce var olabilmelerini sağlayacak bir anayasal değişiklik hâlâ gerçekleştirilmedi. AKP iktidara geldiğinde “Başörtüsü konusunda bize 3 yıl verin” dedi ancak durum değişmedi. Bugün insanlar “Niçin AKP’ye karşısınız? İnsanlar her yere başörtüsüyle girebiliyorlar, öğrenim görüp çalışabiliyorlar” diyor fakat bu manzara sadece psikolojik ve konjonktürel. Yani, rüzgâr ters esmeye başladığında 28 Şubat’takinden daha ağır baskılar ortaya çıkabilir.

28 Şubat’ta mağdur edilen diğer kişiler yeni rejimle nasıl uzlaştılar? Sizin uzlaşamadığınız noktalar nedir?

28 Şubat’ta korku toplumuna dönüştürülen Türkiye’nin, şeffaf ve adaletli bir ülke haline gelmesi için umutlarımızı AKP’ye bağlamıştık. AKP iktidarında bazı özgürlükleri kısmen hissediyor gibi olduk ama özellikle referandumdan sonra iktidar bir güç zehirlenmesi yaşadı. Darbe anayasasının kaldırılıp insanların ötekileştirilmeden eşit yaşadığı, adaletin garanti altına alındığı bir anayasa için referanduma destek verdik ama gelişmeler tahmin ettiğimiz gibi olmadı. Bugün yaşanan sancılar, özgürlükçü bir anayasa yapılmamasının sonucu. Dikkate alınmayan, aşağılanan, düşüncelerine saygı gösterilmeyen, “En doğrusunu ben bilirim” anlayışından sıkılan insanlar bu tavrın değişmesini istiyorlar. Yeni düzenle uzlaşamadığım için hâlâ tehditlerle karşılaşıyorum. Geçtiğimiz aylarda Malatya Kitap Fuarı’nda açık açık, “Eleştirme, konuşma, sus!” ifadesini sivil polislerden işittim. “28 Şubat’ı sadece siz yaşamadınız, başkaları da yaşadı, köşelerine çekildiler. Neden hâlâ bu kadar konuşuyorsun? Sus artık. Senin gibi bir kadının ölmesi iyi mi olur?” diye konuştular.

Kamusal alanlarda başörtüsü özgürlüğü için Mazlumder'in yaptığı bir eylemden.

Kamusal alanlarda başörtüsü özgürlüğü için Mazlumder’in yaptığı bir eylemden.

AKP türbanı üniversitelere YÖK aracılığıyla çıkartılan bir genelgeyle soktu. Ancak genelgeler kalıcı olmak zorunda değil. Garantinin anayasal düzende verilmemesinin, bu husustaki statükonun korunması AKP’nin bir stratejisi mi? Bu büyük güç türbanı niye çözmüyor?

AKP kendini iktidara taşıyanın dindarlar olmasına karşın, başörtülü kadınların sorununu anayasal bir düzlemde çözmedi. Son seçimlerde Buluşan Kadınlar olarak, “Başörtülü Aday Yoksa Oy da Yok” diye bir kampanya düzenledik. Erdoğan bugün Gezi Direnişi’ne katılanlarla nasıl bir üslupla konuşuyorsa, o gün bize de aynı tarz bir söylem şiddeti ortaya koydu. Yalnızca AKP değil, tüm siyasi partiler için yapılmış bir kampanyaydı ama Erdoğan kendi üzerine alınarak, “Sizin ne haddinize böyle bir kampanya düzenlemek” diye hakaretamiz bir cevap verdi. AKP kurucusu da olan türbanlı kadın arkadaşlarımız adaylıklarını koydular ama listelere alınmadılar. Dünyaya padişahça ahkâm kesiyorlar, kıtalara yayılmayı planlıyorlar, dünya lideri olduklarını iddia ediyorlar, insanların nasıl doğum yapacaklarına bile karar veriyorlar ama başörtüsü ve diğer özgürlüklerle ilgili taleplere gelince “Bizim elimizde değil, zamanı gelmedi” diyorlar. Sadece başörtülüler için değil, tüm insanların eşit, adaletli bir şekilde yaşaması için tüm yasal güvenceler oluşturulmalıydı şimdiye kadar.

Gezi Direnişi karşısında özellikle Erdoğan, camilere saygısızlık yapıldığı, Müslümanlara saldırıldığı gibi iddialar ortaya attı. “Faiz lobisi” tartışması da dâhil olmak üzere, bir süredir duymadığımız İslami tonda ifadeler kullandı. Erdoğan Müslümanları Gezi Direnişi ve ardından gelişen toplumsal kalkışmadan ayırmaya mı çalışıyor?

Müslüman kimlikli insanların orada oluşu AKP için büyük bir sıkıntı yarattı. Şiddete Karşı Müslüman Kadınlar İnisiyatifi’nin yaptığı eyleme biz de destek verdik ve iktidar yanlılarından inanılmaz hakaretler işittik. O tavrımız, dindışı olmakla eşdeğer tutuldu. Başbakan sanki sermayeyle yıllardır birlikte hareket eden kendisi değilmiş gibi bugün faiz lobisini diline doladı. İnsanları kamplaştırıp, Müslümanları yanlarında tutmak istiyorlar. O çokça konuşulan caminin hocasına soruşturma açılıyor. Camiler kamusal alanlardır ve kamuya hizmet etmek için vardırlar. Orada yalnızca namaz kılınmaz; camiler insanların dayanışmasına da hizmet ederler. Şiddetten, gazdan kaçan eylemcilere sığınak olmak, caminin gerçek işlevidir. Fakat inanılmaz bir bilgi kirliliği var. Gezi’deki bin parçanın binde birlik kısmı öne çıkarılarak bir imaj oluşturuldu. Gezi Direnişi boyunca bu yayınları izleyip kafası karışan dostlarıma, olayları gelip yerinde görmeleri tavsiyesinde bulundum. Bugünkü medya ulusal ve küresel anlamda deccal vazifesini yapmaktadır; doğruyu yanlış, siyahı beyaz, zalimi mazlum gösteren bir medya vardır. Maalesef insanlar da medyanın yansıtmayı seçtiği algıya mahkûm oluyorlar.

Böylesi bir atmosferin barış sürecine zarar verebileceğine ilişkin kaygılarınız var mı?

Bütün muhalifliğime, Pozantı, Roboski, Gezi konularındaki kırılmalara rağmen, AKP ve Tayyip Erdoğan’ın hâlâ Kürdistan’da 30 yılı aşkın süren savaşı çözülebileceğine inanıyorum. Diyarbakır’a son gittiğimde de barış atmosferini hissettim. Bütün muhalefet şerhlerimize karşın, hükümet barışı gerçekleşme aşmasına getirdi. Kürdistan’daki barış atmosferinin, sabote edilmeden kalıcı bir hale dönüştürülmesi gerekiyor ancak bu yetmez. AKP sadece dindarlara oynamayı bırakmalı; tüm halklar, düşünceler ve inançlar için barış getirebilirlerse hükümet yine kazanır.

“28 Şubat’ta idamla yargılandım, mücadelem hâlâ sürüyor”

“Ben artık vatandaş gazeteciyim!”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

17 yıl boyunca Bursa’da yayın yapan Olay Gazetesi’nde çalışan ve internet yayın yönetmenliği görevini yürüten Berhan Soner, Gezi Parkı sürecinde kellesi istenen gazetecilerden yalnızca biriydi. Soner, Erdoğan’ın “bela” diye tarif ettiği Twitter’da yazdıkları sayesinde iktidarın dikkatini çekti. Merkez medyada görev yapanların karşılaştıkları baskı ve sansür çoktan normalleşti; iktidar baskısının yerelde görev yapan bir gazeteciye dek uzanmasıysa tüm kamuoyunda şaşkınlığa yol açtı. Soner, gazetecilik mesleğinin sıradan parçaları haline gelen kırmızı çizgileri, Twitter’da yazdıklarıyla başlayan baskıyı ve yerel basındaki sermaye-iktidar ilişkilerini BirGün’e anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
Twitter kullanımınız bahanesiyle işten çıkartılmanız sizin için bir ilk mi oldu?

Asıl kovulmayı, Cavit Çağlar’ın İnterbank borçları sebebiyle 2008’de Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) Olay Medya’ya el koymasından sonra yaşadım. TMSF sürecinin sendikal örgütlenme adına iyi bir fırsat olduğunu düşündük ve Türkiye Gazeteciler Sendikası ile iletişime geçtik. Sendikal örgütlenmenin nasıl yapılabileceğine ilişkin hiç bilgimiz yoktu ama kör topal ilerledik ve kısa sürede Olay Gazetesi ve Olay Televizyonu’nda yetkiyi alarak toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başladık.

Toplu iş sözleşmesi görüşmeleri nasıl sonuçlandı?

TMSF yöneticilerinin Olay Medya’dan sorumlu kişilere kızdıklarını, sendikayı sokmamaları için baskı yaptıklarını duyuyorduk. Baskı artınca Olay Medya’daki TMSF’ciler iyice sıkıştılar ve sıfır zam önerip görüşmeleri kilitleyerek işi yasal sürece bırakmak istediklerini ifade ettiler. O sırada başka bir gelişme yaşandı. Ramazan Bayramı yaklaşıyordu ve çalışanlara çikolata dağıtılacaktı. Sohbet sırasında bir arkadaşıma, “Sıfır zam öneriyorlar, bir de dalga geçer gibi çikolata veriyorlar. Ben almayacağım!” dedim. Önce arkadaşım, sonra birlikte çalıştığımız pek çok kişi aynı tavrı benimsedi. Bu durum TMSF yöneticilerinin de kulağına gitti tabii… Onlar da normalde masalara bırakılan çikolataları imza karşılığı dağıtmaya başladılar. Nihayetinde yaklaşık 30 kişi dağıtılan çikolataları almayı reddetti. Birkaç gün sonra işe gittiğimizde işten atıldığımızı, binaya alınmayarak öğrendik. “Benim protesto kastım yoktu, aslında çikolata alacaktım” diyen 5 kişi işe geri döndüyse de, biz 8 kişi atılmış bulunduk.

Olay Medya’daki görevinize nasıl tekrar başladınız?

Açtığımız işe iade davalarını kazandık. Dava Yargıtay’dayken Cavit Çağlar TMSF ile bir protokol yaptı ve eski yöneticiler tekrar göreve geldiler. Yöneticilerle yaptığımız görüşmeler neticesinde, bir arkadaşımla birlikte tekrar işe başladık. Ancak verdikleri tüm sözlere rağmen birlikte atıldığımız 6 arkadaşımız geri alınmadı. Önceden dış haberler editörüydüm ve bir süre yine aynı görevi yürüttüm. Daha sonra önce Pazar Eki’nin, ardından da internet portalının başına geçtim.

İnternet haberciliğinde deneyimli bir isim olarak, Gezi Parkı ile artan sosyal medya kullanımı sizde nasıl bir etki yarattı? 

Gezi Parkı olaylarına dek aktif bir Twitter kullanıcısı değildim. Ama olaylar sırasında, doğru kişiler takip edildiğinde Twitter’da ciddi bir bilgi akışı olduğunu gördüm. En ciddi haber kanalları olayları görmezden gelirken, gelişmeleri Twitter’dan takip ettik. Ben de hesabımdan çoğunlukla takip ettiğim kişilerin yazdıklarını paylaşarak (retweet ederek) bilgi akışına destek olmaya çalışıyordum.

Twitter’la ilgili ilk uyarı ne zaman geldi?

İlk uyarı Gezi olaylarının ikinci haftasında geldi. Genel yayın yönetmeni yanıma gelip, “Kişisel ve gazetenin kurumsal sosyal medya hesabından küfürlü, hakaret içeren şeyler paylaşmayın. Birileri fişliyormuş” dedi. Fişleyen, TMSF’nin atadığı yöneticilerden biriydi ve Cavit Çağlar geri dönünce kaçmak zorunda kalmıştı. Kaçarken de diğer TMSF yöneticisiyle birbirlerini kovup tazminatlarını almışlardı. Bu kişi Twitter’dan Olay’ın manşetlerini Bülent Arınç’a, Faruk Çelik’e gönderip, “TMSF yönetimindeki gazetenin manşetine bakın!” gibi ifadelerle muhbirlik yapmaya başladı. Daha da ileri gidip, çalışanların tweetlerini de bu kişilere iletmeye başladı. Ben de yayın yönetmenine, “Müsterih olun. Küfür hakaret, şiddet çağrısı, ayrımcı ifadeler kullanmak gibi bir âdetim yoktur” dedim. Birlikte çalıştığım arkadaşlarımı da uyardım.

Gelişmelerin ardından Berhan Soner'in meslek örgütleriyle beraber düzenlediği basın toplantısından.

Gelişmelerin ardından Berhan Soner’in meslek örgütleriyle beraber düzenlediği basın toplantısından.

Muhbirlik faaliyetlerinin etkisiyle, aldığınız uyarılar sertleşti mi?

Bu konuşmadan iki hafta sonra genel yayın yönetmeninin odasına çağrıldım. Odaya gittiğimde hem televizyonun, hem de gazetenin yöneticilerini orada buldum. Bana Twitter hesabımla ilgili bir uyarı daha yaptılar. “Kişisel hesaplarından artık bir şeyler paylaşma” lafını işitince kızdım ve “Daha önce de işten çıkartıldım ve gördüm ki, işten çıkartılmayla bir şey olmuyor. Böyle bir korkum yok” dedim. Gerçekten de artık kişisel ekonomik yaşamımda hep yedekli gidiyorum. Taksitlerimi bile altı ay önden öderim, hep hazırlıklıyım yani. Yanlış anladığımı, işten çıkartma gibi bir niyetleri olmadığını ama kendilerine bir not ulaştığını söylediler. Kâğıtta, “Hizmet diye şov yapan, borç batağında debelenen belediyelerinizi neden denetlemiyorsunuz?” gibi bir ifadenin bulunduğu, benim yazdığım bir tweet vardı. Şahsi hesaplarıma karışamazsınız dediğimdeyse, “Sen sadece Berhan Soner değilsin, kurumu temsil ediyorsun” diye karşılık verdiler.

Basın çalışanlarının Twitter hesaplarında, “Yazdıklarım kendi görüşlerimdir, çalıştığım kurumu bağlamaz” benzeri etik uyarılar bulunuyor. Siz de böyle bir yönteme başvurdunuz mu?

Gezi Parkı olaylarına dek Twitter hesabımda, “Olay Gazetesi İnternet Yayın Yönetmeni” yazıyordu. Olayların ikinci günü tümünü sildim ve sadece “vatandaş” olarak kaldım. Ama bu önlem de pek işe yaramadı. Yöneticiler, “Bursa gazetecilik camiasında bilinen bir isimsin. Sonuçta burada çalışıyorsun” dediler. Mesai saatleri içinde ne yapıp ne yapmayacağıma karar verebileceklerini, dilerlerse mesai saatleri içinde Twitter kullanmayacağımı ama akşam 5’ten sonra bana karışamayacaklarını söyledim. Bunu da kabul etmediler…

İşten atıldığınız size nasıl tebliğ edildi?

Ay sonuna doğru muhasebeye çağrıldım. Yönetim kurulu üyelerinden biri, “Patrona senin ismin üzerinden çok yoğun baskı geliyor. Daha fazla engel olamıyoruz. Seni buradan biraz uzaklaştırmamız lazım” dedi. Önce 45 günlük iznimi kullanmamı, sonrasında da 3-4 ay ücretsiz izin almamı önerdi. Diğer seçenek olarak da tazminatımı verip 6-7 ay sonra durumu yeniden değerlendirmeyi teklif etti. Sözde bana iki alternatif sunuluyordu ama bir yandan da veda konuşması yapılıyordu. Kimseyi hedef alma niyetinde olmadığımı, çalıştığım kurumu bilerek zor durumda bırakmadığımı söyledim. “Ama birileri zor durumda kalacak diye bildiğimden geri adım atacak değilim. Buraya kadarmış” dedim, tazminatım hesaplandı, vedalaşıp çıktım.

Gezi Parkı Direnişi boyunca gazetenin yayın politikası nasıldı?

Olay TMSF’den geri alındığından beri hükümet yanlısı bir politika izledi. Bunun birçok sebebi var; Cavit Çağlar’ın hala borçlu olduğu gerçeğinin yanı sıra, TMSF’ye olan borca karşılık Bursa çıkışındaki bir araziyi teklif ettiği ancak burada imar bulunmadığı için Bursa Büyükşehir Belediyesi’yle iyi geçinmeye çalıştığı da söyleniyor. Yine de başlıklardan, haberlerden ve çevremden aldığım tepkiler ışığında Gezi Parkı sürecinde dengeli bir politika izlendiğini söyleyebilirim.

Olay’da daha önce oluşturduğunuz içeriklere müdahale edilmiş miydi?

İnternetteki yayın politikasına herhangi bir müdahale olmadı. Birlikte çalıştığım arkadaşlarım kimi haberlerden tedirgin olsalar bile her şeyi yayınladık. Niçin oto-sansür uygulayalım? Ama yine de bir yasaklılar listesi vardır ve listedeki kişi veya konular hakkındaki haberler yayınlarda yer bulamaz. Liste patronun ilişkilerine göre zaman zaman değişir. Bazı kişiler kimi zaman pohpohlanır, bazen de ne olursa olsun görülmezler. O yasaklı kişilerden birinin Photoshop’la fotoğraflardan çıkartıldığına bile şahit oldum. Aynı haberi veren başka gazetelerde adam fotoğrafta var, bizde yok! Vampir mi bu adam?

Doğrudan merkezi yönetimden gelen bir baskıyla karşılaştığınız oldu mu?

Hükümetten gelecek bir uyarı önce bir bakan veya milletvekili aracılığıyla il başkanına iletilir, oradan da genel yayın yönetmenine ve bize ulaşır. Dolayısıyla baskının kimden geldiğini tam olarak anlayamayız. Toplantı sırasında genel yayın yönetmeni, “Şu haber böyle olmuş, öbürü şöyle olmuş” diye kıvranmaya başladıysa, anlayın ki haber birilerini rahatsız etmiş! Haberi ilgilendiren kişi veya kurum hakkında daha dikkatli olmanız gerektiğini de anlarsınız. 2008’e kadar nispeten özgürlükçü bir dönem vardı ama TMSF ve ikinci Cavit Çağlar dönemlerinde kurumun yayın politikasında ciddi bir kayma oldu.

Hem kendisine uygulanan, hem de size uyguladığı baskı ile ilgili olarak Cavit Çağlar’ın pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Berhan Soner'in Twitter 'bio'sunda artık "vatandaş gazeteci" yazıyor.

Berhan Soner’in Twitter ‘bio’sunda artık “vatandaş gazeteci” yazıyor.

Benim için asıl hedef kişiler veya kurumlar değil, kurumları bu hale getiren uygulamalardır. Aydın Doğan’a veya Turgay Ciner’e kızarken, tüccar olduklarını unutuyoruz. Biri onları ticari bağlamda sıkıştırdığında tepki veriyorlar ve baskıdan kurtulmaya çalışıyorlar. Bir adama, “Baskıya niye direnmiyorsun?” diye elbette kızabilirsin. Ama baskıyı uygulayanı gözden kaçırmamalısın. İşe geri alınmam talebiyle yapılacak bir kampanyaya karşı çıktım. İşe geri alınsam ne olur ki? Genel yayın yönetmeni son konuşmamızda, “İyi mi oldu? Twitter’dan yazmak yerine Bursa’nın en büyük yerel gazetesinin haber portalının başında kalsan daha iyi değil miydi?” dedi. Twitter’da yazdıklarımı gazetede yazamadığımı söyledim. “O günler de gelecek” diye yanıt verdi. Zaten hepimiz bunu için uğraşıyoruz ama “o günler” oturup beklemekle gelmeyecek. Önemli olan benim işe dönmem değil, bu baskıların önünü kesebilmemiz.

Yerelde görev yapan basın emekçilerinin karşılaştığı baskı yeni mi fark edildi?

Benim durumumu özel kılan hiçbir şey yok. Merkez basında çalışan tanıdık isimler baskı görünce kamuoyunun tepki göstermesi doğal. Tamam, peki Berhan Soner kim? “Bursa’da bir internet sitesi varmış, onun sorumlusuymuş. Yuh be, artık iş nerelere geldi!” gibi bir anlayış oluştu ve olay geniş ilgi gördü. Yerel bir basın emekçisiyle bile uğraşabiliyor oluşları, toplumu korkuttu.

Yaşadıklarınızdan meslektaşlarınız nasıl etkilendi? “Daha dikkatli olmalıyız” demişler midir?

Kesinlikle demişlerdir, zaten hedeflenen de oydu. Sendikal süreçte de aynı şeyi yapmışlardı; önce aralarında işyeri temsilcilerinin de olduğu 8 kişiyi işten çıkartmışlar, sonrasındaysa içeride bir haber yayıp sendikadan istifa etmeyenlerin işten çıkartılacağını söylemişlerdi. Bir anda herkes istifa etmişti. Aynı şey tekrar yaşanıyor. Yapılan uyarılar, “Biz sizi uyarıyoruz. Berhan’ı da uyarmıştık ama dinlemedi. Bakın ne oldu!” şeklinde somutlaştı. Bu bir Twitter meselesi değil yani!

“Ben artık vatandaş gazeteciyim!”

“Tanıdığım transseksüellerden biri bile eceliyle ölmedi”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Trans kadın seks işçisi Dora Özer, 9 Temmuz’da Kuşadası’ndaki evinde bıçaklanarak öldürüldü. Bu olayın üzerinden yaklaşık 20 gün geçmişken, bir nefret cinayeti de İstanbul’da yaşandı; Beyoğlu’nda yaşayan trans kadın Gaye, yine evinde öldürüldü. Peşi sıra gelen ölümlere karşın nefret suçları hala iktidarın gündemine giremedi. Faaliyetlerini İzmir’de sürdüren Siyah Pembe Üçgen Derneği’nden Demet Yanardağ, Dora’yı; basın ve kamuoyu nezdinde sıradanlaşan trans cinayetlerini ve nefret cinayetleri karşısında sessizliğini koruyarak ölümleri aklayan yargı sistemini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.

Söyleşi: Cankız Çevik

Dora’yla bundan altı yedi yıl kadar önce Çanakkale’den İzmir’e geldiği zaman tanışmıştık. O sıralar İzmir’in durumu çok kötüydü çünkü Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’dı. Tıpkı bir dönem Beyoğlu’nda insanlara eziyet eden Hortum Süleyman gibi, Hüseyin Çapkın da İzmir’de insanları ezerek düzeni sağladığını zanneden bir kişiydi.

2000’li yılların ortalarında İzmir’de LGBT bireyler açısından nasıl bir ortam vardı?

O dönemde transseksüeller gündüz vakti dahi sokaktan toplanıyor ve saatlerce karakollarda bekletiliyor, işkence görüyorlardı. Emniyet içerisinde bir puan sistemi olduğu için polislerin Kabahatler Kanunu üzerinden aynı gün içerisinde bizlere defalarca ceza yazdığı oluyordu. Üzerimde eşofmanımla, akşamüstü 6 sıralarında bakkaldan dönerken elimde yoğurt, ekmek ve bir paket sigarayla gözaltına alındığım bile oldu. Sokaklarda trans bulamadıkları zaman ise puan alabilmek için kapılarımıza dayanır, “Bize kız verin” derlerdi. Puan sisteminin kalkmasıyla beraber en azından gündüzleri dışarıda daha rahat gezebilir olduk. Dora da henüz 18-19 yaşındayken böyle bir devirde geldi İzmir’e.

Dora yeni geldiği bu şehirde kendisine nasıl bir hayat kurdu?

Henüz çok gençti ama ona cinsiyet kimliği sebebiyle yapacak bir meslek bırakılmadığından seks işçiliği yapıyordu. Sürekli ceza kesildiği için de daha çok sokağa çıkması, daha çok çalışması gerekiyordu. “Mantığın bittiği yerde askerlik başlar” diye bir laf vardır ya hani, o laf öyle değil aslında çünkü mantığın bittiği yerde devlet başlıyor. Bu cezalar da böyle bir kısır döngü. Bu cezaları bazı arkadaşlarım, “bir çeşit vergilendirme” olarak tarif ediyorlar ama gündüz sokakta yürürken dahi kesiliyorsa, bu gasptan başka bir şey değildir!

Kuşadası’na ne zaman, niçin gitmeye karar verdi?

Ahlak büroya götürülüp parmak izleri alındı, fişlendi. Sabahlara kadar bekletildi ve sürekli aldığı cezalar da ağır geldiği için en sonunda, “Ben İzmir’de yapamıyorum, bir hayat kuramadığım gibi daha çok borca batıyorum” dedi ve Kuşadası’na yerleşti. Gideli üç dört yıl kadar oldu ama bu süreçte irtibatımız hiç kopmadı. Kuşadası’nda kendisine yeni bir çevre, bir hayat kurmuştu. Arada da İzmir’e bizleri ziyarete gelirdi. Geldiğinde daha çok geçmişte yaşadığımız güzel şeylerden bahsederdik. Ölüm bizler için her ne kadar olağan bir şey olsa da, ölümünün buradaki baskıdan kaçıp gittiği Kuşadası’nda onu bulacağını nereden bilecektik…

dora2

Dora’nın ölümü size ne hissettirdi?

Benim her yıl birkaç arkadaşım öldürülüyor. Elbette kim ölse canım acıyacak ama birlikte anılarım olan bir kişi olması beni çok daha fazla etkiliyor. Bir yandan da aklıma sürekli, “Acaba arkadaşlarım benim ölüm haberimi ne zaman duyacaklar?” sorusu geliyor. Bunu söyleyebilmek çok acı ama tanıdığım transseksüeller arasında eceliyle ölebilen bir kişi olmadı daha! Hrant Dink’in cümlesindeki gibi, LGBT bireyler de güvercin tedirginliğiyle yaşarlar. Bu yıl öldürülmemiş olman seneye öldürülmeyeceğin anlamına gelmez. Biz sürekli birileri tarafından öldürülüyoruz ve herkes buna göz yumuyor.

Trans cinayetleri sürekli münferit olaylar olarak gösterilmeye çalışılıyor ancak LGBT aktivistleri her seferinde trans cinayetlerinin politik cinayetler olduklarını vurguluyor. Bu cinayetlerin sebepleri neler?

İşin içinde o kadar çok şey var ki… Kişinin kendisini güvende hissedebilmesi için yanında güvenebileceği insanların bulunması gerekir. Transların çoğu ise ailelerinden kaçmaktan başka çare bulamamış, toplumun gözünde “kimsesiz” kalmış kişilerdir. Herkes bilir ki, bunların arkasında ailesi yok… Arkalarında devlet zaten yok çünkü polisin kendisi sürekli işkence ediyor. Yani bize zarar vermek isteyen bir kişinin vicdanı, sokakta gördüğü kediye tekme attığı zamanki kadar devreye girer. Çünkü bilir ki o kedi de yalnız, bir transseksüel de… Ama Dora’nın katili tek bir kişi değil. Trans bireyleri seks işçiliğine iten tüm devlet yapılarının bu cinayette payı var.

Trans cinayetlerinin basında ele alınış şeklini nasıl değerlendiriyorsunuz?

LGBT’ler son zamanlarda daha görünür olmalarına rağmen Dora öldürüldüğünde bu haber basına fazla yansımadı. 2010 yılında öldürülen arkadaşımız Azra’nın cinayetinin daha fazla haber yapılmasının, takip edilmesinin sebebi ise Azra’yı vuran katilin bir seri katil olması ve Azra’yla birlikte iki kadını daha öldürmüş olmasıydı. Bu kadınlardan biri bankacı, diğeriyse öğrenciydi ve onlar basın, devlet ve insanlar için Azra’dan çok daha değerliydiler. Dora için geçtiğimiz haftalarda birçok şehirde eylemler yaptık ama kaç tane basın mensubu bu eylemleri takip etti acaba? Tepkimizi haber yapan medya organları bizi hâlihazırda gören, bizimle çalışan kesimlerdi ama medyanın diğer kesimlerinden haber yapan çıkmadı. Şimdiye dek anaakım medyadan pek çok yere röportaj verdim ama tahmin ediyorum ki sonradan yöneticilerinden öyle bir fırça yiyorlar ki, ya haber hiç yayınlanmıyor ya da taraflı, çarpıtılmış bir şekilde yer bulabiliyor.

Dora'nın bir nefret cinayetine kurban gitmesinin ardından Ankara'da yapılan basın açıklamasından. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Dora’nın bir nefret cinayetine kurban gitmesinin ardından Ankara’da yapılan basın açıklamasından. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Basında Dora’nın ailesinin cenazeyi reddettiği belirtildi. Bu doğru mu?

Dora kaçıp İzmir’e geldiğinde ailesiyle sıkıntı yaşamıştı ancak cinayete kurban gitmesinin öncesinde ailesiyle arası çok iyiydi. Toplumda var olan ve öldürülmemize de zemin hazırlayan, “Bunun arkasında polis de yoktur, ailesi de” algısı, demek ki gazetecilerde de vardı ki, önemsemediler ve “Öldürülen transseksüelse ailesi de reddetmiştir” diye kabul ederek ezberden haber yazdılar. Oysaki cenazesini ailesi gelip kaldırdı. Bundan sonraki yargı süreci için de hem avukatımıza vekâlet verdiler hem de kendileri bu davanın takipçisi olacaklar. Katilin en ağır cezayı alması için elimizden geleni birlikte yapacağız.

Dava sürecine dair umutlarınız ne yönde?

Maalesef dava sürecinin alışılmışın dışına çıkmayacağını düşünüyorum. Birileri katile, “İlişkiden sonra ‘Sıra bende’ dedi,” “Kendisi bana saldırdı,” “ ‘Ben de seni yapacağım’ dedi, gururuma yediremedim” gibi cümleleri belletecek. Bunlar az ceza almaları için transseksüellerin katillerine söyletilen her zamanki cümlelerdir. Daha önce Bursa’da öldürülen bir arkadaşımız için de aynı gerekçeler dile getirilmişti ama arkadaşımız hem hormon tedavisi görüyordu hem de ameliyat olmuştu. Herkesin anlayabileceği şekilde söylemem gerekirse, hadım olmuştu. Yani onun aktif olarak cinsel ilişkiye girmesi gibi bir şey söz konusu değildi. Kaldı ki, dışarıdan hormon takviyesi alarak kadınsılaşmaya başlayan birinin vücudu artık testosteron üretmediği için ilişki yaşaması da gerçekçi değildir. Biz bunu arkadaşımızın doktor raporlarıyla kanıtladığımızda ilk defa bir mahkeme katile indirim vermedi. Ama bundan sonra o raporlara dahi ihtiyaç duymayacağız çünkü basit bir kan tahlili yapılarak kandaki hormon düzeylerinin ortaya çıkarılmasıyla da kişinin ilişkiye girip giremeyecek olduğunun kanıtlanabileceğini öğrendik. Eminim Dora’nın katili de aynı bahanelere sığınacak fakat mücadele edeceğiz…

Kuşadası’nda geçmişte de nefret cinayetleri yaşandı. Kuşadası’nda trans cinayetlerinin sıklıkla yaşanmasının özel bir sebebi var mı?

Maalesef buna alıştık ve artık “Acaba bu yıl kim ölecek?” korkusuyla yaşar olduk. Kuşadası’nın bir tatil bölgesi olması ve yazın nüfusun bir anda çok büyük bir artış göstermesinin, uyuşturucu ve alkolün ama en önemlisi de düzgün bir şekilde çalışmayan emniyetin bu cinayetlerde payı vardır. Ama bizler tüm arkadaşlarımızın davalarını takip edeceğiz ve katillerin cezasız kalmaması için elimizden geleni yapacağız. Yine Kuşadası’nda öldürülen arkadaşımız Nükhet’in katili için de önce akli dengesinin yerinde olmadığına dair rapor almaya çalıştılar. Oradan sonuç çıkmayınca, “Sıra bende” bahanesini kullandılar. Bir yandan da katilin ailesi her duruşma kalabalık bir şekilde gelip mahkeme salonunda iç çeke çeke ağlıyor. Belki yarın öbür gün Dora’nın katilinin yakınları da ortaya çıkıp, “Çocuğumuz yok yere içeri girdi” demeye başlayacaklar. Çünkü onlar için bir transseksüeli öldürmek “yok yere” hapse girme sebebi. Hâlbuki öldürülenler bizim arkadaşlarımızdı. Biz arkadaşlarımız için ağlıyoruz, katiller için değil!

“Tanıdığım transseksüellerden biri bile eceliyle ölmedi”

“Uğradığım polis işkencesinin tanıklarını arıyorum”

Fotoğraf: Cankız Çevik

Fotoğraf: Cankız Çevik

Ankara’da 2 Haziran tarihindeki Gezi Parkı protestoları sırasında bisikletiyle gezerek olayları fotoğraflayan, gazdan ve polis şiddetinden etkilenen vatandaşlara yardım eden genç kadın, yemek yediği mekana giren polislerce darp edildi. Yanında bulundurduğu bisiklet kaskını gören polislerden “eylemci olduğu gerekçesiyle” yarım saat boyunca işkence gören kadın, açtığı davada tanıklıkta bulunmaları için olay esnasında orada bulunan kişileri arıyor.
2 HAZİRAN GECESİ, KIZILAY YÜKSEL CADDESİ’NDE YAŞANAN OLAYLA İLGİLİ BİLGİ SAHİBİYSENİZ 505 634 57 65 NOLU TELEFONDAN BİZE ULAŞABİLİR, BU ÇAĞRININ İLGİLİ KİŞİLERE ULAŞABİLMESİ İÇİN SÖYLEŞİYİ SOSYAL AĞLARINIZDA PAYLAŞABİLİRSİNİZ.
Söyleşi: Cankız Çevik 

Evladına bir fiske vurmamış olmakla övünen bir ailenin ikinci kız çocuğuyum ve aldığım eğitim bu durumun bir şans değil, hak olduğunu bana öğretti. Şiddeti yalnızca gazete kupürlerinde, filmlerde ve romanlarda görmüş olan, “karıncayı incitmekten dahi çekinmek” deyimindeki “dahi” edatından bile, nihayetinde karınca da bizim gibi bir canlı olduğu için rahatsızlık duyan birinin, günün birinde bazı insanların o ya da bu sebeple saldırısına uğrayacağını ve yediği ölümcül darbeler sonucu yerde dizlerini karnına çekmiş yatarken tir tir titreyeceğini tahayyül etmesi oldukça zordur. Empati yapabilir, başkalarının acılarını içselleştirebilirsiniz ama bu acıları kendinizin çekecek olması fikri hala sizin için çok uzaktır. 2 Haziran 2013 gecesine kadar durum benim için de tam olarak böyleydi.

2 Haziran’da kendiniz şiddettin öznesi haline gelene dek ne gibi olaylara tanıklık ettiniz?

Kuşağımızdaki umutsuzluğu ve boşvermişliği bir anda silip atan 31 Mayıs gününden itibaren sokaklardaydım ve gördüklerimi fotoğraflamaya çalışıyordum. Beni en çok etkileyen olay, Yüksel Caddesi girişinde kafasına gaz kapsülü isabet etmesiyle yaralanmış olan genç bir adamın çevresinde yaşananlar oldu. Genç adamın yakınında yüz kadar eylemci ve yirmi kadar polis vardı. Birkaç doktor kafası kanlar içinde olan o gence müdahale etmeye çalışırken, polisler bir anda yaralının yanına gaz bombası attı. O sırada çevrede bulunan eylemciler vandal değildi, belki bir kısmı vandalizmin anlamını dahi bilmiyordu ama eğer polisler kaçmasaydı o kalabalık onları linç dahi edebilirdi. Gaz bombası atıldığında doktorlar, insanlar, yerde yatan yaralıyı bırakıp kendilerini mi kurtaracaklardı? Hayır, o gazı atan tarafı uzaklaştıracaklardı elbette. Onları göndermek için de taş atmak gerekiyorsa o taş meşrudur, bu eylem de hala pasif bir eylemdir. Çünkü meşru müdafaa tam da böyle bir şeydir.

Eylemler boyunca en çok öne çıkan şey sokaktaki dayanışma ruhu oldu. Ankara’daki dayanışma ortamını nasıl betimliyorsunuz?

Sokakta yardımlaşma vardı, insanlık vardı, muhabbet vardı ve biz daha önce buna benzer bir şey görmemiştik. Binaların tepesinden atılan biber gazlarından göz gözü görmez hale gelmesine, bize soluyacak hava kalmamasına, her dakika insanların yaralanmasına rağmen mutluyduk. Keder içindeydik fakat umudun yeşerdiği yerde mutluluk da kaçınılmazdır. Her köşe başında gözlerimizin yanmaması için ellerinde limonlarla, antiasitle, sütle bekleyen yoldaşlarımız, yaralılarımıza anında ilkyardımda bulunan doktorlarımız, biber gazlarını havada yakalayıp onları imha ederek bizi koruyan fedailerimiz vardı. Muhabbet vardı. Varoş sayılan mahallelerde büyümüş oğlanlarla üniversiteli kızlar konuşabiliyorlardı. Yaşanan olaylar hakkında pek bir şey bilmeyenler ve apolitik olanlar bile bir şeylerin iyiye gittiğini içten içe sezebiliyorlardı. Olayların ilk günlerinde Kızılay ve çevresinde bulunan kimse bir ütopyayı yaşadığını inkâr edemez.

28-IMG_2010

Fotoğraf: Yılmaz Kızılırmak

Bahsettiğiniz kesimler içerisinden hangisinde yer alarak sokakta var oldunuz?

Ben de bisikletimle gezerek insanlarla sütümü paylaşıyor, yaralıları fotoğraflıyor, ağlayan yaşlılara mendil uzatıyordum. Tanışıklığım bulunmayan insanlarla muhabbet edebiliyordum ve kimse bunu garipsemiyordu. Buna gerçekten alışkın değildik. Koşulsuz iyiliğe bir tek analarımızda tesadüf etmiştik. Bencil büyütülmüş, hayatımız “benim”ler ve “benim olsun”lar üstüne inşa edilmişti. Cehenneme gitmemek için arkadaşımıza dondurmamızdan bir ısırık vermek bizim için büyük fedakârlık sayılırdı. 2 Haziran’a gelindiğinde ise artık kimse gaz bombasından korkmuyordu çünkü biber gazına dayanılabildiğini ve o güne dek bize yabancı olan dayanışma ortamı sayesinde uğruna fedakârlıkta bulunulacak çok fazla şeyimiz olduğunu gördük.

2 Haziran akşamı neler yaşadınız?

Cebimde biraz para vardı ve orada parasız, acıkmış insanların da olabileceğini tahmin ederek ücretsiz dağıtılan kumanyalardan almaya gönlüm razı gelmedi. Yemek yiyebileceğim bir yer bakınırken Yüksel Caddesi’ndeki Tombiş’e girmeye karar verdim. On beş dakika sonra mekânın içi biber gazından nefes alınamaz duruma gelmişti. İçeride yemek yiyenler arasında yaşlı bir adam, toplamda ise dokuz on kadar insan vardı. Yaklaşık 10 çevik kuvvet polisi mekâna zorla girdiği sıra, içeri dolan gazın etkisinden kurtulamamıştık bile. Polis ağzından tükürükler saçarak dükkânı boşaltmamızı söyledi. Amacı o an direnmek olmayanlar bile istedikleri yerde yemek yemeye hakları olduğunu bildiklerinden, polisin sözlerine tepki vermediler ve belki de yanlış duyduklarını düşünerek oturdukları yerde kaldılar. Bu defa polis copunu rasgele sallayarak mekânı boşaltmamız için bağırmaya başladı. Yemek yiyenlerden biri orada yemek yemeye hakkı olduğunu söylediği için coplanarak dükkândan yaka paça atıldı. O an herkes durumun ciddiyetini fark etti; ben de koşarak uzaklaşmak için ayağa fırladım. Polislerden bir tanesi, “Ooo! Bir de kask takmış” dedi ve copla bacaklarıma ve belime vurmaya başladı. Mekândaki bir arkadaş, “vurmayın kıza” dediği için o da polislerin hedefi oldu. Onu en son gördüğümde yerde dizlerini karnına çekmiş, elleriyle kafasını korumaya çalışıyordu.

On kadar insanın arasından ilk sizi hedef almalarını neye bağlıyorsunuz?

Bence bunun tek sebebi bisiklet kaskı takıyor olmamdı. Faşizm kanlı elleriyle sizi boğazlamak için her zaman kendi gerekçelerini yaratır. Diğer herkes onlar izin verdiği için oradan kaçabildi ama bana müsaade etmediler. Bir anda dört polis her yerime, bazıları tüm gücüyle bazıları da öteki polisler tarafından ayıplanmamak için nispeten daha hafif bir şekilde vurmaya başladı. Daha çok bel, kol, bacak gibi bölgeleri hedef alıyorlar, bir taraftan da sürekli dükkândan çıkmamı söylüyorlardı fakat durmaksızın darp edilirken hareket edemiyor, ağlıyordum. “Ben bir şey yapmadım” diyerek, daha fazla vurmamaları için yalvarıyordum. Sonradan anladım ki tüm bu başımıza gelenler zaten kimsenin bugüne kadar bir şey yapmamasından, zulmün karşısında yer almamasından kaynaklanıyordu.

Beni içeride ite kaka savururlarken, bir anlık boşluklarından istifade edip beni görmeyeceklerine ya da görseler bile acıyıp görmezden geleceklerine dair bir ümitle sürünerek yan dükkanın içindeki masaların altına kaçtım. Daha bacaklarımı içeri çekmeye fırsat bulamadan bir tanesi ayak bileklerimden sürüyerek beni tekrar dışarı çıkardı ve ayağa kalkmamı söyledi. Ayağa kalktığımda yüzüme bir darbe indirdi ve dudağım ile yanağımın içini patlattı. Başım döndü ve yüzümden kanlar aktığını fark ettim. Kendimi yere atma fikri başından beri aklımdaydı ama yere düştüğümde tekmelenme ihtimali daha korkutucu geliyordu.

Sizi darp etmekten nihayet nasıl vazgeçtiler?

Yaklaşık yirmi dakikadır dayak yiyordum ve ayakta durduğum sürece de vurmaya devam edeceklerdi. Sonunda kendimi sere serpe yere bıraktım, güya ölü taklidi yapacaktım fakat şok bütün bedenimde karşı konulmaz bir titremeye yol açtığı için titremeye başladım. Madem titrememi engelleyemiyorum, bari sara krizi geçirdiğimi sansınlar diye tüm kaslarımı serbest bırakmayı akıl ettim. Bunun üzerine nispeten vicdanlı olan polislerden bir tanesi çantamı arayıp beni gözaltına almayı teklif etti. Bunu duyar duymaz içimi sonsuz bir rahatlama kapladı çünkü gözaltına alacaklarına göre beni öldürmeyeceklerini anladım. Suratınıza copla vuran adamların arasında kaldığınızı ve kurtuluşunuz olmadığını gördüğünüzde ölüm korkusu bedeninize tümör gibi yayılıyor.

Polislerin, sadece kask takıyor olduğunuz için hep birlikte size bu şekilde saldırmalarına daha sonra bir anlam verebildiniz mi?

Bana saldıran polislerin hepsinin muhakkak birer sebebi vardır. Suratımın sol yanına aldığım cop darbesinin yaratacağı kanlı ve morlu tablonun ressamı olan polis, ağabeyinin katil zanlısı olmakla itham ediyordu beni. Ağabeyini kimin öldürdüğünü bilmiyorum fakat bu adamın çektiği acıyı birilerine ödetmesi fikri kulağa olağandışı gelmiyordu. Biri de geceleri evinde uyuyamamasının, çocuklarını görememesinin sebebi olarak görüyordu beni. Bir ötekisi, “kız başıma” orada bulunduğum için bağırıyordu. Diğeri, kendilerine taş attığımı söylüyordu. Sonuncusu ise onlara küfür ettiğimi iddia ediyordu. Ve hepsi de hiç durmadan vuruyordu… Onların gözünde ben bir kadın, bir insan, hatta bir canlı bile değildim. Bir simge, bir sembol, bir sebeptim.

Nihayetinde oradan kurtuluşunuz nasıl oldu? Gözaltına alındınız mı?

Gözaltına alındım ve kısa bir süre içerisinde adli tıbba götürüldüm ama henüz tüm morluklarım ortaya çıkmamıştı. Üç gün sonra morluklar daha belirgin hale geldiğinde Gazi Hastanesi’ne giderek bir başka darp raporu daha aldım. Karakolda bana Gezi Parkı olaylarına katıldığım için terörle mücadele şüphelisi olarak alındığıma dair bir kâğıt imzalatmaya çalıştılar ama imzalamayı kabul etmedim. Darp edilip gözaltına alındığımda ne sokakta yürüyordum, ne de eylemcilerin arasındaydım. Sadece bir kafede oturmuş yemek yiyordum. Yani istediğimiz yerde istediğimiz yemeği yemek kadar basit bir özgürlük bile başkalarının kararına bağlı.

polis(1)

Bahsettiğiniz belgeyi imzalatmak için zor kullandılar mı?

Oldukça kötü durumda olduğum için beni rahat bıraktılar ama başkalarına kâğıdı çabuk okuyup imzalamaları için kızıp baskı yapıyorlardı. Onlara, “Sizin yüzünüzden ifade vermek için dışarıda bir sürü insan bekliyor, o kadar okuyacak ne var” diyorlardı ama beni rahat bıraktıkları için metnin tamamını okuyabildim ve imzalamamaya karar verdim. Bunun üzerine, “İmzalarsan hemen çıkar gidersin yoksa sabaha kadar avukatının gelmesini beklersin” dediklerinde ben de bekleyeceğimi söyledim. Sonunda, “‘İmzalamaktan imtina ederim’ diye yazıp imzala, çık git” dediler, ben de öyle yaptım.

Bu sırada dudağım tamamen şişmiş, sağ gözüm kapanmıştı o yüzden polisler bile “Sana ne oldu böyle?” diye soruyor, beni çevik kuvvet polislerinin dövdüğüne inanmak istemiyorlardı. Sanki ben koca dayağı yemiş de karakola gelmişim gibi, “Sana neden yapsınlar ki böyle bir şeyi?” diye soruyorlardı. Sanıyorum görünüş olarak kendi halinde biri gibi duruyorum. Örgütlü bir tarzım olmadığı için benim neden dayak yiyebileceğimi anlamadılar ama bu süreçte öyle bir ayrım kalmadı zaten. İnsanların anlaması gereken de bu; kendi halinde, naif, sevimli bir kadın olarak görünebilirsiniz ama bu, yaşanan şiddetten payınızı almayacağınız anlamına gelmez.

Avukatınızla nasıl iletişime geçtiniz? Nasıl bir hukuki süreç başlattınız?

Kuğulu Park İnisiyatifi’ne yaşadıklarımı anlattığımda bana çoğu akşam parka Ankara Barosu’ndan avukatların gelip gittiğini söylediler. Bir akşam avukat geldiğinde bana da haber verdiler ve beraber dava dilekçemi yazdık. Olayın ertesi günü yemek yediğim Tombiş isimli mekândan kamera kayıtlarını istemeye gittiğimde bana polisin savcılık kararıyla kayıtları aldığını ve bu işe bulaşmak istemediklerini söylediler. Oysaki herkes bana savcılığın bir günde böyle bir karar çıkartamayacağını söyledi. Yani ya mekân yalan söylüyordu ya da polisler yalan söyleyerek, herhangi bir karar göstermeden ertesi gün gelip kayıtları almıştı. Darp raporlarım var ancak görüntüleri alamadığım için davamı güçlendirmek adına, o gün orada bulunan sohbet etme imkânı bulduğum iki arkadaşın şahitliğine ihtiyaç duyuyorum. Umarım bir şekilde bana ulaşırlar.

Yaşadıklarınızdan sonra herhangi bir psikolojik destek almaya başladınız mı?

Bu olayın elbette psikolojik tedavi görecek kadar üzerimde etkisi kaldı ama sanıyorum ki içine kapanık bir insan olmam sebebiyle psikolojik destek almayı tercih etmedim. Uğradığım şiddetti anlatmaktan hoşlanmıyorum; kaçmayı, unutmaya çalışmayı tercih ediyorum galiba. Duygularımı yazmak veya bu röportajı vermek de kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor. Aslında dışarıda tencere tava çalınması bile bana yanımda birilerinin olduğunu hissettiriyor, o eylemlilik güven veriyor. Şu an pek çok parkta yapılan forumlar da o geceyi boşa yaşamamış olduğumu gösteriyor. Yaralarımızın kapanması belki yüzlerce yıl sürecek. 31 Mayıs okyanusta bir su damlasıydı ama okyanus da su damlalarından oluşur zaten…

“Uğradığım polis işkencesinin tanıklarını arıyorum”

“Sizin askeriniz değil, vicdani retçiyim!”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yazar Ali Fikri Işık, Türkiye’de ortaya çıkışından beri ismi devlet şiddetiyle özdeşleşen vicdani reddin savunucularından ve 15 Mayıs’ta kurulan Vicdani Ret Derneği’nin kurucularından biri. Vicdani retçi Işık, 12 Eylül sonrasındaki Diyarbakır Askeri Cezaevi günlerini, kişisel vicdani ret serüvenini ve askeri yargıda hâlâ devam eden davalarını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.   
Söyleşi: Doğu Eroğlu

12 Mart 1980’de, 12 Mart askeri müdahalesini protesto ederken Diyarbakır’da gözaltına alındım. O dönemde zaten sıkıyönetim ilan edilmişti ve hukuk ile kolluk tamamen askerlerin elindeydi. Polisle veya sivil yargıyla hiç muhatap olmadım; yakalayan da, gözaltında işkence eden de, yargılayıp ceza veren de askerlerdi. Hiçbir askeri suç işlemediğim halde, “öğrenim özgürlüğünü engellemek” iddiasıyla yargılanıp tutuklandım. Cezanın infazı için de ünlü 5 No’lu Askeri Hapishanesi’ne götürüldüm.

Diyarbakır Askeri Cezaevi’nin sizdeki tezahürü nasıl oldu?

Orada 3 yıl 8 ay geçirdim. 12 Eylül’ün hiçbir değer tanımayan, insanlığa ve Kürtlüğe düşman saldırısını an be an yaşadım. Şimdi bile o günleri anlatırken nesnelleşemiyorum, kendimi hâlâ o günlerin bir parçası olarak hissediyorum. İnanılmaz bir travma… Zaten her Kürdün yaşadığı böyle bir ikili travma var. Birincisi 7 yaşında okula gidip de, o güne dek ailenizden ve çevrenizden gördüğünüz, tanıdığınız kültür ile konuştuğunuz dilin geçersiz olduğunu görmektir. İkincisi ise 12 Eylül saldırısıdır. Bu saldırının en somut hali de Diyarbakır Cezaevi’dir. Hâlâ tam olarak bükemediğim kolum, bu travmayı bana her an hatırlatır. İşkencede kırılan kolum, 6 ay boyunca hiçbir ilaç ve doktor müdahalesi olmayınca kendi kendine kaynadı.

Diyarbakır Cezaevi'ndeki "eğitim" çalışmalarından bir kare. Fotoğraf: 2000'e Doğru Dergisi, 12 Temmuz 1987

Diyarbakır Cezaevi’ndeki “eğitim” çalışmalarından bir kare. Fotoğraf: 2000′e Doğru Dergisi, 12 Temmuz 1987

Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde tipik bir gün nasıldı?

Her sabah 05.15’te uyandırırlardı ve küçük bir tas yemekle, minicik bir ekmeği dört kişiye bölüştürürlerdi. Yemeği aldığımız anda askerler, “Son say üç!” diye bağırırlardı. Üç saniye içinde yemek zorundasınız yani, o telaşta ne yiyebilirsen artık… Saat 7 buçuğa kadar ayakta Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi okunurdu. 7 buçuktan sonra sayım, daha doğrusu sabah dayağı olurdu ve istisnasız herkes şiddetten payını alırdı. 9’a kadar tekrar Atatürk ilke ve inkılapları, ardından 11’e dek havalandırma. Ama o da volta atmak değil; Andımız, 10 kıtadan oluşan İstiklal Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi okunuyor, daha sonra kaz adımlarıyla, tam iki saat boyunca askeri marşlar söyleniyor. Bu marşlar sırasındaki her hareketiniz dayak ve işkence sebebidir: Havalandırma dikdörtgendir, köşeleri sert biçimde dönmemek, ayaklarınızı 70 santimlik kaz adımı olarak atmamak veya dizleri kasıklara kadar çekmemek işkence sebebidir. Aynı şeyler gece yatana dek tekrarlanarak sürer. Gece de koğuş içlerinde zorunlu nöbetler vardır ve nöbetçiler saatte bir değiştirilir. Dayakla sürekli güçsüzleştirilen, yetersiz beslenmeyle direnci kırılan beden, bir de uykusuzlukla baş etmek zorundadır.

Tüm gün ve yıllarca süren sistematik işkencenin sebebi neydi?

Cezaevinin iç güvenlik amiri Esat Oktay Yıldıran, ilk geldiği gün merkezi yayından bize, “Buradan ya ölünüz çıkar ya da dışarı çıktığınızda bir işe yaramayacak hale gelirsiniz” demişti. İçeride tek suçu, yoldan geçen devrimciye bir bardak su vermek olan yaşlı köylüler, 15 yaşındaki çobanlar dahi vardı. 3 yıl 8 ay boyunca askerliğin âlâsını yaptırdılar bana. 2012’de yeniden başlayan askeri mahkemelerde de hep bunu söyledim, “Eğer ben askersem, bana zaten askerliğimi yaptırdınız. Yok, sivilsem buyurun bu yapılanların hesabını soralım” diye yaptım savunmamı. Devletin algısı 1980’lere kadar geliyor ama sadece beni suçlayabileceği ayrıntıları hatırlıyor, o dönemde bana yapılanlarla hiç ilgilenmiyor.

3 yıl 8 aylık sürenin sonunda tahliye olmanızla birlikte doğrudan askere mi alındınız?

Önce cezaevinde 53 gün boyunca fazladan tuttular. Sonra’da ellerim kelepçeli halde Diyarbakır Askerlik Şubesi’ne teslim ettiler. 15 gün boyunca şubede, birliğimin bulunduğu Tekirdağ’a gönderilmeyi bekledim. Tekirdağ’a geldiğimde resmi tahliye tarihimin üzerinden neredeyse 3 ay geçmişti ama bir günlüğüne ailemi görmeme izin bile verilmedi.

Birliğe giderken zorunlu askerliğe ilişkin neler düşünüyordunuz?

O kadar korkutulmuş ve sindirilmiştim ki ne yapacağımı bilmez haldeydim. İlk davadan aldığım infazı yatarken askeri yargı hakkımda bir dava daha açmıştı. 8 yılla yargılandığım o davanın duruşmaları sürerken, ilk yattığım ceza bitti ve askere alındım. 1983’te, Tekirdağ’da 59 günlük askerken, bir öğlen çavuşun biri elinde belgelerle geldi. 7’nci Kolordu Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nden tekrar gözaltına alınmam için bir emir verilmişti. Oradaki arkadaşlara, “Ben o cezaevine dönmem çünkü oradan sağ kurtulduğuma hâlâ inanmıyorum. Firar ediyorum” dedim ve kaçtım. Aynı yıl dava da sonuçlandı ve 8 yıl hapis cezası aldım. Anlayacağınız, hem asker firarisiydim, hem de sırtımda küfe gibi bir 8 yıl vardı.

TSK ile bir sonraki temasınız ne zaman gerçekleşti?

2 Ağustos 1991’de İstanbul’da yakalandım. Hüküm giydiğim 8 yılın beşte birini Batman Cezaevi’nde yattım ve 18 Ocak 1993’te tahliye oldum. Ama yine serbest bırakmadılar. 10 Nisan 1992’de, cezaevinde gardiyanların şahitliğinde evlenmiştim ve ailemi görmeme izin vermeksizin, ellerim kelepçeli vaziyette Tekirdağ’a götürüldüm. Ama önceki birliğim lağvedildiği için kimse beni kabul etmedi. Görüştüğüm bir askeri yetkili, “Senin birliğin Kırklareli’nde. İşte bunlar da evrakların. İster git, ister gitme!” deyince İstanbul’a geri döndüm.

Politik kimliğinizi göz önünde bulundurup, sizle daha fazla uğraşmak istemedikleri için mi dolaylı yoldan gitmenize izin verdiler?

Tekirdağ’a vardığımızda günlerden Cuma’ydı ve birliğim belli olmadığı için işlemlerim tamamlanamamıştı. İşlemlere Pazartesi devam edebilmek için beni önce gözaltına almaya kalktılar. Hukuki bir karar olmadan bunu yapamayacaklarını, ısrarlı olmaları halinde de kararı bana tebliğ etmeleri gerektiğini söyledim ve tartıştık. Bunun üzerine beni bir yüzbaşının yanına götürdüler ve aynı şeyleri ona da anlattım. Yüzbaşı, “Ben Allah’tan korkarım!” deyip çay söyledi ve sohbet etmeye başladık. O sırada Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeki uygulamaları da anlattım. Ben anlattıkça şaşırdı, “Kuran-ı Kerim’i, İslam’ı öğretmiyorlar mı?” diye sordu. Konuşmamızın bitiminde beni hafta sonunu geçirmem için subay koğuşuna gönderdi ve hafta başında kendisini tümen karargâhında ziyaret etmemi söyledi. Hafta sonunu kentte dolaşarak, geceleri birliğe dönüp yatarak geçirdim. Pazartesi yüzbaşının yanına gittiğimde, “Birkaç arkadaşım var, Cuma akşamı anlattıklarını aynen onlara da anlat” dedi. Çok geçmeden albaylar, binbaşılar geldi ve cezaevi hikâyelerimi dinlediler. Sonra İstanbul’dan birilerinin telefon numaralarını verdiler ve bu kişilerin rapor almamda yardımcı olabileceğini söylediler. Kimliğimi ve evraklarımı verip, “Bu saatten sonra ne sen bizim işimize yararsın, ne biz senin işine yararız” dedikten sonra beni serbest bıraktılar. İstanbul’a döndüğümde çürük meselesini biraz araştırdım ama çok pahalı olduğunu gördüm. Sürecin tamamı yasaldı ama açıktan 20 bin dolar para istiyorlardı. İyi tezgâh kurmuşlardı…

Tayfun Gönül, Fotoğraf: Tayfun Gönül'ün 1990'da Sokak dergisine verdiği röportajdan

Tayfun Gönül, Fotoğraf: Tayfun Gönül’ün 1990′da Sokak dergisine verdiği röportajdan

1980’lerin sonundan itibaren Osman Murat Ülke ve Tayfun Gönül gibi vicdani retçiler bilinirlik kazanmaya başlamıştı. TSK’ya göre firari olduğunuz dönemde vicdani retten haberdar mıydınız?

Elbette haberdardım. Her ikisinin de çabaları çok takdire şayandır ancak özellikle Tayfun Gönül’ün direnişi, mahkemelere don-külot çıkması benim için hem bir dramdı, hem de bir ilham kaynağıydı. Bir gün yakalanırsam, onların bıraktığı yerden devam etmeyi zaten tasarlamıştım. 8 Haziran 2012’de firar suçundan Diyarbakır’da yakalandığımda, bu işi bir vicdani ret davasına çevirmek için koşullar son derece elverişliydi. Gazeteciydim, Taraf Gazetesi yazarıydım, televizyonlarda görünür olmuştum, üstelik epey de yaşlanmıştım. Dolayısıyla kimse yan gözle bakmadı bana. Önce Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde 10 gün yol tutuklusu olarak kaldım. Edirne’deki askeri cezaevine götürüldüğümde, “Vicdani retçiyim, beni hiçbir kuralınız ilgilendirmiyor. Ben asker değilim, sizin askeriniz hiç değilim. Sizin askeriniz olsam zaten burada olmazdım, sizin de bana nöbet tutturacak gücünüz olurdu. Ama böyle bir gücünüz yok, demek ki başka bir hukuk içinde yürüyoruz. Bu tutukluluk hukukudur. Mahkeme benim özgürlüklerimi sınırlandırmıştır. Ama benim insan olarak haklarımı elimden alamaz. Bunun için mücadele edeceğim” dedim. Önce koğuş meselesinde sorun çıktı. Koğuş dedikleri şeyler içinde tuvalet ve dört ranza olan hücrelerdi aslında. Hücrede olmam için cezaevinde bir suç işlemiş ve mahkeme tarafından cezaevindeki özgürlüğümün sınırlandırılmış olması gerekiyordu. Görüşmelerimiz sonucunda bütün hücreleri koğuşa dönüştürdüler. Havalandırma ve tektip kıyafet meselesini de çok önemsedim. Uzun pazarlıklar sonucu sabah 6’dan gece 1’e kadar dışarıda kalma özgürlüğü kazandık ve tektip zorunluluğu ortadan kaldırıldı.

Duruşmalarda neler yaşandı?

19 Haziran 2012’deki ilk duruşmada, 1983’te firar ettiğimi kabul ettim ancak firarımın nedenselliğini açıkladım. Firar yerine 12 Eylül’ü yargılamamız gerektiğini belirttim. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta bu ordunun yaptığı müdahalelerin, hukuken askerlik tanımına uymadığını açıkladım. Sivil bir kişiyken askerler tarafından bana yapılanların açıklanması gerektiğini, vicdani ret tartışılmadan bu mahkemenin vereceği hiçbir kararın anlam taşımayacağını söyledim. “Yamalar yaparak, bedelliler çıkartarak meseleleri kendinizce çözmeye çalışıyorsunuz ama bunlar geçici çözümler. Mevcut süreçte vesayetle bir mücadele sürdürüldüğü söyleniyor. Vesayeti kökten geriletecek şey vicdani reddin kabulüdür. Ben anti militarist bir insanım; her türlü orduya ve hiyerarşiye karşıyım. Silahla hiçbir sorunun çözülebileceğine inanmıyorum” diye konuştum. Mahkemede ısrarcı olduğum bir diğer konu da anadildi. Diyarbakır cezaevinde başıma gelen işkenceleri bir dille, bir kültürle yaşadım. Bu dilin adı Kürtçe’dir. Dolayısıyla benim hikâyemi Kürtçe’den başka hiçbir dil temsil edemez. Mahkeme heyetine de, “TSK’nın sadece terörle mücadelede bir araç olduğunu kanıtlayın. Kürtlere, Kürtçeye, Kürt kültürüne ait değerlerle bir alıp veremediğiniz olmadığını kanıtlayın. Bir tercüman getirin ve anadilde savunma yapmama izin verin. Ben bir Kürdüm ve benim ülkemdeki savaşı yürüten TSK’dır. Benim size hiçbir borcum yoktur, asıl borçlu olan sizlersiniz” dedim. Elbette bu söylediklerimin hiçbirine itibar etmediler ve tutukluk halimin devamına karar verdiler. 14 Ağustos’taki duruşmada da tercüman talebimi dikkate almadılar ama ben savunmamı Kürtçe yaptım, avukatlarım söylediklerimi Türkçe’ye çevirdiler. 17 Ekim 2012’deki duruşmada ise tahliye ettiler ve birliğimin Kırklareli’nde olduğunu söyleyip iki gün yol izni verdiler.

Ekim 2012’deki tahliyenizden Şubat 2013’de tekrar tutuklanmanıza kadar geçen sürede neler oldu?

Bana Kırklareli’ne gitmemi söylediler ama tabii yine İstanbul’a döndüm. Özellikle firar durumu oluşsun diye 26 gün sonra Edirne’deki askeri savcılığa gidip, “Ben geldim ama askerlik yapmayacağım. Buyurun, cezaevine götürün ya da mahkemeye çıkarın” dedim. Savcı Kırklareli’ndeki birliğin de lağvedildiğini, dolayısıyla hakkımda bir ihbar olmadığını, beni tutuklayamayacağını söyledi. “Bize çok sorun oldun, bu işi mutabakatla çözelim. İkinci firar davasını açmak istemiyorum. Seni Edirne’nin askeri olarak gösterelim. Git hastaneye yat, rapor almana yardımcı oluruz” dedi. Ancak zaten Çorlu ve Kasımpaşa’daki askeri hastanelere gitmiştim ve askerliğe elverişli olduğuma ilişkin görüş bildirmişlerdi.

Askerlikle ilişiğinizi kesecek olası bir raporda, psikolojik rahatsızlıklarınız mı bahane edilecekti?

Mahkemeler vicdani reddi bu şekilde manipüle ediyorlar. TSK, vicdani retçileri psikiyatri koğuşlarına göndererek kişilik bozukluğu, şizofreni gibi yaftalarla bünyesinden atmaya çalışıyor. Bunu kabul etmiyoruz. Bu bir itibarsızlaştırmadır; fakat itibarsız olan TSK’dır. Duruşma öncesinde bir psikiyatr getirmişler, hakkımdaki bin sayfalık raporu önüne koymuşlar. Duruşmadan önce benimle 10 dakika görüşüp, hakkımdaki kanaatini mahkemeye bildirecekmiş. Psikiyatra, “Mahkeme size bu dosyayı bugün vermiş; bin sayfayı okuyup benimle görüşmek için 10 dakikanız var. Bu mudur bilimin namusu? Benim 5 dakikada anlatılacak bir hikâyem yok. Sizin belirttiğiniz kanaat onlar için bir yargı olacak. Bu kanaatin hiçbir bilimsel tarafı yoktur, herhangi bir görüş bildirdiğiniz takdirde sizi dava ederim” dedim. Duruşmada da bu değerlendirmeyi kabul etmediğimi belirttim ve ilgili uzmandan şikâyetçi oldum.

Psikiyatr hakkınızda mahkemeye ne yönde görüş bildirdi?

Askerlik yapmaya elverişli olduğumu söyledi. Ancak askere alma yasası açık; yasaya göre bir kişinin askere elverişli olup olmadığına bir uzman değil, heyet karar verir. Nitekim Çorlu ve Kasımpaşa’da verilen raporlar öncesinde de heyetle bir görüşmem olmadı. Bu itirazı dikkate alan mahkeme heyeti, 19 Aralık’taki duruşmada bana haksızlık yapıldığını kabul etti. Usulde başka bir hata daha yaptıklarını, kendileri söyleyince fark ettik. 2008’de TSK’nın sağlık yönetmeliğinde bir değişiklik yapılmış. Daha önce bir kişinin askerliğe elverişli olmaması için üç defa hüküm giyip cezasının infaz edilmesi gerekiyormuş. 2008’deki değişiklikle birlikte, tek hükmün infazı bu kuralın uygulanması için yeterli hale getirilmiş. Benim de 1980-1983 ve 1991-1993 yılları arasında iki adet hükmüm var. Heyet, o güne kadarki duruşmalar süresince arşivlerden bu hükümlerin bulunamadığını, hastanelerin bu bilgi çerçevesinde raporlarını gözden geçireceklerini söyledi. Hastaneden ek rapor isteneceğini belirtip duruşmayı 27 Şubat’a ertelediler. O duruşmada da hiç beklemediğim şekilde tutuklandım.

13 Mart'ta birliğin önünde beklerken

13 Mart’ta birliğin önünde beklerken

Bir önceki duruşmadaki olumlu tavra rağmen, niçin tutuklanmanıza karar verildi?

Önceleri hep bavulumla giderdim ama önceki duruşmada yapılan haksızlığı kabul ettiklerinden 27 Şubat’taki duruşmaya daha tedbirsiz gittim. Hastaneler ek raporlarını düzenlemişlerdi fakat askerliğe uygun olduğum konusundaki görüşlerini yinelemişlerdi. Kovuşturacak başka bir şey olmadığı için mahkeme 1 yıl 15 gün ceza almama karar verdi. Firar suçunu bir daha işlemeyeceğime dair kanaat getirmedikleri için tutuklanmama karar verildi. Mahkemeye, karara itiraz etmeyeceğimi, bu hukuksuzluğu protesto etmek için açlık grevine girdiğimi ilan ettim. Jet hızıyla, 10 günde iddianame hazırlandı ve 13 Mart’ta yeniden mahkemeye çıkarıldım. Tutuklanmamı gerektirecek koşulların olgunlaşmadığı gerekçesiyle tahliye edildim. Bu arada hakkımda, cezaevinde sayıma katılmamak, saç-sakal tıraşı olmamak, tektip giyinmemek gibi suçlardan açılmış bir de disiplin davası vardı. O davanın sonucunda mahkeme beni kınadı. “Asıl ben sizi kınıyorum” cevabını verdim. Bedenimi ölüme yatırdığım gerekçesiyle de cezaevindeki kültürel ve sosyal haklarımdan mahrum bırakılmama karar verildi.

Askeri yargı süreci şu anda hangi aşamada?

8 Nisan’da vicdani reddi kışlada sürdürmek amacıyla Edirne 54’üncü Piyade Alayı Kestanelik Kışlası’na gittim. Hiç zaman kaybetmeden beni askeri savcılığa sevk ettiler. İfademde suç duyurusunda bulunduğumu da belirttim; 11 ay boyunca devletin askeri bürokrasisinin geçmiş dönemde bana ilişkin verdiği kararları bir dosyada toplama becerisi gösteremediği için davanın uzama eğilimi gösterdiğini ve mağduriyeti derinleştirdiği inancıyla davacı olduğumu beyan ettim. Askeri savcılık hakkımda üçüncü davayı da böylece açmış oldu.

TSK kimi zaman, sorun yaratan vicdani retçileri, seslerini daha fazla duyurmalarına fırsat vermeden rapor düzenleyerek kurumdan uzaklaştırmayı tercih ediyor. Sizi tutuklamakta ısrar etmelerini neye bağlıyorsunuz?

12 Eylül’ün yargılanması, vicdani ret ve anadilde savunma konusunda ısrarlı olmamdan ötürü bu şekilde bir yaklaşım sergilediler. Bu konulardaki ısrarım yüzünden sıradan bir vicdani retçi olmaktan çıktım ve burnumu sürtmek istediler. TSK her ne kadar vicdani reddin basında görünmesinden hoşnut olmuyorsa da, askeri cezaevlerindeki kötü muamele ve uzun tutukluluk süreleri yoluyla üçüncü şahıslara mesaj veriyor. Böylelikle gizli vicdani retçiler de kararlarını açıklamaktan korkuyorlar. Oysa günümüzde bu iki durumun da gerçeklik payı yok. Dolayısıyla insanlar korkmasınlar ve açıkça vicdani retlerini ilan etsinler. Gerekli hukuki yardımı aldıktan sonra askeri cezaevlerinde kimse onların kılına bile dokunamaz.

Askeri mahkemeler ve tutukluluklar çalışma yaşamınızı etkiledi mi?

Süreci hızlandırmak istiyorum çünkü 12 aydır çalışmıyorum. Gazetelerde yazmam için teklifler alıyorum ama hâlihazırdaki durumum çalışmama engel oluyor. 19 Haziran 2012’de Diyarbakır’da tutuklandığımda, Milli Savunma Bakanlığı’na bir dilekçe yazdım ve cezaevinde yazılarıma devam etmek istediğimi belirttim. Emsal olarak da Silivri’de yazılarına devam eden gazetecileri gösterdim. Bakanlık ise, Silivri’dekilerin sivil kişiler olduğunu, asker kişinin bir başka mesleği olamayacağı yanıtını verdi. Dolayısıyla yazılarıma da ambargo koymuş oldular. Bu ambargo şu anda da sürüyor.

Yaşadıklarınızın ulusal basındaki görünürlüğünü yeterli buldunuz mu?

2012’deki ilk tutuklanmam sırasında Taraf’tan istediğim coşkuda ve enerjide bir destek bulamadım ancak bu sene olanlardan sonra çok olumlu bir tavır sergilediler. Vicdani retçiler, savaş karşıtları ve Kürt çevreleri de ikinci defa tutuklanmamamdan sonra ciddi anlamda destek oldular. İsveç’te Abdullah Gül’e hakkımda sorular yöneltildi, durumum Alman Parlamentosu’nda ve Birleşmiş Milletler’de de gündeme getirildi. Uluslararası Af Örgütü harekete geçti. BDP milletvekili Adil Kurt, mesele hakkında TBMM’ye bir soru önergesi verdi. Umarım bu meseleye olan destek sadece benle sınırlı kalmaz.

Fotoğraf: Bianet.org

Fotoğraf: Bianet.org

Vicdani ret, ancak askeri mahkemelerden tutukluluk kararları çıktığında veya AİHM kararlarından sonra gündeme geliyor. Vicdani reddin toplumsallaşması önündeki engel ne?

Eksiklik aslında bu ülkenin kültürünü ören genel zihniyetle ilgili. Bu ülke gerçek anlamda özgürlükle falan tanışmadı. “Düşmanlarımız var, dolayısıyla muhteşem bir orduya sahip olmamız gerekir” kodlaması ve yargı herkesi pasifize ediyor. Askeri vesayet ortadan kaldırılmadan normal bir demokratik düzene geçilmesi hayaldir çünkü elinde silah olan hayatınıza hep müdahale eder. Askeri vesayete en ölümcül darbeyi, vicdani reddin toplumsallaşması ve yasal olarak tanınması vuracaktır. İstatistiklere bakıldığında bu ülkede 500 bin asker kaçağı var. Nitekim bu rakam böylesine büyük olduğu için de devlet dönem dönem rüşvet verir, üzeri örtülü, utangaç bir af ilan eder. Adı da bedelli askerliktir. Hâlbuki bu kişilerin aileleri, çocukları da var. Yani vicdani ret milyonlarca insanı ilgilendiren, bu insanları harekete geçirebilecek bir mesele. Neden hiçbir partinin programında vicdani ret yer almıyor? 56 yaşında bir adamım ve biyolojik veya fikirsel olarak da, ruhen de askerlik yapabilecek biri değilim. Hasbelkader ulusal bir gazetede yazmışlığım var. Bu işi toplumsallaştırmak için bir aracım. Benim 18 yaşında harika bir oğlum var ve onu da zorunlu askerlik süreci bekliyor. Kendisinden zorla kopartılmış, yaşamıyla alakasız bir yerde konumlandırılmış bir süreci hem akla, hem de ahlaka uygun bulmuyorum. Korunmaya muhtaç bir gelirim, mülküm yok. Gidip başkalarının servetini, özel mülkiyetini korumak için oğlumun da böyle bir şeye reva görülmesini istemiyorum.

Devletin ve mevcut iktidarın vicdani reddin tanınması yönündeki taleplere yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

Hükümet, vicdani ret meselesini, TSK’nın profesyonelleştirilmesiyle ilişkilendiriyor ancak bu teknik bir konu değil. Vicdani ret temel bir insan hakkıdır ve TSK’nın iç sorunlarına endekslenemez. Vicdani reddi tanıyan yasanın hemen, şimdi çıkması lazım. Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Parlamentosu’nun baskıları var. Eğer görünürlük biraz daha artarsa hükümet bu baskılara dayanamayacaktır. Vicdani ret yasal olarak tanınırsa, bir dizi insan da kendi hayatlarına kavuşmuş olur. 56 yaşındayım; bugüne kadar hiç ikametgâh adresim, sosyal güvenliğim, kredi kartım ve banka hesabım olmadı, hiç oy kullanmadım. Bütün ticari etkinliklerimi başkaları üzerinden kurdum ve inanılmaz zararlar gördüm. Hikâyenin bir de böyle dramatik bir yanı var.

Askerlik gibi ölüme yakın bir işi yapmak, vicdani ve iradi bir karardır. Burada yasal zorunlulukların yeri yoktur. Aslında bu mesele, askerlikle sorunu olanlardan daha çok, askerliğini yapmış ve bu düzeni görmüş insanların dillendirmesi gereken bir şey. Bu ülkedeki hiç kimse zorunlu askerlikten iyi bir dille söz etmez. 15 ay için sana iki elbise veriyor, onla da her gün eğitim yaptırıyor. Her gün mıntıka temizliği yapılırken, sana haftada iki gün banyo izni veriyor. Onlar için insanın temiz olmasının bir önemi yok, çevresi temiz olsun yeter. Küfür, hakaret gırla… Beslenme düzeni de, oradaki insan bedenini zorlayan aşırılığı dengeleyemiyor.

Askerliğe ilişkin anlatılagelen anekdotların büyük çoğunluğu kötü muamele ve hakaretle ilgilidir. Peki, niçin bu eziyetleri çekenler Stockholm sendromuna benzer bir tepkiyle yaşadıklarını normal karşılıyor, hatta vicdani redde karşı çıkıyorlar?

Gerçekten de bir celladına âşık olma durumu söz konusu. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, bu düzenin yapaylığının bilincindeydiler ve iktidarlarını ancak baskıyla, zorla elde tutabileceklerini fark ederek iki siyasal hattı, yani Kürtler ve İslamcılar merkezden kovdular. Şeyh Sait İsyanı, 1938 Dersim, 1960 ve 1980 askeri darbeleri korkuyu siyasal bir reflekse, kültüre dönüştürdü. Dolayısıyla insanların zihinlerinde bu korku hâlâ çok canlı… Bu ülkedeki insanlar gerçek manada özgürlüğü bilmiyorlar çünkü özgürlük ve korku yan yana durabilecek kavramlar değillerdir. Hayatlarımızı bu denli paçavraya çevirmiş bir kurum hakkında göğsümüzü gere gere konuşamamamızın sebebi de bu korkudur. Bu şartlar altında, 15 Mayıs Vicdani Retçiler gününde kurulan Vicdani Ret Derneği bir zorunluluk, militarist yapıyı yerinden ve içinden rahatsız etmek amacıyla kurulması gereken yasal bir araçtı. Sorunu muhataplarına transfer etmek ve onları avuçlarında sıcak bir patatesle baş başa bırakmak için en doğru yol buydu.

27243497a5189ae392c2f6e3b579aded_1360787066

“Sizin askeriniz değil, vicdani retçiyim!”

“Yalnızca taraftar değil, sömürülen emekçi, şiddet görmüş vatandaşız”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Gezi Parkı Direnişi boyunca, polis şiddetine, demokratik talepleri dikkate almayan iktidara karşı sokakta olmasına en çok şaşırılan gruplardan biri futbol taraftarlarıydı. Ancak Beşiktaşlılar, özellikle de çArşı grubu, toplumsal sorunları uzun süredir dillendiriyorlardı. Sokağa inen taraftarların yaşadıklarını, Beşiktaş’taki polis şiddetini ve Türkiye’deki mevcut taraftar algısında yaşanan kırılmayı, Halkın Takımı taraftar grubundan Önder Abay, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu

Gezi Parkı olaylarına 31 Mayıs sabahı yapılan saldırının ardından dâhil oldum. Zaten polis şiddeti bizim için çok yeni bir durum değil; 1 Mayıs’tan 31 Mayıs’a kadar çok yoğun biçimde birkaç defa yaşadık… Gezi Parkı ve Taksim Meydanı konusundaki tartışmaları elbette biliyorduk ve polisin barışçıl kişilere düzenlediği saldırıdan sonra Halkın Takımı grubu olarak müdahil olduk. Biz çArşı’nın altında, Halkın Takımı ekibi olarak hareket ediyoruz. Oldukça kozmopolit bir örgütlenme olan çArşı’dan ayrı değiliz ama biz biraz daha politiğiz; rengimiz, sloganlarımız daha farklı, kendimiz ait bir dergimiz var. Bizi üzerinde “Halkın Takımı” yazan atkılarımızdan tanıyabilirsiniz.

Hem Taksim Meydanı’nın keyfi olarak kapatıldığı 1 Mayıs’ta, hem de 11 Mayıs’ta yıkım öncesinde İnönü Stadyumu’nda oynanacak son futbol maçından önce polisle karşı karşıya geldiniz. Beşiktaş Mayıs ayını nasıl yaşadı?

1 Mayıs’a çArşı olarak katıldık ama daha yürümeye bile fırsat bulamadan polis saldırısıyla karşılaştık. Barbaros Bulvarı’nda, Köyiçi’nde ve semtin her yerinde gün boyu olaylar oldu, polis saldırısı gün boyu sürdü. 1 Mayıs’taki saldırıların üzerinden çok geçmeden, 11 Mayıs’taki Gençlerbirliği maçı öncesi yine polisle karşı karşıya geldik. Maç öncesinde Bulvar üzerinde peş peşe iki motorlu yunus polisi ile taraftar grupları arasında karşılıklı sözlü sataşma oldu, sonra da polis silahını çıkarıp ateş etti. Tabii, sonrasını da durduramadık olayları… Semtin içinde başlayarak, Maçka’ya uzanan çatışmalar saatlerce sürdü. Açıkçası Gezi Parkı olayları başladıktan sonra da, polisin tavrı ve uygulanan şiddetin dozajı bizi hiç şaşırtmadı. Biz sosyalistiz; polisin tavrını da, tarzını da net olarak bilen kişileriz. Polis hiçbir zaman dostumuz olmadı, hiçbir zaman da olmayacak. Olaylar boyunca bizi şaşırtan tek şey, yan yana gelemeyeceğine inanılan taraftar gruplarının bir araya gelmesiydi.

Gezi Parkı sürecinin en öndeki aktörlerinden biri taraftar grupları, daha doğrusu Beşiktaşlılar ve çArşı oldu. Gezi Parkı Direnişi’yle Beşiktaş taraftarları nasıl buluştu?

O süreci yönlendiren biz değildik; harekete dâhil olduk. Tabii, böyle spontan gelişen eylemlerde çok örgütlü davranamıyorsun. Eylemlerde bir süre sonra, “Artık formalarımızla, atkılarımızla geleceğiz ki en azından alanda birbirimizi tanıyalım” diye karar alındı. Hasbelkader eylemlerdekilerin polisi, devleti ve şiddeti çok tanımamasından ötürü en öne biz düşmüş olduk. Bir de futbol taraftarlarının şöyle bir özelliği vardır: Mahalle çocukları ve serde yatan delikanlılıktan dolayı geri çekilmek nedir bilmezler. Maçlardaki kavgalarda da böyle olur bu. Beşiktaş bir semt takımı olduğu için, polise karşı birlikte direndiğim kişiler mahalleden gerçekten arkadaşım olan, her gün oturup sohbet ettiğim insanlar. Orada sadece takımın için değil; arkadaşını, dostunu terketmemek için de bulunuyorsun. Hep yüzyüze bakıyor olmak o dik duruşu da beraberinde getiriyor.

halkintakimi (2)

Taksim’de yoğunlaşan çatışmalar Beşiktaş’a nasıl sıçradı?

Başbakanlık çalışma ofisinin burada olmasından kaynaklandı. Bir grup insan biraz dinlenmek, nefes almak için önce Kabataş’a, oradan da Beşiktaş’a çekildi. Gittiğimizde bu işi sosyal medyadan takip eden büyük bir kalabalık bekliyordu zaten. O ara kalabalık heyecanına karşı koyamadı ve Başbakanlık ofisine doğru yürüyüşe geçildi. Sabaha karşı Taksim’e geri dönmeyi planlıyorduk ama bu olay üzerine semtte çıkamadık. Özellikle Akaretler yokuşunda polis çok sert müdahalelerde bulundu. Daha farklı bir gaz atıldığını söylüyorlar ama artık her cins gazı solumaya alıştığım için ben farkı pek kestiremedim. Zaten öyle maske, gözlük falan da kullanmıyordum; genelde sadece atkımla duruyordum barikatlarda. Çatışma saatlerce sürdüğü için yirmi kişilik gruplar haline geldik ve barikatlarda sırayla durmaya başladık. Bir ara arkadaşlar polise mola işareti yaptılar, yani “Çekilmeyeceğiz, vermeyeceğiz semti ama biraz soluklanalım” dediler. Kendimizdense, gazdan etkilenip bayılanları taşımaktan yorulduk zaten! Herkesin en öne gelmesine gerek yok, arkalardayken destek olmanın da yolları var. Öne geldiklerinde ilk defa gazla karşılaşan amcalar, teyzeler, “Ay bu gaz çok feci bir şey” deyip bayılıyor. Ulan bir kere gördün zaten, heyecan arama, en öne gelme işte! Bayılanları geriye taşımak bizi Akaretler’e sürükledi, yoksa geriye çekilmezdik. 1 Mayıs’ta Kartal Heykeli bizim için semboldü; heykeli polisler işgal ettikçe birileri çıkıp, “Kartal’ı işgal edemezler, Optik Başkan’ın ruhu orada yatıyor” diyor, bunu duydukça tekrar yükleniyorduk.

Polisle çatışmaların sürdüğü günlerde ben de semtteydim ve ciddi bir işbölümüne şahit oldum. İstanbul’un başka noktaları ve Ankara’da savaş alanına dönüştü ama Beşiktaş’ta durum farklıydı. Öyle ki, saatlerce süren polis saldırılarından sonra sabah semt sanki onca çatışma yaşanmamış gibi tertemiz oluyordu. Bu dayanışmanın geliştirilmesinde Beşiktaş’ın kendine has özelliklerinin payı var mı?

halkintakimi (1)Beşiktaş küçük ve herkesin birbirini tanıdığı bir mahalledir. Yıllardır tanıdığımız faşist bir abimiz vardı. Kapısını çaldığımızda internetten bulduğu kadarıyla solüsyonlar hazırladığını gördük. Yüzlerimizi yıkayıp, ihtiyaçlarımızı karşılayıp bizi sokağa geri gönderdi. Adam MHP’li olsa da semti savundu. Bu dayanışma sayesinde revirler de kurduk. Ankara’ya gelince… Ankara insanı farklıdır. Neşet Ertaş’la büyümüş bozkır çocukları onlar; geri vitesleri yok yani. Serdar Ortaç dinleyenle bir olmaz… Ben de Ankara’da okudum, sopalarla dayak yesek de geri adım atan olmaz.

Polisin tüm şiddetine ve acımasızlığına karşın kalabalıkların benimsediği eleştirel ve mizahi dil, polisin psikolojisini zayıflattı mı?

Umarım öyle olmuştur. Eskişehir maçındaki olaylar sırasında dayanamayıp bir polisin yakasına yapışmış, “Bak oğlum, insan değilsiniz siz. Vicdanınız yok tamam, peki aranızda Beşiktaşlı da mı yok?” demiştik. Onlar robotlaşmış gibiler. Yenildik mi mahallede herkesin yüzü düşer, yendik mi de hep beraber eğleniriz. Polis muhabbeti de konuşmalarda hep geçer. Ama öyle, “Onlar da görevini yapıyor” gibisinden laflar edilmez, hikâye bunlar. Biz onlara, “Burası zaten güvenli bir mahalle kardeşim, siz kimsiniz? Mahallemize silahla girmeyin!” diye hep söylüyorduk zaten.

Başbakanlık çalışma ofisinin Beşiktaş’a taşınması, Beşiktaşlıların polisle daha sık karşılaşmasını sağladı mı?

Elbette. En azından anında müdahale şansları oluştu. Eskiden maçlara savaşa gider gibi giderdik ama artık öyle satırlar, döner bıçakları yok, o dönemler geldi geçti. Polisin bu kadar yakın olması bizi başka önlemler almaya, aklımızı, yaratıcılığımızı daha çok kullanmaya sevk etti. Elli bin kişilik yürüyüşten önce bir masada oturduğumuz sırada çArşı’nın kurucularından abilerle 15 dakikada bir marş yazdık. Daha biz alana girerken, marş söyleniyordu. Nereden duydularsa artık, hemen ezberlemişler!

Vatandaşın bundan sonra polisle olan ilişkisi nasıl olacak? Nasıl yüz yüze gelecekler?

Bugün polisle ilgili güven kaybı had safhada. Eskiden, “Memur görevini yapıyor” diyenler bile polise taş atmaya başladı. Yıllardır polise taş atan Kürt çocuklarını “terörist” olarak belleyen insanlar polise taş atmaya başlamışsa, “Canın yanarsa, taş atarsın dayı!” algısı gerçekten anlaşılmışsa ülkede bazı şeylerin gerçekten değişebileceğine inanırım. Bu algılar değişmedikten sonra bu çatışmanın, direnmenin bir anlamı yok. Kürtlerin onca yıldır taş atmalarının sebebi anlaşılmışsa artık geri dönüşü olmayan bir zihinsel devrim olmuş demektir. Bunu biraz tarih gösterecek bize; eğer halklar arasındaki empati yeteneğinde bir devrim olmuşsa, artık bu işin geri dönüşü olmaz.

Kimilerinde, Ankara TEKEL direnişinde öğrenilenlerin Gezi Parkı Direnişi’ne içten içe öncülük ettiği kanısı var. Buna katılıyor musunuz?

Bu heyecanın daha iyisini, daha katısını TEKEL eylemlerinde yaşadım. 78 gün boyunca bilfiil çadıra çorba dağıttık, iç çamaşırı dağıttık, oradaydık… Birbirimize sessizce, “Devrim geliyor herhalde” diyorduk. Ama bazı şeylerin zafer sarhoşluğu yaratmasından ötürü, bugün TEKEL direnişinden kalan tek bir kazanımımız yok. Sadece bireysel olarak bazı pratikler kazandık o süreçte. TEKEL direnişinden Gezi’ye kalanlar oldu elbette ama TEKEL bir sınıf meselesi olduğu için işin içinde daha örgütlü ve bilinçli bir kitle vardı. Oturmuş bir düzenin üzerine bağımsız Ankara halkı eklenmişti. Bu kez tecrübesiz bir kitle harekete geçti. Polisle yoğun çatışmaların yaşandığı günlerde nerelerden kaçılacağı, nerelere saklanılacağı bilinmiyordu. Oysa TEKEL direnişinde bu detaylar planlanmıştı. Halk hareketlerinin böyle acemilikleri olabilir, her şeyin dört dörtlük olmasını bekleyemeyiz. Ama bu iş daha örgütlü bir hale dönüşemeyip kendiliğinde sona ererse çok kötü olur. “Saldırdık, yendik, girip işgal ettik… Ama bir şey olmadı!” gibi bir algı oluştuğunda, bunu tersine çevirmek çok zordur. Kuyuya düşmek bazen çok iyi bir şeydir; dışarı çıkmak için bir amacın, hırsın vardır. Ama kendin vazgeçersen kuyuya düşmüş olmuyorsun “Yaptık, olmadı” diyorsun ki onun bir karşılığı yok…

halkintakimi (4)

Gezi Parkı olaylarıyla birlikte güncel taraftar algısında önemli bir değişim oldu. Taraftarın bundan sonra karşılığı ne olacak?

Yıllardır abilerimizin dediği bir şey vardır: “Futbol ‘yalnızca futbol’ değildir; hayatın kendisidir. Ve futbol afyon olduğu kadar, aynı zamanda patlayıcı bir maddedir de.” Bu futbol algısını nasıl kullanacağını bilmelisin. Eğer sen dışarıdan bakıp, “Bu taraftarlar lümpen kardeşim. İçiyorlar, küfrediyorlar…” diyip onları sistemin kucağına bırakırsan, sistem onları istediği gibi militanlaştırır. Ama futbol bugün halkın uğruna savaşıyorsa bu önemli ve gerekli bir şeydir. Bundan sonra Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor taraftarlarının da daha halktan, emekten, bu kazanımlardan ve barıştan yana bir şeyler dillendirmelerinin önünü açmak lazım. Bu insanlar futbol taraftarı olmanın dışında işçi, emekçi, taşeron, tacize uğrayan kadın, sokakta polisten dayak yemiş adam ve daha pek çok kimliğin sahipleri… Yaşam içinde onları bir araya getiren pek çok kimlik var, dolayısıyla takımlar arasındaki birleşme ister istemez olacak. Futbolun bir özelliği de alt kültürünün elinde oluşudur; asla burjuvanın eline verilmemelidir. Alt kültüre ait olduğu için, taraftar devletin tüm tecavüzlerine birebir maruz kalan insandır. Bunları da futbolla deşifre edebilirsek o zaman bir halk hareketi güçlenebilir, idealimizde olmasını istediğimiz devrim olabilir. Yoksa bir Kasımpaşalı veya İzmir’deki bir futbol takımı taraftarı istemezse devrim olmaz. Onların çelişkilerini de ortaklaştırabileceğimiz bir ortam gerekir.

İktidar senelerdir örgütlü kitleleri, “Bunlar terörist, militan” diyerek ötekileştiriyordu fakat futbol taraftarlarının bu taleplere destek vererek sokaklara inmesi, bu söylemlerin sahipleri için afallatıcı bir gelişme oldu. İktidarın söylemlerinde bu şaşkınlığı hissediyor musunuz?

Taraftarların sokakta olması iktidarı şaşkına çevirdi ama keşke Beşiktaş çArşı değil de, bir Fenerbahçe taraftar grubu da bizim kadar direnerek bilindik taraftar kabulünü yıkmış olsaydı. Beşiktaş’ın zaten çizgisi bellidir; Beşiktaş taraftarı toplumsal olaylara hep duyarlı olmuştur. Ama Galatasaray ve Fenerbahçe’den taraftar grupları da bizim söylemlerimizi sahiplenmiş olsaydı durum şimdi daha farklı olurdu. Devlet yeni taraftar imajını yok etmenin peşinde. Örneğin, bazı taraftar gruplarının, “Biz bu tip olaylara karışmayız” minvalindeki açıklamaları, devlet söyleminin tipik örnekleridir. Senin elinde taş varsa, iktidarın elinde de bir çok stratejik aygıt var. Bunu birilerine söyletmeleri gerekiyordu çünkü Galatasaray taraftarları azımsanmayacak kadar büyük bir kitle.

Bu sürecin sonunda hayatlarımızda neler değişmiş olacak?

Devlet Gezi Parkı’ndan vazgeçse bile asgari ücret hâlâ 800 lira. Sadece bugünü değil, bir adım sonrasını da konuşabiliyor olmalıyız. Artık halkın öğrenen değil talep eden konuma geçmesi lazım. Gezi Parkı’nda gördüğüm en büyük eksiklik, bir iktisat atölyesinin bulunmayışıydı. Devrim öyle bir şey değil ki gözünü açtığında gerçekleşmiş olsun! İki gün sonra Devlet Su İşleri’nde biz olacağız, ne yapacağız orada? Kadrolarımızı çok hızlı bir şekilde oluşturmamız lazım. Tarım, sanayi, ekonomi politikalarını tasarlayarak daha refah dolu bir toplumu nasıl oluşturabiliriz diye düşünmemiz lazım. Bu kadar emek, bu kadar uykusuz gecenin ardından, “Evet yapabiliriz. Bir üçüncü ihtimal de mümkündür” diyebilmemiz lazım. Biz bunları düşünen, tartışan ama aynı zamanda da içki içen, kavga eden, futbolla heyecanlanan insanlarız. Biz hayatımızın tümünü futbola vermiş, başka hiçbir şeyden anlamayan insanlar değiliz. Bir yumurta duvara çarptığında yumurta ne kadar haksız olursa olsun, biz yumurtadan yanayız; çünkü kırıldı bir kere… Biz her zaman ezilenden, düşenden yanayız.

“Yalnızca taraftar değil, sömürülen emekçi, şiddet görmüş vatandaşız”

“Aciz olan kadınlar değil, bizleri aciz görenlerdir!”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Polis, tüm ülkeye yayılan eylemlere müdahale ederken, bir yandan da kendi cezalandırma mekanizmalarını işletmekten geri durmuyor. Hem güvenlik görevlisi, hem savcı, hem de hakim olma iddiasındaki polisler, gözaltına aldıkları veya bir süreliğine alıkoydukları kişilere fiziksel işkenceyle beraber cinsel şiddet de uyguluyorlar. Ankara’da Dikmen’de sokağa inenlerden biri olan Eylem Karadağ, 26 Haziran gecesi gözaltına alındıktan sonra sokulduğu akrep adı verilen polis aracında başlayan, götürüldüğü karakolda sözlü biçimde devam eden sistematik cinsel şiddeti, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Cankız Çevik

31 Mayıs tarihinde Gezi Parkı’ndaki müdahalenin sertleşmesi ve olayların tüm ülkeye yayılmasıyla, biz de Dikmen halkı olarak her akşam saat 21.00’de toplanarak yürüme kararı aldık. O tarihten bugüne dek neredeyse her gece Kızılay’a veya Kuğulu Park’a ulaşmak üzere yürüyüşler yaptık. Polis barikatını aşabildiğimiz zamanlar bu noktalara ulaşabildik; diğer zamanlarda geceleri mahallemize giren polislere karşı direndik. Son zamanlarda ise mahalleye çok fazla akrep, TOMA ve çevik kuvvet polisleri gelmeye, halka saldırganlık göstermeye başladılar.

Bu saldırılar karşısında hayatında ilk kez TOMA, akrep gibi araçlarla tanışan, polis saldırılarını bire bir yaşayan Dikmenlilerin tepkisi nasıl oldu?

Saldırıları sertleştirerek, gözaltı yaparak insanların sokağa çıkmasını engelleyebileceklerini sandılar ama Dikmen halkı güçlüdür. Belki çoğu kişi mahallesinde ilk defa TOMA, akrep ve bu kadar çok basın mensubu gördü fakat en büyük saldırının ertesi günü yapılan yürüyüşe 10 bin kişi katıldı. Böylece halk, “Siz ne kadar güç sahibi olursanız olun, bizler sizden korkmuyoruz. Kusura bakma Tayyip Erdoğan, biz sana mahallemizi teslim etmeyiz!” demiş oldu. AKP faşizmi polisin gazıyla, copuyla; sivil faşistlerin palaları, sopalarıyla; mahallelerde yapılan hukuksuz gözaltılar ve tutuklamalarla kendisini gösteriyor ancak artık karşılarında hiçbir şeye tepki vermeyen bir halk yok.

Dikmen halkının bu kararlı duruşu karşısında polis de yöntemlerini sertleştirdi. Gözaltına alındığınız 26 Haziran gecesi neler yaşandı?

Akreplerin, TOMA’ların her daim volta attığı Diyarbakır sokaklarını hayal edin; Dikmen de aynı o hale gelmişti. Bu isyanda biz yorulmadık ama polisler yorulmuş olacaklar ki o gece bizi tamamen bitirmek niyetiyle saldırdılar. Diğer akşamlar Polis Evi kavşağında konuşlanmalarına rağmen o gün hiçbir uyarıda bulunmadan Keklik’in hem yukarısından hem de aşağısından bir anda saldırdılar. Anlayacağınız, kitleyi dağıtmak gibi bir amaçları yoktu çünkü dağılacak bir kitle varsa da zaten dağılacak, kaçacak alan bırakmadılar; ara sokaklara girdiler, sıradan evlerin içine gaz attılar, esnafların camlarını kırdılar, çok sevdiğimiz bir manav amcamızın karpuzlarını dahi tek tek kırdılar.

Dikmen halkının polise karşı kurduğu barikatlardan biri.

Dikmen halkının polise karşı kurduğu barikatlardan biri.

Polis taarruzu sırasında size ne yaptınız?

O sırada farkına varamadık ama sürekli kaçışma-geri toparlanma hali o kadar uzun sürmüş ki… Gözaltına alındığımızda saat gece 1 olmuştu. Benim yanımda bir komşumuzun 17 yaşındaki oğlu vardı. Onunla bir ara sokağa girerek sığınabileceğimiz bir yer aradık ve civardaki kıraathaneye birisinin girdiğini görünce bizi de içeriye almalarını rica ettik. Bir yandan gaz bombası sesleri de yaklaşıyordu; polisin ara sokaklarda olduğunu anlamıştık yani. Maalesef kıraathanedekiler yardım etmek yerine kapıyı kilitleyip camın arkasından bizimle dalga geçmeyi yeğlediler. Kendi insanlıklarına yakıştırdıkları şey buymuş, ne yapalım…

Polis sokakta olduğunuzu fark ettiğinde size nasıl yaklaştı?

Üzerlerinde yelekleri olan 7-8 tane sivil polis geldi. Amirleri, “Alın bunları alın! Siz kimden kaçıyorsunuz? Kimden saklanıyorsunuz!” dedi ve kıraathanedekilerin bakışları altında bizi darp ederek araca sürüklemeye başladılar. Kollarımıza girip öyle bir götürdüler ki; ayaklarımı yere dahi basamıyordum. İnsan gecenin bir yarısı bu yaşadıkları karşısında panikliyor elbette, başına ne geleceğini kestiremiyor. Nihayetinde bunlar Ethem’i öldürmüş, serbest bırakılmış ve hala bellerinde silahla gezen şiddete meyilli insanlar. Sürekli boynumuzu sıkıyor, kafamızı yere doğru bastırarak “Bakma yukarı, nereye bakıyorsun!” diye bağırıyorlardı. Çok profesyonelce, bilinçli olarak yapıyorlardı her şeyi. Önce arkadaşımı döverek akrep denilen aracın içine attılar. Onun içeride devam eden, “Vurmayın, dövmeyin!” bağrışlarını duyabiliyordum. Sonuçta ortada bir mukavemet yok, gözaltına aldınız işte, neden daha vuruyorsunuz? Götür, gereken işlemi yap!

Yanınızda bulunan 17 yaşındaki arkadaşınızı darp ederlerken, sizi baskı altında tutmak için nasıl bir şiddet yolu izlediler?

Şiddet sadece darp almak değildir, “Bir kadının canını en çok nasıl acıtırız?” diye düşünerek beni darp etmek yerine taciz etmeyi tercih ettiler. Bu gayet sistematik, planlı bir şekilde yaptıkları bir işti. Aracın içerisine sokulduğumda durum daha da kötüleşti. O küçücük aracın içerisinde önde bir amir, yanımızdaysa altı tane polis vardı. Amir araca biner binmez, “Siz bunları neden oturtuyorsunuz? …yapsanıza! Alın altınıza ezin” diye küfür etti. Emri alan polisler üzerimize oturdular ve bir tanesi o sıkışıklıkta kendisi de rahat hareket edemediği için dirseğiyle boynuma, göğsüme dokunmaya devam etti. Bir yandan da bana “Korkma kız, bir şey yapmayacağız” diyordu. Bu, aslında “Sen sesini çıkartma, biz yapacağımızı yaparız” demek oluyor. Hareketleri ve söyledikleriyle size tecavüz edebileceklerine dair bir his yaratıyorlar. Ben bu korkuyu yaşarken yanımdaki çocuğa da vurmayı sürdürüyorlardı.

O gece yaşadıkları sonrasında, onun hissettikleri ne oldu?

Orada kendisi darp ediliyordu ama bir yandan da polislerin bana yönelttikleri soruları, diyalog kurma çabalarını işitiyor ve ortada bir rahatsızlık olduğunu anlıyormuş. Polisler bir yandan bedenime dokunurken bir yandan da bana sürekli, “Kız, sen kaç yaşındasın? Okuyor musun? Korkma bir şey yapmayacağız. Elini uzatsana…” gibi şeyler söylüyorlardı. O da tabii, “Demek ki bir şey yapıyorlar ki bu gibi cümleler söylüyorlar” diye düşünmüş. Karakola vardığımızda onu Çocuk Şube’ye sevk ettiler ve orada annesini görebildiğinde ilk söylediği şey “Anne ben iyiyim ama Eylem ablam çok kötüydü, gidip onu görün” olmuş.

Akrep adıyla bilinen polis aracı, Ankara Kurtuluş'ta protestoculara müdahale ediyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Akrep adıyla bilinen polis aracı, Ankara Kurtuluş’ta protestoculara müdahale ediyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Bu diyalog çabalarına karşı siz nasıl tepki veriyordunuz?

Aslında kadınlar aynı faşizmi sokaklarda da yaşıyorlar. Orada sizi taciz eden kişiye bağırıp tepki gösterebiliyorsunuz. Ama ben o gün tecavüze uğrayabileceğimi, başka arkadaşlarımın başına geldiği gibi dövülerek bir köşeye atılabileceğimi sandım ve ses çıkartamadım. Tacize uğrarken ses çıkaramamış olmayı, olayın sonrasında kendime asla yediremedim. Ben o an bağıramadım! Korkuyorsunuz, bu çok doğal çünkü usule uygun hiçbir şey yapmıyorlar. Her şey onların elinde…

Benim yaşadıklarım sadece Haziran Direnişi süresince değil, öncesinde de sistematik bir şekilde kadınlara yaşatılan şeyler. Elbette, erkeği de darp ediyorlar ama kadınları aciz gördükleri için onları bedenleri üzerinden yaralamaya çalışıyorlar. Anlayamadıkları şey şu; aciz olan bizler değiliz. Asıl elleri arkasından kelepçeli bir kadını taciz eden, ona vuran kişiler aciz. Yaptıkları kendi karakterlerini, insaniyetlerini gösteren bir şey…

TEM Şube’ye götürüldüğünüzde de uğradığınız tacizler sözlü veya fiziksel olarak devam etti mi?

Şubede ifade vermek üzere beklemem için beni akrepten indirerek bir polis otosuna bindirdiler ve karşıma saçı başı dağınık bir kadın arkadaşı oturttular. Hemen ona sordum; “Bak, ben tacize uğradım. Çok kötü durumdayım. Senin de başına böyle bir şey geldi mi? Geldiyse susma, sen de söyle” diye. Kadın, sadece yüzüne vurduklarını, taciz edilmediğini söyledi ki, onun adına sevindim açıkçası. Sonra birisi gelip suratımı dışarıya çevirmeye çalıştı. Polis kameramanı gelmiş benim fotoğrafımı çekecekmiş. Ben izin vermek istemeyince suratıma bir tokat atıp, “Ben seni karakolda da çekerim, her yerde de bulurum, bu kadar uğraştırma” diye tehdit etti. Kafamda hala Halkevleri’nin şapkası takılıydı, onu da bir hışımla çekip yere attı. İşte bu da onurumuzu zedelemek, değerlerimizi aşağılamak için yapılmış bir hareket sonuçta. Daha sonra kimi karakol polisleri aracın kapısını açıp, “Su içer misiniz? Sigara içer misiniz?” diye sormaya başladı. Kabul eden arkadaşlar oldu ama ben tavır olarak, “İşkence yapıyorsunuz, daha az önce dövdünüz bizi, içmiyorum elbette” dedim. Bunun üzerine, “Bunlar şerefsiz, hepsi vatan haini. Bunları erkeksiz bırakmayacaksın” gibi laflar etmeye başladılar. Yanındaki bir başka polise dönerek, “Sen bekârdın, değil mi?” diye sorup önümde bunun geyiğini yaptılar. Yani aşağılamalar, tavizkâr ifadeler sürekli devam etti.

Adli tıbba götürüldüğünüzde darp raporu alabildiniz mi?

Doktorlar eğer bir yerinde darp izi yoksa beyanını dikkate almıyorlar. Ben darp izi taşımasam da kafama sürekli darbe aldığımı, sonrasında bir travma yaşayabileceğimi söyledim ama doktor, “Eğer iz yoksa rapor yazamam” dedi. Nezarethane sonrasında savcılığa sevk edilmediğimiz için sabah tekrar adli tıbba gönderilip ardından serbest bırakıldık ve o seferki doktor da aynı şeyi söyledi. Biraz da doktorun kişisel inisiyatifine kalmış bir şey galiba.

O gece size yaşatılanlara dair hukuksal bir süreç başlattınız mı?

Yakalama tutanağında beni yakalayan polislerin isimleri geçiyor. Geçtiğimiz hafta bu kişiler hakkında suç duyurusunda bulundum. Adliyeye gitmemin bir gün öncesinde ise Ankara Emniyeti hakkımda yazılı bir açıklama yaptı ve “Eylem Karadağ denilen şahıs daha önce üç kez gözaltına alınmıştır ve üçünde de taciz iddiasında bulunması çok manidardır” dedi. Daha önce de gözaltına alındığım doğru ama onlarda herhangi bir taciz iddiam olmadığını avukatım da belirtti zaten. Eğer ki tacize uğramış olsaydım o seferde de her yerde anlatırdım. Ankara Emniyeti’nin beni itibarsızlaştırma çabası, tam da kadınların neden cesaretini kaybetmediğini, neden susmayıp sokaklarda olduğumuzu gösteriyor.

Bu insanların tek yaptıkları kadını sindirmeye çalışmak, dövüp sokağa atmak, kocası tarafından şiddet gören kadını korumamak, hatta onu suçlu bulmak, beyaz pantolon giydi diye iffetsiz görmek veya mini etek giydi diye ona tecavüz etmeyi kendine hak görmek… Biz AKP iktidarının bu kadın düşmanı politikaları yüzünden sokakları terk etmiyoruz. Korkmamamız gerekiyor, ismimiz de fotoğraflarımız da basılsın, hiç önemli değil. Susmayalım ki onları utandıralım, korkutalım. Biz sustukça onlar bu davranışları sürdürüyor.

2 Temmuz'da Eylem Karadağ ve Halkevci Kadınlar, suç duyurusunda bulunmalarının ardından basın açıklaması yaparken. Fotoğraf: Sendika.org

2 Temmuz’da Eylem Karadağ ve Halkevci Kadınlar, suç duyurusunda bulunmalarının ardından basın açıklaması yaparken. Fotoğraf: Sendika.org

Başta Başbakan olmak üzere, siyasilerin ifadeleri ve mahkemelerin onları koruyan kararları sizce polislerde bir özgüven, halktaysa bir korku yarattı mı?

Polislerin sırtlarının sıvazlanması, “destan yazıyorlar” denmesi onlara elbette büyük bir güven getirdi. Dikmen’de bunun çok somut bir örneğini Halkevleri’nden arkadaşımız Sıla Uzunpınar’ın Ahmed Arif Parkı’nda gündüz vakti gözaltına alınmaya çalışılması şeklinde yaşadık. Arkadaşımız kimliğini dahi göstermeyen birkaç sivil polis tarafından darp edilerek araca bindirilmeye çalışırken mahalleli,  “Sen bizim mahallemizin kızını nasıl darp edersin? Nasıl götürmeye kalkarsın!” diye duruma karşı çıktı ve Sıla’yı çekiştirmeye başladılar. O sırada bir kadın polis hemen silahını çıkarttı. O kadar kolay işte… O hareketle, “Benim Başbakanım bile benden hesap sormuyor, siz kim oluyorsunuz?” demek istedi. Ama mahalleli çekinmeden üzerine yürüyüp, “Sok o silahı yerine” deyince kendisi korkup kimliğini göstermek zorunda kaldı. Beni alanlar da sivil polislerdi; her sokağa çıktığımda, “Acaba takip ediliyor muyum?” diye tedirgin oluyorum ama yüzlerini de göremedim ki, nasıl tanıyacağım?

Emniyet’in hakkınızda açıklama yapmış olması bir yanıyla devletin sizin farkınızda olduğunu gösteriyor. Herhangi bir başka kurum da sizinle irtibata geçmeye çalıştı mı?

Daha dün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan bir kişi aradı ve “Size psikolojik veya hukuksal destekte bulunmak istiyoruz, kabul eder misiniz? Sizi sivil polislerin aldığını söylemişsiniz, koruma talebinde bulunur musunuz?” gibi şeyler sordular. Elbette sokağa çıktığımda korkuyorum ama asıl bir de tekrar gözaltına alınırsam ve beni alan polisler benim “Eylem” olduğumu biliyorlarsa “Acaba daha farklı bir muamelede bulunurlar mı?” endişesi taşıyorum. Onlara suç duyurusunda bulunduğumu, yanımda bir sürü avukatın, kadın arkadaşın, basının olduğunu ve psikolojik desteğimi de Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan aldığımı söyledim. Ama asıl Bakan Fatma Şahin’e iletilmek üzere, bugüne kadar bir sürü kadının gözaltılarda tacize, tecavüze uğradığını, kendisinin bir kere bile çıkıp bu kadınların yanında olduğunu söylemediğini ifade ettim. “Eğer bir destekte bulunacaksa bizleri desteklediğini göstersin, bu erkek şiddetini birlikte yeneceğimizi söylesin ve samimiyetini kanıtlasın” diye de ekledim. Karşılığında bu söylediklerimi kendisine ileteceklerini belirttiler ancak Fatma Şahin kürtaj meselesinde nasıl ki sesini çıkartmadıysa, bu olaylarda da aynı yolu izleyeceğini tahmin ediyorum.

Gözaltında tacize maruz kalan ilk ya da son kadın ne yazık ki siz değilsiniz. Hem emniyetin hem de Bakan Şahin’in sizinle bu şekilde ilgilenmesini neye bağlıyorsunuz?

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bizi tanıyor. Bizler Halkevci kadınlarız. Kürtaj yasağı, sezaryen yasağı gündeme ilk geldiğinde biz Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın önündeydik. O gün Antalya’da sezaryene alınmadığı için bir kadın arkadaşımız hayatını kaybetti. İsteğimiz Bakanlık binasına girmek veya orada olay çıkartmak değildi; sadece Bakan Fatma Şahin’in gelmesini ve hiç değilse bir özür dilemesini istiyorduk. Ardından Mamak’ta Zülfü Öztürk’ün kocası tarafından öldürülmesinden sonra bizler onun adını bir parka vermeye çalışmış kadınlarız. Bu sebeplerden dolayı Ankara Emniyeti’nin açıklaması da bizi yalnızlaştırmak, “Bakın zaten bunlar ortamı geren, sürekli sokaklarda olan insanlar” demek için yapılmış bir açıklamadır.

Açık yüreklilikle meydanlara, sokaklara çıkalım; bu olanları, bu polisleri teşhir edelim. Yaşadıklarımızın üzerini kapatmaya çalışanlar bizler olmayalım, çünkü yaptıkları şeyler onların acizliği, onların kaybıdır. İktidar yanlıları söylediklerimizi kapatmaya çalıştıkça biz korkusuzca daha da üzerlerine gidelim! Bütün kadınlar özgürlük için sokaklarda olmalı!

“Aciz olan kadınlar değil, bizleri aciz görenlerdir!”

“Ethem polis şiddetine karşı sokağa çıkanların gözü önünde öldürüldü”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Kaynak işçisi Ethem Sarısülük, 1 Haziran günü Ankara’da bir polisin silahından çıkan kurşunla yaşamını yitirdi. Cinayeti işleyen polis memurunun günlerce saklanması, çıkarıldığı ilk duruşmada meşru müdafaa savunmasının kabul görüp tutuksuz yargılanmak üzere salıverilmesi ve Ethem hakkında başlatılan karalama kampanyası, devletin ölümleri nasıl meşrulaştırdığını herkese gösterdi. Gezi Parkı’nın sembolü, sokaklara çıkan herkesin kardeşi veya evladı haline gelen Ethem’in ölümünü ve cinayet sonrasında da süren devlet şiddetini, Ethem’in ağabeyi Mustafa Sarısülük Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
SÖYLEŞİNİN İNGİLİZCESİ İÇİN TIKLAYINIZ
Gezi Parkı protestoları boyunca güvenlik güçlerinin tercih ettiği müdahale yöntemleri, toplumun önemli bir kısmında Türkiye’deki polis şiddetinin yeni bir olgu olduğu kanısını oluşturdu. Hâlbuki 2007’den beri en az 140 kişi polis memurlarınca öldürüldü. Siz daha önce bu şiddeti nasıl tanımlıyordunuz?

Bu zulmü polis şiddeti yerine devlet terörü diye tanımlamak daha doğru. Birçok insan bugün, “İşte AKP’nin polisi” diyor ama aslında bu AKP’nin değil, devletin, yani bu zihniyetin halka karşı kullandığı silahlı, paramiliter bir güçtür. Polis, devletlerin kendi egemenliklerini sürdürmek için kullandıkları bir şiddet örgütüdür. Devlet terörüyle de ilk defa karşılaşmıyoruz zaten. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana devlet, iktidar ve polis hep baskı, şiddet ve katliamlar yaratmıştır. Bu baskı Gezi Parkı protestoları sayesinde tüm toplum tarafından görüldü.

Daha önce devlet şiddetiyle karşılaşmış mıydınız?

Yaşadığımız hayat şartları sebebiyle, halktaki diğer insanlar gibi yoksulluğun, çekilen acıların getirdiği olgunlaşmanın bir sonucu olarak halkın karşılaştığı sorunlarda biz de taraftık. 1995-96 yıllarında yaşadığımız olaylar sonrasında, insan hakları ihlalleri, halka yönelen şiddet ve yargısız infazlardan ötürü taraf olma zorunluluğu hissettim. Ethem de daha ortaokula giden bir çocukken, benimle birlikte eylemlere gelmeye başladı. O zamanlardan beri gösteri ve toplanma özgürlüğümüzü, kendimizi ifade biçimlerimizi kullandık. Çok fazla şiddete, gözaltılara, saldırılara maruz kaldık. Gençlerin, işçi, memur ve köylülerimizin yani demokratik hak talepleri olanların en ufak basın açıklamasına bile coplarla, tekme tokatlarla saldıran bir devlet anlayışı vardı.

Ethem Sarisuluk (3)2002 öncesinde devlet şiddetinin uygulayıcıları olarak asker ve diğer birimler ön plandayken, AKP iktidarıyla birlikte şiddet tekeli poliste toplandı. 10 yıllık süreçteki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP her ne kadar, “Biz insan haklarını savunuyoruz, derin devleti çözüyoruz” gibi söylemlerde bulunduysa da, bunun gereklerini hiçbir zaman yerine getirmedi. Devletin Roboski Katliamı’nı ele alış biçimi, katliamın hiçbir failinin bulunamayışı, bu dönemdeki insan hakları algısını hepimize gösterdi. Polisin yargısız infazlarında, işkencede insanları kaybetmesinde de herhangi bir değişiklik olmadı. Bu dönemi benim için en iyi özetleyen, Uğur Kaymaz’ın öldürülüşüdür. “Terörist” dedikleri o 12 yaşındaki çocuğun bedeninden, yaşından fazla mermi çıkartıldı. Uğur’un faillerinin ortaya çıkartılmaması, AKP’nin devlet geleneğini sürdürdüğünün kanıtıdır. Ancak AKP’nin kendinden önceki alışkanlıkları farklı şekillerde sürdürmesi beni şaşırtmıyor; devletlerin kemikleşmiş faşist ideolojilerinde asla değişiklik olmaz. Bugün sokaklarda, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganını atan halkın hedefinde yalnızca AKP politikaları değil, bu politikaların altında yatan devlet geleneği var.

Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde, emniyet teşkilatına 800 milyon Euro’nun üzerinde bir demokratikleşme fonu tahsis edildi. Bu süre boyunca polisle karşı karşıya geldiğiniz anlarda, polis memurlarının tutumlarında bir değişiklik gözlemlediniz mi?

2006’da Adana’da kimyasal silahlara karşı yapılan bir gösteride insanlar gözaltına alınmışlardı. Mahkeme sırasında orada bulunup destek vermek için Adana’ya gittik ve duruşma çıkışında biz de gözaltına alındık. Uyguladıkları yöntemler hiç değişmemişti. İzleyen dönemde de sivil polislerin insanları korkutup yıldırmak için kullandığı takiplere maruz kaldık. Emniyet teşkilatına yatırılan bu paraların, polisin müdahale gücünü artırmaktan başka işe yaradığını sanmıyorum. İktidar, kendisine karşı bir toplumsal hareketin alttan altta oluştuğunu biliyordu ancak patlamanın ne zaman, hangi boyutlarda yaşanacağını kestiremiyordu. Bu belirsizliğe karşı önlemlerini almaya çalıştılar ve saldırgan, halka karşı kullanılabilecek kişileri polis yaptılar. Dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar çevik kuvvet yok.

Uzun yıllardır halının altına süpürülen rahatsızlıklar, Gezi Parkı’na yapılması planlanan alışveriş merkezinde, toplumdan gelen itirazlara karşın ısrar edilmesiyle açığa çıktı. 31 Mayıs’ta Gezi Parkı’nda toplanmış barışçıl göstericilere yapılan sert polis müdahalesi, olayları diğer kentlere de taşıdı. 1 Haziran’da Ankara’daki durum nasıldı?

31 Mayıs’ta Taksim Gezi Parkı’ndaki polis saldırısını duymuştum ama iş sebebiyle ancak 1 Haziran’da sokağa çıkabildim. Ethem’se daha o gün, iş kıyafetlerini bile değiştirmeden kendini sokağa atmıştı. Cumartesi günü ben de alandaydım ve polis halka çok sert biçimde saldırmaya başladı. Hayatında ilk defa eyleme gelen, polisle karşı karşıya gelen çocuklardan kafası parçalananlar, gözü çıkanlar oldu. Ben de o karmaşada etrafımdaki insanları korumaya başladım. Polis sert ve kin doluydu; o günkü tutumları orantısız güç gibi naif bir terimle açıklanamayacak kadar vahşiydi. İnsanların kafalarına, bel üstüne nişan alarak gaz bombaları ve plastik mermiler atıyorlardı. Polisi tanımayan, onlarla daha önce karşı karşıya gelmemiş insanlar, böyle bir saldırıyı beklemedikleri için büyük bir öfkeye kapılmışlardı. Polis terörünün sürdüğü, kolu bacağı kırılanlara yardım etmeye çalıştığım sırada birkaç el silah atıldığını duydum.

Gezi Park riots (3)

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

İktidar polis şiddetini, memurların uzun saatler çalıştığı, kötü koşullarda görev yaptığı gibi gerekçelerle aklamaya çalıştı. Fakat 1 Haziran günü Ankara’daki olaylar henüz başlamıştı. Dolayısıyla polis memurları yorgun veya uykusuz değillerdi. Polisin kalabalıklara karşı o gün takındığı tavrı nasıl açıklıyorsunuz?

Polis şiddetini meşrulaştırmak için, “Onların da ruh halini düşünmek lazım; uyumadılar, yemediler, içmediler. Onlar da insan” deniyor. Onlar insan değil, insan düşmanı yaratıklar. Meşru talepleri için alanlara çıkan insanlara yaptıkları, hiçbir gerekçeyle açıklanamaz. Eylemler boyunca, polisin olmadığı yerlerde hiçbir olay yaşanmadığı kanıtlandı. Polis insanları provoke edip öfkelendirmek için çok ince taktikler kullanıyor. Devlet yetkilileri polisin saldırgan tavrını, halka ne kadar şiddetli müdahalelerde bulunulduğunu biliyorlar ve bahaneler arıyorlar. Keşke yanımda bir fotoğraf makinesi olsaydı da o gün gördüklerimi belgeleyebilseydim. Polisin tıpkı keskin nişancı askerler gibi yere yatıp atış pozisyonu alarak, uzun uzun nişan aldıktan sonra gaz bombalarını insanların kafalarına attıklarını gördüm. Memurların silahlarını çekip havaya rastgele ateş açtıklarına şahit oldum. Cumartesi Kızılay Meydanı’na gelir gelmez, polisin vahşiliğinin kötü sonuçlara yol açacağını, ölümlerin olacağını anlamıştım. Son yıllarda yaşananlara karşı büyük öfke duyan gençlik, polis şiddetine karşı sağduyulu davranmamış olsaydı, meydanda bir katliam bile yaşanabilirdi. Zira polis insanları öldürmeye çalışıyordu. Sadece ben, tek başıma onlarca ağır yaralı taşıdım.

Bu karmaşa sırasında Ethem’in durumundan haberdar mıydınız? Yaralanmış olabileceğini aklınıza getirdiniz mi?

Ethem, polis tarafından vurulmasından bir saat kadar önce, yakınlardaki türbanlı bir kadını korumak isterken yaralanmış. Polisin insanları hedef alarak biber gazı attığı sırada, yanında duran bir kadını üzerine doğru gelen kapsüllerden korumaya çalışan Ethem, kendini kadına siper etmiş. O sırada kapsüllerden biri kafasının arkasına isabet etmiş. Arkadaşları hemen hastaneye götürmek istemişlerse de mani olmuş. Bir köşeye oturup sigara içtikten sonra arbedenin içine geri dönmüş. Bu olaydan hastanedeki kontroller sonrasında haberimiz oldu. Doktorlar Ethem’in kafatasının arka tarafındaki kırıkları fark edince hikâyeyi Ethem’in arkadaşlarından öğrendik. Ethem çok gözü karadır, böyle olaylarda zaten hep en önde olur. O yüzden de alanda bulunduğum sırada aklım hep ondaydı. Meydanda onu aradığım sırada birkaç el silah sesi duyuldu. Aynı gün başka yerlerde de polisin havaya ateş açtığını görmüştüm, dolayısıyla birilerinin polis kurşunuyla vurulmuş olabileceğini düşünmedim. Uzaklarda birisinin ambulansa bindirildiğini gördüm ama o götürülenin Ethem olabileceği hiç aklımdan geçmedi. Bir süre sonra hastaneden telefon gelince durum anlaşıldı tabii…

Ortaya atılan iddialardan biri Ethem’in göstericilerin attığı taşlarla yaralandığı yönündeydi. Sizse Ethem’in ölümün polis kurşunuyla olduğuna emindiniz. Gerçek nasıl ortaya çıktı?

Hastaneye gider gitmez yoğun bakım ünitesine gittim ve kardeşimin durumunu inceledim. Herhangi bir doktorla veya hemşireyle konuşmama gerek kalmadan, yarayı görmemle failin polis olduğunu anladım. Doktorun yanına çıktım ve beyin tomografisi sonuçlarını görmek istediğimi söyledim. Hastanın durumunu sormak yerine böyle bir taleple karşılarına çıkmama şaşırdılar. Doktorlarla birlikte filmleri incelediğimizde, kurşunun hala Ethem’in beyninde olduğunu net biçimde gördük. Yine de avukatlarımız kamuoyunu yanıltmamak adına, doktorlardan kesin bir açıklama gelene dek Ethem’in polis kurşunuyla vurulduğunu açıklamadılar. Daha ilk gördüğüm anda kardeşimin yaşamayacağını anlamıştım. Çünkü kurşun beynin sağ ve sol loblarını parçalayarak derinlere kadar inmiş, saplanıp kalmıştı. Kurşun diğer taraftan çıkmış olsaydı yaşama şansı belki daha yüksek olurdu.

Sokakların polis şiddetiyle terörize edildiği ilk günlerde hükümetten hiçbir yetkili açıklama yapmadı. O sırada ortaya atılan iddialardan biri de, Ethem’in göstericilerin attığı taşlarla yaralandığı yönündeydi. Gerçek nasıl ortaya çıktı?

Olaydan sonra katilin polis olduğunu kamuoyuna nasıl anlatabileceğimi düşünmeye başladım. Ancak o günlerde yoğun bir sansür vardı ve Ethem’in polis kurşunundan değil, atılan taşlarla yaralandığı konuşuluyordu. Olay anını gösteren görüntüleri sosyal medyada yaygınlaştırmaya başlamamızın ve demokratik kitle örgütleriyle iletişime geçmemizin ardından sansürü boşa çıkarttık. Topluma karşı sorumluluk duygusu taşıyan insanlarız ve kamuoyunu yanlış bilgilendirmemeye hep çok dikkat ettik. Vurulmasından bir hafta sonra Ethem’in beyin ölümü gerçekleşti fakat belki bir gelişme olur umuduyla birkaç gün daha bekledik. 12 Haziran günü beyin ölümünün gerçekleştiğini kamuoyuyla paylaşmamızın bir gün sonrasında Sağlık Bakanlığı bizi yalanladı ve Ethem’in komada olduğunu, durumunun iyiye gittiğini açıkladı. O açıklamayı okuduğum sırada hastanede başhekimin odasının önünde oturuyordum ve pencereden gördüğüm başhekime yalnızca gülümsedim. Ne diyeceğini, nasıl karşılık vereceğini bilemedi… Sürecin başından beri Ethem’in durumunu takip eden doktorlar da Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına anlam veremediler. 14 Haziran’da Ethem’i kaybettik zaten.

Kızılay'daki anmaya polis müdahalesi. Fotoğraf: Yılmaz Kızılırmak

Kızılay’daki anmaya polis müdahalesi. Fotoğraf: Yılmaz Kızılırmak

16 Haziran’da polis, Ethem’in vurulduğu yerde yapılan anma için toplanan barışçıl kalabalığa ve cenazenin bulunduğu korteje de müdahale etti. O gün neler yaşandı?

Ethem’in beyin ölümü gerçekleştikten bir süre sonra hastanenin idari amirini ziyarete gittim. Cenazenin bir hafta öncesiydi. Odaya girdiğimde iki tane takım elbiseli, polis olduğunu tahmin ettiğim adamla karşılaştım. Emniyet Genel Müdür Yardımcısı olduğunu öğrendiğim kişiyle konuşmaya başladık. Ona, “Artık Ethem’i kaybettik. Keşke kurtulsa, aramıza dönse ama kendimizi kandırmıyoruz. Sizden isteğimiz cenazemize, törenimize saygı göstermeniz. Göstermezseniz bu sizin tercihinizdir ve sonuçlarına da siz katlanırsınız” dedim. Cenaze sırasında herhangi bir olumsuz olay yaşanmayacağının teminatını verdi ve cenazemizi yapabileceğimizi söyledi. Bu görüşmeye rağmen cenazemize her türlü saldırıyı gerçekleştirdiler. İşin aslı, Ethem’in ailesi olarak kitlesel bir cenaze merasimi talebimiz yoktu ancak halkın, demokratik kitle örgütlerinin, siyasi partilerin ve devrimci-demokrat kurumların Ethem’i çok sahiplenmesinden ötürü, Kızılay’da Ethem’in vurulduğu yerde 16 Haziran tarihinde bir anma yapıldıktan sonra cenazenin memlekete gönderilmesine karar verildi. O gün, kararlaştırıldığı gibi Kızılay’a gittiğimde, alanda polis barikatları oluşturulduğunu gördüm. Ailemden, cenazenin götürüldüğü cem evinin abluka altına alındığını, polis ve askerlerin cenaze arabasının etrafını sardığını öğrendim. Valilik’le bir telefon görüşmesi yaptık ve herhangi bir polis müdahalesi olmayacağı bilgisini aldık. Ancak çok geçmeden Kızılay’da barışçıl bir şekilde bekleyen, Ethem’in vurulduğu yere çiçekler bırakan kalabalığa polis saldırdı. Yas tutmak üzere orada bulunanlara yapılan saldırıya hiç anlam veremedik. Devletin ve iktidarın bir anmaya bile tahammülü olmadığını görmüş olduk. Devlet geçmişte de cenazelere saldırdığı, cenazeleri ailelerden kaçırıp kimsesizler mezarlığına defnetmek gibi işlere girişmiş olduğu için yaşadıklarımıza şaşırmadım.

afis

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ethem’in polis kurşunuyla öldüğü noktaya “Değerli Türk polisi, Ankara sizinle gurur duyuyor” yazan bir afiş astırdı. Katıldığı televizyon programlarında ise Ethem’in atılan taşlarla yaralandığını iddia etti. Gökçek’in tavrı sizi şaşırttı mı?

Öyle bir insana verebilecek çok bir cevabım yok. Her gün bir televizyon programına çıkıp, Taksim’den tüm ülkeye yayılan polis şiddetini yücelten yaklaşımları, benimsediği halka karşı saldırgan, faşizan tutumdan ileri geliyor. Astırdığı afiş ve Ethem’in taşla yaralandığını iddia etmesi ailemizi elbette üzdü. Gerçekleri bizden öğrenebilirdi; herkesle konuştuğum gibi kendisiyle de görüşüp elimizdeki somut bilgileri aktarırdım. Ama o halka karşı devletini, AKP’yi korumaya yemin etmiş birisi. Ondan farklı bir tutum beklemek yanlış olurdu.

Başbakan Erdoğan’ın, “Polis hukuk çerçevesinde kalmış ve bir kahramanlık destanı yazmıştır” açıklamasını yaptığı gün, Ethem’in katili polis memuru hâkim karşısına çıkartıldı ve meşru müdafaa gerekçesiyle tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Bu karar yargı sürecine ilişkin beklentilerinizi azalttı mı?

Başbakan daha en baştan “Polisimi kimseye yedirtmem” diye açıklama yapmıştı. Dolayısıyla yargı sürecinin bu şekilde gelişeceğini tahmin etmiştik. Bu ülkede bağımsız bir soruşturma yürütülemeyeceğini biliyorduk. Suç duyurusunda bulunmak üzere savcılığa gittik. Odaya girdiğim sırada orada bulunan dört savcı sanıyorum ki aralarında bu konuyu konuşuyorlardı. Yüz ifadelerinden, “Acaba nasıl yapar da buna bir kılıf uydururuz?” diye düşündükleri anlaşılıyordu. Gözlerindeki suçluluğu fark ettim. Yargı sürecinden sonuç alamayacağımızı orada anladım.

Olay yeri keşfi, bilirkişi raporları, görgü tanıklarının ifadeleri ve görüntüler, hiçbir çelişki olmaksızın cinayeti ortaya koyuyordu. Ancak zannedersem davaya bakan hâkim bunları, kardeşimin otopsi raporunu ve balistik inceleme raporunu somut delil olarak değerlendirmedi. Bunların hepsini bir tarafa iterek, kardeşimi öldüren polisin meşru müdafaa savunmasını ön plana çıkarttı ve adamı serbest bıraktı. Hala vicdanının rahat olduğunu söylüyor; vicdan sahibi olmayan birinden vicdanı doğrultusunda bir karar vermesini beklemek zaten saçma olurdu. Her şeye karşın bu işi sonuna kadar götüreceğiz. Bir insanın yetişmesi, büyümesi kolay olmuyor. Devlet yarın başka insanları da öldürecek. Kanunlar onların, kendi mahkemelerinde aldıkları kararlar bizi çok ilgilendirmiyor…

Ethem'in cenazesi. Fotoğraf: Esra Koçak/BirGün

Ethem’in cenazesi. Fotoğraf: Esra Koçak/BirGün

İfade tutanakları, Ethem’i öldüren polis memurunun cinayeti işlediği sırada oldukça sakin ve bilinçli olduğunu gösteriyor. Sizce olay esnasında meşru müdafaayı geçerli kılacak koşullar mevcut muydu?

Asla yok. Aslında polise silah kullanma yetkisi veren PVSK’da da sıkıntı yok ama yasalar uygulanmıyor. Kanunlarda polisin kullanabileceği güç aşamalı olarak belirleniyor. Polisin taş atan, sopayla saldıran bir kişiye silah kullanmaması gerekiyor. Bir meşru müdafaa durumu olmadığı görüntülerde de ortada. Amiri diğer polisleri geri çekerken, Ethem’i öldüren polis büyük bir nefretle öne çıkıp önce bir eylemciyi tekmeliyor, sonra da diğer eylemcilerin arasına giriyor. En sonunda da çok rahat bir şekilde silahını çıkartıp ateş ediyor.

Mahkemenin katil zanlısı polisi serbest bırakmasının bir diğer gerekçesi de, sanığın kamu görevlisi olması hasebiyle delil karartma ve kaçma riskinin düşük olması. Delillerin karartılabileceğine ilişkin bir çekinceniz var mı?

Ethem Sarisuluk (2)Mahkeme çok ilginç bir karar verdi; asıl kamu görevlisinin, yani polisin, tanıklarla konuşup varsa diğer delillere etki etmesi daha kolay değil mi? Görüntüler, balistik ve otopsi raporları ile bilirkişilerin ön raporlarında her şey açıkça gözüküyor. Delilleri karartmakta geç kaldıkları için, tek yapabildikleri tanıklarımızı gözaltına alıp tutuklamak oldu. Şu sıralarda delil karartmadan ziyade, karalama kampanyalarıyla meşguller. Ethem’in bayrak yaktığı iddia edilen görüntüler televizyonlarda gösteriliyor. O çocuğu ben yetiştirdim, Ethem’in asla böyle bir şey yapmayacağını biliyorum. Bir de elinde silah, üzerinde kamuflajla poz verdiği fotoğraflarla kamuoyunu yanıltmaya çalışıyorlar. Ethem kaynakçıydı ve 2 ay önce Hakkâri ve Şırnak’ta askeri nöbetçi kulübelerinin inşaatında çalışmıştı. O fotoğrafları Ethem’in çeşitli terör örgütlerine mensup olduğuna kanıt olarak sunuyorlar. Hâlbuki orada çalışan diğer işçilerle, askerlerle çekilmiş fotoğraflar da var. Bu kampanyaları, insanların Ethem’i sahiplenmesini engellemek için yürütüyorlar. Her şey bir yana, bir insanın bayrak yakması veya silahlı örgüt mensubu olması polis tarafından sokak ortasında katledilmesine gerekçe midir? Hukuka aykırı durumlarda kişiler bağımsız mahkemelerce yargılanır ve gerekli görülürse ceza alırlar. Ama bu kampanyaları yapmalarının sebebi Ethem’in katledilişini meşrulaştırmak. Ethem’i sahiplenen milyonlarca insanı içeri almadan bu işi çözemezler.

Türkiye’de polis eliyle işlenen yargısız infazların, kurşun sekmesi, ayağın kayması, uykusuzluk veya ağır çalışma koşullarıyla açıklanması ve cinayetlerin cezasız kalması yaygın bir durum. Artık bu adaletsizlikler daha geniş bir kesim tarafından anlaşılmış oldu mu?

Ethem’in polis tarafından kurşunlanarak öldürülmesini diğer yargısız infazlardan ayıran, tüm toplumun gözü önünde gerçekleşmesi ve olayın görüntü kayıtlarının bulunmasıydı. Uğur Kaymaz, Baran Tursun, Cem Aygün ve daha birçoklarının katledilmesi hep, “Bunlar terörist, marjinal grup mensupları, uyuşturucu müptelası” gibi açıklamalarla meşrulaştırılıyordu. Ethem, polis şiddetine karşı sokağa çıkan insanların gözü önünde öldürüldü. Yıllardır polis terörüne maruz kalan insanların ailelerine toplum yeterince destek olmamıştı çünkü devlet kendi iletişim kaynaklarını kullanarak infaz edilenleri ötekileştiriyordu. Ama artık insanlar, devlet söylemlerine karşı daha üst bir bilinç seviyesine ulaştılar ve gözlerinin önündeki perde bir nebze olsun kalktı. Polisin ne olduğunu, devletin yıllardır olanları örtbas etmek için kurguladığı şeyleri gördüler. Şimdiye dek hep bedeller ödedik ama bu defaki çok ağır oldu. Bu devletin gerçekliği içinde yaşadığımız için günün birinde Ethem’in veya benim başıma böyle bir şeyin gelebileceğini biliyordum. Devlet teröründen en fazla nasiplenenlerin insan haklarını, emeği, barışı, özgürlüğü, vicdanı savunanlar olması tesadüf mü?

“Ethem polis şiddetine karşı sokağa çıkanların gözü önünde öldürüldü”

“Beni gözaltında kaybedeceklerini düşündüm”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Anadolu Üniversitesi öğrencisi Caner Ertay 2 Haziran gecesi Eskişehir’de,  Gezi Parkı eylemleri sırasında önce Çevik Kuvvet, sonra da Terörle Mücadele Şubesi polislerinin işkencesine maruz kaldı. Bir arabanın bagajında hastane hastane dolaştırılan Ertay, Ali İsmail Korkmaz’ın da öldüresiye dövüldüğü gece yaşadıklarını ve Eskişehir’deki sistematik polis işkencesini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu
Hem sizin, hem de hala komada olan Ali İsmail Korkmaz’ın aynı gece benzer olaylar yaşamanız, Eskişehir’deki eylemlere yapılan polis müdahalelerinin 2 Haziran gecesi sertleştiğini gösteriyor. O akşam polis yöntemlerinde bir değişiklik mi yaşandı?

Ülkedeki tüm insanlar gibi, biz de 31 Mayıs gecesi sokağa çıkmıştık. Halkın eylemlere yoğun bir desteği vardı, polisin biber gazıyla saldırdığı anlarda apartmanlardan yardım için limonlar yağıyordu! Polis biraz hazırlıksız yakalanmıştı, halk desteği yüzünden sivil polislerin aramıza girip dolaşabileceği bir ortam da yoktu. Polis olayları bastırmakta zorlanınca, birkaç gece sonra eli sopalı grupları ve sivil polisleri sokağa saldı. Ali İsmail Korkmaz’ın başını da öyle yaktılar. Ancak o olayda sivil polisin dışında, AKP’li milislerin de olduğunu düşünüyoruz. Ali dışında, 2 Haziran gecesi milis grupların saldırılarına hedef olan, canını zor kurtarabilen başka arkadaşlarımız da oldu.

Sivil polislerin eline siz nasıl düştünüz?

Polisle karşı karşıya kaldığım Yunus Emre Caddesi oldukça dardı ve müdahale halinde kaçılabilecek bir yer yoktu. Bir anda biber gazı bombaları atılıp, TOMA cadde boyunca ilerlemeye başlayınca kendimi bir otoparka atabildim. Ardımdan da çevik kuvvet geldi. Yaklaşık 20 kadar polis birkaç dakika boyunca beni darp etti. Suratım kan içinde yerlerde sürüklendiğim sırada bana küfür ediyorlar, “Niye azdınız bu kadar?” diye bağırıyorlardı. Özellikle kafama çok fazla tekme yedim; bilincimi kaybetmemek için çok uğraştım. Burnumun o ilk müdahale sırasında kırıldığını sanıyorum. O dayağa rağmen gözaltına alınmadım; beni dövdükleri yerde bırakıp gittiler. Otoparktan uzaklaşmak istedim ama ayağım sakatlandığı için mecburen bir köşeye oturup beklemeye başladım. Yaklaşık bir saat sonra sivil polisler otoparka girdiler. Beni görünce birbirlerine, “O mu?” diye sordular. Beni kentteki eylemlerden ve basın açıklamalarından tanıyorlardı. Kimliğime bakınca emin oldular ve telsizden “Caner’i yakaladık” diye anons geçip, her tarafım kan içinde olmasına rağmen tekrar vurmaya başladılar.

caner ertay (1)

Sivil polislerin yöntemleri çevik kuvvetinkinden farklı mıydı?

Sivil polisler çevik kuvvet memurları gibi değil; öldürmemek için özellikle kafa ve göğüs bölgelerine vurmuyorlar fakat sakatlamak maksadıyla özellikle bele, bacaklara, dize ve sırta odaklanıyorlar. Ölürsem ismim üzerinden daha çok kişinin sokağa ineceğini biliyorlar. Sokaklardaki eli sopalı milisler işkence konusunda bu kadar bilinçli değiller; Ali İsmail Korkmaz’ın talihsizliği de aralarında sivillerin olduğu bir ekibe yakalanmak oldu. Kimliği teyit ettikten sonra beni otoparkın ortasına götürdüler ve ellerinde odun ve Filistin copları olan 15 kadar sivil polisin işkencesi başladı. İlkin ayağıma art arda darbeler vurarak yere düşürdüler. Üzerinden bir ay geçti ama o darbeler yüzünden hala yürümekte zorlanıyorum. Fiziksel ve psikolojik işkence yarım saat kadar sürdü.

Fiziksel acının dışında, işkence boyunca sizi en çok sarsan şey neydi?

Kaç para aldınız, pek çok galiz küfür… Bir sürü insanın hayatını yaktınız, bu kalabalıkları siz döktünüz sokağa, sizi kim destekliyor gibi laflar. Çok yaratıcı şeyler değil yani; iktidardakilerin söylemlerine benziyor.

Yarım saatlik işkenceden sonra bana yaptıklarını yeterli bulmamış olacaklar ki, yere kapanmış yatarken zorla ellerimi yüzümden ayırıp, yaklaşık bir dakika boyunca biber gazı tüpünden yüzüme sprey sıktılar. O kadar çok sıktılar ki yüzüme sıkılan gaz üstüme başıma aktı. O sırada aklıma Guantanamo Kampı, Nazilerin toplama kampları ve işkenceleri geldi. O kadar şeye rağmen hınçlarını alamamış olmaları beni çok şaşırttı. Önce dövüyorlar, sonra zorla ayağa kaldırıp yürütüyorlar, ardından tekmeyle yeniden yere yıkıp işkenceye devam ediyorlardı. Nihayetinde kaldırıp arabaya gitmemi söylediler ama yüzüme sıkılan sprey yüzünden arabayı bile göremiyordum. Tüm işkence boyunca tek ses etmemiştim ama en sonunda dayanamayıp “Arabayı bulamıyorum” diye bağırmak zorunda kaldım. İki tanesi kollarımdan tutup beni bir kamyonetin bagajına tıktılar. Araba hareket etti ve yol almaya başladık.

Gözaltında kaybedilebileceğinizden endişelendiniz mi?

caner ertay (3)Zaten arabadaki polisler kendi aralarında, “Bunu kaybetsek mi, öldürüp bir yere atalım mı?” diye konuşuyorlardı. Bagajda çok zor hareket edebiliyordum ama telefonuma ulaşmayı başardım. Bir arkadaşımı arayıp, gözaltında olduğumu, işkence gördüğümü, avukatlara ve şehirdeki sivil toplum kuruluşlarına haber vermeleri gerektiğini, birileri benim için girişimde bulunmazsa kaybedileceğimi söyledim. Polisler o ifadeleri belki psikolojik işkence yapmak için söylüyorlardı ama telefon görüşmesini yaptıktan sonra kendimi biraz daha güvende hissettim. Araba birkaç dakika sonra durdu. Bir anda bagaj açıldı ve mafya filmlerinden alışık olduğumuz sahnelere benzer bir an yaşandı. Ortada üzerinde pardösü, elleri cebinde duran, isminin Ayhan olduğunu bildiğim Terörle Mücadele Şubesi Müdür Yardımcısı, iki yanındaysa TEM şubenin polisleri duruyordu. Ayhan beni görünce gülerek, “Evet, gerçekten de o. İyi yapmışsınız” dedi. Arabadan döverek indirmeye çalıştılar ama daha sonra fikirlerini değiştirip beni tekrar bagaja koydular. Polislerden biri hastaneye gittiğimizi söyledi.

Hastanede neler yaşandı?

Devlet Hastanesi’nde acile girişimin yapıldığı sırada beni tanıyanlar halimi görüp yanıma geldiler ama polisler gözaltıyla tehdit edip arkadaşlarımı uzaklaştırdı. Olduğum bölümünü polis kordonuna alıp kimseyi yaklaştırmadılar. 10 dakika sonra avukatım telefonla beni aradı. Hastanede olduğumu, işkence gördüğümü söyledim. İşkence lafını duyan polisler üzerime çullanıp telefonumu almaya çalıştılar. Akıllarınca bana ceza olsun diye hastaneden çıkarttılar. O sırada telefonumu da aldılar ve başka bir hastaneye gideceğimizi söylediler.

Hastane değişikliğinin sebebi neydi?

Devlet Hastanesi’nde o akşam Eskişehir Tabip Odası Başkanı Bülent Nazım Yılmaz nöbetçiymiş. Beni o haldeyken kimseye, özellikle de TTB’den birine göstermek istemediler. Yılmaz beni o halde görseydi, kentteki tüm toplumsal muhalefetin bu işkenceden haberdar olmasını sağlardı.

Bunlar olurken işkence sürüyor muydu?

İkinci gittiğimiz hastanede doktor vücudumdaki morluklarla ilgili rapor tuttuğu sırada polisler, “Çok fazla bir şey yazma, uzatma da gidelim” dediler. Hademelerin bana su vermesine bile izin vermediler. Eskişehir Halkevleri Başkanı’nın hastaneye geldiği bilgisi ellerine ulaşınca, kolumu alçıya aldırıp beni o hastaneden de apar topar uzaklaştırdılar. En sonunda bir karakola götürüldüm ve beni arayan avukatlardan biriyle karşılaştım. İfademi alıp beni serbest bıraktılar, ben de gerçek anlamda tedavi olmak için hastaneye gidebildim.

O gece üzerinizde ne kadar hasar yarattı?

Ciddi miktarda doku zedelenmesi olduğu için kolum alçıya alındı. Kırılan burnum da hemen ameliyat edildi. Olaydan sonra birkaç gün boyunca hiç yürüyemedim. Yaklaşık 20 gün boyunca 1 saatten fazla ayakta duramadım. Hala yürürken ağrım oluyor. Yine de Ali’ye kıyasla ucuz atlattığımı söyleyebilirim. Ali’yi beyin kanaması geçirdiği halde karakola ifade vermeye gönderdiler ama ben örgütlü bir insan olduğum için bana bakmak zorunda kaldılar. Aynı şekilde benden de adli vaka olduğuma dair belge istediler ama avukatım konuşup doktorları ikna etti. Ali’ye yardımcı olacak, doktorlara baskı yapacak birileri olmadığı için tedavisi o kadar gecikti.

Gördüğünüz işkenceye ilişkin hukuki süreç nasıl ilerliyor?

Savcılık soruşturması kapsamında işkence gördüğüm yerden kan örnekleri alındı, benim kullandığım kanlı peçeteler bulundu. Toz toprak içerisindeki kanlı kıyafetlerimi de savcılığa verdik. Ayrıca o gün her nedense çoğu kapalı olan mobese kayıtları da incelenecek. Ali’nin öldüresiye dövüldüğü görüntüler emniyete gönderildikten sonra bir şekilde bozuldu. Bu soruşturmada da deliller karartılabilir.

eskisehirde_eylem_alanina_operasyon_h26296

Kitlelerin Türkiye’de sokağa inmesinin sebeplerinden biri 31 Mayıs’ta başlayan polis şiddetiyken, polisin barışçıl gösterileri artan bir sertlikle bastırması sizi şaşırttı mı?

2 Haziran gecesine kadar yaralanan çok arkadaşımız olmuştu ama polis işkencesi bu kadar ağır değildi. İşkencelerden sonra kentte 40 bin kişilik yürüyüşler oldu. Özellikle Ali’nin ismi etrafında birleşildi. Yine de bu olanlar beni çok şaşırtmıyor. Türkiye’deki iktidar yıllardır bu anlayışı uyguluyor. Basın açıklamaları ve eylemler biber gazıyla, kaba güçle bastırılıyor. AKP kendi seçmen tabanını elinde tutup, karşıtlarına en büyük eziyetleri çektiriyor. Barışçıl ve demokratik bir gösteriye biber gazı bombası atmak onlar için önemli değil. Ne de olsa Başbakan Erdoğan atılan biber gazını kendi kitlesine açıklayabiliyor. Onlar için yaptıklarını bize değil, Kazlıçeşme’de toplanan kitlelere açıklayabilmek önemli. Gezi Parkı’nda, Eskişehir’de çadır kuranlara karşı meşru olmak gibi kaygıları yok.

Size büyük bir öfkeyle saldıran polis, toplumun niye sokağa indiğini anlayamıyor mu?

Polis bizim ne yapmak istediğimizi hala anlamıyor. Yaşadıklarımın üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişti ve hala kentteki kitlesel yürüyüşler sürüyordu. Kendimi iyi hissettim ve bir yürüyüşte az da olsa bulunmak istedim. Yürüyüş güzergâhında bulunan bir karakolun önünden geçerken yürüyenlerin bazıları polislere üzerine yürüdüler. Onların önüne geçip engelleyenlerin arasında ben de vardım. Karşımızda, polise olan öfke veya nefretle açıklanamayacak, bunun çok ötesinde bir toplumsal hareket var. Biz polisten nefret etmiyoruz; karşımızda onlar değil, AKP var.

Eskişehir 2013’te hareketli bir dönem yaşıyor. Osmangazi Üniversitesi’nde yemekhane boykotu yapıldığında rektörün ilk söylediği, boykotu gerçekleştirenlerin “bölücü, militan ve teröristler” olduğuydu. Aynı söylemler Gezi Parkı protestolarında da ortaya çıktı; Eskişehir’de yaşanan ağır işkence olayları, bundan sonra iktidardakilerin söylemlerinin karşılık bulamamasını sağlayacak mı?

Öyle bir süreç atlattık ki… Türkiye’deki merkezi yapı tüm ülkeyi şekillendirirken, yerel yöneticiler, valiler ve rektörleri de kendi istediği hale getiriyor. İktidarın şiddet dili ve eğilimi bu kişilere de geçiyor. Rektörlerin özel güvenlik birimlerine öğrenci dövdürtmeleri, merkezi iktidarın polisle olan ilişkisine benziyor. Yerel yöneticiler iktidarlarını, şiddeti altlarındakine yönelterek kurmaya çalışıyorlar. Eskişehir’de Osmangazi Üniversitesi yemek boykotuyla binlerce kişi sokağa dökülmüştü. Haziran İsyanı’ndan önce bu eylemler önemli bir birikim yarattı. Eskiden yöneticilerin açıklamalarının da etkisiyle, gaz bombası atılan bir eylemde yer alanları tüm halk terörist olarak görürdü. Şimdi o halk gaz bombası atılırken en önde duruyor. Artık bu ülkeyi eskisi gibi yönetemeyecekler.

“Beni gözaltında kaybedeceklerini düşündüm”

Sopalı çeteler dövdü, hastaneler kabul etmedi

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Gezi Parkı protestoları boyunca Antalya ve İzmir’de sivil giyimli, eli sopalı kişilerin eylemci avına çıkmış polisler olduğu, emniyet birimlerinin açıklamaları sonrasında doğrulanmıştı. Her ne kadar emniyetten bu yönde bir açıklama gelmediyse de, benzer çeteler Eskişehir’de de sokaklardaydı. Bu çetelerin kurbanlarından biri, 19 yaşındaki Anadolu Üniversitesi öğrencisi Ali İsmail Korkmaz oldu. Eli sopalı gruplarca iki defa darp edilen, gittiği hastanedeyse tedavi göremeyen Korkmaz, ilk tıbbi müdahaleyi 20 saat sonra alabildi. Beyin kanaması geçirdiği anlaşılan ve olayın üzerinden bir ay geçmesine karşın bilinci hala kapalı olan Ali’nin yaşadıklarını, babası Şahap Korkmaz Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
Ali’nin 2 Haziran gecesi yaşadıklarını, arkadaşlarına anlattıklarından ve sizle yaptığı görüşmelerden biliyoruz. O gece neler oldu?

Ali’nin abisi üniversiteyi Eskişehir’de okumuştu ve o dönemde kentte hiçbir olay yaşanmamıştı. Bu yüzden, Ali Anadolu Üniversitesi’ni kazandığında çok sevinmiştik. Ama İstanbul’da Gezi Parkı’nda, Ankara’da, İzmir’de ne yaptılarsa, polis burada da aynı sertlikte davrandı. Oğlum siyasi olaylara karışan, eylemlere katılan biri değildi.  O günlerde arkadaşlarıyla ev taşıma telaşındalardı. Yeni bir eve taşınacaklardı ve kontratı imzalayıp kendi evlerine döndükleri sırada o akşam yapılan yürüyüşü görmüşler. Merak edip yürüyüşe katılmışlar ve kısa bir süre sonra yürüyüş grubunun arka tarafından polis saldırmış.

Ali’yi ara sokaklarda darp edenlerin, diğer polis birimleriyle eşgüdümlü çalıştığını düşünüyor musunuz?

Polisin yürüyüşe müdahalesi ve sonradan yaşananların tamamen planlı olduğu görülüyor. Ana caddede polis, yürüyenlere gaz sıkıyor ve çocuklar mecburen ara sokaklara kaçıyorlar. Ara sokaklarda da sivil giyimli, eli sopalı kişiler çocuklara saldırıyorlar. O kişilerin kim olduğunu tam olarak bilmiyoruz; sivil polis olduklarını düşünüyoruz ama aralarında polisle birlikte hareket eden sivil vatandaşlar da olabilir. Tek bildiğimiz, Ali’nin bilinci açıkken bir arkadaşına, kafasına copla vurulduğunu söylemiş olduğu. Talihsizlik, Ali gazdan kaçarken onların bulunduğu sokağa giriyor. Gaz atan çevik kuvvetlerle eli sopalı grup arasında kalıyor. Oğlumu o kadar vahşice dövüyorlar ki…

Daha sonra hastaneye gitmeyi nasıl başarmış?

ali ismail korkmaz (5)Sopalarla yapılan saldırıdan sonra dayak yediği yerde bayılıp kalmış. Bir süre sonra kendine gelip doğrulmuş ve eve gitmeye başlamış. Sonra eli sopalı başka kişilerle karşılaşmış ve yine dayak yemiş. Bitap halde bir otobüs durağına gidebilmiş ve orada kendinden geçmiş. Bir süre sonra arkadaşları onu tesadüfen bulmuşlar ve hemen hastaneye götürmüşler. Anadolu Üniversitesi’ne bağlı Mavi Hastane’ye gitmişler ama orada röntgen ve tomografi cihazı olmadığından Yunus Emre Devlet Hastanesi’ne sevki yapılmış. Oradaki doktorlar Ali’ye şöyle bir bakıp, “Seninki adli vaka, git karakolda ifade ver öyle tedavi olursun” demişler. Ali ısrar edince, “Omzunda ezik var. Sen eve git, bu morluklar geçer” demişler. Hâlbuki başına darbe aldığını da ifade etmiş. “Ben çok iyiyim, eve gideceğim” dese bile bırakmayıp müşahede altına almaları gerekirdi. Bunlar nasıl doktor, nasıl insan evlatları? Göreve başladıkları zaman Hipokrat Yemini etmediler mi?

Yani o gece kendisine herhangi bir tıbbi müdahale yapılmadı mı?

Biz Ali’yi ilk gördüğümüzde vücuduna bakamadık, içimiz parçalandı. Yüzü gözü şişti; tüm vücudu vuruk ve morluklar içindeydi. O doktorlar onun o halini görmelerine rağmen polis ifadesi olmadan tedaviyi kabul etmemişler. Ali 14 yaşındayken ciddi bir kalp ameliyatı geçirmişti ve kalp rahatsızlığından ötürü hâlâ kan sulandırıcı ilaç kullanıyordu. Dövüldüğü sırada dişi de kırıldığı ve yerinden çıkmak üzere olduğu için, kanama başlarsa durduramayacağı korkusuyla hastanenin önünden ayrılamamış. Tüm geceyi hastanenin önündeki banklarda geçirmiş ama yine de muayene bile etmemişler. Sabah olup bitkin düşünce eve gidip yatmış ve akşama kadar uyumuş. Saat 17.00 sularında telefon ettiğimizde, dilinin ağırlaştığını, düzgün konuşamaz hale geldiğini gördük. Beyin kanaması geçirmekte olduğunu anladık ve yeniden hastaneye gitmesi gerektiğini söyledik. Kuzenleriyle birlikte yeniden Yunus Emre Devlet Hastanesi’ne gitmişler ancak beyin kanaması şüphesine rağmen hastanedekiler Ali’ye ısrarla karakola gitmesi gerektiğini söylemişler. Mecburen karakola gitmişler; bu sefer de karakolları gezmeye başlamışlar. Kendi imkânlarıyla, Ali o halde olmasına rağmen yayan halde karakol karakol gezdikten sonra ifade vermeyi bir şekilde başarabilmişler ama bu işler sırasında iki saat daha geçmiş.

Dili dönmezken nasıl ifade verebilmiş?

Bilmem! Ne yapsınlar, muayene etmiyor hastanedekiler! Kuzenleri Ali’yle berabermiş ve bir şekilde ifadesi alınmış. Böylelikle doktorlar muayene etmeyi kabul etmişler. Çekilen röntgende omzunda kırık olduğu, kafa tomografisinde ise beyin kanaması geçirdiği tespit edilmiş. Hemen Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne göndermişler. Ali eli sopalı gruplardan Pazar gece dayak yedi, tedavisine ise Pazartesi akşamı saat 23.00’te başlandı. 20 saat boyunca hiçbir tıbbi müdahale yapılmadı yani.

sahapkorkmaz1Ali’nin şu andaki sağlık durumu nasıl?

Hâlâ yoğun bakımda tutuluyor. Bir süredir uyutuyorlardı ve solunum cihazına bağlıydı. Ancak 3 gündür solunumunu kendi kendine yapıyor. Doktorlar bu durumun iyiye işaret olduğunu söylüyorlar fakat henüz bilinci açılmadığı için durum hâlâ belirsiz. Daha iyi olması için dua ediyoruz.

Doktorlar, geç başlayan tedavinin Ali’nin durumuna nasıl bir etki ettiğini düşünüyor?

Ali birinci haftanın sonunda 4 saatlik bir operasyon geçirdi. O günden beri bilinci kapalı bir halde mücadele ediyor. Operasyondan iki hafta sonra beyinde su toplandığı görüldü ve bir müdahalede daha bulunularak biriken su tahliye edildi. Bir gün sonra yaranın etrafının temizlenmesi gerektiğini söylediler ve bir ameliyat daha yaptılar. Doktorlar, ilk anda müdahale edilmiş olsa, durumunun bu derece kötüleşmeyebileceğini söylüyorlar. Yunus Emre Devlet Hastanesi’nin olayda ihmali bulunduğu çok açık. Oğluma 20 saat önceden müdahale edilebilir, beynindeki hasar bu kadar ilerlemeden tedavisine başlanabilirdi. Hastane yönetimine de, o gün orada görev yapan doktorlara da dava açtık.

Olayla ilgili delillere ulaşabildiniz mi? Emniyetin etkin bir soruşturma yürüteceğine inanıyor musunuz?

Olayın olduğu yerin yakınlarındaki işyerlerinden görüntüler alındı. Ancak savcılık bu görüntüleri emniyet aracılığıyla alıyor. Açıkçası, görüntülerden ciddi bir delil bulunması ihtimalini düşük görüyoruz. Emniyet bir otelden aldığı görüntüleri savcılığa yollamadan önce kontrol amaçlı birkaç gün bekletti. Savcılığa gelen görüntülerin hepsinin bozuk olduğu, hiçbir şey anlaşılmadığı görüldü. Otel yetkilisi, “Ben görüntüleri denedim, sağlam bir şekilde emniyete teslim ettim” diyor. Ne olduysa emniyette oldu demek ki… İnsan olan, çoluğu çocuğu olan kişiler, Ali’ye öldüresiye dayak atılan o görüntüleri nasıl bozarlar anlamıyorum. Emniyetin bu işin faillerini bulmak niyetinde olduğunu çok zannetmiyorum. Eskişehir’deki pek çok kurum, baro temsilcileri, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ve pek çok milletvekili geçmiş olsun ziyaretine geldiler ama valilik veya emniyetten bir telefon bile almadık. Emniyet ve savcılığın ellerini vicdanlarının üzerine koyup bu işin faillerini bulması gerekiyor. Günümüzde gizli kalabilecek hiçbir şey yok. Her sokak başında kameralar var; artık uçan kuşu bile görüntüleyip dinliyorlar. Ali’yi bu hale getirenleri bulamamaları için, failleri bulmak istemiyor olmaları lazım. Yine de bu hükümet döneminde yargıdan çok sağlıklı bir sonuç alabileceğimizi sanmıyorum. Ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmek zorunda kalsak bile hukuk mücadelesini sürdüreceğiz.

Eskişehir’de sivil giyimli grupların saldırısına uğrayan başkaları da var mı?

Başkalarının da benzer saldırılara uğradığını biliyorum. Hastanede tanıştığım bir kadın, Ali’nin dövüldüğü cadde üzerinde oturduğunu, o gece civardaki bir fırının önünde sivil kişilerin bir kızı öldüresiyle dövdüklerini gördüğünü anlattı. Hatta o kızı fırının odunlarını kullanarak dövmüşler. Ancak sivil kişilerin saldırısına uğradığına ilişkin şikâyette bulunan yok. Öğrenciler gözaltı korkusundan, okuldan ceza alabilecekleri, hatta atılabilecekleri endişesiyle şikâyetçi olmuyorlar. Ali de farklı değil; o da şimdi yattığı hastaneye gelişinde, “Merdivenden düştüm” demiş.

Ali’nin mücadelesine verilen desteği nasıl buluyorsunuz?

Memleketimiz Hatay’da birkaç defa çok büyük yürüyüşler oldu. Olayın yaşandığı günden beri Eskişehir, Antalya, Ankara ve İstanbul’daki destek eylemleri de sürüyor. Eskişehir halkı bize desteklerini sürdürüyorlar. Ali’nin hastaneye yakın oturan arkadaşları memleketlerine dönerken, kendi evlerini kalmamız için bize verdiler. Her gün insanlar gelip dua ettiklerini, maddi manevi her türlü desteğe hazır olduklarını söylüyorlar. Biz de onlarla birlikte dua ediyoruz. Oğlumun sağlığına kavuşmasını, faillerin ise tespit edilip yargılanmasını bekliyoruz.

ali ismail korkmaz (3)

Sopalı çeteler dövdü, hastaneler kabul etmedi

Gezi Parkı’nda top oynanırken, Ankaralılar biber gazıyla yakantop oynadı

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Gezi Parkı’nda başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan protestolara polisin en sert karşılığı verdiği yerlerden biri Ankara’ydı. Ancak Ankara’daki savaş ortamının gerçek boyutları, gözlerin Gezi Parkı’na çevrilmiş olmasından ötürü kamuoyunca yeteri kadar anlaşılamadı. Ankara’daki savaşı yaşayan ve polisin attığı biber gazı bombalarından biriyle yaralanan Murat İltir, Ankara’daki şiddeti Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Utku Yağan
Polis şiddetiyle gündeme gelmesinden önce, Taksim Gezi Parkı hakkındaki tartışmalardan haberdar mıydın?

İstanbul’da insanların birkaç gündür Gezi Parkı için planlananları protesto ettiklerinin farkındaydım ancak olaylara dair asıl ilgim Sırrı Süreyya Önder’in iş makinelerinin önüne çıkması sonrası oluştu. 31 Mayıs sabahı, orada oturmuş kitap okuyan insanlara hunharca gaz bombalarıyla saldırılması, olayların tüm ülkeye yayılmasına sebep oldu.

İstanbulluların Gezi Parkı’nı korumak gibi bir amacı vardı. Ankaralılar hangi sebeplerle sokağa indiler?

Temel mesele, Gezi Parkı’nın yıkılarak oraya Topçu Kışlası yapılması değil; rant uğruna halkın kullanımına açık bir kamusal alanın yıkılmasıydı. İktidarın yaşamın her alanına müdahale etme hırsı ve Gezi Parkı’ndaki polis şiddeti, uzun zamandır sessiz kalan insanların tepki göstermesine sebep oldu. Ankaralıların sokağa inmesi de bu bağlamda anlaşılabilir. İlk gün Kuğulu Park’ta, sonrasında da Kızılay Meydanı’nda toplanıldı. Polisin her alanda kitlenin önünü keserek saldırması ve pek çok kişinin hedef alınarak atılan gaz bombalarıyla yaralanması Gezi Parkı’nda olduğu gibi, Ankara’da da barışçıl bir şekilde protesto hakkını kullanan halkı iyice öfkelendirdi.

Geçmişte herhangi bir siyasi talep veya tepkiyle sokağa çıkmamış insanları dahi bu eylemlere katılmaya iten sebep sizce neydi?

Bir ay önce Reyhanlı’da resmi kayıtlara göre 52, doktorların açıkladığına göre 160 kişi hayatını kaybetti. Başbakan ise oraya gidip bölge halkının sorunlarını çözmeye çalışmak yerine ABD’ye gitmeyi tercih etti. Ayrıca alkol yasağı olarak görülen “sınırlandırma” yasası, Başbakan’ın “doğum kontrol oyunu” diye tarif ettiği kürtajın ve doğum kontrol yöntemlerinin yeniden yasaklanması girişimleri, sezaryen doğum yaptıran doktorların fişlenmesi gibi durumlar da toplumun her kesimini rahatsız eden müdahalelerdi. İnsanlar hem bunlar için hem de Kızılay Meydanı özelinde, Taksim’in kazanılmasından sonra hatırlanan meydan ve kamusal alanların hak olduğu, engellemelere tepki gösterilmesi gerektiği algısıyla sokağa döküldüler.

Bu olayların öncesinde polis şiddetiyle karşılaşmış mıydınız?

Geçmişte de eylemlere katıldığım için, bu dönemdeki kadar şiddetli ve doğrudan olmasa da, polis şiddetiyle tanışıktım. Polis şiddetiyle ilk karşılaşmam, Metin Lokumcu’nun polis tarafından katledilmesini protesto etmek amacıyla toplandığımız Ankara’daki 31 Mayıs 2011 Hopa olayları protestosunda olmuştu. Gözaltına alınan, bu esnada işkence gören birçok arkadaşımız oldu ancak tüm bunlara rağmen, insanlara hedef alınarak biber gazı veya plastik mermi atılmamıştı.

gazzz

Ankara’daki olaylar 1 Haziran’dan sonra oldukça sertleşti. O gün Kızılay’da neler yaşadınız?

31 Mayıs Cuma akşamı polisin halka sert saldırıları sonrasında, Cumartesi günü saat 16.00’da Güvenpark’ta buluşmak üzere çağrılar yapıldı. Kızılay’a giden yolların kesileceğini, polis saldırısının daha erken başlayacağını tahmin ederek, birkaç arkadaşımla beraber 14.00’te Kızılay’a gittim. Gerçekten de Kızılay’a vardığımızda polis saldırısı başlamıştı. 1 Haziran günü Kızılay’ın her tarafında bir direniş gerçeği vardı, birçok sokakta toplanmış eylemciler polis terörüne karşı geri adım atmadan direnmeyi sürdürdü ve nihayet akşama doğru Kızılay Meydanı’na girebildik. Polisler Güvenpark’a sığındılar ve oradan gaz bombası atmaya devam ettiler. Bir yandan kendimizi polis saldırısından korumaya çalışıyorduk, diğer yandan da yaralıları güvenli yerlere taşıyorduk. Akşam saatlerine doğru polis topyekûn bir saldırı gerçekleştirdi ve Kızılay’ı boşaltmak zorunda kaldık. O saldırıdan, birçok kişi kendilerine kapılarını açan insanların evlerine sığınarak kurtulabildi.

Bu deneyimin ardından polis 2 Haziran’da nasıl bir tutum sergiledi?

O gün polis müdahalesinin en sert olduğu günlerden birini yaşadık. Kalın eldiven giyenler atılan biber gazı bombalarını uzaklaştırmaya çalışıyorlardı ancak polis o kadar seri bomba atıyordu ki yeterli olunamıyordu. Atılan ses bombaları da halkı paniğe sürüklüyordu. Gaz bombası kapsüllerinden korunmak için otobüs duraklarına sığınan insanlar oldu; polis hedef alarak duraklara ateş etti ve tüm camları parçaladı. Yaklaşık 6 saat boyunca direniş devam etti. Akşam saatlerinde ise, sürücüsünün kim olduğu hala belli olmayan bir araba meydana girerek insanları ezdi. Araba meydana ilk girdiğinde vatandaşlarca durduruldu. İçeridekiler, “Yaralımız var, çok acil geçmemiz lazım” deyince arabanın geçmesine izin verildi ancak sonrasında araçtaki yanıp sönen polis ışığı fark edildi. İnsanlar aracın peşinden gitmeye kalkınca da araba Ziya Gökalp Caddesi’ne döndü ve hızla insanlara çarparak meydanı terk etti. Saatlerce meydanda terör estiren polis ise, aracın yanlarından öylece geçip gitmesine izin verdi.

Bu olay halkta nasıl bir tepkiye yol açtı?

Kızılay bu olayla tamamen karıştı. Bir arabanın iki kişiyi altına alıp metrelerce sürüklediğine şahit olan insanların sinirleri haliyle iyice gerildi. Hemen ardından da zaten polis tüm gücüyle saldırıya geçti. Ben de o sırada bir biber gazı kapsülünün koluma isabet etmesi sonucu yaralandım. Kalabalığa dalan araca dairse çeşitli söylentiler var; sürücünün gözaltına alınıp serbest bırakıldığı da söyleniyor, arabanın terk edilmiş halde bulunduğu da.

Vurulmadan önce sizi nişan alan polisi görebildiniz mi?

Polislerle aramızda yaklaşık 30 metre vardı. İçlerinden biri gaz bombası silahını üzerimize nişan alıp tetiğe bastı. Önümdeki arkadaşım hızlı bir refleks sonucu çekildi. Ben de üzerime gelen gaz bombasını fark edince gayriihtiyari kolumu göğsüme doğru kaldırdım ve kolumdan vuruldum. Yaralandığım için meydandan ayrıldım ve o hengâmede bir şekilde Necatibey Caddesi’ne gidebilmeyi başardım. Önce evime, oradan da hastaneye gittim.

Murat-İltir

Hastanede neler yaşadınız?

Hastanede kolumun kırıldığı anlaşıldı. İlk müdahale başarısız olunca ameliyat olmak zorunda kaldım, ertesi gün de taburcu edildim. Ertesi hafta muayene ve pansuman için hastaneye gittim. Önce nüfus cüzdanımı alıp baktılar, adli vaka olduğunu gören memurlar bana ilginç bir şekilde psikolojik baskı uygulamaya başladılar. Bir memur gidiyor, ötekisi geliyor, dosya hakkında sorular sorup duruyorlardı. Ben açıkça söylemesem bile, dosyada biber gazı kapsülüyle yaralandığım yazdığı için failin kim olduğunu biliyorlardı. Hastanelerde pek çok kişi fişlendi, birçok kişinin de benim yaşadığıma benzer olaylar yaşamış olduğunu düşünüyorum.

Alçılı kolunuz sebebiyle çevredeki insanların tavırlarında bir farklılık seziyor musunuz?

Bindiğim toplu taşıma araçlarında kolumu görenler ilk olarak “Eylemlerde mi oldu?” sorusunu soruyorlar. Ben de elimden geldiğince yaşadıklarımı anlatmaya çalışıyorum çünkü polis şiddetini açığa çıkartmak önemli. Genelde insanların da polise karşı olumsuz duygular beslediğini görebiliyorum; sıklıkla “Elleri kırılsın!” gibi şeyler söylüyorlar. Bindiğim dolmuş durağı polis ablukası altındaki Güvenpark’ta olduğundan, polislerin tuhaf bakışlarına da ayrıca maruz kalıyorum. Ailem ve yakın çevremse haksızlığa uğradığımın bilincindeler.

Başka bir eylemde yaralanmış olsaydınız yakın çevrenizden aynı derecede destek bulabilir miydiniz?

Beni arayan, hatırımı soran insanlar ya bizzat sokaktalar ya da çocukları, tanıdıkları sokakta. Geçmişte yaptığımız eylemler genellikle tek bir amaca yönelik olur, küçük bir kitle tarafından gerçekleştirilirdi. Yakın zaman önce de Reyhanlı saldırısına ilişkin bir yürüyüş yapmak istemiştik ve polis şiddetiyle karşılaşmıştık. O gün bir arkadaşımız gaz bombasıyla başından vuruldu, bir diğeri ise kendisine araba çarpmış olduğu halde hala polis saldırısının hedefindeydi. Benim kolum o eylemde kırılmış olsaydı, bu kadar destek veren olmayacaktı belki de…

İlk günlerdeki kitlesel eylemlerden sonra, Ankara’daki olaylar nasıl seyretti?

Her toplanma polisin saldırısına uğradı. Sendikaların genel grev çağrısı yaparak, Valilikten izin alarak Kızılay’da yaptığı mitinge, Ethem Sarısülük’ün cenazesine bile saldırdılar. Gezi Parkı’nda top oynanırken, Ankara’da biber gazlarıyla yakantop oynanıyordu; Taksim’deki ağır saldırılar sırasında yaşananları biz her gün yaşadık.

Bu yaşananlar sırasında Ankara’da tipik bir gün nasıl geçiyordu?

22.00′den sonra Kennedy Caddesi’nde toplanan insanlara günlerce her akşam polis saldırdı. Tunalı Hilmi Caddesi ve civarında müdahaleler sırasında elektrikler kesiliyor, sivil polisler o sırada insanları gözaltına alıyorlardı. Şu sıralar polis saldırıları Dikmen Caddesi’nde devam ediyor.

Eylemler ve polis müdahaleleri süresince yerli ve yabancı basın çalışanlarının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan, Gezi Parkı’nı temsil ettiği söylenen heyetlerle görüşürken ve tüm basın o görüşmelere kilitlenmişken bile Kennedy Caddesi’nde süren çatışmaları kimse görmedi. Gerçi hükümet veya polis yabancı basını çok dikkate almadı. Yerli basın kuruluşlarının çalışanlarına davrandıkları gibi, yabancı basın çalışanlarına da şiddet uyguladılar ve gözaltına aldılar. Ellerinden gelse dış transfer yapıp, tutuklu gazeteci sayısını artıracaklar yani…

1 Haziran'dan bir Ankara görüntüsü.

1 Haziran’dan bir Ankara görüntüsü.

18 Aralık 2012’de ODTÜ’de, hedef alınarak atılan biber gazı kapsülüyle vurulan Ankara Üniversitesi öğrencisi Barış Barışık, bu yeni yöntemin ilk kurbanlarından biriydi. Barışık’ın yaşadıkları topluma yeterince anlatılamadı mı? Niçin polis bu yöntemi kullanmaktan çekinmiyor?

18 Aralık’ta yaşananları anlatmak için çeşitli yollar denendi ancak AKP medyasının çarpıtmalarıyla, “Barış arkadaşlarının attığı taşla yaralandı” veya “Ankara Üniversitesi öğrencisiymiş, ODTÜ’de ne işi vardı? Kesin provokatördür” gibi ifadeler akıllarda kaldı. ODTÜ’de molotof kokteylleri atıldığını iddia ettiler. Bu duyarsız ve maksatlı yayınlar, o gün yaşanan polis terörünü gizledi.

Gezi Parkı protestolarından sonra Ankara halkının polis şiddetine ve eylemliliğe ilişkin düşüncelerinde değişiklik oldu mu?

Bu olaylardan önce eylemlere dışarıdan bakan insanlar, “Tamam, onlar saldırıyor ancak sen niye yüzünü kapatıyorsun?” derlerdi. Bu yaşananlar, niçin ağzın-burnun kapatılması gerektiğini insanlara gösterdi. İnsanlar artık boyunlarında atkıyla, tıbbi veya toz maskeleriyle dolaşıyorlar çünkü polisin ne zaman, nasıl saldıracağı belli olmuyor. Bu yüzden kullandığımız araçların meşru olduğu ortaya çıktı. Bu meşruluk bundan sonraki demokratik mücadelelere de etki edecektir.

Polis şiddetine gelince… Güvenpark’ta arkadaşımla yürürken küçük bir çocuğun arkadaşıyla konuşmasına kulak misafiri oldum. “Ya ne polis olacağım! Gerekirse simit satarım ama polis olmam” diyordu. Tepki bu yönde… Ankara devlet kurumlarının olduğu, neredeyse her sokakta bir kamu binasının olduğu bir kent. Dolayısıyla polisin tavrı diğer kentlerdekine göre çok farklı oluyor. Ayrıca Ankara’da valinin veya emniyet müdürünün kim olduğunu da bilmiyoruz; tüm polisleri doğrudan İçişleri Bakanı, bir başka deyişle Başbakan idare ediyor.

Gezi Parkı’nda top oynanırken, Ankaralılar biber gazıyla yakantop oynadı

‘1 Mayıs’ta yine Taksim’e gideceğim!’

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Son haftaların en çok konuşulan konusu, emniyet birimlerinin biber gazı bombalarıyla yaptığı müdahaleler. Biber gazını hem kimyasal etkileriyle kalabalıkları dağıtmak, hem de bir kurşun gibi kullanarak eylem yapan kişileri yaralamakta kullanan polisler, İstanbul’da 1 Mayıs için Taksim’e ulaşmaya çalışan Dilan Alp’i, bir çıkmaz sokakta kıstırıp biber gazıyla başından vurmuşlardı. Dilan Alp ve babası Ali Ekber Alp, polisin biber gazı vahşetini, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun başlattığı karalama kampanyasını ve tedavi sürecini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattılar. 
Doğu Eroğlu
Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs’a kapatılması tartışmaları uzun süre gündemden düşmedi. Bu tartışmalar sizde olumsuz durumlar yaşanabileceği beklentisi yaratmış mıydı?

Bu benim katıldığım ikinci 1 Mayıs’tı ve HEY Tekstil işçisi olan babamın direnişinden etkilenerek orada olmak istedim. “Arbede olacak” deniliyordu; valilikten izin çıkmadığını da biliyordum ama orada olmak istediğim için bunları düşünmedim.

Taksim’in ya da herhangi bir meydanın devlet tarafından miting alanı olarak belirlenmesi veya gösterilere kapatılması durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu kararı halk vermeli. Sorunları, alanları yasaklayıp polisi emekçilerle karşı karşıya getirenler yaratıyorlar. Hâlbuki önceki 1 Mayıs’ımda da Taksim’deydim ve meydan dolup taşmış, günü halaylarla geçirmiştik.

Bu 1 Mayıs’a kimlerle, nereden katıldınız?

Yengemlerle gittim ama kargaşada onlardan ayrılınca arkadaşlarımla kaldım. Meydana ulaşamadık ve Sabah daha 9’da Tarlabaşı civarında polisle karşılaştık, meydana da ulaşamadık tabii. Babam ise HEY Tekstil işçileriyle birlikte Beşiktaş tarafındaydı ve onlar da daha hiç yürüyemeden polisin attığı gaz bombalarıyla karşılaşmışlar. Kendileri saldırıya uğrayınca endişelenip bana telefon etmeye başladı.

Ali Ekber Alp: Karşılaştığımız şiddeti görünce Dilan’ın daha önce biber gazı solumadığını düşünüp panikledim. İlk aradığımda henüz polisle karşılaşmadıklarını, bir sıkıntı olmadığını söyledi. Öğlene doğru Beşiktaş’taki polis müdahalesi sertleşince, birlikte yürüdüğümüz Hava-İş emekçileriyle birlikte evlerimize dönmeye karar verdik. O saatten sonra Dilan’a ne kadar telefon ettiysem de ulaşamadım; meğer olan olmuş, bana söylemiyorlarmış.

Tarlabaşı’nın ara sokaklarında polisle karşılaşabileceğinizi tahmin etmiş miydiniz?

Etrafta polisler olabileceğini düşünüyorduk ama daracık sokaklarda bu kadar sert müdahaleler yapacaklarını hiç tahmin etmemiştik. İlk kez biber gazı soluyordum ama sirke, limon gibi teknikleri öğrenerek gittiğim için panik yaşamadım. O kadar çok gazla karşılaşınca insanın bünyesi alışıyor zaten. Hangi sokağa girsek, hangi köşeyi dönsek karşımıza polis çıkıyor, gaz bombaları atıyorlardı.

1 Mayıs 2013'teki polis saldırılarından bir görüntü. Fotoğraf: Kürşat Bayhan

1 Mayıs 2013′teki polis saldırılarından bir görüntü. Fotoğraf: Kürşat Bayhan

Polis, saldırılar öncesinde size herhangi bir uyarıda bulundu mu?

Ne uyarısı? O gün hiçbir uyarı yapmadan, gördükleri yerde üzerimize saldırıyorlardı. Bize insan değil de örgüt üyesi gözüyle baktıklarından olsa gerek… Böyle bir şeyi ilk defa yaşıyor olmama karşın hiç şaşırmadım; polisin zaten böyle şeyler yapabileceğini izlediklerimden, dinlediklerimden biliyordum.

Görüntülerde yaralanmanızdan hemen önce bir evin kapı eşiğinde durduğunuz görülüyor. Oraya sığınmaya mı çalışıyordunuz?

Biber gazı kapsülünün kafama isabet etmesi yüzünden ancak vurulduğum andan bir saat öncesinde yaşananları anımsayabiliyorum; olayın yaşandığı anlar bir sis bulutu gibi. Arkadaşlarım kaçarken o eve girmişler. Sanırım gözüm yandığı için elimdeki sirke şişesiyle uğraşıyormuşum, o yüzden de geride kalmışım.

Sizi yaralayan gaz bombasının ne kadar mesafeden ateşlendiğini hatırlıyor musunuz?

İyileşmemin ardından, vurulduktan sonra beni evin içine çeken kişiyle tanıştım. 1 Mayıs’la alakası olmayan, o evde yaşayan biriydi. Gazı atan polisin yüzünde gaz maskesi olduğu için o kişiyi teşhis edememiş ancak saldırının 7-8 metre mesafeden gerçekleştirildiğini söyledi. Babam daha sonra o sokağa gidip olay yerini inceledi; sokağın çıkmaz sokak olduğunu, kaçılabilecek hiçbir çıkışının bulunmadığını gördü. Böyle bir durumda ateş etmeye gerek var mıydı?

Siz içeri çekilip, polisler sığındığınız eve hücum ettikten sonra neler yaşandı?

O evde yaşayan kişi beni kapı ağzından kaldırmayı başaramamış olsaydı, belki de beni çiğneyerek gireceklermiş eve. İçeride bir merdiven altında saklanan arkadaşlarım, yaralandığımdan habersizlermiş. Polis gidince ev sahibi arkadaşlarımın yanına gelmiş. Kıyafetlerindeki kanı göstererek, “Polis kapının önünde bir kızı vurdu” demiş. Dış görünüşümü tarif edince, arkadaşlarım vurulanın ben olduğumu anlamışlar. O ana kadar başka bir eve sığındığımı sanıyorlarmış. Çok geçmeden polis tekrar müdahale etmiş; evin içine gaz sıkılmış ve hem arkadaşlarım, hem de orada yaşayan aileyi darp edip götürmüşler.

Ali Ekber Alp: Görüntü kayıtlarında da gözüken beyaz gömlekli sivil polisin niyeti, kafasına kısa bir pansuman yaptırdıktan sonra Dilan’ı gözaltına almakmış. O yüzden Dilan’la beraber hastaneye de gitmiş. Sağlık görevlilerine teslim ederken, Dilan’ın merdivenden düştüğünü söylemiş. Ancak Dilan muayene edilince beyin travması geçirdiği, kafatasında kırık olduğu anlaşılmış.  Dilan ameliyata alınınca polisler de hastaneden kaçmış.

Tehdit unsuru oluşturmayan bir kişiye, 10 metreden az mesafeden biber gazı kapsülü atılmasını nasıl açıklıyorsunuz?
dilan_alp_2021

Dilan Alp’in elinde sirke şişesiyle kameralara yansıyan bu görüntüsü, molotof kokteyli taşıdığına delil olarak ortaya atılmıştı.

Burada bir kin, nefret var. O polislerin beyinleri yıkanmış insanlar olduklarına inanıyorum çünkü o kapsüllerin üzerinde bile “doğrudan insan bedenine atmayınız” yazıyor. Bu uyarıya rağmen bilerek üzerimize nişan alıyorlar çünkü bizlerden korkuyorlar. Biber gazı stoklarının devamlı tükenmesi işçiden, halktan korktuklarını gösteriyor.

Bilinciniz ne zaman açıldı? Saldırıdan sonra ilk hatırladığınız şey ne?

Taksim İlkyardım Hastanesi’ne götürüldüğümde bilincim açıktı. Bana bir şey olduğunu biliyordum ama durumun vahametinin farkında değildim ve uyuşturulmuş olduğum için hareket edemiyordum. Ertesi gün biyoloji sınavım olduğundan dolayı, “Bırakın beni, daha eve gidip ders çalışacağım” diye kendi kendime panik yaşıyordum ama konuşamıyordum.

1 Mayıs’ın en önemli gündem maddesi olduğunuzu ne zaman anladınız?

3 Mayıs’ta beyin tomografisi için götürülürken, etrafta bir sürü insan olduğunu fark ettim ve sandığımdan daha büyük bir yaralanma yaşadığımı anladım. Daha sonra ziyaretler başladığında anneme, “Ben kötü bir şey yapmıyordum, ne oldu da bana böyle yaptılar?” diye sordum. Annemin anlattıklarıyla başıma gelenleri anladım. Hemşirelerse odama her gelişlerinde koruyucu bir tavırla, “Bak başına neler geldi, bir daha gidecek misin 1 Mayıs’a?” gibi şeyler söylüyorlardı. Neden biz geri adım atalım? Elbette gideceğim 1 Mayıs’a!

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu hakkınızda, “Dilan kızımız örgüt üyesi. Marjinal gruplarla bağlantısı vardır. Emniyet mensuplarıyla çatışma içerisindedir” açıklamasını yaptı. Bu açıklamadan ne zaman haberiniz oldu?

Hastane değiştirdiğim sıralarda ambulanstaki görevlilerden bir şeyler duyuyordum ama ciddi bir tartışma başladığını, bu kadar büyük bir kitlenin beni savunduğunu bilmiyordum. Ancak eve çıktıktan sonra tüm yaşananları öğrenebildim. Vali’nin açıklamaları tamamen kendisini aklamak için söylenmiş şeylerdi ama insanların beni bu kadar sahipleneceğini düşünmedi. Toplumu küçümsüyor söylediklerine herkesin inanacağını sanıyordu. Marjinal günlük hayatta kullanılan bir kelimeydi aslında ama Vali Mutlu, Başbakan ve iktidardakiler bu tanımı kime, hangi kıstaslara göre yakıştırıyor anlayamıyorum. Ama hakkını savunmak için meydana inen işçi ve ona destek verenler kesinlikle marjinal değildirler. Bunların haricinde büyük bir çarpıtma daha var. Benim elimdeki sirke şişesinin molotof kokteyli olduğunu iddia ettiler. Öyle olsaydı bile beni öldürmeye hakları yoktu ki! Resmen hayatıma kastedildi.

Vurulduğunuz anı gösteren görüntüleri izlediniz mi?

O görüntüleri eve çıkana kadar bana izletmediler. Ancak izlediğimde de üzerimde büyük bir etki yaratmadı. O görüntü kayıtları olmasaydı Vali Mutlu’nun hakkımda yaptığı açıklamaların yalan olduğu kanıtlanamazdı. Ortada olayları böylesine açık biçimde gösteren bir kayıt olmasaydı, belki de insanlar Mutlu’ya inanabilirlerdi.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, ısrarla Dilan'ın örgüt mensubu olduğunu iddia etti.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, ısrarla Dilan’ın örgüt mensubu olduğunu iddia etti.

Niçin tedavi için Medical Park gibi iktidara yakın olduğu bilinen bir hastane tercih edildi?

Ali Ekber Alp: Bu süreci benim anlatmam daha doğru olur. Dilan’ın Medical Park’a götürülmesi bizim tercihimiz değildi. Taksim İlkyardım’daki ilk ameliyattan sonra doktorlar 48 saat beklenmesi gerektiğini söylediler. Sonrasında da bu tip ameliyatlarda en iyi yer olduğunu söyleyerek bizi Silivri Anadolu Hastanesi’ne sevk edeceklerini belirttiler. Çok uzakta bir hastane olsa da bu tavsiyeyi kabul ettik. Çok geçmeden Medical Park’ta yer olduğu, oraya gönderileceğimizi söylediler. Hem Dilan’ın, hem de yine başından yaralanan Meral Dönmez’in oraya götürülmesinin tesadüf olmadığını ise sonradan anladık. Sağlık Bakanlığı devreye girmiş; orada gözlem altında tutuluyormuşuz.

İsteğiniz dışında Medical Park’tan taburcu edildiğiniz iddia edildi. Medical Park’la yaşanan sorunun sebebi neydi?

Ali Ekber Alp: Biz Dilan’ın yaşama tutunması için uğraşırken, bir de Vali Mutlu’nun açıklamalarıyla uğraşmak zorunda kaldık. O karmaşada meğerse Dilan’ı hastaneden çıkartmaya çalışıyorlarmış. Sivil polislerin yoğun bakımdaki Meral Dönmez’in ifadesini almaya çalıştıklarını öğrendik. Çok geçmeden Meral’in taburcu edileceği söylendi. Bir baktık ki Dilan’ı da taburcu etmenin hazırlıklarını yapıyorlar! “Ücreti neyse öderiz ama 3-4 gün daha serviste bakılmasını istiyoruz” dedik ama kararlarını çoktan vermişlerdi ve yatak kapasitesini bile kontrol etmeden, “Kusura bakmayın, hiç yerimiz yok” dediler. “Bizimkisi de maviyse mavi, yeşilse yeşil; aynı para yani… Neden kabul etmiyorsunuz?” dediysem de dinletemedim. Dilan taburcu edilirken hiçbir doktor bizle görüşmedi. Dilan’ı bize güvenlik amirleri teslim etti. Geceyi bir tıp merkezinde misafir olarak geçirdik ve Dilan’ı ertesi gün Batı Bahat Özel Hastaneleri’ne götürdük. 5 gün de orada kaldık. Bu süreçte CHP Bahçelievler İlçe Başkanı Rıza Akpolat da bizlere çok yardımcı oldu.

Yaşadıklarınızla ilgili yargıya başvurdunuz mu?

Ali Ekber Alp: Hastaneden aldığımız raporlarda yaralanmanın, “çok yakın mesafeden sert bir cismin çarpması sonucu kafatası kırılması” şeklinde gerçekleştiği belirtiliyor. O cismin biber gazı kapsülü olduğu da görüntülerde açıkça görülüyor. Ancak bu yalnızca tetiği çeken memurla ilgili bir sorun değil. Amirden, emniyet müdürüne, validen içişleri bakanı ve başbakana kadar giden bir emir komuta zinciri var ve hepsinden şikâyetçiyiz. İstanbul Emniyeti’nden de, kızımı vuran polisin açığa alınmasını talep ediyoruz. Emri veren amirin ve tetiği çeken polisin görevde olduğunu biliyoruz.

Dilan ve babası Ali Ekber Alp, Gezi Parkı'ndaki HEY Tekstil çadırında.

Dilan ve babası Ali Ekber Alp, Gezi Parkı’ndaki HEY Tekstil çadırında.

Sağlık durumunuz nasıl? Travma kalıcı bir hasara yol açtı mı?

Şu anda gayet iyiyim ve kontrollerde kalıcı bir hasar oluşmadığı gözüküyor. Hastane süreci çok zordu ama eve gelince kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Hastane ortamında biraz da insanın ruh hali bozuluyor, hastanede olduğun ve sürekli yattığın için kendini hep hasta hissediyorsun.

Sosyal hayatınıza dönebildiniz mi? Etrafınızdan ve arkadaşlarınızdan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Bir süre sonra okula gitmeye, sınavlarıma girmeye başladım. Kimseden de olumsuz bir tepki almadım. Bizim halkımız Vali Mutlu’nun inandığı gibi değil; benimle aynı görüşte olmayan arkadaşlarım bile bana yapılan haksızlığı görünce fikirlerimi paylaşmaya, çizgi değiştirmeye başladılar. Ne de olsa beni tanıyorlar, terörist veya marjinal olmadığımı biliyorlar. Hiç tanımadığım insanlar bile okulda ve sokakta gelip bana sarılıyorlar. Polis şiddeti bir sağ-sol siyaset sorunu değil, bir insanlık meselesi.

Mayıs ayı boyunca herkes sizi konuşuyordu, yaşamınızı yitirebileceğinizden ötürü herkesin ödü kopuyordu. Ancak polisin benzer ve hatta daha ağır saldırıları, Gezi Parkı olayları sebebiyle tüm ülkeye yayıldı. Polis niçin geçmiş hatalardan, ölümlerden ve yaralanmalardan ders almıyor?

Gezi Parkı direnişçileri aptal değiller. Onlarla konuşulup Türkiye’yi daha iyi bir yer haline getirmek için pek çok zemin var. Barışçıl insanlarla konuşmak yerine üzerlerine polisi yollayanlar işleri daha da kötüleştiriyorlar. Yaralanmam sonrasında insanlar bazı şeyleri gördü. Polisler de insanların uyandığını gördüğü için daha sert müdahale etti ve ülke ayaklandı. Bu kadar farklı insanı bir araya getirdikleri için onlara teşekkür etmek lazım. Bu birlikteliği onlar yarattılar. Herkesin polisle ilgili yaşadığı şeyler var. Ben hastanedeyken Radikal’den gelen bir gazeteci küçükken yaşadığı bir olayı anlatmıştı. 1997’nin 1 Mayıs’ında, kendisi 17 yaşındayken polisler köprüden atmışlar onu, omzu çıkmış. Polisin mevcut yöntemlerde ısrarının en temel sebebi yaptırım olmaması ve polislerin eğitim süreci. Polis karşısındakini insan olarak değil, bir düşman olarak görüyor ve aldığı emirleri de bu doğrultuda uyguluyor. Aralarında elbette vicdanlı olanları da vardır ancak Tarlabaşı’nda onlarcası doğrudan kafamıza, suratımıza nişan alarak attı o gaz bombalarını. Yaşayıp yaşamamamız onların umurunda değil. İki adım atıp elini uzatsa beni yakalayabilecekken kafama atılan biber gazı bunun kanıtı değil mi?

dilan1

‘1 Mayıs’ta yine Taksim’e gideceğim!’

“Polis müdahalesi orantısız değil, vicdansız”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Gezi Parkı Direnişi için Ankara’da sokaklara ve meydanlara çıkanlar onu sabaha karşı 4’te polisleri şiddetten vazgeçirmeye çalışırken, gözaltına alınıp emniyete götürülenlerse hukuksuz uygulamalara itiraz ederken tanıdılar. CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, iktidarın şiddet dilinin damgasını vurduğu haftalarda yaşadıklarını, sokaklarda şahit olduklarını, Gezi Parkı Direnişi sırasında tanıştığı insanları ve “vicdansız” polis şiddetini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
1 Mayıs’ta Taksim’in keyfi biçimde kapatılıp İstanbul’daki ulaşımın karartılması, polis baskıları, yaşam alanlarına yapılan müdahaleler, alkol ve aile planlaması tartışmaları ve Emek Sineması’yla başlayan kentsel tartışmalar Gezi Parkı olaylarında birleşti. Toplum en çok neye tepki gösteriyor?

Özgürlüklere ve yaşam biçimlerine getirilen dayatmaların öfke birikimine neden olduğu görüldü ve farklı hayat tarzları ile siyasi görüşlerden gelen insanlar ortak tepki koydular. Herkes, “Benim kararlarıma karışma, özgürlüklerime dokunma” diyor. Olayı Gezi Parkı özelindeki bir protesto başlattıysa da, aslında yaşadıklarımız faşizan idare anlayışına karşı bir isyandır. Ne giyeceklerinin, ne yiyip ne içeceklerinin, kaç çocuk yapacaklarının, bu çocukların ne şekilde dünyaya geleceğine ilişkin dayatmalara insanlar artık katlanamıyorlar.

Meydanlardakiler, “İktidara kendimizi anlatamıyoruz” diyorlar. İktidarla benzer bir iletişim sorununu parlamenter olarak siz de deneyimliyor musunuz?

Bugüne kadar parlamentoda çoğunluk diktası çoğulculuğun önüne geçti. “Biz sizden daha fazla oya sahibiz. Dolayısıyla ne yaparsanız yapın, istediğiniz hiçbir yasama faaliyetini gerçekleştiremeyeceksiniz” duygusunu bize yoğunlukla aksettirdiler. Mücadelemizden elbet vazgeçmedik ama baskıcı rejimin meclisteki yansımalarını hep gördük. “Başbakan keşke buradaki insanları vekil yapacağına, onların parmaklarını vekil yapsaymış” diye aklımdan geçirdiğim çok oldu. Verdiğimiz anlamlı önergeler, sırf AKP grubunun aldığı karar yüzünden kabul edilmedi. Anlayacağınız parlamento işlevsiz haldeydi; tıpkı iktidarın vatandaşla olan ilişkisinde olduğu gibi, bizim için de diyalog yolu kapalıydı. Ancak bu süreçte AKP içindekilerin de yaşananlardan rahatsızlık duymaya başladığını gördük. Ertuğrul Günay gibi açıkça dile getirmeseler de bize hissettiriyorlar. Farklı görüşlerini ifade etme cesareti bulmaya başlayan vekiller var. AKP içerisinde şu anda ciddi bir çatırdama mevcut ve vekiller içerisinde kendi çocuklarını oraya gitmesinler diye zor tutanlar olduğu kulağımıza geliyor.

Bu toplumsal uyarıdan sonra kendinizi mecliste daha rahat ifade edebileceğinize inanıyor musunuz?

Erdoğan hem ulusal hem de uluslararası arenada çok yıprandı. Bu yıpranmışlığı elinde kalan tek şeyle, şiddetle örtmeye çalışıyor. Üstelik halka zulmetmek için kullanılan bu polis şiddetinin kuvvetleneceğini söylüyor. Aynı dayatmacı zihniyet parlamentoda da var; meclisteki iletişimin ılımlı hale gelebileceğine yönelik bir işaret yok. Lider tarafından verilen talimatlar değişmediği sürece bir iyileşmeden bahsedemeyiz. Toplumsal isyanın temelinde yatan şey de bu zihniyetten başkası değil.

İktidar mensupları, “Artık mesaj alındı, herkes evine dönsün” diyorlar. Ancak polisin yetkililerinin artırılacağı, sosyal medya için denetim mekanizmaları kurulacağı da belirtiliyor. Toplum mesajın alındığına nasıl ikna olacak?

Sabaha karşı Kuğulu Park’taydım ve yine çok sert bir polis müdahalesi oldu. Bazı arkadaşlar coplandılar. Yüzlerce biber gazı kapsülü atıldı. Polis müdahalesi, oradaki insanlar pasif direnişteyken gerçekleşti. Polis duran insanlara bile müdahale ediyor. Kendisiyle aynı şiddet dilini konuşmayan insanlara karşı ne yapacağını bilemeyen bir başbakan var. Erdoğan bu süreçte başarısız oldu; halkı anlayamadı ve anlamamakta da ısrar ediyor. Ağzından çıkan her söz krizi derinleştirdi. Bugün 78 ilde benzer eylemler yapılıyor, tüm dünya Türkiye’yi konuşuyorsa bunun müsebbibi Erdoğan’dır. Artık Gezi Parkı’na bir kez bile gitmemiş sanatçılarla görüşmek yerine, sokaklara çıkıp insanları gerçekten dinlemesi gerekiyor.

Pek çok farklı kesimi bir araya getiren, polis şiddetinin sertliğiydi. Ankara’da polis ile direnişçiler arasında neler yaşandı?

8545654Ülkemizde davranış kodu olarak mazlumun yanında olmak ağır basar. Bugüne dek Erdoğan da mazlumu oynayarak kitlelerin desteğini kazandı. Ancak artık halkını mazlum eden bir diktatör haline geldiğini tüm dünya gördü. İnsanları bir arada tutan da bu zulümdü. Ankara’daki polis şiddetini hem gözlemledim, hem de bizzat yaşadım. Polisin yöntemleri orantılı veya orantısız gibi ifadelerle tarif edilemez; polis bu süreçte vicdansız bir güç kullandı. Eskiden “Polis imdat!” denirdi, artık “İmdat, polis!” deniyor. Birçok orantısız müdahaleye şahitlik ettim; coplanarak ve hırpalanarak araçlara bindirilenleri, tersten plastik kelepçe takılanları gördüm. Sakarya Caddesi’nde yüzüne gelen biber gazı kapsülü yüzünden gözünü kaybetmiş bir arkadaşı hastaneye zor yetiştirdik. Bir arkadaşının çığlıklarını duyup, yığınla çevik kuvvetin arasına tek başına giren gençler gördüm. Emniyette, savcılığın yazılı talimatı olmadığı halde insanlar fotoğraflanarak fişlendiler. İtirazım üzerine durdurulan bu uygulama, emniyetten ayrılmamla beraber yeniden başladı. Önceki gece bazı arkadaşları bizzat hastaneye götürdüm. Çünkü 112 aranarak hastaneye kaldırılanların uzak hastanelere götürüldüklerini ve fişlendiklerini biliyoruz. Yani fişleme emniyetle sınırlı değil.

Hastane fişlemelerinin gözaltı operasyonlarına kılavuzluk ettiği konuşuluyor. Hafta başındaki gözaltı dalgasında yaralı olan, ameliyat için randevusu bulunan kişiler bile gözaltına alındı. Sizin sokaklarda olduğunuz süre boyunca polis yaralılara nasıl davrandı?

Bacağına veya başka uzuvlarına gaz kapsülü isabet etmiş, ölümcül yaralar almamış ancak acilen tıbbi yardım alması gereken kişilerin gözaltına alındığını gördüm. Defalarca rica ettiysem de, yaralıların önce hastaneye götürülmesi için polisleri ikna edemedim.

Ankara’da bu süreçte en çok tartışılan mekânlardan biri Kızılay Alışveriş Merkezi’ydi. Buraya sığınan kişilerin polise teslim edilmesi çok tartışıldı. 3 Haziran akşamı siz de buradaki duruma müdahale etmek istediniz. O gece neler yaşandı?

Kızılay AVM’ye, sosyal medyadan polislerin orada tuzak kurduğu bilgisini alınca gittim. Gençler fişlenmeyi, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde iş bulamamayı, ömür boyu sicil kaydıyla yaşamayı göze alarak direniyorlar. Benimse milletvekili dokunulmazlığım var; onlar bu derece fedakârlıkla pasif direnişte bulunurken benim geceleri uyumam söz konusu olamazdı. Bu duyguyla, havada uçuşan gaz fişeklerinin arasından geçerek Kızılay AVM’ye gittim. İçeride sığınmacılar vardı ve polis binayı kuşatmıştı. Önüne geleni gözaltına alıyor, sert müdahalelerle araçlara tıkıştırıyorlardı. 14 yaşındaki kız çocuklarından, 70 yaşındaki teyzelere kadar onlarca kişi otobüslere balık istifi gibi dolduruldular. Polisin şiddete başvurmayan kişilere güç uyguladığını, gözaltında ve hastanelerde fişleme yapıldığını bildiğim için gözaltı yapılmasına engel olmak istedim ama başarılı olamadım.

Milletvekili olduğunuzu ifade ettiğinizde polislerin tavrında bir değişiklik oldu mu?

O akşamki tavırlarında bir değişiklik olmadığı gibi, günler ilerledikçe çevik kuvvet tarafından tanınır hale geldim ve beni her gördüklerinde şiddete başvurdular. Önceki günlerden birinde benim yaklaştığımı görüp su sıktılar, benim yüzümden başka insanların zarar görmemesi için uzaklaşmak zorunda kaldım. Milletvekili dokunulmazlığı biraz kâğıt üzerinde kaldı yani… Bu dönem kollukla geçirdiğim süre zarfında, polisin kendisine verilen sert talimatları uyguladığını gördüm. Erdoğan bu süreçte çaresizlik içinde ve her türlü hukuk ihlalini göze almış durumda. Nihayetinde bu süreçten kimin zararlı çıkacağı şimdiden belli…

naka1

Nazlıaka, Kuğulu Park’taki direnişçilerle konuşuyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Türkiye polis şiddetiyle bu olaylarla birlikte tanışmadı. Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu 2007’den beri polislere ağır müdahale yetkileri veriyor. Bu konuda parlamentoda bir adım atacak mısınız?

Verilen talimat her ne olursa olsun, yapılanların, Ethem’in kafasına kurşun sıkılmasının, yarım metre mesafeden insanlara gaz fişeği atılmasının, pasif direniştekilere tazyikli su sıkılmasının vicdanen açıklaması yok. Bu kişileri ne tarih, ne de halk affedecektir. Yasama kanalıyla yapmamız gerekenleri yapacağız ama hangi kanun kask numaralarının gizlenmesini açıklayabilir? Sürecin kanunsuz bir biçimde yürüdüğünün en önemli göstergesi budur. Hâlihazırda 4 vatandaşımızı kaybettik, 7 binden fazla vatandaşımızsa yaralandı. Olayın psikolojik travmasını ise tüm toplum yaşadı. Bu şiddeti görmeyenler, halkı anlayamayanlar sorumluluğu dış mihraklarda, faiz lobisinde arıyorlar.

Ankara’da polise direnmeye çalışan kitle sizi çok iyi tanıyor. Onlarla geçirdiğiniz süre boyunca iktidarın, “Bunlar marjinal, illegal gruplardır” diye tarif ettiği unsurları gördünüz mü?

Marjinal kişiler veya teröristler değil, son derece masum, ne yaptığını bilen, özgürlük alanlarına yapılan müdahaleler veya çevre duyarlılıkları sebebiyle sokağa inmiş kişiler gördüm. Aralarındaki müthiş dayanışmaya şahit oldum. Y Kuşağı (Generation Why) olarak tabir edilen kuşak, sorgulayan, teknolojiyi iyi kullanan, bireysel davranabildiği kadar ekip çalışmasına da yatkın, haklarını koruyan bir topluluk. İş-özel yaşam dengesi bulunmuyorsa, yaptıkları işi sevmiyorlarsa işsiz kalmayı bile tercih eden, yani parayla elde tutulamayan, biat kültürünü barındırmayan bir nesil. Şiddet dilini kullanmaksızın çok yaratıcı ürünler ortaya koyabiliyorlar. Başbakan’ı çaresiz hale getiren de, bu yaratıcılıkla nasıl mücadele edeceğini bilememesi oldu. Bu kuşakla anlaşabilmek için biz siyasetçilerin samimiyetimizi, sahici oluşumuzu ispat edebilmemiz gerekiyor. Eskiden olduğunun aksine, daha eşit bir ilişki biçimi geliştirmemiz lazım.

“Polis müdahalesi orantısız değil, vicdansız”

“Müslümanlık sosyal adalettir, biz de Gezi Direnişi’ndeyiz!”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Zenginleşen, toplumsal adalet taleplerine sırt çeviren, kendi elit sınıfını oluşturan İslam anlayışına getirdiği eleştirilerle tanınan İhsan Eliaçık, Gezi Parkı Direnişi boyunca polis şiddetinin hedefindeki isimlerden biriydi. Eliaçık, 1980’den bugüne devletle olan ilişkisini, devletin şiddet biçimlerindeki değişiklikleri ve daha önce diyalog zemini bulamamış farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren Gezi Parkı Direnişi dinamiklerini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Söyleşi: Doğu Eroğlu
Şiddetle ve siyasetin farklı yüzleriyle tanışmanız 1980’de askeri cezaevine girmenizle oldu. Hangi sebepten ötürü tutuklandınız?

1980’de 18 yaşımdayken, Akıncı Gençler Derneği’nin bir spor kampındaydık. Ancak orada silahlı bir kamp yaptığımız sanılarak yakalandık. Herhangi bir hüküm giymedim ve ilk çıktığım mahkemede serbest bırakıldım ancak 1 yıl boyunca Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuldum ve işkence gördüm. Bizlere zorla marşlar söylettiler; İstiklal Marşı’nın tüm kıtalarını, Gençliğe Hitabe’yi ezberlettiler. Kenan Evren tarafından Atatürk hakkında yazılmış bir kitaptan her gün ders yapmak zorundaydık. Sabahtan akşama kadar ellerinde coplarla eğitim veriyorlardı ve yaptığımız en küçük hatanın cezası dayaktı. Gece olduğundaysa gözlerimizi bağlayıp, “Bunu sen yaptın kabul et” biçimindeki telkinlerle ve zor kullanarak bazı suçları üzerimize yıkmak için işkence yaparlardı. Silahlı örgüt olduğumuz, tanımadığımız insanları öldürmeye hazırlık yaptığımız gibi konularda bizden ifadeler almaya, yapmadığımız şeyleri itiraf ettirmeye çalışırlardı. Kabul etmediğin zaman sürer dururdu işkence… O işkenceler sırasında başıma şu da geldi; yorulan asker yanındakine, “Ben bir namaz kılacağım, sen devam et” deyip giderdi. Namazını kılıp gelir, sonra yine işkenceye devam ederdi. Ezan okunduğunda ara verir, namazını kılar, öyle devam ederdi. Tek dertleri beyaz bir kâğıdı imzalatmaktı. İmzalamadıkça elektrik verirlerdi. Benim herhangi bir itirafım olmadı, sonunda da sıkıldılar ve beni bir daha işkenceye çağırmadılar.

İşkencecilerin ezanda durması, namaz için ara vermesi gibi durumlar sizi şaşırtıyor muydu?

Elbette! Benim kafama orada dank etti zaten. O zamana kadar, “Bir tarafta dindarlar var, diğer tarafta da dine inanmayanlar var” zannediyordum. Bu ayrımın yanlış olduğunu böylelikle görmüş oldum. Namaz kılanlar da birbirleriyle ters düşebilir, hatta birbirlerine karşı olabilirler. Gezi Parkı olayları da bunun örneğidir…

eliacik 1 (1)
Mamak Askeri Cezaevi’nde de Diyarbakır’dakiyle özdeşleşen işkence biçimleri var mıydı?

Tabii. Bakıyorsun, torbaya koydukları ölmüş bir adamı yanından sürükleyerek götürüyorlar; taşıdıkları yerde torbadan sızan kanların izi kalıyor. Sonra ertesi gün gazetede, o torbada götürülen kişinin kendini Emniyet Müdürlüğü’nün beşinci katından aşağı attığına ilişkin bir haber okuyorsun. Bu insanlar gözlerimin önünde kayboldular; tutuklulardı, intihar ettikleri söylendi. Cezaevi ortamı çok zorluydu, işkence ve kötü muamelesiz gün geçmezdi ama benim için de çok farklı insanlarla tanışma fırsatı oldu. Sağ ve sol örgütten insanlarla birlikte kaldık; 70 kişilik koğuşta yalnızca iki İslamcıydık, 17’si ülkücü, geri kalanı ise sosyalist örgütlerdendi. Namaz kılarken ülkücülerle, namaz sonrasındaysa solcularla otururdum. Onlardan çok şey öğrendim. Cezaevine girene kadar hayatımda hiç solcu görmemiştim ama içeride kafamdakiler yıkıldı.

Cezaevine girmeden önce sol siyasete, solculara ilişkin algınız nasıldı?

Türkiye’de ortalama dindar, muhafazakâr kitleler günümüzde nasıl düşünüyorsa ben de öyle düşünüyordum. Ortaokul son sınıftayken Milli Türk Talebe Birliği’nde izlediğim ilk konferans komünizmin zararları üzerineydi. Adamın biri çıkıp, “Komünistler geliyor” diye konuşmaya başladı. “Peki, onlar gelirse ne olacak?” diye sorduğumuzda, “Bunlar dinsiz, imansız, camileri ahır yapacaklar, kadınlar orta malı olacak, Türkiye Moskova’nın eyaleti haline gelecek, malın mülkün hiçbir şeyin olmayacak, karının elinden ekmek yiyeceksin” cevabını verdi. Milli Türk Talebe Birliği, Ülkü Ocakları gibi yapılar Anadolu’yu dolaşarak bunları anlatıyor, komünizm karşıtı propaganda yapıyorlardı. Biz de bunlara inanıyorduk. Şimdi anlıyorum ki bunlar hep CIA ajanlarıymış ülkeyi dolaşıp milleti kışkırtmışlar.

Cezaevinde yaptığınız sohbetler ve fikir alışverişleri sizde nasıl bir etki yarattı?

Dışarıya çıktıktan sonra birlikte yattığım arkadaşlarımdan çoğunu epey bir zaman bulamadım. İhtilalin etkisiyle tüm örgütler dağılmıştı, ortada kimse kalmamıştı. Üç kişi bir araya gelse adına örgüt denmesi endişesi vardı. Ben de kendi mecramda devam ettim ve yıllarca eve kapanıp cezaevindeyken edindiğim yeni bilgiler hakkında okudum, düşüncelerimi bir tohum gibi kafamda olgunlaştırdım. Tekrar Kuran’ın tefsirini okudum ve İslam’ı hep sağcı, muhafazakâr, devletçi kanattan görmüşken artık, “İslam bu olamaz; adaleti, eşitliği, ezilenlerin hakkını kim savunuyorsa, onun yanında olması lazım” diye düşünmeye başladım. 1993’te üçüncü kitabım olan Devrimci İslam’ı bu düşüncelerle yazdım. Ama bunun karşılığını uzun zaman bulamadık; ifadelerimizin karşılığı ancak AK Parti iktidarıyla birlikte tam olarak ortaya çıktı.

Charles Darwin, evrim fikrini tam manasıyla kavramanın ilk şokunu atlattıktan sonra, düşüncelerini açıklaması halinde bilim camiası, Hristiyan âlemi ve toplumca aforoz edilmekten endişelenmeye başlamış. Bu sebeple, Türlerin Kökeni’ni yayınlaması da yıllar almış. Sizin benzer endişeleriniz oldu mu?

Kur’an okurken, zengin-yoksul meselesinin esaslı bir şekilde ve defalarca ele alındığını gördüm. Beni ikna eden Kur’an’ı tekrar tekrar okumak oldu. Ancak bu düşüncelerin ifade edilebileceği uygun ortam olmadığı için tepkilere, öfkeye sıra gelmedi. Müslümanların mala mülke, paraya kaydığını, birileri yoksullaşırken, zenginleşenlerin duyarsız kaldığını ispat edebilmek için doğru şartların oluşması lazımdı. Müslümanlardan birilerinin iktidar olup, zenginleşmesi gerekiyordu. AKP iktidara gelip bu gerçek ortaya çıktıktan, eleştirilerimiz onlara yöneldikten sonra her şey daha başka bir hal aldı.

Cezaevinde geçirdiğiniz zamandan bugüne, devlet şiddetindeki biçim değişikliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin tutumunda öz itibarıyla bir değişiklik yok ancak görünüşte işler değişiyor. Örneğin polis teşkilatı eskisi gibi değil; şu anda işkence yapmak resmen yasak. Fakat koşullara göre dayak ve işkence için yan yollar bulunuyor. Bizim zamanımızda karakola giden dayak yemeden dönemezdi. Bu anlamda emniyet teşkilatı eskisine göre daha nazik denilebilir ama tamamen görünüşte. Yoksa kafası attığı zaman eski ceberutluğunu sürdürüyor.

Eliaçık, polis müdahalelerinden biri sonrasında soluklanıyor.

Eliaçık, polis müdahalelerinden biri sonrasında soluklanıyor.

28 Şubat döneminde yine Gezi Parkı sürecindeki gibi bir mücadele vardı; başörtüsü hakkı, İmam Hatipler, Kur’an kursları için sokaklarda, parklarda eylemler yapıyorduk. O zaman da gaz ve su sıkıyorlar, gözaltı yapıyorlardı. Aynı şimdiki gibiydi anlayacağınız. Bakıyorum da şimdi tek fark Twitter’mış gibi geliyor. Mücadele süreçleri birbirine o kadar benziyor ki, o dönemde de camiye ayakkabılarla girilmişti. Kayseri’de, camide sabah namazını kılıp dışarıya çıkmış, caminin önünde slogan atmaya başlamıştık. Polis gaza davranınca tekrar caminin içine kaçtık. Sonradan içeriyi temizledik ama o zaman da gazeteler, “Radikal İslamcılar ayakkabılarıyla camiye girdiler!” diye başlık atmışlardı. 28 Şubat’ta devletin farklı farklı şiddet biçimlerini gördüm ve çıktığım mahkeme sayısı 30’u buldu. O dönemde Kayseri’de hem gazetede yazı yazıyordum, hem de radyoda her sabah program yapıyordum. Yazılardaki ifadeler ve radyodaki konuşmalar “kışkırtma, halkı sokağa dökme, rektörlere hakaret etme, orduya karşı halkı soğutma, paşalara hakaret etme” gibi farklı farklı 30 davaya konu oldu. 1998’ten 2003’e dek bu davalarla uğraştım ve birçoğundan beraat ettim.

28 Şubat’tan bugüne devletle olan ilişkiniz değişti mi?

Hayır, benim iktidarla olan ilişkim hep aynıdır. Muhafazakârların iktidara gelişi mücadelemde hiçbir değişikliğe yol açmadı.

Gezi Parkı sürecine ne zaman dâhil oldunuz?

En başından beri oradayım. Zaten Taksim Dayanışması’yla, Emek Sineması’nın yıkılmaması için yapılan çalışmalardan beri ilişki halindeyiz. Taksim Platformu’nun da bir bileşeniyiz. Parka yıkım için girilip de insanlar iş makinelerine engel olmaya çalıştığında, oraya çağrılanlardan biri de bendim. 31 Mayıs sabahı yaşanan şafak baskınında da Taksim Meydanı’ndaydık. Bir anda polis basınca kimse ne olduğunu bile anlayamadı. Sırrı Süreyya Önder’le birlikte Taksim’e yakın bir yerde oturuyorduk. Birlikte olduğumuz gençler müdahaleyi tüm şiddetiyle yaşadılar. Zaten 1 Mayıs’taki polis şiddetini de yaşamıştık ve yine aynı muameleyle karşılaşınca şaşırmadık. O gün yaşanan şiddet herkesi şaşkınlığa uğrattı ama çok büyük bir halk hareketini de başlatmış oldu. Belli bir süre sonra bu iş artık inatlaşmaya, Tayyip Erdoğan’ın kişisel hırsına ve kinine dönüştü.

Türkiye’ye dönüşünden itibaren söylemlerinde hep bir “Başörtülü kardeşlerime vurdular, benim Müslüman kardeşlerim” gibi ifadelerle o alanı bir Müslümansızlaştırma çabası var. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın konuşmalarında yer alan bu tip söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yıllardır kullandıkları taktikleri ve söylemleri devam ettiriyorlar. Habervaktim.com gibi yayın organlarında yer alan, “Camide içki içtiler, grup seks bile yapmış olabilirler” gibi iddialar son derece iğrenç ifadeler. 70’li yıllarda CIA tarafından kullanılan mukaddesatçı gençlerinin söylemlerinden ne farkı var bunun? İşte aynı bu tip safsatalar yayılıyordu o günlerde de. Erdoğan, “Camiye ayakkabıyla girdiler, bira içtiler, başörtülülere saldırdılar, bayrağı yaktılar, alanda marjinal örgütler var” söylemleriyle, orada oluşumuzu sindiremediğini gösteriyor ve tipik bir muhafazakâr devlet adamı portresi çiziyor. Ama biz orada Miraç Kandili’ni kutladık, Cuma namazını kıldık ve ellerinden bu silahı almış olduk; iddiaları çöktü. Günlerce meydanda yer alan Antikapitalist Müslümanlar, başörtülü gençler Gezi Direnişi’nin parçalarıydılar.

page_gezi-parkinda-cuma-namazina-davet-seccadeni-kap-gel_689578466

Gezi Parkı’nda kılınan namazlardan biri.

Müslümanlar Gezi Parkı’na ve diğer kentlerdeki alanlara hangi hislerle gittiler?

Mevcut hükümeti eleştiriyorlar. Yıllardır süregelen Müslümanlık söylemlerinden bu sonuç çıkmamalıydı: Müslümanlık doğaya düşmanlık değildir, büyük sermayedarların uşaklığını yapmak değildir, her köşeye AVM dikmek değildir; eşitliktir, sosyal adalettir, doğa sevgisidir. Hiçbiri yok bunlarda.

Müslümanlık algınız zaman zaman Ariusçu Hristiyanlık’ta zikredilen öğretilere benzetiliyor. Gezi Parkı Direnişi boyunca Türkiye’nin pek çok kentinde farklı kitleleri bir arada tutan da, Arisçuluk’ta olduğu gibi, “yoksullukta eşitlik” veya “görülen zulümde ortaklık” gibi ortaklaşmalar mıydı?

Tüm toplumda biriken şeylerin patlaması, dikkate alınmamak, ayrıştırılmak, zulme uğramak bu birlikteliği sağladı. Şu anda sokakta olması yadırganan, öne çıkan üç yeni grup var: Birincisi, çArşı önderliğindeki taraftar grupları. İkincisi, Gezi Parkı’na giden, sokakta hakları için mücadele eden, daha önce “apolitik” diye tarif edilen, ilk defa meydanlara inen gençler. Üçüncüsü ise anti-kapitalist Müslüman gençler. Türkiye’nin geleceğindeki gençlik de böyle olacak; pek çok farklı kimliği olan bir toplum ortaya çıkacak. Asıl barış sürecini bizler Gezi Parkı’nda başlattık. Bir tarafta Abdullah Öcalan’ın, diğer bir tarafta Mustafa Kemal’in resimleri dalgalandı. Bir yanda “Mülk Allah’ındır” diye ayetler asılmıştı, diğer taraftaysa sevgililer el ele oturuyorlardı. Biri kenarda yoga yapıyordu, diğeri inşa ettiği mescitte namaz kılıyordu. İşte halk bu! Orası bir fuar gibi olmuştu. Bizim çadırımıza da o kadar çok insan merakla konuşmaya, bizlere sarılmaya geliyordu ki! Oradaki çeşitlilik bana hâlâ tuhaf geliyor; sosyalist, komünist, ateist, ulusalcı, Kürt, çevreci gençler… Hepsinin ortak özelliği dinle ilgilenmemiş olmalarıydı ancak biz dinin içinden onların alışık olmadığı, farklı bir ses yükselttiğimizde hepsi ilgiyle söylediklerimizi dinlediler.

Bu etkileşim bizi nereye götürecek?

Bu etkileşim gelişecek ve büyüyecek. Türkiye’deki İslami duyarlılık şu sıralarda yatak değiştiriyor. O eski köhnemiş, muhafazakâr, sağcı, devletçi, mukaddesatçı din anlayışı değişecek ve daha solda, daha doğayı sahiplenen, Alevi’nin, Kürt’ün, daha diptekinin tarafından akan bir anlayış oluşacak. İslam onlara, yani ezilenlere daha çok yakışıyor zaten. İktidarın can havliyle giriştiği tüm çabalar da, İslam algısındaki dönüşümü de içeren bu büyük bütünleşmeyi engellemeyi hedeflemekte.

“Müslümanlık sosyal adalettir, biz de Gezi Direnişi’ndeyiz!”

Gaz kapsülü kafama gelene dek şiddet göreceğime inanmamıştım

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

27 yaşındaki spor eğitmeni Murat Ekşioğlu, Gezi Parkı’nda cereyan eden polis şiddetine daha fazla dayanamayarak, parktakilere destek vermek üzere Taksim’e doğru yola çıktı. 31 Mayıs akşamı, meydana yüzlerce metre mesafedeyken, bir polis aracından sebepsiz yere atılan biber gazı bombası kafasına isabet etti ve yaralandı. Ekşioğlu, Gezi Parkı olaylarını, polis şiddetini ve yaşadıklarını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu
Hükümetin öngördüğü Gezi Parkı projesinin iptali için yapılan protestolardan haberdar mıydınız? Protestoların şiddetle bastırılmasını nasıl karşıladınız?

Olanları basından takip ediyordum ve Gezi Parkı’nı korumak için eylem yapanların samimiyetinden hiç şüphem yoktu. Alışveriş merkezi yerine başka bir proje ortaya konmuş olsaydı belki daha az tepki gösterebilirdim ama hükümetin planını ben de tasvip etmiyordum. Taksim’de zaten adım başı alışveriş merkezi ve mağaza var, olmayan tek şeyse ağaç! Bütün bunlar bir yana, orada şiddet içermeyen, zararsız bir eylem söz konusuydu. Demokratik bir ülkede yaşadığımızdan bahsediliyor, o halde insanlar kimseye zarar vermedikleri sürece diledikleri eylemi yapabilirler. Eylem yasadışı bile olsa çözüm kaba kuvvet kullanmak değildir. Çare orada kitap okuyan kadının suratına biber gazı sıkılması mıdır?

Sizi eyleme destek vermeye sevk eden neydi?

31 Mayıs Cuma sabahı saat 05.00 sularında parktaki eylemcilere yapılan polis müdahalesi üzerine olayları daha dikkatli biçimde takip etmeye başladım. Gördüğüm şeyler bir vahşetten ibaretti: Bir gün ben de inandığım şeyler uğruna eylem yapmaya kalksam, benim de yüzüme biber gazı sıkabileceklerini düşündüm. Görüntü kayıtlarını izledikçe daha çok doldum ve şiddetsiz bir biçimde derdini anlatan kişilere yapılan akıl almaz müdahaleler daha da şiddetlenince Taksim’e giderek o insanlara destek vermekten başka çare bulamadım.

Gezi Parkı’na giderken polisten şiddet görebileceğinizi düşünmüş müydünüz?

Böyle bir şeyi aklıma bile getirmemiştim. Oradaki çok az sayıda insana büyük bir eziyet etmişlerdi. O kişilere destek verirsek, daha fazla olduğumuzu gösterirsek, yapılan hatanın fark edilebileceğini umarak evimden ayrıldım. Ancak olaylar tam aksi yönde gelişti; şiddetin hedefi olana dek şiddet göreceğime hiç ama hiç inanmıyordum.

Polis şiddetiyle nasıl karşılaştınız?

Saat 19.00 gibi arkadaşlarımla birlikte Taksim Meydanı’na doğru gitmeye başladık. Daha meydana varmadan polis, “Birbirinize bu kadar yakın yürümeyin” deyip bizi ayırdı. 3 kişiyi yan yana görseler biber gazı sıkıyorlardı. Biz de ikiye ayrıldık ve aramıza mesafe koyup yürümeye başladık. Taşkışla civarlarında bir sokağa girdik ve sonradan isimlerinin TOMA (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) ve Akrep olduğunu öğrendiğim polis araçlarını gördük. Sokağın ilerisinde çevik kuvvet ekipleri vardı ve ortalık bir savaş alanı gibiydi. Biz de cengâver değiliz, nihayetinde oraya savaş çıkarmaya gitmemiştik. Durumun karışıklığını görünce, meydana çıkan başka bir yol bulmak üzere geri döndük. Ancak az önce sokağa girmemize izin veren polisler, sokaktan çıkmamıza mani oldular. Sokakta 20-25 kişiydik ve hepimiz iki ateş arasında kaldık. Gerçekten de zırhlı polis araçları üzerimize doğru gelmeye başladı ve kendimizi yakınlardaki İTÜ Taşkışla Kampüsü’nün bahçesine attık.

Sokakta polis müdahalesini gerektirecek herhangi bir olay yaşanıyor muydu?
Ekşioğlu'nun yaralanmasından hemen sonra çekilen bir fotoğraf.

Ekşioğlu’nun yaralanmasından hemen sonra çekilen bir fotoğraf.

Kimseye zarar vermiyorduk. Ayrıca yakınımızdaki zırhlı araçlar dışında, açıkta duran bir tane bile polis yoktu. Yani polislerin herhangi bir biçimde zarar görmeleri mümkün değildi. Buna rağmen polis araçları peşimize düştü ve kendimizi kaçarken bulduk. İnsanlar okul binasının içine girdiler ve ben de bahçede durup ne olacağını gözlemeye başladım. Akrep denen araç okulun giriş kapısına yaklaştı ve durdu. O sırada, polisin bir taşkınlık olup olmadığını kontrol ettiğini düşünüyordum. Olağandışı bir durum tespit etmedikleri için de gideceklerini sanıyordum. Etraf gürültülüydü, bir anda sol tarafımda duman gördüm. Derken bir duman bulutu daha ortaya çıktı. Tam yanımdaki kız arkadaşımı uyarmak için kafamı çevirdiğim anda havada bana doğru gelen biber gazı bombasını gördüm. İşte o an kafamdan vurulmuşum. Polis aracı ise hiçbir şey olmamış gibi geri dönüp uzaklaşmış. Ne polisi ürkütecek bir kalabalık, ne de bir çatışma ortamı vardı. Durduk yere ateş etti ve kafamı patlattı. Hiçbir şey yapmıyordum ve Taksim Meydanı’nı bile göremeden neredeyse ölüyordum.

Yaralandıktan sonra yaşadıklarınızı hatırlıyor musunuz?

Vurulduğum sıraları çok hatırlamıyorum; arkadaşlarım yere düştüğümü görmüşler ve sonrasında suratımdan kan boşaldığını fark etmişler. Kanamamı durdurmaya çalışmışlar ve yaklaşık 45 dakika boyunca ambulans gelmesi beklenmiş. Hastaneye götürülmemden sonra kanama durdurulmuş, ilk müdahale yapılmış ve çekilen tomografide de durumumun iyi olduğu anlaşılmış. Yaklaşık 4-5 saat müşahede altında tutulduğum hastanede de büyük bir yoğunluk vardı, devamlı yeni yaralılar getiriliyordu. Doktorum aracılığıyla olanları, daha pek çok kişinin kafasından yaralandığını öğrendim. Kendisi de çok sinirliydi ve “Bu herifler özellikle hedef alarak mı sıkıyorlar bu biber gazını?” diye sitem ediyordu. Bacağından, dizinden veya diğer uzuvlarından biber gazı kapsülüyle yaralanan pek çok kişiyi hastaneden çıktığım sırada kendim de gördüm.

Toplumun tepkisinde polisin uyguladığı şiddetin payı neydi?

Belki Gezi Parkı’ndakiler ilk başta 5-10 kişilerdi ama polis insanca müdahale etmedi ve yüzlerce, binlerce kişi birikti o meydanda. Hastaneden taburcu olunca eve değil, polis saldırısının sürdüğünü bildiğim Beşiktaş’a gittim. İnsanları yatıştırması, sağduyulu davranması gereken polis, hiçbir tehdit unsuru içermeyen barışçıl insanlara şiddet uygulayarak hepimizin tepkisini topladı. Bu tepki dağ gibi büyüdü. Birkaç günün sonunda eziyete, zulme de alıştı insanlar. Polis saldırılarının sürdüğü günlerden birinde, polisin attığı fişekler Dolmabahçe’deki ağaçları tutuşturdu. Hemen yanımızdaki TOMA azıcık su sıksa yangın sönecekti ama biz elimizde pet şişelerle ağaçları söndürmeye çalıştık. Ağaca su sıkmak yerine bize biber gazı sıktılar. Sadece kapsülle değil, plastik mermilerle de insanları yaraladılar. Bir kişi kolundan yaralandığı yerdeki etler sarkmasına rağmen, revir kurulan camiye gitmek yerine hâlâ yaralıları taşımaya çalışıyordu. Olayları bu noktaya polis getirdi. Bir haftadır birçoğumuz 2-3 saatlik uykularla idare etmeye çalışıyoruz çünkü polisin bir yerlerde insanlara eziyet ettiğini biliyoruz. Pazar günü Başbakan konuşmasaydı belki bu kalabalık dağılacaktı ama o konuşmayla insanlar bir kat daha sinirlendi.

Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’yla kendinizi duygusal olarak nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Burası artık bir simge haline geldi ama burayı simgeleştiren Gezi Parkı’ndaki insanlar değildi. Bu simgeyi, “Ben ne dediysem o olur. Bunu istiyorum, burayı istediğim biçimde yapacağım” diye direten Başbakan yarattı. İnsanların düşüncelerini hiçe saydığı için kimse orayı terk etmek istemiyor. Polis şiddetiyle birlikte, bu mekânlarla kurduğum duygusal ilişkide de büyük bir değişiklik oldu. Halk içinde yüzde 5’lik bir kesim bile bu işe karşı çıkıyorsa Başbakan’ın oturup yeniden düşünmesi gerekirdi. Ama başka seçenekleri değerlendirmiyor, uzlaşmayı düşünmüyor bile; kendisine, “Yüzde 50’nin Başbakanı” diye boşuna demiyorlar.

Beşiktaş halkı, Akaretler'de polisle karşı karşıya. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Beşiktaş halkı, Akaretler’de polisle karşı karşıya. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Daha önce polis saldırısına uğramış mıydınız?

İkinci kez böyle bir olay yaşadım. Geçen seneki Fenerbahçe-Galatasaray maçı sırasında stadyuma girmek isterken polis tarafından uzun süre bekletildik. Maç başlamıştı ama hâlâ dışarıda beklediğimiz için insanlar sinirlendiler ve bazıları, ellerine geçirdiklerini polise atmaya başladılar. Turnikelerle polis barikatı arasında kalanlar, atılan taş ve şişelerden zarar görüyorlardı ama polis insanların içeri girmesini engellemek için turnikeleri ısrarla tutuyordu. Bu tavırlarında diretmeleri polise karşı büyük bir öfke duymama sebep olmuştu. Ancak son olaylarda polise karşı şiddete başvuranların sayısı çok ama çok azdı ve aklı başında kişiler olayların tırmandırılmasına engel oldular.

Hem geçmiş hem de güncel tecrübeleriniz ışığında, şiddeti doğuranın emniyet yapılanması içindeki hangi sorunlar olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu olaylar sırasında gördüğüm polislerin çoğu çok gençti. 27 yaşındayım ve spor eğitmeniyim ancak hâlâ kendimi eğitmeye devam ediyorum. 19-20 yaşındaki kişilerin, insanların güvenliğini ilgilendiren böylesi kritik süreçleri yönetebilecek tecrübeye sahip olduklarını düşünmüyorum. Nasıl eğitim aldıkları da soru işareti… Bir gösterici galeyana gelip yerden aldığı taşı polise atabilir. Ancak polis o taşı geri atmamalıdır. Polis müdahalede bulunmadan önce, uygulayacağı gücün sonuçlarını defalarca düşünmelidir. Buna ek olarak, polisi yönetenlerin de eğitim alması gerekiyor. İnternette izlediğim bir videodaki polis 66 saattir uyumadan görev yaptığını söylüyordu. Bu şartlarda çalışmaya zorlanan kişilerin akıllıca kararlar vermesi beklenemez. Sorunların temeli eğitimsizlikse, olayların bu noktaya ulaşmasındaki ikinci ana unsur da Başbakan’ın yarattığı kutuplaşma. Erdoğan’ın diktatörvari ifadelerde ve isteklerde ısrar etmesi, polisin tutumuna da yansıyor.

Pek çok defa objektiflere takılmasına karşın, emniyet güçleri tüm hafta boyunca kalabalıklar üzerine yaralama maksatlı biber gazı atmayı sürdürdüler.

Pek çok defa objektiflere takılmasına karşın, emniyet güçleri tüm hafta boyunca kalabalıklar üzerine yaralama maksatlı biber gazı atmayı sürdürdüler.

Yaşananlar devlet-vatandaş ilişkisine bakışınızda bir değişiklik yarattı mı?

Buradaki insanlar dışlandıklarını hissediyorlar. Okuduğum üniversiteye eskiden insanlar başörtüsüyle giremiyorlardı ve ben de arkadaşlarımın diledikleri kıyafetle üniversitede var olabilme özgürlüğünü destekliyordum. Bu yasak kalktı. Zamanında o arkadaşlarım Gezi Parkı’nda bir eylem yapmış olsalar ve onların da yüzüne biber gazı sıkılmış olsa, aynı insanlık dışı müdahaleleri yaşamış olsalardı bu kalabalık yine burada olacaktı. Bugün yaşananların siyasi görüşlerle ilgisi oldukça az, polisle karşı karşıya gelmemiz, siyasetçilerin uzlaşmacı olmayan tavrı ve aşırı şiddet işleri buraya getirdi.

Bugüne dek polis şiddetine ilişkin çok şey konuşuldu. Başınıza gelenlerden sonra geçmişte okuduklarınızı, izlediklerinizi yeniden değerlendirdiniz mi?

Eskiden bu olaylara ilişkin çok fazla düşüncem yoktu. Eylem adamı değilim; bir yere tepkimi koyacaksam oraya gitmem, bir işletmeye kızarsam oradan alışveriş yapmam. Ama burası benim ülkem, ülkemden de gidecek halim yok. Kafama isabet eden biber gazı bombası beni öldürebilirdi. Hem de sadece insanlara zulmedilirken evimde oturmayı kabul edemediğim için… Yaptığım tek şey Taksim Meydanı’na 150 metre yaklaşmaktı. Ben ölseydim ne olacaktım? Terörist, militan, radikal veya vandal mı diyeceklerdi benim için? Bir şeylerin kanıtlanması için illa birilerinin ölmesi gerekmiyor. Gereksiz polis şiddetinin binlerce kanıtından biriyim.

Gaz kapsülü kafama gelene dek şiddet göreceğime inanmamıştım

“Babamı öldürenler yalanlarına devam ediyorlar”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Hopalı Metin Lokumcu’nun 31 Mayıs 2011′de biber gazı yüzünden yaşamını yitirmesi üzerinden 2 yıl geçti. Bu zaman zarfında olaya ilişkin hiçbir suçlu bulunamazken, devlet kurumları Lokumcu’nun kendi akciğer rahatsızlıkları sebebiyle öldüğünü savundular. Metin Lokumcu’nun oğlu Ulaş Lokumcu, 31 Mayıs’ı, olaylar sonrasındaki devlet terörünü, adli tıp mücadelesini ve yargı süreçlerini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu
Hopa insanının doğayla olan ilişkisi nasıldır?

Hopa insanı çayla uğraştığı için kışları çarşıda, yazlarıysa çay toplamak için köyde yaşar. Çarşıda kaldığı dönemde hazır satın aldığı sütün, peynirin tatsız olduğunu bilir, köyüne ve doğasına değer verirler. Büyükşehirlerde yaşayanlar da her fırsatta köylerine gelirler. Babam da 22 yıl Rize’de öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu ve hemen Kemalpaşa’nın Dereiçi Köyü’nde bulunan eve yerleşti. Doğayla iç içe bir yaşam sürüyordu; köpekleriyle uğraşıyordu, amatör çiftçilik yapıyordu ve hayvanlarına bakıyordu.

Metin Lokumcu’nun ekoloji mücadelesi ne zaman başladı?

Babam köy yaşamına döner dönmez ekoloji sorunlarıyla da yüzleşmek durumunda kaldı. 2000’li yıllarda babam da, biz de, ÇED raporu nedir, HES nedir bilmiyorduk. O dönemlerde İkizdere ve İyidere’deki HES’leri bilir ve görürdük ancak bize onların yararlı yapılar oldukları söylenirdi. Küçücük derelere de kurulmaya başlanmasıyla beraber HES’in doğayı tahrip etmekten başka bir şey yapmadığını anladık. Bizim köyün deresine de ölçüm cihazları kurulmaya başlayınca iş ciddileşti. Köydeki gençlerinin ölçüm cihazlarını bozması üzerine, “Metin Hoca köyün gençlerini örgütleyip HES’e zarar vermelerini sağlıyor” diye babamı jandarmaya şikâyet ettiler. Jandarmaya derdimizi anlatmaya çalıştık ama onlar HES’i yapan şirketin, “Bizim HES kurmak gibi bir niyetimiz yok, suyun içilip içilmediğini anlamak için debi cihazı kuruyoruz” açıklamasına inandılar. Cihazların gerçekte HES için gereken ölçümleri yaptığı anlaşıldı tabii. 2009’dan sonra Güneysu’daki derelerin HES’ler yüzünden kuruduğunu gördük ve hem Hopa, hem de Doğu Karadeniz’in tamamı bu işe karşı çıkmaya başladı. HES’çi şirketin adamları her seferinde köye jandarma korumasıyla geliyor, kırılan cihazlarını tamir ediyorlardı. Bir saat sonra gençler cihazları tekrar kırıyorlardı. En sonunda şirketlerden biri mala zarar gerekçesiyle babamdan şikâyetçi oldu ve iş yargıya intikal etti. Ama daha soruşturma netleşmemişken babam 31 Mayıs’ta yaşamını yitirdi. Canımızı kaybettiğimiz için onlar da bir daha gelmediler…

HES’ler ve diğer ekoloji meseleleri Hopa’daki polis varlığını artırdı mı?

Daha önce polisle ciddi bir temasımız olmamıştı. Hopa’da herkes doğasına sahip çıkar ve kendi imkânlarıyla korumaya çalışır. Biz de 2010’da köydeki dereden zıpkınla balık avlayan kişilerle ufak bir sürtüşme yaşamıştık. Daha sonra bu kişilerin polis olduğu anlaşılmış, köyün muhtarı olan amcamı çeşitli defalar rahatsız etmişlerdi. Geçmişte yaşananlar yüzünden, Hopa ve Kemalpaşa halkının polisle arası kötüdür ancak 31 Mayıs 2011’den sonra bu ilişki hepten bozuldu. Hopa eskiden beri muhalif bir yerdir ama ilk defa o gün taşıma polis ve TOMA geldiğini gördük.

Tayyip Erdoğan’ın seçim öncesi gezi programında, 31 Mayıs 2011 tarihinde Hopa için planlanmış bir miting bulunmuyordu. Erdoğan’ın Hopa’ya geleceği nasıl öğrenildi?

31 Mayıs’ın birkaç gün öncesine haberimiz oldu. Erdoğan’ın gelebileceği konuşulurken, babam çarşıya indiğinde etrafta çok sayıda sivil polis olduğunu, bazılarının kendisini takip ettiğini görmüş ve mitingin yapılacağını anlamış. Babamı Hopa’da “Hoca” lakabıyla bilirlerdi; bir şey oldu mu babama sorulur, çözüm bulması istenirdi. Hem iyi bir eğitimci hem de demokrat bir kişi olarak tanınırdı. Sivil polislerin özellikle babamı takip etmelerini, ilçedeki tanınırlığına bağlıyorum. Buna ek olarak, Hopa’nın önde gelen kişilerinin cep telefonlarına bilinmeyen bir numaradan, Erdoğan’ın geleceği 31 Mayıs günü yaklaşık 40 kişinin tedbir amaçlı olarak gözaltına alınabileceğini belirten mesajlar gönderilmiş.

Milliyet Gazetesi arşivinden.

Milliyet Gazetesi arşivinden.

Erdoğan’ın son dakikada miting programına Hopa’yı dâhil etmesini neye bağlıyorsunuz?

1979’da Hopa’ya gelen Necmettin Erbakan, halkın tepkisi üzerine konuşmasını yapamadan geri dönmek zorunda kalmış. Bu gezide Erbakan’ın yanında Erdoğan’ın da olduğu söyleniyor [1979’da Erdoğan, Erbakan’ın başkanlığını yaptığı Milli Selamet Partisi’nin İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanı’ydı]. Erdoğan bu yaşadığının etkisinde kalıp Hopa’ya özellikle girmek istemiş olabilir. O dönemde Gürcistan’a açılan Sarp Sınır Kapısı’ndan geçişin 1 liraya düşürülmesi sebebiyle bir tören yapılacaktı. 31 Mayıs’ta Batum’daki törene katılan Erdoğan önce Sarp’a, sonra da Kemalpaşa’ya gitmiş. Aynı zamanda akrabamız olan Kemalpaşa Belediye Başkanı Yalçın Emiralioğlu, “Başbakanım, tatsızlık çıkabilir. Sıkı önlemler alınmış ama size karşı ciddi bir tepki var. Hopa’ya gitmeseniz daha iyi olur” demiş. Erdoğan’ın o günkü programında aslında Rize ve Trabzon’da yapılacak mitingler bulunuyor ama uyarılara kulak asmayıp, Hopa’da konuşmak için Rize’deki mitingi iptal etmiş.

Babanızın mitingin olduğu gün yapılacak protestolara katılacağını biliyor muydunuz?

Babam Erdoğan’ın mitinginin haberini alınca, olay çıkabileceğini düşünerek köydeki gençlere, “Protestolara katılmayın, bu adam kanla besleniyor” demiş. 31 Mayıs sabahıysa köyün sözü geçen yaşlılarına, “Olay çıkarsa gençleri biz durduralım, her ihtimale karşı orada olalım” deyip iki arkadaşıyla beraber alana gitmiş. 31 Mayıs günü İzmir’deydim ancak o sabah telefonla konuştuğumuzda bana da aynı şeyleri anlattı. Saat 10.00 gibi İlk konuştuğumuzda çarşıya gidiyordu; etrafta çok polis olduğunu, olay çıkmaması için elinden geleni yapacağını söyledi. Saat 11.00’de konuştuğumuzdaysa ortalığın savaş alanına döndüğünü, etrafın biber gazından geçilmediğini anlattı. Babam çok sağlıklı ve kuvvetli bir adamdı; hem toprakla ve doğayla içli dışlı yaşardı, hem de çok iyi beslenirdi. Üstelik daha önce Ankara’da birlikte katıldığımız eylemlerden polis şiddetine ve biber gazına aşinaydı. Yine de endişelendim ve kendine dikkat etmesini söyledim. “Oğlum, biz burada olmayalım da gençlere mi bir şey olsun? Ben kendi başımın çaresine bakarım” diye yanıt verdi.

Bazı olaylar anaakım medyanın süzgecinden geçmiyor ve kamuoyunun bilgisi dışında kalıyor. Bazı olaylarsa iktidar ve basının yönlendirmeleri yüzünden tam olarak anlaşılamıyor. Hopa’da o gün gerçekte neler yaşandı?

Erdoğan’ın mitingi için platform kurulmuş ve müzik çalınmaya başlamış. O sırada çarşıda da “Hopa halkı deresine suyuna sahip çıkacaktır” gibi ifadeler bulunan pankartlar açılmış ve çoğu gençlerden oluşan yaklaşık 100 kişilik bir grup horon oynamaya başlamış. Bu iki alanın arasının oldukça uzak olduğunu, aralarından üç şeritli sahil yolunun da geçtiğini eklemeliyim. Grup kısa bir basın açıklaması yapıp horon oynamaya devam ederken Hopa dışından gelmiş olan polisler müdahalede bulunmuş. Yasadışı bir eylem yapıldığını söyleyip kalabalığı uyarmışlar. Yaşlılarla polisler arasında bir anlaşmazlık olmuş ama babam tartışanları ayırmış. Polise de grubu sakinleştireceğini söylemiş. Grup sakinleşip horona devam ettiği sırada polis, “Dağılın, dağılmazsanız saldıracağız” deyip hiç beklemeksizin biber gazıyla grubu dağıtmaya başlamış. Bu karmaşa beş dakika kadar sürmüş ve sonra grup slogan atmaya başlamış.

Tüm bunlar olurken Metin Lokumcu polislerle konuşmaya devam etmiş mi?

Elbette, babam polis amirlere gidip defalarca, “Yapmayın, buranın halkı farklıdır. Biz halledeceğiz, siz durun” demiş. Ama telsizden gelen emirlerle polis saldırmaya devam etmiş. O sırada Erdoğan’ı protesto etmek için orada bulunan 100 kişiye karşılık, 500 kadar polis varmış. Polis saldırısının dozu artınca kalabalık da büyümüş; bu defa polis kendisi için korkmaya başlamış. Babam o sırada hala olayları yatıştırmaya, biber gazından etkilenen gençleri sakinleştirmeye çalışıyormuş.

Görüntü kayıtların Metin Lokumcu’nun polis şiddetine isyan ettiği, üst üste “Yeter!” diye bağırdığı görülüyor. Lokumcu hangi olay üzerine sakinliğini yitirmiş?

Polisin saldırısı bir türlü sona ermemiş; kalabalık her sakinleştiğinde yeniden biber gazı atıyorlarmış. O sırada genç bir kız babama gelip, polislerin kendilerine küfrettiğini söylemiş. Babam polis amirleri ve kaymakam da oradayken, bu konudan şikâyet etmiş ve bir polis çok yakın mesafeden elindeki spreyle babamın yüzüne biber gazı sıkmış. Kendi arkadaşı olan kaymakam oradayken bu yaşanınca babam çok sinirlenmiş ve polislere, “Ben ne için uğraşıyorum, siz ne yapıyorsunuz!” diye kızıp kendini kaybetmiş. O günü yaşayanlar, “O andan sonra babanı tanıyamadık, çok sinirlendi” diye anlatıyorlar.

Metin Lokumcu ne zaman yaşamını yitirdi?

Bu anlattıklarım saat 11.15 ila 11.45 arasında gerçekleşmiş ve babam da saat 11.50’de hayatını kaybetmiş. Babamın polislere çok sinirlenmesi üzerine alandan uzaklaştırıp sakinleştirmeye çalışmışlar. O da, “Çok kötüyüm, beni hastaneye götürün” demiş. Gelen ambulansa kendisi yürüyerek binmiş. Tam ambulansın kapısını çektiğinde ambulansın altında biber gazı bombası patlamış. Bu defa da ambulansın içinde gaza maruz kalmış yani. Hastaneye vardığında bilinci hala yerindeymiş ama nefes almakta zorlanıyormuş. Kayıt masasına gidip alaycı bir şekilde, “Beni polis darp etti, biber gazı sıktı. Tedavimi yapın da gidip hesabını sorayım!” demiş. Hastanedekiler de babamın iyi görünmesine aldanıp bir sedyeye oturtmuşlar. O sırada yanına hatırını sormak için yanına giden yeğenine, “Kızım, ben nefes alamıyorum. Ölüyorum” demiş ve sözünü bitiremeden kusmaya başlamış. Bir daha da yaşama dönemedi. Babamın hastanedeki görüntülerine ise ulaşamadık, sildirdiler…

Metin Lokumcu ölünce olaylar hangi yönde gelişti?

“Metin Hoca polis tarafından öldürüldü” diye çarşıdaki hoparlörlerden anons geçilmiş ve bunun üzerine kalabalık 2 bin kişiyi bulmuş. Saat 12.30’da Erdoğan Hopa’ya gelmiş ama uzun süre konuşamamış. Halk savaş durumuna geçmiş ve artık öfkeden biber gazı kimseye tesir etmiyormuş. O sırada Erdoğan’ı dinleyenlerin önemli bir kısmı da taşıma, Erzurum ve Artvin’den getirilmiş bir kalabalıkmış.

Erdoğan Hopa’ya girişinden itibaren konvoyunun saldırıya uğradığını söylüyor; seçim otobüsünün üzerindeki koruma polisininse atılan taşlar yüzünden otobüsten düşüp yaralandığını ima ediyor. Bu iddiaların gerçeklik payı nedir?

Erdoğan belki doğru bilgilendirilmediğinden, belki de öfkesinden, babamın onun konvoyuna taş attığını ileri sürüyor. Hâlbuki Erdoğan 12.30’da Hopa’ya girmiş, babamsa 11.50’de yaşamını yitirmişti. Babam öldüğünde Erdoğan daha ilçe sınırları içerisinde bile değildi yani. Otobüsten düşüp yaralanan polis ise dengesini kendi kendine kaybetmiş. Düşüş anına tanıklık eden Hopalılar var, ayrıca görüntülerde de taş atılmadığı açıkça görülüyor. Erdoğan o polisin atılan taşlarla düştüğünü doğrudan söylemiyor ama hep ima ediyor. Yaralanan polisse, “Dengemi kaybettim, düştüm” diyor. Neyse ki ona bir şey olmadı; o da ölseydi Hopa hepten ayvayı yemişti…

Bu andan itibaren Metin Lokumcu’nun ölüm sebebi hakkındaki tartışmalar başladı. Hekimlerden ve yetkililerden ilk işittikleriniz neydi?

Hopa’daki hastane, babamın ölüm sebebinin biber gazı olduğunu söyledi. Babamın basında belirtilenlerin aksine ne astım, ne de kalp rahatsızlığı vardı ve oradakiler de bunu biliyorlardı. Babamın sağlık raporlarına bakıldığında, mide rahatsızlıkları için tek tük aldıkları dışında hayatında ilaç bile kullanmadığı görülüyor zaten. Babamın cenazesi daha sonra saat 15.00 civarında Trabzon Adli Tıp Kurumu’na götürüldü. O gün otopsi işlemlerini yapacaklarını zannediyorduk ama savcı son anda kararını değiştirip, “Yukarıdan talimat geldi, bugün alamayız” demiş. Yaklaşık 20 gün sonra otopsi raporu elime ulaştığında, raporda ölüm saatinin 15.00 olarak belirtildiğini gördüm. Hâlbuki babam 11.50’de yaşamını yitirmişti.

Ölüm saatinin geç kaydedilmesinin özel bir sebebi var mıydı?

Ölüm saatini bu şekilde kaydederek Erdoğan’ın açıklamalarını doğrulamaya çalıştılar. Erdoğan, babamın kendisine taş attığını iddia ediyordu, NTV’de katıldığı bir programda bunu açıkça ifade etti. Ancak Erdoğan Hopa’ya vardığında babam hayatını kaybetmişti bile.

Adli Tıp Kurumu’nun tespit ettiği ölüm sebebi neydi?

Trabzon’daki adli tıp babamın ölümünü, mevcut akciğer ve kalp rahatsızlıklarına bağladı. Babamın herhangi bir sağlık sorunu olmadığını, bulguların detaylıca belirtilmediğini, ölüm saatinin yanlış yazıldığını söyleyerek itiraz ettik. İkinci raporu İstanbul Adli Tıp Kurumu düzenledi. Oradan çıkan raporda da kalp rahatsızlığının ölüme sebep olduğu belirtildi. Durumu Türk Tabipler Birliği’ne ilettik ve hazırladıkları raporda, babamın ciğerlerinin biber gazından etkilendiği, biber gazı yüzünden ciğerlerinin genişlediğini, babamın kalp veya akciğer rahatsızlığı bulunmadığını belirttiler ve “Ölüm ile kimyasal gaza maruz kalma arasında nedensellik ilişkisi olduğu” not düştüler. Adli tıbba yaptığımız üçüncü itirazdan sonra onlar da olay anında harcanan efor ve stres ile biber gazının ölüme sebebiyet vermiş olabileceğini, kararın hâkime düştüğünü söylemek zorunda kaldılar. Fakat hâkim hekim değil ki, nasıl karar verebilir ki? Adli Tıp’tan gelen son rapor ile TTB’nin raporunu savcılığa gönderdik ve “Tıpta bir tane doğru olur; bunların hangisi doğru?” dedik. Savcı da, “Benim için önemli olan devlet kurumunun verdiği rapordur” yanıtını verdi.

31 Mayıs’taki olayların ardından Hopa’da bir devlet terörü başladı. O anlara tanıklık ettiniz mi?

Olay günü ailemle ilk konuştuğumda, babamın yaşamını yitirdiğini bana söylemediler. İzmir’den Trabzon’a gitmek üzere uçağa binerken sivil polislerin beni takip ettiğini fark ettim ve bir şeyler olduğunu anladım. Babamın hayatını kaybettiğini de havaalanındaki televizyonlardan öğrendim. Trabzon’a indiğimizdeyse ortam sanki askeri darbe olmuş gibiydi. Trabzon Adli Tıp Kurumu’ndan Hopa’daki köye gidene dek tam 5 defa aracımız durduruldu. Ondan sonraki gün de kimliğinde nüfusu Hopa’ya kayıtlı olmayan kimseyi Hopa’ya sokmadılar. Hopa’yı tüm dünyadan izole ettiler yani. 31 Mayıs akşamında aceleyle insanları gözaltına almaya başladılar. Gece yarısı savcılık, yaşamını yitirmiş olmasına karşın babamın da aralarında olduğu 35 kadar kişinin gözaltına alınmasına karar verdi. Kaçanlar oldu ve o 35 kişiyi yakalamaları haftalar sürdü. O gün Hopa’da olmayan kişilerin hakkında bile gözaltı kararı vardı. Gözaltına alınanları Erzurum’a götürdüler ve olayı terör davası olarak değerlendirip özel yetkili bir savcı atadılar. Yasadışı eylem yapmak, terör örgütüne üye olmak, kamu malına zarar vermek ve polise mukavemet iddialarıyla açılan dava hâlâ sürüyor ama sanıklar tutuksuz yargılanıyorlar.

Aynı gün tüm Türkiye’de çok ciddi olaylar oldu. Metin Lokumcu’nun yaşamını yitirmesi üzerine yapılan protestolar, gözaltılara, işkencelere ve tutukluluklara dönüştü. O günlerde başlayan ve 9 Aralık’ta Ankara Hopa Davası’nın ilk duruşması öncesi yükselen toplumsal muhalefet dalgasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

ankara-hopa-112 Haziran 2011’deki genel seçimlere kadar biraz umudum vardı. Babam her zaman, “Bu memleketi bir kıvılcım değiştirecek” derdi. Babam hayatını kaybetmişti, içten içe çok farklı hislere sahiptim ama o günlerde etrafıma, ülkeye baktığımda toplumun bir şeyleri fark ettiğini düşünmüştüm. Bu elem olaya tepki olarak bir birleşme olabileceğini düşünüyordum çünkü yıllar sonra ilk defa tüm kentlerde insanların sokağa indiğine şahit olmuştum. Seçimlerden sonra bu umudum yeniden azaldı. Ankara Hopa Davası’nın ilk duruşması öncesinde düzenlenen kampanyalar tüm muhalif kesimleri birleştirdi. Ama 9 Aralık’ta tutuklular tahliye olunca herkes yine kendi yoluna gitti.

Bugüne kadarki yargı süreçlerinde hangi sonuçlar alındı?

Artvin Valisi, Hopa Kaymakamı ve Hopa Emniyet Müdürü ile İçişleri Bakanlığı’na dava açmıştık. Yapılan soruşturmalarda, dava açtığımız kişilerin görevlerini yaptıkları söylendi ve hepsi aklandı. Hiçbir suçlu bulunamadı yani. Geriye yalnızca Ankara 4. İdare Mahkemesi’nde görüşülen tazminat davası kaldı. Davanın ilk duruşması 21 Mayıs’ta görüldü ve önümüzdeki aylarda da karar çıkması bekleniyor.

İlk duruşmada neler yaşandı?

341 müdahil avukatımızın 15’i savunma yapmak üzere duruşmadaydı. 45 dakika boyunca derdimizi anlattık ve mahkemeye delilleri sunduk. Avukatlarımızın ardından ben de müşteki sıfatıyla kendi duygularımı ifade ettim. Babamın Hopa’da nasıl tanındığını anlattım. Erdoğan’ın, “İsmini bile anmak istemiyorum” dediği adamın, Başbakan’ın memleketi Rize’de 22 sene öğretmenlik yaptığını, binlerce kişiyi yetiştirdiğini söyledim. Konuşmamın sonunda hâkime, “Ben de size bir saat boyunca devamlı saldırsam, siz de ‘yeter!’ dersiniz” dedim. İçişleri Bakanlığı’nın avukatları ise 11 sayfalık yazılı savunmalarını mahkemeye verdiklerini söylemekle yetindiler. Bu kadar içi boş bir savunmayla karşımıza çıkmalarını beklemiyorduk. Babamı, ölmüş bir insanı, olayların tek suçlusu ilan ettiler ve bizden tazminat talep ettiler. Devletin mağdur edildiğini, mahkeme masraflarının da bizim tarafımızdan karşılanması gerektiğini söylediler.

O savunmada aslında, “Eyleme gitmiş kişi, polisten gördüğü zarardan ötürü devleti sorumlu tutamaz” deniyor. İçişleri Bakanlığı bu savunmasıyla yargısız infazı, Metin Lokumcu’nun polis şiddeti yüzünden öldüğünü kabul etmiş olmuyor mu?

Devlet orada can güvenliğini sağlamakla, orantılı güç kullanmakla sorumludur. İçişleri Bakanlığı savunmasında, bu ölümün kamu düzenin sağlanması sırasında gerçekleştiğini, eyleme gelen kişinin uğradığı zarardan devletin sorumlu tutulamayacağını söylüyor. Bir yandan şiddeti kabul ediyorlar, bir yandan da babamın kendi sağlık sorunlarından ötürü öldüğünü ileri sürüyorlar. Bu noktada da bizim savunmamızdaki biber gazı nedensellik ilkesi devreye giriyor. Hâkimler sunduğumuz kanıtları nasıl değerlendirecekler bilmiyorum ama adaletten hala umutluyum.

1307381110

Bu davadan çıkacak bir sonuç polis yöntemlerini ve biber gazı kullanımını etkileyecek mi?

Metin Lokumcu biber gazından hayatını kaybeden ne ilk, ne de son kişi. 1 Mayıs olaylarıyla birlikte biber gazı tartışması da yeniden gündeme geldi. Geçen sene 30 Mayıs’ta Çayan Birben biber gazı yüzünden hayatını kaybetti. Üstelik yine bir kavgayı ayırmaya çalışırken ve polis memurlarına astım hastası olduğunu söylemiş olmasına rağmen… O dava da hala sürüyor, dolayısıyla bizim davamız gelecekteki davalara emsal teşkil etmesi bağlamında daha da önem kazanıyor.

Dünyadaki pek çok hükümet bu silahın kullanımını kısıtlarken, bizim hükümetimiz kullandığı kimyasal silahları gittikçe zenginleştiriyor. Emniyet’in artık portakal gazı kullandığı da biliniyor. “Bunlar bizim gibi düşünmüyor, bize benzemiyorlar. Ne kadar zarar verirsek kârdır” diye fikir yürütüyorlar. İnsanlar ölmeye devam ediyor ve birileri hala utanmadan çıkıp, “Biber gazı öldürmez” diyebiliyor. İki ay önce mecliste biber gazı sıkıldı, vekillerin hiçbiri odada bile duramadı. Biber gazı maruz kalanları bugün etkilemese bile, 10 yıl sonra etkileyecektir. Babamın öldüğü gün giydiği mavi gömlek hala biber gazı kokuyor. Bu madde insanın ciğerine işlese kim bilir neler yapar!

Yaşananlar devlet-vatandaş ilişkisine bakışınızda nasıl bir değişiklik yarattı?

Bu devlet ilk kurulduğu günden beri sadece sözde kucaklayıcıdır. Erdoğan ve hükümetinin samimiyetine inanmıyorum, hiçbir zaman da inanmadım. Özgürlüklerden bahsediyorlar ama aslında, “Benden olmayan yaşayamaz; ya tutuklarım, ya öldürürüm, ya da sürerim” diyorlar. Mevcut hükümet kanla besleniyor. Reyhanlı’da olanlar ve arkasından gelen yayın yasağı, babamın başına gelenlerden çok daha üzücü. Babam doğasına sahip çıkan insanların yanında yer aldı, bir sembol haline geldi ve güzel şeylere vesile oldu. Ama Reyhanlı’daki insanların hiçbir suçu yoktu.

Hopa’daki güncel siyasi atmosfer nasıl?

Babamın ölümüyle birlikte iktidara olan tepki arttı ama bir yandan da toplumsal muhalefet parçalara ayrıldı. Eskiden ÖDP, ilçedeki tüm siyasi bileşenlerin desteğini alarak seçim kazanırdı. Hopa, Türkiye sol hareketinin birlikte hareket edip seçim kazandığı tek yerdi. Karadeniz’de Terzi Fikri’den bu yana benzer bir durum yaşanmamıştı. Ancak şu sıralar tekrar ayrışmaya başladık. Üstelik AKP’nin de ciddi seçim çalışmaları var. Nasıl CHP İzmir’i namusu olarak görüyorsa, bu olaylardan dolayı Hopa da artık solun namusudur. Tekrar birleşmeyi öğrenirsek yine kazanacağız.

Tasarım: Dora Göksal

Tasarım: Dora Göksal

“Babamı öldürenler yalanlarına devam ediyorlar”

“Polis saldırdı, gözümde yüzde 80 görme kaybı oluştu”

Fotoğraf: Banu Erdem

Fotoğraf: Banu Erdem

KESK’in 15 Eylül 2012’de düzenlediği 4+4+4 Eğitim Reformu Mitingi’nde çıkan arbedede burnu kırılan ve gözünde yüzde seksen görme kaybı oluşan Ankara Üniversitesi öğrencisi ve SDP üyesi Eylem Ataş, yaşadığı olayı ve dolaştığı hastanelerden darp raporu almasını bile engellemeye yönelmiş polis baskısını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Özge Çağlar

15 Eylül 2012 günü, “parasız, bilimsel, anadilde eğitim” talebimizle KESK’in düzenlediği 4+4+4 Eğitim Reformu Mitingi’ne katıldık. Beş yaşındaki bir çocuğu okula başlatıp, ona doğrudan din eğitimini aşılamaya çalışırlarsa orada asla bilimsel bir eğitimden söz edilemez. Bu reform, çocuğun ilköğretimden sonraki eğitim hayatını da sekteye uğratacak bir düzenleme. Bu sebepten dolayı eylemde yer aldım ve daha önce hiçbir eylemde yaşamadığım bir polis müdahalesiyle karşılaştım.

Mitingin hangi aşamasında polis şiddetine maruz kaldınız?

Mitinge katılan sendika, parti ve diğer örgütlerle tren garı önünde buluşup Sıhhiye’deki miting alanına doğru yürüyüşe başladık. Alana girmek için arama noktasından geçmemiz gerekiyordu. “Parasız, bilimsel, anadilde eğitim” sloganları eşliğinde oraya kadar geldik ancak polis sloganlarımıza bile tahammül edemedi ve cinsiyetçi küfürler ederek bize sözlü tacizde bulunmaya başladı. Sonra bir anda nasıl başladığını anlamadığım bir arbede çıktı ve arama noktasındaki bariyerler yıkıldı. Ön tarafta yürüdüğüm için karşımda bir polis belirdi ve elindeki bir tüp biber gazının tamamını, çok yakın bir mesafeden yüzüme boşalttı. Gazın etkisiyle etrafımda olup biteni göremez oldum, nefesim kesildi, sendeledim ve yere düştüm. Biraz düzelip, görme yetim yavaş yavaş yerine geldikten sonra ayağa kalkmaya çalışıyordum ki, bir polis bana doğru geldi ve copunun kabzasıyla yüzüme hızlıca bir darbe indirdi. O anda burnumdan kan gelmeye başladı, sol gözümün de yara aldığını fark ettim. Sonra bayılmışım, uyandığımda ambulanstaydım.

Polis niçin sizi hedef seçti?

Zaten arama noktaları ve polisin bulunduğu yerler provokasyona açık noktalardır ve ben de kitlenin en önünde yürüdüğüm için polisin bu saldırısına maruz kaldım. Daha önce yüzüme cop darbesi almamıştım ve bir kişinin yüzünü hedefleyerek darp etmenin hiç de insani olduğunu düşünmüyorum. İleri demokrasiden bahseden devlet her defasında daha sert bir müdahaleyle kendini gösteriyor. Yaralandığım dönemde, yine bir eylemde Grup Yorum üyelerinden birinin de kulak zarı patlatılmıştı…

Alan girişindeki darp ne kadar sürdü?

Aldığım darbelerle zaman kavramını yitirmişim. Yüzüme darbe alınca da zaten bayılmışım. 4 polisin beni 15 dakika boyunca darp ettiğini arkadaşlarımdan öğrendim. Polise engel olmaya çalışmışlar ama onlar da yaralanmışlar. Orada eylem alanındakilerin 10 katı sayıda polis vardı. Polis gücünün fazlalığı eylem alanında herhangi bir saldırıya karşı kendimizi savunmamızı imkânsızlaştırdı.

Mitinge giderken herhangi bir fiziksel şiddetle karşılaşabileceğinizi tahmin ediyor muydunuz?

Açıkçası düşünmüyordum. Neticede bu, KESK’in düzenlediği yasal bir miting.
Çocuk gelinlerin, çocuk işçilerin olmaması temennisiyle gittiğimiz bir eylemde polisin bize müdahalede bulunacağı aklımızın ucundan dahi geçmezdi ama tabii ki polisin olduğu her yerde müdahale söz konusudur. Bence kasıtlı bir durum da vardı. Önceki eylemlerimizden beni tanıyan bir polis, beni görür görmez “Yine mi sen?” diyerek, bana saldırdı. Orada müdahale etmelerine sebep olabilecek hiçbir tahrikimiz olmamıştı.

Fotoğraf: Banu Erdem

Fotoğraf: Banu Erdem

“Polisin olduğu her yerde müdahale de olabilir” anlayışı, bireylerin demokratik özgürlüklerini kullanmasının önüne geçilmesi için kasıtlı olarak yaratılıyor olabilir mi? Bu durum sizde caydırıcı etki yaratıyor mu?

Asla. Haklı bulduğum her eylemde yer aldım. İki sene önce Adana’da “ÖSS’ye hayır!” eylemi gerçekleştirmiştik. Üniversiteye başladıktan sonra da pek çok eyleme katıldım. Bir keresinde Başbakan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” sözünü protesto etmek için dört arkadaşla beraber kendimizi Sağlık Bakanlığı’nın önüne zincirlemiştik. O gün Başbakan’a, “Her kürtaj bir cinayetse, Roboski’de katledilen 34 sivilin hesabını kim verecek?” diye sorduk çünkü kürtaj kararının kadınlara ait olduğunu düşünüyoruz. Belimizden zincirler hunharca çekiştirilerek gözaltına alındık ve çoğumuzun belinde morluklar, yaralar oluştu. Bizi karakoldan Adli Tıp’a götürdüler ve burada zorla alkol ve kan testi yaptırmak istediler. “Eğer testleri yaptırmazsanız sizi burada bekletiriz” diye baskı yaptılar ve altı saat gözaltından sonra serbest bırakıldık. Bu zamana kadar hiçbir tereddüttüm olmadı, bundan sonra da olmayacak. Kendi mücadeleme her zaman inandım; ezilen halkların, kadınların, çocukların haklarını savunmaktan caymak gibi bir düşüncem hiç olmadı.

Polislerin, kadın eylemcilere uyguladıkları şiddetin dozunun daha farklı olduğunu düşünüyor musunuz?

Bence polisler kadın olmamız sebebiyle bizi aciz, değersiz görüyor ve uyguladıkları şiddetin içeriği de aslında kadına yönelik olarak şekilleniyor. Ancak beni her zaman en çok şaşırtan şey kadın polislerin hemcinslerine karşı uyguladıkları şiddet. Erkek polislerin yaptığı saç çekme, rahme copla vurma, tekme atma gibi eylemleri kadın polisler de gerçekleştiriyor. Miting alanında bana sözlü tacizde bulunan ve küfredenler arasında kadın polisler de vardı. Demin bahsettiğim, kendimizi Sağlık Bakanlığı önüne zincirlediğimiz kürtaj eyleminde bize saldıran kadın polise, “Sen neden bir erkek polisin emriyle bize saldırıyorsun?” dediğimizde, aldığımız cevap, “Ben amirlerime kurban olurum!” oldu. Bu kadının patriarkal düzende nasıl köleleştirilmeye çalışıldığının da bir göstergesi işte. Kadın polislerin bu konularda pek de bilinçli olduklarını düşünmüyorum.

Miting gününe dönersek, ambulans sizi ilk olarak nereye götürdü? Hastanede tedavi görebildiniz mi?

Polisler önce ambulansı alana almamışlar, daha sonra tepki görünce mecburen alana girmesine izin vermek durumunda kalmışlar. Ambulansta bir süre baygın kaldıktan sonra kendime geldim. Beni ilk olarak Hacettepe Hastanesi’ne götürdüler, orada ilk müdahale yapıldı ve sol gözümde görme kaybı olduğu, burnumda da kırık meydana geldiği anlaşıldı. Bu arada iki polis de bizi takip etmiş ve arkamızdan hastaneye girmiş. Polisler orada bana darp raporu verileceğini anlayınca hastane yetkililerine raporu vermemeleri için uyarıda bulundular. Hastaneden darp raporu alabildim fakat polislerin uyarısından kaynaklı raporun dili hafifletilmişti. Bunun üzerine özel aracımızla daha nitelikli bir hastane olduğunu düşündüğümüz Dünya Göz Hastanesi’nin acil servisine gittik. Polisler oraya da geldiler ve yetkilileri uyardılar. Doktorla bile görüşemedik, sadece danışmadaki yetkililerle konuşabildik. Polisler de yetkililerle görüşme halindeydi ve yine raporun dilinin hafifletilmesini istiyorlardı. Hastane yetkilileri polis uyarısı üzerine, olayın adli vaka olduğunu, darp raporu veremeyeceklerini ve hatta beni tedavi edemeyeceklerini belirttiler. Ancak tüm bu süreçte beni yaralı halde, iki saat boyunca beklettiler. Bekletilirken kendimi çok kötü hissediyordum. Çevredeki diğer hastalar ve hasta yakınları, “Vah kızım ne yaptılar sana? Yapanların elleri kırılsın” diyorlardı ve polise tepki gösteriyorlardı. Yetkililere, “Bizi burada bekletemezsiniz” dediğimizde, “Raporu hazırlıyoruz” diyerek bizi sürekli oyaladılar. Bu muamelenin sürmesi üzerine, yaralandığım andan itibaren yanımda olan ağabeyim Sağlık Bakanlığı’nı arayarak hastane hakkında şikâyette bulundu. Şikâyetimiz üzerine hastane yetkilileri, “O zaman kaydınızı silelim, sizi buraya hiç gelmemiş gibi gösterelim” gibi çirkin tekliflerde bulundu. Sonuçta gittiğim iki hastanede de polisin baskısından dolayı tedavi görmedim ve çok kötü durumdaydım. Burnumda kırık vardı ve gözümün ağrısından duramayacak haldeydim. Son bir defa şansımızı denemek istedik ve Ulucanlar Göz Hastanesi’ne gittik. Tam hastaneye geldiğimizde Dünya Göz Hastanesi’ndeki yetkililer beni arayıp, “Hastaneye gelin tedavinizi ücretsiz yapalım, olayı büyütmeyin” dediler. İsim yapmış bir hastane oldukları için adları lekelensin istemiyorlardı ama biz teklifi reddettik. Öğleden sonra saat 3 civarında yaralanmıştım, Ulucanlar’a geldiğimde ise saat 7 buçuk olmuştu. Ulucanlar’da tedavim yapıldı ve hastaneden gözümde yüzde seksen görme kaybı ve kanama, burnumda kırık, çeşitli yerlerimde morluklar olduğu yazan bir darp raporu aldım.

Polis neden sizi doğrudan gözaltına alıp, darp raporu almanızı ilk anda engellemedi?

Polis sebep olduğu durumun ağırlığının farkındaydı. Ambulans alana gelmeden önce beni gözaltına almaya çalıştılar ama arkadaşlar direnince ambulansı alana almak ve beni bırakmak zorunda kaldılar. Hastane takibi olurken de onların amacı alacağımız darp raporunun dilinin hafifletilmesi ya da hiç verilmemesiydi. Ağır bir şekilde yaralandığım için de bir daha gözaltı girişiminde bulunmadılar.

Polisin uyarıları ve hastane yetkililerinin kayıtsızlığının ardından herhangi bir hukukî mücadele başlattınız mı?

Beni darp eden ve takip eden polisler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundum. Dünya Göz Hastanesi hakkında da görevlerini ihmal ettikleri için hem Sağlık Bakanlığı’na şikâyette bulundum, hem de hastaneyi dava ettim. Davalar hala sürüyor ancak çıkacak kararlar konusunda oldukça umutsuzum. Dava ederken de, “Kimi kime şikâyet ediyorum!” düşüncesindeydim. Devlet, çocuk işçilerin ve çocuk gelinlerin olmamasını talep ettiğimiz için yüzümüze cop darbeleri indirebiliyorsa yine aynı devletin mahkemesi de lehimize karar almayacaktır.

Levent_Gok_Eylem_Atas
Yaşadığınız olayların ulusal basındaki yansımaları nasıl oldu?

Aslında anaakım medya eylemcilerin polislere saldırdığını ve bariyerleri dağıttığını iddia ederek bizi suçladı. Emniyet Müdürü ve Ankara Valiliği de, “Eylem Ataş olayında polis arkadaşlarımızın kasti bir müdahalesi yoktur” gibi bir açıklama yaparak kendilerini aklamaya çalıştı. Aynı şekilde, hastanedeki polisler de onlara tepki gösteren insanlara, “Bizim bu durumla bir alakamız yoktur. Biz eylemci arkadaşın sağlık durumu hakkında bilgi almaya geldik. Yapan arkadaşlar hakkında da gerekli önlemleri alacağız” şeklinde bir açıklama yaptılar. Sonuçta orada benim kendi gözümü patlatma ihtimalim yok, bu açıklamalar kesinlikle çok güldürücü. Polisler Amerikan filmlerindeki “iyi polis-kötü polis” algısını yaratıyorlar ve “Biz eylemcilere vuramayız, bunu yapan arkadaşları cezalandıracağız” diyerek kendilerini iyi polis gibi göstermeye çalışıyorlar. Anaakım medya ancak bizim şikâyetimiz ve yaralandığımı dillendirmemizin ardından haberlerde bana da yer vermeye başladı ama sol basın mağduriyetimi fazlasıyla konu edindi.


Tedavi sürecinde CHP milletvekili Levent Gök de sizi arayıp geçmiş olsun dileklerini iletti. Bunun eylem sonrası sürdürdüğünüz hak mücadelenize herhangi bir katkısı oldu mu?

Araması ve bana sonuna dek destek olacağını belirtmesi elbette beni fazlasıyla mutlu etti. Onun aracılığıyla Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na başvurdum. Meclis’e gittiğimde benimle çok ilgilendiler, dilekçemi beraber yazdık ama henüz komisyondan da bir cevap alamadım.

Birkaç yıl önce yine bir eylemde bir kadın öğrenci polis şiddeti sonucunda bebeğini kaybetmiş, uğradığı şiddete rağmen, “O haldeyken eylemde ne işi vardı?” şeklinde tepkilerle karşılaşmıştı. Siz de böyle tepkiler aldınız mı?

Evet. Sosyal medyada sol grupların sayfalarında benim yaralı haldeki fotoğrafım yayınlanmıştı ve fotoğrafların altına halktan bir sürü insan yorum yapıyordu. Kimi cinsiyetçi küfürlerin yanı sıra, “Senin orada ne işin var” da diyordu, kimi de beni haklı görüp, “Bu kadarı da olmaz” diyerek polis şiddetine karşı tepkisini gösteriyordu.

1 Şubat 2013’te DHKP-C tarafından bir canlı bomba eylemi gerçekleştirildi. Olayda gazeteci Didem Tuncay ağır bir şekilde yaralandı ve gözünde görme kaybı meydana geldi. Tuncay’ın gözündeki görme kaybıyla ilgili basında her gün bilgilendirmeler yer aldı. Bu haberler sonrası siz kendinizi nasıl hissettiniz?

Tabii ki kimsenin zarar görmesini istemem. Onu görünce yaralanmasından dolayı çok üzüldüm fakat ben devlete karşı hak arama mücadelesi yürüten biriyim. Bir eylemcinin yaralanması devleti korkutur, devlet eliyle şiddete uğrayan insanlar halkın devlete duyduğu güveni de zayıflatır. Bu nedenle benim yaralanmam da devleti zor durumda bıraktığı için haberlere tüm doğruluğuyla aktarılmadı. Didem Tuncay devlet nezdinde işinde gücünde, masum bir kadın. Aslına bakarsak ikisi de bir şiddet örneği fakat devlet ve iktidar yanlısı medya gözünde rollerimiz farklı. Ben devlete karşı mücadele eden bir öğrenci, Tuncay ise masum bir gazeteci. Üstelik bu eylemin devlet düzenine karşı olan bir siyasi örgüt tarafından yapılması Tuncay’ın durumunun daha ayrıntılı aktarılmasına sebep oldu.

“Polis saldırdı, gözümde yüzde 80 görme kaybı oluştu”

“Vicdani ret insanlığa dönüş demektir”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Kendi deyimiyle “milliyetçi imani retçi” olan Muhammed Serdar Delice, büyük bir görev bilinciyle gittiği zorunlu askerlik sırasında, kışlanın inançlarına uygun olmadığına karar vererek vicdani reddini açıkladı. Delice, 33 aylık bir sürenin ardından askeri mahkeme ve GATA’nın vicdani reddi tanımasını sağladı. Delice kışladaki ve cezaevindeki şiddeti, TSK-İslam ilişkisini ve bu hafta kurulan Vicdani Ret Derneği’ni Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.

Kastamonu’da muhafazakâr bir çevrede, “Vatan, millet, Sakarya” ve “Allah, kitap, bayrak” ezberleriyle, kahramanlık hikâyeleriyle büyüdüm. Üniversite yıllarımda ise bu inançlarımı sorgular oldum ve anladım ki, Kuran gerçekten irdelendiğinde, Müslümanların şu anki Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısını inkârı farzdır. Zulüm, ayrımlar ve eşitsizlikler noktalarına baktığınızda, Kuran dünyevi eşitsizliklerin reddedilmesi gerektiğini söyler. Bize hep, “Namazını kıl, orucunu tut, bireysel bir Müslüman ol” dediler. Toplumsallıktan uzak, kişiselleşmiş bir İslam öğrettiler. Ben de bu dünyevi eşitsizliğe itiraz edip –başkalarının gözünde–  itikatsızlığa düştüm.

İslam’a ilişkin bu düşünceleriniz tenkitlere yol açtı mı?

Ailemdekiler ve çevredekiler, “Kâfir olacaksın. Böyle giderse cenaze namazın bile kılınmayacak” gibi şeyler söylüyorlardı. Hâlbuki Kuran, bildiğin şeyleri hayata geçirmeni ister. Hz. Muhammed, “Haksızlığın karşısında susuyorsan dilsiz şeytansın” der. Kışlada her gün intihar vakaları gerçekleşiyor. Müslümanlar bu haberleri okuyor ve sessiz kalıyorlarsa, imanlarını teslim etmişler demektir. Gitsinler, abdest alıp Kelime-i Şehadet getirsinler ki bari öldüklerinde cenaze namazları kılınabilsin. Cumartesi Anneleri’ni görüp sessiz kaldıysan geçmiş olsun; “Müslümanım” diyemezsin artık.

Yaşadığınız çevreden, Türkiye’deki savaşın görünümü nasıldı?

Geçenlerde haberleri izlerken Hasip Kaplan’ı gören babam, “Sallandıracaksın bunları! Bunların hepsi terörist!” diye çıkıştı. BDP’nin, PKK’nın siyasi taleplerini hiçbir zaman düşünmedi bile. Ben de dâhil, çevremdeki herkes bu şekildeydi. Ahmet Kaya’nın şarkılarını sever, kendisine küfrederdim. Bize böyle anlatılmıştı. Daha sonra eşi Gülten Kaya’nın e-posta adresini bulup defalarca özür diledim. Ben cezaevindeyken eşimi arayıp meselenin takipçisi olacağını söyleyen de Hasip Kaplan’dan başkası değildi. Yıllardır kendimce ideolojisine gönül verdiğim MHP hiç aramadı; ne de olsa onların çarkına su taşımayan biriydim artık.

Askere gitmeden önce nasıl bir ruh hali içindeydiniz?

Önce defalarca tecil ettirdim. Bilişim üzerine çalışıyordum ama 2007’deki ekonomik krizden sonra iflas ettim. Çevremdekiler, “Vatan borcunu ödemeden işlerin rast gitmez” demeye başladı. Ağır bir depresyondaydım ve radikal bir değişikliğe ihtiyacım vardı. Çıkışı askerlikte buldum; gidip tecilimi bozdurdum.

Daha önce vicdani ret diye bir kavramdan haberdar mıydınız?

Öyle bir şeyden haberim yoktu ama vicdani retçi görseydim de taşlardım herhalde! Zorunluluktan değil, büyük bir görev bilinciyle gittim askere. Botlarımı ve kamuflajlarımı özenle hazırlamıştım. Piyade olduğumu öğrendiğimde, “Piyade adım atmadan fetih olmaz, en şereflisi budur!” diye düşünecek kadar da heyecanlıydım.

Kışlada değişen ne oldu?

Acemi birliğime gider gitmez ağza alınmadık küfürlerle karşılaştım.  Kısa sürede herkesle kavga ettim. Sonunda bölük komutanına çıkıp, “Ezan okunurken bize istikamet veriyorsunuz. Bütün millet birbirine küfrediyor. Burası peygamber ocağı değil mi? Ben bundan sonra istikamet almıyorum, yürümüyorum da, sizin o aptal işlerinizi de yapmıyorum!” dedim. Komutan, “Şu deliyi çıkartın” deyip beni revire gönderdi. Revirde getir-götür işlerini yaparak Sivas’taki 28 günlük acemi birliğini tamamladım. Usta birliğinde çok daha disiplinli, ciddi bir eğitim olacağını umuyordum.

Delice, İsmail Gökhan Güneş'in vicdani reddini açıkladığı basın toplantısında.

Delice, İsmail Gökhan Güneş’in vicdani reddini açıkladığı basın toplantısında.

Usta birliğinde aradığınızı bulabildiniz mi?

Malatya’da mesai saatleri içerisinde namaz kılmak yasaktı. Koğuşta Kuran okuyorum diye millet dalga geçiyordu. Sanki İsrail ordusundaydım da Tevrat yerine Kuran okuyordum! Bir akşam içtiması sırasında, bölük astsubayının Kuran’ımı, bavullarımı ve seccademi camdan dışarı attığını gördüm. Bölük komutanına gidip, “Ben bu askerliği yapmıyorum, kolaysa yaptırın!” dedim. Bir sonraki çarşı izninde internet kafedeyken Enver Aydemir’in vicdani ret açıklamasına rastladım; inançlarından dolayı askerliği reddettiği yazıyordu. Anlattıkları benim yaşadıklarıma o kadar benziyordu ki, sanki askerliği birlikte yapmıştık! O ana kadar “Bu işler düzelir, biz düzelteceğiz” diye kendimi avutuyordum ama Aydemir’i görünce vicdani reddi araştırmaya başladım. Ama izin alıp eve gittiğimde eşim, “Millet bu işten kırılmış, hepsi işkence görmüşler” diyerek beni bu fikirden vazgeçirdi.

Nihayetinde vicdani reddinizi açıklamaya nasıl karar verdiniz?

Birliğe döndüğümde biraz hastaydım. Biri, “Sen askerlikten yırtmak için numara yapıyorsun” deyince kafayı yedim ve üzerimdeki kamuflajı yırttım. Delirdiğimi sanıp revire gönderdiler, revirdekiler de istirahat verip koğuşa gönderdi. Anladım ki askerliğin sonuna kadar beni koğuşta yatıracaklar. Şahsiyetimle, onurumla ilgili bir durum oluştu. Bu yüzden önce bir bahaneyle hastaneye, oradan da memlekete gittim. Çok geçmeden İstanbul’a gelip Barış için Vicdani Ret Platformu’ndakilere durumumu anlattım. “Bu çok zor bir iştir, iyi düşün” dediler. Bütün duygularımı sıraladığım bir metin yazıp 2 Mart 2010’da vicdani reddimi açıkladım. Devlete ve TSK’ya büyük bir öfkem vardı; hayallerim yıkılmıştı, aldatılmıştım… Bize anlatılanlar böyle değildi. İHD’de yapılan basın toplantısında gelen sorulardan birine, “Böyle bir TSK’ya ihtiyacımız yok, şehitlerin şehadetinden şüphe ediyorum” cevabını verdim. Bu sözler yüzünden ailem ve çevrem tarafından aforoz edildiğim gibi, ilgili dava da sürüyor.

Hangi sebeplerden ötürü TSK’daki şehitlerin şehadetinden şüphelendiğinizi söylediniz?

Kimsenin namaz, ibadet, İslam gibi dertlerinin olmadığı bir yerde nasıl şehit olacaklar? Bu ordu Müslümanlarla da çarpışıyor; tekbir getirip birbirini öldüren Müslümanlardan hangisi şehit olacak? Ordu her yerde din düşmanı değil mi? Halk ordunun ne olduğunu bilir ama “Baştakiler böyle, alttakiler iyi” diye kendisini kandırır. Hâlbuki üstteki adaletsizlikler aşağıya da yansıyor. Sırf subaylar onlara eziyet etti diye, astsubaylar yıllarca erlere kan kusturuyorlar. Kimse bu zinciri kırmıyor. “Peygamber ocağı” ve “şehitlik” gibi söylemler, böyle bir orduyla yan yana kullanılıyor. İslam’da iki çeşit asker vardır: Leşker-i kaza ve leşker-i dua. Leşker-i kaza bildiğiniz askerdir, leşker-i dua ise vicdani retçidir; dua ile katılır kazaya. Dua ederken de sadece kendi tarafına değil, karşı taraf için de dua eder. Müslüman bir ordu vicdani reddi tanırdı, dolayısıyla ben de leşker-i dua olurdum.

IMG_3208

Vicdani reddinizi açıkladıktan sonra sivil hayat nasıl devam etti?

Onların deyimiyle firardım ama bana göre askerlikle bir bağım kalmamıştı artık. Eşim ve çocuklarımla birlikte, beş parasız İstanbul’a geldik. Zor şartlarda yaşadıktan sonra kendi işimi tekrar kurmayı başardım. Kişisel bir anlaşmazlık yaşadığım birinin beni ihbar etmesi üzerine cezaevi dönemim başladı. O güne dek gözden uzakta yaşıyordum; devletin inançlarımıza uygun bir çözüm getirip vicdani reddi tanıyabileceğini, kamu hizmeti gibi bir seçeneğin değerlendirilebileceğini umuyordum. 27 Kasım 2011’de polisten bir telefon alınca durumu anladım; abdest aldım, namazımı kıldım. Sonra da gözaltına alındım.

Tutuklanmanızdan sonra Kasımpaşa Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarınız çok konuşuldu. Orada neler oldu?

Birliğimin bulunduğu Malatya’daki mahkeme başlayana kadar tutulmak üzere Kasımpaşa Askeri Cezaevi’ne götürüldüm. Olaysız geçen ilk haftadan sonra insanlarla konuşmaya başladım. “Hocam Kuran öğret, gusül öğret” diye geliyorlardı. Ama orada da bir hiyerarşi vardı; oranın ağaları oturuyor, diğerleri çalışıyordu. Zaten cezaevine girmeden önce aşağılamalara maruz kalmıştım, saçlarım da zorla kesilmişti. İçerideki adaletsizliklere karşı çıkınca mahkûmlar tarafından darp edildim. İdareden de, “Sakalını kes, tek tip giyin” gibi baskılar gelmeye başlamıştı. Baktım ki durum kötü, açlık grevine başladım. Kameraya yansıyan görüntüler olduğunu da biliyordum. Açlık grevine başlamamın üzerinden 2 gün geçmişti ki müdüriyetten çağırdılar. Eylemin sonuç verdiğini zannediyordum, meğerse Taraf Gazetesi “Askeri cezaevinde kurt kanunu” diye manşet atınca ortalık karışmış. Önce üç kişilik bir hücreye alındım, 23 Aralık’ta da Malatya’ya götürüldüm.

Askeri mahkemede hangi iddialarla yargılanıyordunuz?

20 Ocak 2012’de mahkeme başladı. Firar ve askeri disiplini bozma suçlarıyla yargılanıyordum. Vicdani retçi olduğumu, TSK’nın bir parçası olmadığım için firari olmadığımı söyledim. Baronun atadığı avukat vicdani reddin ne demek olduğunu bilmiyordu, olayı bir firar davası zannediyordu. O şartlarda savunma verdik ve tutukluluk halimin devamına hükmettiler. Önce Elazığ Askeri Hastanesi’ne, sonra Malatya’ya, oradan da GATA’ya sevk edildim ve psikiyatri servislerinde tutuldum.

18 Aralık 2011 tarihli Taraf Gazetesi'nin birinci sayfasından.

18 Aralık 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nin birinci sayfasından.

Doktorlarla görüşmelerinizde neler konuşuluyordu?

Çocukluğumu anlattırıyorlar, niye vicdani retçi olduğumu soruyorlardı. Temel olarak söyledikleri iki şey vardı. “Sen şizotipalsin. Dini değerlere, Allah’a, kitaba kafayı takmışsın” diyorlardı. Ben de, “Müslüman olmak rahatsızlıksa rahatsızım, ne yapalım” diye yanıtlıyordum. İkinci olarak da, bir insana aşırı düşkün kişilerde bipolar kişilik bozukluğu olduğunu, eşime olan aşkım yüzünden bende de bipolar başlangıcı olduğunu söylüyorlardı. GATA en sonunda uyum bozukluğu gerekçesiyle hava değişimi verdi ama evime değil, yol tutuklusu olarak Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderdi. Mamak’ta toplam 10 gün geçirdim ama hapishane dönemimin en zor günleriydi.

Mamak’ta farklı bir muameleyle mi karşılaştınız?

Saçlarımı zorla iki numara kesip, beni F tipinin bile yanında lüks kaldığı tabut gibi bir hücreye koydular. İlk girişimde, üzerimde sadece iç çamaşırım varken, hücrenin olduğu koridora soktular ve eğil kalk yaptırmaya başladılar. Bir yandan sinirden ağlıyordum, bir yandan da, “Buraya cinayetten mi girdik? İnsan öldürmeyeceğim demenin bedeli bu mu? Ne kadar isabetli bir karar vermişim” diye söylenip küfrediyordum. Bunlar olurken gardiyanlar ellerindeki coplarla arkamdan itiyorlar, mahkûmlar da bu manzarayı seyrediyorlardı. Eşimi ve çocuklarımı çok özlemiştim, telefon etmeme bile izin vermiyorlardı. Müslümanım ama her insanın sabrının sınırı var. “Bu saatten sonra yaşamanın bir anlamı yok” deyip, hücredeki lambayı kırdım ve bileklerimi doğramaya çalıştım. Ellerimde derman kalmamıştı zaten; derin kesemedim ama bir hayli kanatmayı başardım. Öleceğimden korkup hemen müdahale ettiler, sonra da normal bir koğuşa aldılar. İnsan bazı şeyleri hatırlamak bile istemiyor ama bir şeylere ışık tutmak adına anlatıyorum işte… Vicdani retçi olmak, insanlığa, insani duygulara dönüş demek. İnsan olduğumuzu ispat etmek için oradaydık. Belki canıma kıymaya çalışmam Allah katında hatalı bir hareketti ama onurum kırılmış, bedenim bana yük olmuştu. “Bunların elinde daha fazla maskara olmayayım” diye düşünmüştüm.

Mamak’tan sonra ne oldu?

Yeniden Malatya Cezaevi’ne götürüldüm ve bir süre orada kalacağıma alıştırdım kendimi. İyice yerleşmeyi planlıyordum ki art arda duruşmalar başladı. 27 Şubat 2012’deki ikinci duruşmada hâkim, askeri disiplinin tesis edildiğini söyleyerek tahliyeme karar verdi. Tahliyeden sonra beni birliğime geri götürmek istediler ama hava değişimim vardı. Hava değişiminin ardından yeniden Malatya’ya geldim ve müşahede kurulunun karşısına çıktım. Önce Elazığ Askeri Hastanesi’ne, sonra da GATA’ya gönderildim. Üçüncü hava değişiminde karara bağladılar ve askerlikle ilişiğimi kestiler.

Askerlikle ilişiğinizi kesmelerinin gerekçesi neydi?

13 ayı kışla, cezaevi ve hastanelerde geçen 33 aydan sonra Mayıs 2012’de GATA, “Şahsın vicdani ret durumu birliğin bütünlüğüne zarar vermektedir, askerlikle uyumlu olmadığından askerlikle ilişkisinin kesilmesine karar verilmiştir” diye rapor verdi. GATA da, askeri yargı da vicdani reddi tanıdılar ama mahkeme Müslüman bir vicdani retçi olamayacağını söyledi. Yehova Şahidi’ne, Hıristiyan’a var da, Müslüman’a yok mu bu hak? Askerlikle ilişiğimi kestiler ama hala halkı askerlikten soğutmak iddiasıyla yargılanmaya devam ediyorum.

Türkiye’deki vicdani ret mücadelesi nasıl sürecek? Devlet bu hakkı tanıyacak mı?

Birileri hala davulla zurnayla gönderiliyorsa, hala bu işin mukaddesatından bahsediliyorsa bu iş bitmez. Devletin gerçek yüzünü askerde bu çarktan geçip görmeyen, zaten başka hiçbir yerde göremez. Şehit edebiyatı yapamayacağı, mazlumu oynayamayacağı, savaşa girdiğinde bütünlük mesajı veremeyeceği için bu devlet vicdani reddi tanımaz. Üniter devlet yapısında bir düşman olmalı ki, tek bayrak, tek millet sistemi sürebilsin. Genelde askerden sonra insanlar değişir. Adına da, “Askere gitti, adam oldu” derler. Hâlbuki şahsiyetlerini kaybedip tektip hale gelirler. Vicdani ret mücadelesi sürecek ama umarım bu işin kefaretini Halil Savda, İnan Süver ve benim gibiler ödemişizdir.

Vicdani Ret Derneği'nin 18 Mayıs'ta düzenlediği Vicdani Ret Buluşması etkinliğinden bir kare

Vicdani Ret Derneği’nin 18 Mayıs’ta düzenlediği Vicdani Ret Buluşması etkinliğinden bir kare

Kışlada infaza varan, erleri intihara sürükleyen şiddet ne olacak?

Türkiye bir sosyal devlet değil. Devletin bize verebileceği tek şey korku, onu da askerlik yoluyla veriyor. Oraya has, tertipçilik ve devrecilik gibi kavramlar var. 10 ay boyunca ezilen, kalan süresinde başkalarını eziyor. Ezdiklerine de, “Biz de bu yollardan geçtik, sen de 3-5 ay sonra rahat edersin” diyor. Ezilen de hesap sorabileceğini bilmediği için kendini avutuyor. Dedesi de yemiştir o tokadı, babası da… Kışladaki ölümler TSK ile ilgili sorunların en önemlisi ama bu konudaki duyarsızlığından ötürü topluma kızgınım. Roboski’nin hesabını sormazsak kanımız kurusun, Pınar Selek ve Hrant Dink davalarını da sonuna kadar takip edelim ama her gün kışlada erler ölüyor. Niye bunu kimseye anlatamıyoruz?

15 Mayıs Vicdani Retçiler Günü’nde, Türkiye’deki ilk vicdani ret derneği kuruldu. Dernekle beraber hak arama mücadelesi nasıl değişecek?

Bu, şimdiye dek reflekslerle verilen mücadeleyi aksiyoner bir harekete dönüştürmek noktasındaki ilk adım. Asker kaçaklarının ve vicdani retçilerin cezaevlerinde karşılaştığı hak ihlalleri ve işkencelerin araştırılması, kışladaki ölümlerin kamuoyu gündemine taşınması, savaş yerine vicdani reddin toplumsallaştırılması derneğin asli görevleri olacak.  Dernek, sivil ölüme mahkûm edilen asker kaçaklarına sahip çıkacak, kışladaki ölümleri kamuoyu gündemine getirecek ve zorunlu askerlik sürecindeki hukuksuzlukları gözler önüne serecek. Tüm bunları yaparken hiyerarşiyi de reddedeceğiz; her üyemiz başkan kadar yetkili ve söz sahi olacak.

“Vicdani ret insanlığa dönüş demektir”

“Ötekileri fotoğraflamaya devam edeceğim”

ihsankacar-o

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Uzun yıllardır hak savunuculuğu yapan fotoğrafçı İhsan Kaçar, pek çok kez devletin engellemeleriyle karşılaştı. Defalarca gözaltına alınan ve işkence gören İhsan Kaçar, şiddetin bir başka türünü 2009′da evinin polislerce basılması sonrasında deneyimledi. Herhangi bir delil olmadan, örgüt yöneticiliği iddiasıyla gözaltına alınan ve sorgulanan Kaçar’ın yüz binlerce fotoğraftan oluşan arşivleri, notları, basıma hazırladığı kitabı ve fotoğrafçılık ekipmanları yıllarca polis tarafından alıkonuldu, önemli bir kısmı da tahrip edildi. Kaçar, insan hakları mücadelesi sırasında karşılaştığı şiddeti ve değiştirmek zorunda kaldığı profesyonel alışkanlıklarını, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu

1997 ile 2009 yılları arasında defalarca gözaltına alındım; kimi zaman basın açıklamalarında kimi zamansa ev baskınlarında… Maruz kaldığım şiddetli işkenceler yüzünden beynimde kan pıhtılaşmasına bağlı hasar oluştu. Yaklaşık 3 yıl tedavi gördüm ancak hala yoğun, yorgun ve stresli zamanlarımda pıhtı büyüyor ve ilaçlarla kontrol altına alınması gerekiyor.

Sağlık sorunlarınıza sebep olan gözaltı ve sonrasında gelen işkencelerin sebebi neydi?

Gözaltı ve darp hep hayatımda oldu ancak yıllar önce İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’ndeki Halepçe Katliamı protestosu sonrası götürüldüğüm Vatan Polis Karakolu’ndaki terörle mücadele şubesinde 8 gün işkence gördüm. Beynimdeki hasar da sonradan ortaya çıktı; işkenceden 2 yıl sonra başlayan ağrılarla birlikte durumun farkına vardım.

2009’da evinizin basılarak gözaltına alınmanızla başlayan süreç nasıl gelişti?

1997 ile 2009 yılları arasında kaç kez gözaltına alındığımı hatırlamıyorum gerçekten. 2009 yılında evimin basılması, o an için çok korkutucuydu.  Düşünsenize, sabah kapınız kırılırcasına vuruluyor ve İstanbul’un göbeğinde karşınızda maskeli özel timleri buluyorsunuz! Sana silahlar doğrultulmuş, “İhsan Kaçar sen misin?” diyorlar. “Evet, benim” dediğimde, kapıda bulunanların hepsi eve daldı. Bir anlık şoku atlattıktan sonra hemen itiraz ettim. Bir ev aramasının ve gözaltının nasıl yapılması gerektiğini bildiğimden haklarımın da farkındaydım. Hemen, “Eve bu şekilde giremezsiniz” dedim. Ama bu tartışmayı zaten evin içinde yapıyorduk, eve girmişlerdi bile… Arama yapacaklarını söylediklerinde avukatımın evde hazır bulunarak aramaya nezaret etmesini istedim. Polis amiriyle konuştuğum sırada, evde misafirim olarak kalan iki öğretmen arkadaşımı da uyandırmışlar. O andan itibaren gözaltı süreci başladı. Hakkımda detaylı istihbarat aldığı belliydi; tanınmış bir fotoğrafçıyım, kamuoyu önüne defalarca çıkmışım. Aynı zamanda da İnsan Hakları Derneği aktivistiyim. Amir bunları bildiği için onunla konuşabiliyordum ama diğer polisler “Biz gidip bir suçluyu yakalayacağız” düşüncesinde olduklarından çok sert ve duygusuzlardı. Duruşları, bakışları bile insana rahatsızlık veriyordu.

Hangi iddiayla evinizde arama yapılması kararı alınmış?

Benim ilk sorduğum da buydu. “Sonradan öğrenirsiniz, hakkınızda ihbar var” deyip geçiştirdiler. “Niçin evimi arıyorsunuz? İzin belgeniz var mı?” diye sorduğumda bir belgeyi kısaca göstermek zorunda kaldılar. Kağıtta “PKK /KONGRA-GEL  örgütü yöneticiliği” gibi saçma sapan bir şey yazıyordu.

Evinizde yapılan arama sırasında usulsüz uygulamalar oldu mu?

Bütün arşivime el konuldu. Yıllardır topladığım fotoğraflarım, çalışmalarım, notlarım, evdeki filmler, CD’ler… Hepsini aldılar. Henüz tamamlamadığım bir kitap çalışmamı aldılar, kütüphanemdeki Kürt sorununa ilişkin kitapları da yasaklı olmamalarına rağmen topladılar. Elbette fotoğraf makinelerimi de topladılar. Henüz tab edilmemiş o kadar çok filmim vardı ki…

Emniyette neler yaşadınız?

Arama bittikten sonra kelepçe takmak istedilerse de kabul etmedim. İtiraz edince, “Biz sana güveniyoruz, kaçmazsın değil mi?” dediler. “Ne kaçması” dedim. Apartmanın kapısına inince etrafta, çevre sokaklarda, yollarda bir sürü polis olduğunu gördüm. Kendi kendime dedim ki, bu normal bir ev baskını değil… Arabaya bindirildik ve emniyete doğru yola çıktık. Kasımpaşa civarında şöyle bir manzarayla karşılaştık: Trafik polisinin biri motorunu bırakmış, kendisi ortada yok, trafik polisinin orada olmamasını fırsat bilen bir tinerci de motorun üzerine çıkmış kendince eğleniyor. Benimle sohbet etmeye çalışan polis amiri o manzarayı işaret edip, “İhsan bak, fotoğrafçı olmak böyle bir şeydir. Zor yakalar insan böyle kareleri. Ama şansa bak, biz seni gözaltına aldık” dedi. Çekemiyorsun dedi.  Ben de hafif gülümseyerek, “Canım sağ olsun, sonra çekerim” karşılığını verdim.

Fotoğraf: İhsan Kaçar

Fotoğraf: İhsan Kaçar

Emniyete götürüldükten sonra hakkınızdaki iddialar netleşti mi?

Sorguya götürüldüğümde hala neyle suçlandığımı tam olarak bilmiyordum. Benimle beraber sergime gelen bir kişiyi de almışlardı. Onu orada görünce şaşırmıştım. Sonra  tanıdığım başka kişileri de getirdiler. Bir iddia var ortada ama ne olduğu belli değil, muhtemelen hakkımızda bir ifade verilmiş. Zaten ifademizi vermemiz için epey süre beklemek zorunda kaldık. Emniyete gidince ilk önce sorgu odası gibi bir yere götürdüler. Odaya girdikten sonra polislerden biri sandalye getirip, yüzümün duvara doğru bakması kaydıyla oturabileceğimi söyledi. Bir süre söylenildiği gibi oturdum, sonra sandalyeyi çevirdim. Biri, “Geri çevir” diye uyardı. Ben de, “Çevirmiyorum, psikolojim bozuluyor” dedim. Eskiden hep gözler bağlanırdı, ama bu sefer öyle bir uygulama yapmadılar. Tanıdığım bir avukatın ismini verdim ve nezarethaneye indirildim. Ocak ayıydı ve soğuktu; bana verdikleri battaniye çok pis kokuyordu. Bir gün boyunca ifademiz alınmadı. Geçmişte aynı hücrelerde görmüş olduğum işkenceden dolayı en ufak sesten irkiliyordum. Emniyetteki her yer bir şekilde tanıdık geliyordu. Çünkü Vatan Emniyet Müdürlüğü’nden dördüncü gözaltımdı ve diğer gözaltılarım çok şiddetli işkencelerle geçmişti. Ertesi gün avukatımla görüşebildim. Ancak ona da çok bir şey söylememişler; “Terör örgütü üyeliği çerçevesinde araması var” demişler. Avukatımla görüşmem biter bitmez beni sorgu için bir odaya aldılar.

Götürüldüğünüz yer, geçmişte gördüğünüz sorgu odalarıyla benzerlikler taşıyor muydu?

O odalarda benim gibi pek çok kişi korkunç işkencelere maruz kalmıştı. O gün götürüldüğüm oda ise eskiden gördüklerime benzemiyordu. Filmlerde gördüğümüz gibi bir yer; bir masa var, polis var, yukarıdan birileri seni izliyor. Bana, “PKK sorununu ne yapacağız?” dediler. Ben de, “PKK’yi bana niye soruyorsunuz? Bana ne? O sorunu gidin PKK’ye sorun. Bana sanatla, bireysel özgürlüklerle, demokrasiyle, insan haklarıyla ilgili soracaksanız cevap vereyim” dedim.

Sorgunun geri kalanında neler konuştunuz?

Sorgucular ara ara değişiyordu. Gelenlerden biri, “İhsan Kaçar’ı hücresinde götürün” dedi. Hücreme götürdüler, birkaç dakika geçmemişti ki gelip yeniden aldılar. Sonra sorguculardan birinin sesi tanıdık geldi, geçmişteki sorgu ve işkencelerde gözlerim kapalı olduğu için yüzü bana bir şey ifade etmiyordu ama sesine aşinaydım. “İhsan Kaçar, çok değişmişsin” deyince şüphelerimde haklı olduğumu anladım. “Buranın fiziki yapısı da çok değişmiş. Şurada gözlerimiz bağlanıyordu, işkence edilip sonra mahkemeye çıkarılıyorduk. Şimdi en azından sizi görebiliyorum” dedim. Sonra o da örgütsel birkaç soru sordu. Yine, “Ben örgütün muhatabı değilim. Sanatla, fotoğrafla ilgili sorularınızı cevaplayabilirim” dedim. “Sen eski dönemi hatırlıyorsun. Biz buraya 30 tane adam dizerdik. Amir gelirdi, ‘Bunlardan hangisi askıya asılmamış [Filistin askısı]’ derdi. Bizim işaret ettiklerimiz tekrar askıya giderdi” diye konuştu. O işkenceleri çok iyi hatırladığımı söyledim. “Ama biz kaybettik, o işkencelerin kazananı biz olmadık” dedi.

“Kaybettik” derken neyi kastediyor?

O ifadesini, “Biz 30 tane bıraktığımızda bunların 20 tanesi örgüte katılıyordu” diye açıkladı. “İşkenceyi yapmamamız lazımmış” dedi. Ben de bunun onların sorunu olduğunu, beni neyle suçladıklarını hala anlayamadığımı söyledim.

Fotoğraf: İhsan Kaçar

Fotoğraf: İhsan Kaçar

Sizden öğrenmek istedikleri şey tam olarak neydi?

Örgütle olan bağlantını anlamaya çalışıyorlar. Onlar buna şartlanmışlar ama ben de sorduklarının hiçbiriyle alakam olmadığı için durumu anlamaya çalışıyordum. “Birçok toplumsal gösteride fotoğraf çekmişsin, niye daha çok o olayları çektin?” diye soruyor. “Kim kadrajımda estetikse onu çekiyorum. Ben fotoğrafçıyım; bazen taş çekerim, bazen mimari çekerim, bazen portre çekerim” diye yanıt verdim.  Toplam 4 gün gözaltında kaldık. En son gece, küçücük hücreye 5 polis girdi. Bu da bir psikolojik işkence yöntemi; ikisi ensemde, biri yanımda duruyor, biri karşımda soru sorarken diğeri de tepemde dikiliyor. Baskı yapmaya çalışıyorlar yani.

Sorgudan bir şey çıkmayınca hepimizi teşhis odasına götürdüler. Bizi aynalı bir camın önüne dizdiler; dışarıdakiler içeriyi görüyordu ama biz dışarıdakileri göremiyorduk. Bizi ihbar eden kişi de muhtemelen o sırada camın öbür tarafındaydı. Yaklaşık 2 saat orada kaldık. Eskiden gördüğüm işkencelerin psikolojisi üzerimde olduğu için bir ara nefes darlığı çektim. Sürekli yerlerimizi değiştiriyorlardı. Bir yandan da nereye bakacağını, ne yapacağını şaşırıyorsun. Cama baktığında bir tek kendini görüyorsun. Zaten 3 – 4 gündür yorgunsun. Bir yandan da “Hakkımızda atılan iftiralar ne olabilir?” diye kara kara düşünüyorsun.

Sizi kim, niçin ihbar etmiş olabilir?

Ben de hep onu düşündüm. Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin eşinin, Kürt kadınlarının kıyafetleri ile ilgili bir projesi için başka bir fotoğrafçıyla birlikte çalışmıştık. Elbette orada çalışırken bir sürü kişiyle de görüştük. Sonradan öğrendiğimize göre, ihbar edenler Kuzey Irak’a gidip PKK’lilerle görüştüğümüzü söylemişler. Orada bir sürü kişiyle görüşüyorsun, kaldığımız otele bir sürü insan geliyor. Kimin ne olduğunu ben nereden bileyim. Ayrıca Irak Kürdistanı’na gitmek yasak mı? Kaldı ki fotoğrafçı ve gazeteci olarak istediğim kişiyle görüşürüm, seyahat etme özgürlüğüm de var. O halde sorun ne? Bunların hiçbiri suç değil. Gözaltına alınmamın tek sebebinin ihbar olmadığı sonradan anlaşıldı; 6 ay boyunca telefonumun dinlendiği, fotoğrafçı ve gazeteci arkadaşlarla eylemler, gösteriler hakkındaki konuşmalarımızın iddianameye girmesiyle ortaya çıktı.

Teşhis odasından çıktıktan sonra geçmişte olduğu gibi işkence göreceğinize ilişkin bir hisse kapıldınız mı?

Orada geçirdiğim sürede gördüklerimden işkence yapmayacaklarını anlamıştım. Zaten ertesi sabah savcılığa götürüleceğimizi bildiğimden işkence ihtimali yoktu. Ama maruz bırakıldığımız süreçler de aslında başlı başına birer psikolojik işkence yöntemiydi. Teşhis odasındayken, dışarıdaki kişinin beni teşhis edip etmediğini bilmiyordum. Ama teşhis ederse tutuklanacağımın farkındaydım. Aramızdan birini,  “Bu kişiyi Kandil’de gördüm” diye teşhis etmiş. O gece beni tekrar sorguya aldılar. Sorgu sırasında çok ciddi bir ağırlık hissettim. Yorgunluk, odanın ışıkları insanın dikkatini dağıtıyor. 4 gündür uyumadığımdan titrememe mani olamıyordum. Gece 4 civarı yapılan son sorguya, beni gözaltına alan amir de katıldı. Yine aynı şeyleri sordular, ben de tek tek anlattım.

Savcılıkta hakkınızdaki iddiaları kesin olarak öğrenebildiniz mi?

Davanın ana şüphelisinin ben olmadığımı, benim tutuksuz, birlikte gözaltına alındığım kişilerden ikisinin ise tutuklu yargılanmasına karar verilince anladım. Polis beni çalışmalarımdan dolayı ana şüpheli olarak sunmak istedi. Politik bir fotoğrafçıyım, sürekli bir hikâye üzerinde çalışırım. Benim objektifim Mezopotamya’dadır; bu kirli savaşın içerisindedir, cinsiyetinden veya inancından dolayı mağdur olanların üzerindedir. Savcı da çalışmalarımı ve telefon dinlemelerinden cımbızlanmış ifadeleri sordu. Bağlamından koparılmış, konuşmalarda geçen “basın açıklaması, eylem” gibi ifadeler konuşuldu. Mesajların ve konuşmaların bana ait olduğunu, notlarımın, fotoğrafların ve diğer verilerin ne kadarının benim olduğunu bilmediğimi söyledim. Ya benim fotoğraflarımın, tuttuğum notların arasına bir şeyler konulsaydı? Yarım kalmış 130 sayfalık kitabıma, örgütsel doküman olduğu gerekçesiyle el konulduğunu da savcılıkta öğrendim.

Fotoğraf: İhsan Kaçar

Fotoğraf: İhsan Kaçar

Davanın seyri daha sonra nasıl gelişti?

Birkaç duruşma sonra tahliye oldum. 2009 sonunda el koydukları malzemelerimi de geri verdiler. Birçok fotoğrafım silinmiş, bilgisayarım paramparça olmuştu. Fotoğraf makinelerimden olduğum için o yılki çekim projelerimin hepsini iptal etmek zorunda kaldım. Kitabım ise tamamen gitti; hala mahkemeden alamadık. Bırakıldıktan sonra da yaklaşık bir hafta boyunca açık açık takip edildim. İnsan Hakları Derneği, maruz kaldığım kötü muameleyle ilgili basın açıklaması yaptıktan sonra, “Meğer sen ünlü bir adammışsın. Bütün herkes senin hakkında açıklama yapıyor” dediler. Tüm bu olanlara karşın ben ne için gözaltına alındığımı ve yargılandığımı hala öğrenemedim. Ben istesem de örgüt yöneticisi olamam; sokakta çalışıyorum, yaşamım 24 saat boyunca kamuya açıktır. Ekipmanlarımı geri almamın üzerinden birkaç ay geçmeden soyuldum. Tüm kayıtlarım, bilgisayarım, fotoğraf makinelerim çalındı. Malzemelerimin durumu bilen, beni takip eden birileri tarafından alındığını düşünüyorum.

Olayların üzerinden 4 yıl geçti. Bu olanlar profesyonel alışkanlıklarınızda değişimler yarattı mı?

Artık 2 yedek almak yerine en az 3-4 yedek bulunduruyorum. Arşivimdeki zayiata rağmen Türkiye’deki en geniş fotoğraf arşivlerinden birine sahibim. Arşiv konusunda ciddi bir deneyim edindim. Umarım bir daha arşivlerimize bir şey olmaz.

Estetik ve ifade biçimi olarak farklılaştığınızı düşünüyor musunuz?

Eskiden fotoğraflarımdaki politik dil kullanımı daha sınırlıydı, yüzde 70’ti diyelim. Şimdi ise yüzde 95’lerde. O fotoğrafların üzerinde bu kadar durdularsa, bu demek ki önemli bir ifade biçimi. Bu tanık dili kaybolmaz. Biri çıkar, 20-30 yıl sonra bu dili okumaya başlar. Kısacası, sanattaki üslubum değişti ve sertleşti.

Bugün değerlendirdiğinizde, 2009’da örgüt yöneticiliği gerekçesiyle yargılanmanızı neye bağlıyorsunuz?

Talabani’nin eşinin projesinde çalıştığımız sırada, çekim için gittiğimiz Cizre’de kimlik kontrolünden sonra alıkonulduk. Gelen amir, “Sizin burada çekim yaptığınıza dair haberimiz var” dedi. Bu olayın üzerinden çok geçmeden gözaltı ve dava süreci başladı. Sorunun anahtarı aslında Kürt olmaktır. Toplumsal politik bir tavır var bu yönelmenin ardında, sanatla uğraşan bütün Kürtlerin geçmişinde bunlar var. En baskıcı hukukta bile, kendilerine göre bir senaryo düzenleseler de, bunun tutmayacağını kendileri de biliyorlar. Bir dönemde öğrencisin, seni işkenceden geçiriyor bir adam. Sonra kamuoyunda bir yere geliyorsun ve o adam tekrar karşına çıkıyor. O hala işkenceci pozisyonunda. Bu yüzleşme insanı çok hırçınlaştırıyor…

Yurttaş olarak benim sanat yapma hakkım, seyahat özgürlüğüm var. Sırf etnik kimliğimden ötürü benim haklarıma set çekemezsin. Bu hukukta cevap bulamazsam, bunu uluslararası hukuka taşırım. Bu bilinç seviyesine gelmemizi işkenceciler sağladı. Politikleştim ve tercihlerim de benimle beraber politikleşti. Tercihlerim taraf kazandı. Bunu 12 Eylül sağladı.

792270_10151386070563535_1800191143_o

İhsan Kaçar bir fotoğraf çekimi için Ereğli’deki maden ocaklarında.

“Ötekileri fotoğraflamaya devam edeceğim”

“Sınavda sorular koklayarak okunur mu?”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nda (YGS) eğitimsiz personel ve farklı engelli tiplerinin tanınmaması yüzünden soruların yarısını bile okuyamayan görme ve işitme engelli Murat Kefeli, Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) önündeki protesto eyleminin beşinci gününde. Murat Kefeli, ÖSYM ve YÖK’e karşı verdiği hukuk mücadelesini ve engellileri merkezi sınavlarda eşitsiz koşullarda rekabete zorlayan uygulamaları Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu

ÖSYM başkanlığı farklı engelli tiplerine farklı çözümler uygulamıyor. ÖSYM’ye göre tek bir engelli tipi var. “Her tür engellinin sınavda tek ihtiyacı işaretleyici veya okuyucu personeldir; engellilerin bunun dışında bir ihtiyacı olamaz” diye düşünüyorlar. Aslında onlar da iyi niyetli ancak süreç çok yavaş işliyor, her yıl pek çok kişi mağdur oluyor. Spastik özürlü, ortopedik engelli, görme engelli veya hem görme hem de işitme engelli kişiler için sağlanan tek olanak sınava işaretleyici veya okuyucu personelle girebilme imkânı. Ancak ÖSYM farklı tipteki engellilerin farklı çözümlere ihtiyaç duyduğunu bilmiyor. Engelli tiplerini tanımadıkları için farklı çözümler de sunmuyorlar elbette.

Bu sıkıntı sebebiyle ÖSYM’ye karşı yürüttüğünüz hak arama mücadelesi nasıl başladı?

Aslında bir şakayla başladı; “Üniversite sınavına girsem acaba soruları koklayarak okuyabilir miyim?” dedim. YGS’ye ilk girişimde bilgisayar verilmemesi sebebiyle, diğer engellilerin benzer sorunlarından da haberdar olmuş oldum ve hemen mahkemeye başvurdum. Zaten mahkemeye başvurduktan sonra süreç kendi kendine ilerlemeye başladı. Ben yalnızca bürokratik süreci takip ederek sınava girmeye devam ettim.

ÖSYM, örneğin görme engelliler için sınav sorularını Braille alfabesinde basılmış halde sunmuyor mu?
Kefeli'nin ve pek çok görme engelli adayın cevaplayamadığı YGS 2013 Türkçe sorusu.

Kefeli’nin ve pek çok görme engelli adayın cevaplayamadığı YGS 2013 Türkçe sorusu.

Nasıl girerseniz girin, engeliniz ne olursa olsun, ya işaretleyici personel, ya da hem işaretleyici hem okuyucu personel veriyorlar. Sınav kılavuzunda da sadece iki seçenek var: Birinci seçenek, “engelli arabası kullanıyorum” ikincisi ise, “okuyucu ve işaretleyici personel istiyorum.” Bunların dışında bir seçeneğiniz yok. Ama yaşanan sorunlar çok farklı. Engelli tiplerinin tanınması dışında en önemli sorunumuz, soru okutmanlarının eğitimsizliği. ÖSYM’nin sınavlarda görevlendirdiği soru okuyucu ve işaretleyici personele hiçbir eğitim verilmiyor. Haliyle, sınava katılan personel, bir görme engelliye soruların nasıl okunacağını, altı çizili alanların nasıl ifade edileceğini, numaralandırılmış cümlelerin nasıl belirtileceğini bilmediği için soru kâğıdında yazanları bize aktaramıyor. Son girdiğim YGS’de Türkçe bölümünde, “Altı çizili kelimelerden hangisi yanlış yazılmıştır?” diye bir soru vardı ve seçenekler arasında “yok oluş” kelimesi de yer alıyordu. Bu sene sınava giren onlarca görme engelli, okuyucu personelin kelimeyi yanlış aktarması sebebiyle o soruyu yanlış yanıtlandırdı. Bana soruları okuyan kişi de, “yok oluş” kelimesini bitişik, yani “yokoluş” şeklinde okudu. Hâlbuki soruda kelime ayrı yazılıymış…

ÖSYM’nin size sunduğu çözüm neydi?

Tüm engellilere yaptıkları gibi, bana önerdikleri de okuyucu ve işaretleyici personel oldu. Personelin eğitimsizliği oldukça büyük bir sorun olsa da, bu çözüm yalnızca görme engelli olan adaylar için belli ölçüde işe yarayabilir. Ancak benim işitme engelim de olduğu için ÖSYM’nin bu önerisi bana uymuyor. Dolayısıyla diğer adaylarla eşit şartlarda sınava girebilmem için sınav sırasında bilgisayar kullanmamdan başka çare yok. Ya sorular tek tek elime yazılacak ya da sorular bilgisayara aktarılacak. 2010’da ilk defa YGS’ye girdiğimde, soruların çok azının elime yazılabilmesi sonrasında ÖSYM ve YÖK’e dava açtım. Mahkeme, ÖSYM ve YÖK’ün sınav hizmetlerinde bana karşı kusurlu davrandıklarına karar verdi. Mahkeme kararının kesinleşmesinden sonra, 2013 yılında tekrar sınava girmek için başvuruda bulundum. Kurumla yaptığımız yazışmalardan sonra, sınav sırasında bilgisayar kullanmama izin verildi ancak sınava iki gün kala bu kararlarından sınav güvenliğini gerekçe göstererek vazgeçtiler. ÖSYM’ye, diğer adayların sınavları bitene kadar bir odada izole edilip daha sonra sınava alınmak gibi, aslında kabul edilmeyecek bir teklifte dahi bulundum. Bu sefer de soruların yanıtlarının taşınması konusunda sorun olacağı için kabul etmediler. Sınava yine okuyucu personelle girmek zorunda kaldım. Ancak okuyucu personel soruları harf harf, kelime kelime elime yazmak zorunda kaldığı için ancak 22 soru okunabildi. 22 sorunun tamamını doğru yapmış olsaydım bile ikinci aşamaya geçebilmemi sağlayacak bir puan alamayacaktım. Dolayısıyla şu anda ikinci sınava girme hakkım yok.

Görme engelli veya hem görme hem de işitme engelli adaylar bu koşullarda kaç soru cevaplayabilirler?

Verilen ek süre, sınav işleyişi bizim kontrolümüzde olmadığı için çok anlamlı olmuyor. Okuyucu personelin konuşması yavaşsa ya da kelimeleri yanlış okuyorsa, matematik sorularında bilgisi yetersizse, aday fazladan vakit kaybediyor. YGS’ye son girişimde sınavın ilk 20 dakikasında okuyucu personele el alfabesini öğretmek zorunda kaldım. Daha sonraki 40 dakikalık süre de, el alfabesine alışma süresi gibi oldu onun için. Benzer sorunlar görme engelliler için de geçerli. Adam matematik terimlerini ifade edemiyor, biyoloji sorusunu okuyamıyor. Dalgınlıktan tarih sorularındaki “Mondros” kelimesini “Montrö”yle karıştırıyor. Türkçe’de uzun paragraf soruları oluyor; okutmanın soru okuma tekniğini bilmemesi, sorunun iki, belki üç defa yeniden okunmasını gerektiriyor. Çok büyük bir zaman israfı oluşuyor. Koşullar böyle olunca, ek sürenin bir anlamı kalmıyor anlayacağınız.

Hem görme hem de işitme engelliler, BRAZSL alfabesinin bir başka versiyonu olan "deafblind alfabesini" kullanıyorlar. Bu alfabede sembol ve karakterler kişinin eline dokunarak ifade ediliyor.

Hem görme hem de işitme engelliler, BRAZSL alfabesinin bir başka versiyonu olan “deafblind alfabesini” kullanıyorlar. Bu alfabede sembol ve karakterler kişinin eline dokunarak ifade ediliyor.

Bu koşullarda engelli adayların, engelli olmayanlarla rekabet edebilmesi mümkün mü?

Elbette rekabet ediyorlar. Engelliler yaşanan birçok soruna rağmen inatla sınavda başarılı oluyorlar. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinde, ODTÜ’de, İTÜ’de, Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan görme engelliler de var. Sorun engelli olmaktan değil, sınav usullerinden kaynaklanıyor. ÖSYM’nin sınavlarında iş biraz da şansa bakıyor; deneyimli bir okutmana denk gelirseniz daha fazla çözebilirsiniz ama karşınıza deneyimsiz biri çıkarsa yanlış yapma şansınız çok artar.

Mahkeme kararıyla birlikte size yapılan ayrımcılık belgelendi. Bilgisayar verilmesini ise ÖSYM önce kabul etti, sonra da bu kararından vazgeçti. Bundan sonra nasıl hareket edeceksiniz?

6 Mayıs Pazartesi’den 10 Mayıs Cuma’ya dek her gün 12:15 – 17:45 arasında, Ankara’daki ÖSYM binasının önünde bekleyerek okuyucu personelin eğitilmesi ve engelli tiplerinin tanınması konusundaki taleplerimi dile getireceğim. Eylemden sonra ise, bu seneki sınavda da ayrımcılığa uğradığım için yeniden dava açacağım. İdari yargıdan pek bir sonuç alınamıyor; kaç defa sınava girip aynı şeyleri yaşarsam yaşayayım, mahkemeden bana bilgisayar verilmesine ilişkin bir karar çıkartma imkânımız yok. Davanın kapsamını genişletip bütün sınav kılavuzunun iptal edilmesini arzu etmiyorum çünkü bu yöndeki bir karar tüm sınav işleyişini çıkmaza sokar. Yapıcı bir tavır içinde olmak istiyoruz. Yine de tekrar mahkemeye başvuracağım ve mahkeme beni yeniden haklı bulacak. Uğradığım ayrımcılığın tescillenmesi için gerekirse Anayasa Mahkemesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuracağım.

Eyleminiz boyunca neler yaşadınız? ÖSYM’den olumlu bir yanıt alabildiniz mi?

Eylem boyunca ÖSYM’deki güvenlikler ve diğer çalışanlar bana karşı çok kibar davrandılar ve hiçbir olumsuz davranışla karşılaşmadım. Ben de eylemimi sessiz bir şekilde sürdürdüm. Sınav Hizmetleri Daire Başkanı Yasin Bulduklu ile görüştük. Kendisi meseleye oldukça iyimser ve yapıcı bir tavırla yaklaştı. İkinci aşamadan, yani Lisans Yerleştirme Sınavı’ndan önce ÖSYM’nin bir adım atacağını ve okutmanların eğitimi için hızlı bir çözüm oluşturacağını umuyorum. Kendileri de bu yönde önlem alacaklarını ifade ediyorlar. Tüm kontrolün ÖSYM’nin elinde olmadığının da farkındayım ancak sorunların aşılması için biraz daha hızlı hareket edilmesi, daha fazla çaba sarf edilmesi gerekiyor.

Yüzde 90'a yakın görme kaybı bulunan Kefeli, bilgisayar yardımıyla soruları görebiliyor.

Yüzde 90′a yakın görme kaybı bulunan Kefeli, bilgisayar yardımıyla soruları görebiliyor.

ÖSYM’nin, yarattığı mağduriyetleri ortadan kaldırması için ne yönde adımlar atması gerekiyor?

İlk olarak farklı engelli tiplerinin tanınması lazım. Sınav kılavuzunda nasıl ki şehir seçimi için kodlar varsa, engel tipleri de detaylıca belirtilmeli ve farklı kodları olmalı. Görme engelli, işitme engelli, fiziksel sakat, ortopedik engelli gibi seçenekler olması lazım. Bu seçenekler olduğu takdirde, farklı engeller için ÖSYM de farklı çözümler ortaya koyabilir. Bu şekilde bir düzenleme hem benim, hem diğer görme engellilerin, hem de fiziksel engellilerin işine yarayacaktır. ÖSYM engellileri farklı farklı değerlendirdiği vakit, ihtiyaçlarımızın da farklı olduğunu görecek.

İkinci konu da personelin eğitilmesi elbette… LYS öncesinde soru okutmanlarına belki bir sertifika verilemeyebilir ama oluşturulacak bir kılavuzla personelin olası sorunlar hakkında fikir sahibi olması sağlanabilir. Aynı eğitimin yalnızca üniversite giriş sınavı için değil, KPSS ve diğer sınavlar için de verilmesi gerekiyor.

Engelli hakları için çalışan demokratik kitle örgütlerinin bu soruna yaklaşımı nasıl?

Engelli derneklerinin pek çoğu bu eylemi yapacağımdan haberdarlardı ve sözlü olarak desteklerini ilettiler. Bireysel bir çıkış yapmamın sebebi, diğer engellilere uygulanandan farklı bir muamele görmem. Çözümsüzlük bana bir çözüm olarak sunuldu. Bunu kabul etmediğimi, hiçbir zaman da kabul etmeyeceğimi ÖSYM’ye göstermek istedim. Ne sınava o şekilde girmeyi, ne de ikinci sınıf insan muamelesi görmeyi kabul etmiyorum. Bugün yaşadığım sorunların benzerlerini yaşayan pek çok engelli vatandaş gelecekte yeniden ayrımcılığa uğramasınlar diye buradayım.

“Sınavda sorular koklayarak okunur mu?”

“Sporda homofobiyi birlikte yeneceğiz”

hido
Eşcinsel olduğu için askerlikten muaf tutulan Halil İbrahim Dinçdağ, Türkiye Futbol Federasyonu yönergesinin “Sağlık sorunu nedeniyle askerlikten muaf olanlar hakemlik yapamazlar” biçimindeki maddesi yüzünden hakemlik mesleğine devam edemedi. Dinçdağ, rapor almak için TSK’yla giriştiği mücadeleyi, eşcinselliği bir sağlık sorunu olarak gören, özel hayatını hiç duraksamadan ifşa eden Federasyon’u ve adalet arayışını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.

Röportaj: Doğu Eroğlu

10 yıl futbol oynamış, 14 yıl hakemlik yapmış, yıllarca yerel radyo ve televizyonlarda programlar hazırlayıp sunmuş birisiyim. Hakemlik yapmamın engellenmesi ve kamuoyu gündemine gelmemi sağlayan olaylar, zorunlu askerlikle birlikte başladı. Çocukluğumdan beri askerliğe ilişkin soru işaretlerim vardı. Niye böyle bir uygulama olduğunu, o kıyafetleri giyip gençlerin vaktinin niçin boşa harcandığını hep sorguluyordum. İnsanlar hayata dair kararlar alma yaşındayken askere alınıyorlar ve bütün hayalleri yıkılıyor. Kısacası, heteroseksüel olsam da askerlik yapmayacaktım.

Zorunlu askerlik sürecini nasıl yaşadınız?

Trabzon’da yaşıyordum, kaçmıyordum ama askere gitmeye dair de bir adım atmış değildim. 2007’de askere gitmem gerektiğine ilişkin bir belge gelince sıkıntı da başladı… Askerliğe elverişli olmadığımı gösteren raporu nasıl alabileceğimi araştırmaya başladım. Askerlik şubesine gidip muayene oldum ve doktora cinsel yönelimimin farklı olduğunu söyledim. Erzincan Askeri Hastanesi’ne sevk edildim ancak oradaki doktorlar, “Biz rapor veremiyoruz. Askere gidip birliğine bağlı hastanede muayene olman gerekiyor” dediler. Yaklaşık bir yıl sonra, 2008’in Ekim ayında askere gitmeye karar verdim.

Rapor almak isteyenlerin sistematik bir yıldırma işlemleri silsilesinden geçirildiğini önceden biliyor muydunuz?

Trabzon’da da eşcinseller var ama onlar da benim gibi, cinsel yönelimlerini gizledikleri için kimseye danışamadım. Dolayısıyla Sivas’taki acemi birliğine giderken neler yaşayabileceğimi bilmiyordum. Revirdeki ilk muayenede doktora durumu anlatıp kışlada kalamayacağımı söyledim, “Başıma bir şey geldiği takdirde sorumlusu siz olursunuz” dedim. Yine de bir gece koğuşta yatmak zorunda kaldım. Ertesi gün hastaneye götürüldüm ve orada kaldığım 10 günlük sürede psikolojim çok bozuldu. Ama görüştüğüm doktor son derece iyi niyetliydi; bana inandığını, kendi vereceği raporun reddedilebileceğini, beni Ankara’ya yani GATA’ya sevk edeceğini söyledi. 1 ay da hava değişimi verdi. GATA’ya gittiğimde, birliğimden kıta anket formu belgesi almam gerektiğini söylediler. Bölük komutanı beni gözlemlemeli, hakkımdaki değerlendirmesini rapor haline getirmeliymiş. Ama bölük komutanı beni tanımıyor ki, birliğimde zaten bir gün kalmışım!

Böyle bir belgeyi herkesten istiyorlar mı yoksa sizin için keyfi bir bürokratik engel mi oluşturuldu?

Herkese farklı engeller çıkartıyorlarmış. Sivas’taki doktorum, böyle bir belgeye gerek olmadığını söyledi. Ben de Genelkurmay’a bir şikâyet dilekçesi yazıp Trabzon’a döndüm. Hava değişimi süresi dolduktan sonra da firari durumuna düştüm. O sırada GATA’dan aradılar ve Sivas’taki birliğimden kıta anket formu alıp geldiğim takdirde yardımcı olacaklarını söylediler. Sivas’a geri döndüm ve beni zimmetledikleri bir çavuş ve iki de onbaşı eşliğinde bir haftayı geçirdim. Anket formunu beklerken 10 gün de hastanede kaldım. Sonra komutanın raporu geldi; komutanın raporuna göre askerlik yapmam için herhangi bir engel yoktu. Bunun üzerine doktor komutanı çağırıp eşcinsel olduğumu, kışlada kalamayacağımı söyleyerek raporu değiştirmesini istedi. Rapor değiştikten sonra yeniden GATA’ya gittim. Belgeyi teslim ettiğim doktorlar, “Biz bu belgelerle sana rapor veremeyiz, sana Sivas’taki askeri hastane rapor verecek” dediler.

Bu yıldırma stratejisi siz nasıl etkiledi?

Tüm bunlar 3 ay sürmüştü ve artık sinirlerim çok bozulmuştu. Sivas’a da dönemezdim çünkü oradaki askerlerin tümü artık durumumdan haberdardı. Yıllar önce bir arkadaşım, askerliğini yaptığı sırada eşcinsel olduğu anlaşılınca kışlada 7 kişinin tecavüzüne uğramıştı. Benzer bir şey yaşama ihtimali beni de tedirgin ediyordu. Cesur bir insanımdır ama 10-20 kişi üzerime yürüse ne yapabilirim ki, olup olabileceğim eğitim zayiatı! GATA’da sinirden hüngür hüngür ağlamaya başladım. Oradan ayrılırken görevlilere, “Mektupla aileme her şeyi anlatıp intihar edeceğim, bunun sorumlusu da sizlersiniz” dedim. Korkup çıkışımı imzalamadılar ve beni dekanlığa gönderdiler. Dekanla konuştuktan sonra psikiyatri bölümüne yatırıldım.

TSK’nın psikiyatri klinikleri genellikle yıldırma taktiğinin son halkasını oluşturuyor. GATA’da neler yaşadınız?

Psikiyatri koğuşunda iki kısım vardı; ilki hastanedeki bölüm, öbürü de ağır hastaların kaldığı demir parmaklıklı bölüm. O ikinci kısımda, hiç dışarı çıkamadan 10 gün geçirdim. Rapor almak için orada olan başka bir arkadaşla dertleşerek geçirdik günlerimizi. Gece olduğundaysa şizofrenler ve tehlikeli hastalar saldırmasın diye odaların kapılarına dolaplarla barikat kuruyorduk. “Bu raporu verelim ama kafayı yesinler, kalıcı iz bırakıp öyle gönderelim” diye düşünüyorlar. GATA’daki koğuşta iki gün daha kalsaydım, belki akli dengemi bile yitirebilirdim. Doktorlar ise çok yargılayıcı değillerdi. Çoğu, “Ne hissediyorsun? Ne zamandan beri böyle hissediyorsun?” gibi sorular yönelttiler. Durumumu anlattığımda, “Öyle yaparsan işte böyle olur!” diyen üst rütbeli bir doktor dışında kimse ters bir ifade kullanmadı. Sıkıntılı bir sürecin ardından psikoseksüel bozukluk yüzünden askerliğe elverişli olmadığıma ilişkin bir rapor verdiler.

Fotoğraf: Kaos GL arşivi

Fotoğraf: Kaos GL arşivi

Askerlikle ilişiğiniz kalmamasına rağmen hakemlik yapmanız niçin engellendi?

Raporu alıp Trabzon’a döndükten sonra bir buçuk ay kadar amatör kümede hakemlik yaptım. Üst klasmanda hakemlik yapabilmek için 33 yaş sınırı vardır ve o yıl da benim profesyonel olmak için son hakkımdı. Sınavı geçip profesyonel olamadığım takdirde ancak amatör kümede devam edebilecektim. Sınav için başvuru yaparken askerlikle ilişiğim olmadığına dair bir de belge istediler. Bir süre sonra Trabzon İl Hakem Kurulu’ndan aradılar ve “Bu rapor yüzünden bundan sonra hakemlik yapamazsınız. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) yönetmeliğindeki 25’inci maddede belirtildiği üzere, sağlık sorunu nedeniyle askerlikten muaf olanlar hakemlik yapamazlar” dediler. Eşcinsel olmanın bir sağlık sorunu olmadığını anlattıysam da, “Askerlik yapmamışsın, hakem olamazsın” diye kestirip attılar. Israrım üzerine doktorlara danıştılar; “Sağlık sorunu yoktur, hakemlik yapabilir” denmesine karşın bana bir buçuk ay boyunca görev vermediler. Merkez Hakem Kurulu’na (MHK) yazı yazdıklarını, cevap beklediklerini söylediler.

MHK’nin cevabı nasıl oldu?

Hakemlerin her yıl vize yenilemek için sınavları olur. MHK’nın yanıtını işte o sınava gittiğimde öğrendim. MHK, “Madde gereğince hakemlik yapamaz” dediği için beni sınava almadılar. Bunun üzerine 11 Mayıs 2009’da TFF’ye bir dilekçe yazdım ve hakemlik haklarımın iadesi istedim. Askerlikle ilişiğimin olmadığını gösterir belgeyi ve MHK’den gelen yazıyı da ekledim. 13 Mayıs’ta Hakan Can’ın Fanatik Gazetesi’ndeki “Eşcinsel hakem düdüğünü geri istiyor” haberinden sonra olay basına yansıdı.

TFF sizin rızanız olmadan basına bilgi mi verdi?

Evet. Olay basında çıkınca Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği genel sekreteri ve avukat olan Murat Söylemez’i arayıp, özel hayatımı ifşa ettiği için TFF’yi dava edeceğimi söyledim. Dönemin MHK başkanı Oğuz Sarvan, TFF’nin basına bilgi verdiği iddialarını reddetti ve basına bilgi verenin avukatım olduğunu söyledi. Hâlbuki 14 Mayıs’tan önce ne Murat Söylemez’le tanışmıyordum, ne de bir avukatım vardı.

İlk çıkan haberlerde isminiz geçmiyordu. Basın sizi nasıl buldu?

Dilekçem olduğu gibi onların eline geçmiş, elbette dilekçede ismim ve telefonum da yazıyordu. Tüm spor basını beni arıyordu. Beni çok bunalttıkları için “Ben o kişi değilim” diye demeç vermek zorunda kaldım. Ama Fatih Altaylı, “eşcinsel hakem Trabzonlu H.İ.D.” diye yazınca hemen deşifre oldum. Bunun üzerine sürecin daha fazla kontrolümüzün dışında ilerlemesini istemedik ve televizyona çıkmaya karar verdim. Hayatımın en zor kararıydı. Telegol programında Serhat Ulueren ve Ahmet Çakar’a konuştum ve her şeyi anlattım.

O güne kadar çevrenizdekilerin cinsel yöneliminize dair bir bilgisi var mıydı?

Kimse bilmiyordu, ailem bile televizyondan öğrendi. Askerlikle ilişkim olmadığına dair raporu aldığımda aileme, “Tanıdıklar vardı, bir şekilde rapor alıp hallettim” demiştim ve çok üzerinde durmamışlardı. Yaşadıklarımı öğrenen ailem önce çok üzüldü ama bana sahip de çıktı. Çevremle hiçbir sorun yaşamadım, zaten ailem destek verdikten sonra başkalarını çok da umursamadım.

Kaos GL'nin düzenlediği Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum kapsamında gerçekleştirilen, sivil toplum ve akademi camiaları üyelerinin bir araya geldiği gösteri maçı. Fotoğraf: Kaos GL

Kaos GL’nin düzenlediği Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum kapsamında gerçekleştirilen, sivil toplum ve akademi camiaları üyelerinin bir araya geldiği gösteri maçı. Fotoğraf: Kaos GL

Trabzon’a döndüğünüzde olumsuz tepkilerle veya tehditlerle karşılaştınız mı?

Bu olay 1990’larda olsaydı muhtemelen linç edilirdim ama Trabzon da değişti. Pek çok kişi hakkımı aramamı, davamda haklı olduğumu söyleyerek destek verdi. Elbette tehditler ve aşağılamalar da oldu. İnternette kenti terk etmem için kampanyalar yapıldı, avukatıma ve bana tehdit telefonları, mesajları geldi. Hatta Karadenizli bir mafya grubu hakkımda ölüm kararı almış ama sonra hayatımı zorlaştırmaya karar vermişler. Gerçekten de, onların tehditlerinin de etkisiyle 2009’dan beri İstanbul’da yaptığım 150’ye yakın iş başvurusunun hiçbiri kabul görmedi.

İş görüşmelerinizde nasıl tepkiler aldınız?

Her gittiğim yer beni güzelce ağırladı, güzelce de uğurladı. Çoğu, “Hocam, müşteriden tepki gelir, sizinle çalışmamız uygun olmaz” gibi şeyler söylediler. Bir arkadaşımın yanında çalışmaya başladığım sıralarda gece eve dönerken 3-4 kişi yolumu kesip “Sana kaç defa çalışmayacaksın diye haber yolladık, Türkiye’de sana hayat yok” dediler. Ben de, “Ne yapacaksınız buyurun yapın, isterseniz öldürün. Bu ülkede mücadelemi sürdüreceğim ve kazanacağım” diye karşılık verdim. Benim yüzümden çalıştığım işyerine zarar gelmesin diye oradan da ayrıldım. Bir basın kuruluşundan ve bir tekstil firmasından iş teklifleri geldi ama olayı “ahlaksız teklif”e vardırdılar. Eşcinsellik deyince, akla doyumsuz bir cinsellik algısı geliyor; sanki eşcinsel kişi herkesle yatmak isteyen, devamlı seks düşünen biriymiş gibi düşünülüyor herhalde. “İş mi vereceksiniz? Tamam, o zaman hemen birlikte olalım!” diyeceğimi mi sanıyorlardı?

Olay basın görünürlüğü kazandıktan sonra TFF’yle diyaloğunuz değişti mi?

Pek çok yazışma yaptık, mahkemeye gitmeden bu işi çözmek istediğimizi ifade ettik ancak Özgener, Aydınlar ve Demirören yönetimlerinin hiçbiri bizi muhatap olarak görmedi. Biz de özel hayatın ihlali gerekçesiyle TFF’yi mahkemeye verdik ve maddi ve manevi tazminat istedik.

TFF kendini nasıl savundu?

Bilgileri basına avukatımın sızdırdığını, eşcinsel olduğum için değil, performansım yüzünden bana maç verilmediğini söylediler. 14 yıl boyunca çıktığım maçların gözlemci raporlarını ve puan ortalamalarımı gösterince bu iddiaların aslı anlaşıldı. TFF’nin büyük bir şaşkınlığı var; biz özel hayatımın ifşa edilmesinden ötürü dava açmışken mahkemeye gelip benim hakemlik performansımın yetersiz olduğunu söylüyorlar. Ne savunma yapacaklarını bile bilmiyorlar yani.

Yargı süreci şu anda hangi aşamada?

hakem_belediye kaosgl

21 Mayıs’ta 8’inci duruşmamız görülecek ve bilirkişi raporunun gelmesi halinde davadan karar çıkması ihtimali var. İstanbul Valiliği İnsan Hakları Komisyonu’na yaptığım başvuru incelendi ve hazırlanan raporda “geniş bir insan hak ihlalleri silsilesi” yaşadığım belirtildi. Mahkeme sunduğumuz bu raporu da dava dosyasına ekledi. İlk duruşmadan beri davayı bir basın ordusu takip ediyor ve hâkim de aklıselim bir kişi, ortadaki maddi bulguları görüp kararını ona göre vereceğini umuyorum.

Bu davanın ayrımcılıkla mücadele bağlamında önemi ne?

Kazanırsak sadece hakem camiası değil, ayrımcılığa ve haksızlığa uğrayan herkes için önemli bir karar olacak. Federasyonlarından diplomalarını alamayan başörtülü bir tekvando hocası ve eşcinsel bir vücut geliştirme eğitmeni, bu davanın basın gündemine gelmesiyle meselelerini çözdüler. İlgili federasyonlar olaylar basına yansırsa benimki gibi büyür diye korktular. Bu mücadeleyi, benzer ayrımcılıklara uğrayanlar cesaretlenip haklarını arayabilsinler diye sürdürüyoruz.

Yeniden hakemlik yapabilecek misiniz?

Hakemlik haklarımın iadesini talep ettiğim dilekçeyi 21 Şubat’ta TFF’ye verdim. 21 Nisan’a dek olumlu veya olumsuz bir cevap vermeleri gerekiyordu ancak hala bir yanıt vermediler. Biz de önümüzdeki hafta iş mahkemesinde işe iade davası açacağız. Gerekirse meseleyi AİHM’e, FIFA ve UEFA’ya da götüreceğiz. Haklı olan mutlaka kazanır ama mücadele etmeden hiçbir şey olmaz.

Başlattığınız mücadele sporda homofobinin önlenmesine katkı verdi mi?

Türkiye’deki taraftar grupları basın açıklamaları yaparak bana destek verdiler. Taraftar gruplarıyla birlikte sporda homofobi karşıtı çeşitli etkinliklere ve söyleşilere katıldık. Almanya’daki Bayern Munih, Shalke 04, St. Pauli takımlarının taraftar grupları stadyumlarda pankartlar açarak destek oldular. İBB taraftar grubu Boz Baykuşlar, “Onun düdüğü onun kararı!” yazan bir pankart açmak istedi ama polis izin vermedi! LGBT örgütlerinin ve insan hakları dernekleri bana zaten destek veriyorlar ama taraftarların yanımda olması çok önemli. Erkek egemenliği ve maçolukla özdeşleşen bu sporu ve diğer tüm sporları homofobiden birlikte kurtaracağız.

St. Pauli tribünlerinde Dinçdağ ile dayanışma için açılan pankart.

St. Pauli tribünlerinde Dinçdağ ile dayanışma için açılan pankart.

“Sporda homofobiyi birlikte yeneceğiz”

“Devletin Çerkeslere baskı yapmasına gerek yok, zaten her şeyi yaptılar!”

Çarlık Rusya’sından sürülen Çerkesler, kültürlerini 150 yılı aşkındır Anadolu’da sürdürüyorlar. Sürgünden kaçan Çerkeslerin Türkiye’deki sorunu ise devletin yerleşik asimilasyon politikası. Devletin anadil eğitimine destek vermemesi sebebiyle kaybolmaya yüz tutan Çerkesçe, her yeni nesilde daha da unutuluyor. Kültürel hakların tanımayan zihniyeti, kaybolan dili ve kültürel ayrımcılığı, Çerkes demokratik kitle örgütlülüğü gönüllülerinden Bjaşo Gujan Ceyhan, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı. 
Röportaj: Doğu Eroğlu
Anadolu’da Çerkeslerin yaşadıkları belli yerler var mı?

Türkiye haritasını açıp baktığınızda, Çerkesler’in belirli yerlere, kimi kaygılar sebebiyle yerleştirildiği anlaşılır. Çarlık Rusya’sından sürülen Çerkesler Anadolu’ya sürgün edildiklerinde, kenti dış etkilerden korumak için İstanbul çevresine yerleştirilmişler. Sinop’tan Hatay’a düz bir çizgi çekildiğinde, o hatta yaşayan pek çok Çerkes olduğu görülür. Herhangi bir Kürt isyanı patlak vermesi halinde Çerkeslerin tampon görevi görmesi planlanmış. Benzer sebeplerle Çerkesler, sorunlu Arap topraklarına, yani Ürdün, Suriye ve İsrail’e de yerleştirilmişler.

Çerkesler için tasarlanmış, Osmanlı döneminde başlayan bir asimilasyon sürecinin varlığından söz edebilir miyiz?

Osmanlı zamanındaki asimilasyon Türklüğe doğru değil, Çerkeslerin İmparatorluk’un bir parçası olması için yürütülüyordu. Elbette devlet eliyle yürütülenin yanı sıra, doğal bir asimilasyon da vardı; baskın kültür arasında ilk göçenler doğal olarak erimeye başladılar. Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde Çerkesler de bağımsızlık savaşına katıldılar ve pek çok cephede savaştılar. Ancak Çerkes Ethem vakası yüzünden tüm Çerkesler hain ilan edildiler. Ülkücü, milliyetçi kesimde de Çerkeslere ilişkin böyle bir yargı oluştu. Bu algının tüm Türkiye’ye yayılmamasının muhtemel bir sebebi, Çerkeslerin Kürtler gibi belli bir yerde toplu olarak yaşamamalarıdır. Ayrı yerlere yerleştirildiğimiz, çok defalar sürgün edildiğimiz için asimilasyonumuz Kürtlerden daha kolay oldu.

Asimilasyonun anadile etkisi nasıl oldu? Genç nesiller Çerkesçe konuşabiliyor mu?

Büyükannelerim ve büyükbabalarım Çerkesçe bilirler, evde de Çerkesçe konuşurlardı. Anne-babam da aynı şekildeydi; hala bizle Çerkesçe konuşurlar. Biz de az çok anlayabiliyoruz ancak aksi yönde yoğun bir çalışma yapılmadığı takdirde sonraki nesilde Çerkesçe tamamen yok olacak. Çünkü söylenenleri anlamamıza rağmen, Çerkesçe’nin telaffuzu da biraz zor olduğu için konuşamıyoruz. Bugün Çerkesçe UNESCO’nun kaybolmak üzere olan diller listesinde yer alıyor.

Çerkesleri hedef alan asimilasyon çalışmaları nasıl işletildi?

Eskiden Çerkeslerin köylerine “Türkçe konuş vatandaş!” yazan pankartlar asılıyordu. Elbette bunlar bizim neslimize yansımadı. Benim ayrımcılıkla tanışmam daha çok ismimden ötürü oldu. Adım Gujan olduğu için Çerkes olduğum hemen belli olur. Çerkesçe olduğunu anlamayanlar bile, “Bu isim hangi dilde? Anlamı ne?” diye sorarlar. Çerkesçe olduğunu söylediğimde ise genellikle, “Tamam canım, zaten siz de Türk’sünüz” gibi tepkiler verirler. Çerkesleri “Kafkas Türkü” olarak görme politikası azalsa da sürüyor. Çerkesler eylemlerle ve mitinglerle ön plana çıktıkça bu algı azalıyor.

Örgün eğitim kurumlarındaki endoktrinasyon tartışması, son yıllarda giderek büyüdü. Çerkesler için okul hayatının başka karanlık noktaları var mıdır?

Hep tartışılan öğrenci andı gibi meseleler elbette bizim için de geçerliydi. Her sabah andımızı okuyordum, “Türküm, doğruyum” diyordum ama çok da ilgimi çekmiyordu aslında. Ritüel gibiydi, bize ne söylerlerse bağırarak tekrarlıyorduk işte… Çerkesler için asıl büyük travma, ki hala da sürdüğünü sanıyorum, lise tarih derslerindeki kavgalardır. Lisede Çerkes Ethem anlatılacağı zaman tarih hocasıyla mutlaka kavga edilir! Neyse ki benim hocam oldukça anlayışlıydı, “Ben size müfredatı anlatıyorum ama bu işin aslı böyle değildir” diye belirtmişti. Tarih öğretmenlerinin çoğu Çerkes Ethem’i hain bellemiştir.

Aileniz Çerkesçe öğrenmeniz için özel bir çaba sarf etti mi?

Annem ve babam Amasyalı, bense İskenderun’da doğdum. Önce İzmir’de, sonra da Antalya’da yaşadık. 3 yaşıma gelinceye dek ailem benimle Çerkesçe konuşmuş ve her dediklerini de anlıyormuşum. Normalde bebekler 2 yaşından sonra konuşmaya başlarlar ama ben 3 yaşıma gelmeme rağmen hiç konuşmuyormuşum. Çift dille büyüyen çocuklar hep geç konuşur zaten… İzmir’de yaşadığımız sırada komşular, çevrede yaşayanlar, “Çerkesçe konuşmaya devam ederseniz çocuk hiç konuşamayacak” gibi şeyler söylemişler. Bu uyarılardan da etkilenip, benimle yalnızca Türkçe konuşmaya başlamışlar. Böylelikle ben Çerkesçe öğrenemedim; anadilden bana kalan kulak aşinalığı oldu. Hâlbuki köyde büyüyen kuzenlerim son derece iyi şekilde Çerkesçe konuşabiliyorlar.

Çocukken anadilinizi öğrenemediğiniz için pişmanlık hissediyor musunuz?

Elbette, bana Çerkesçe öğretmedikleri için ailem de pişman. Ama bu pişmanlıklarının epey bir süre farkına varamamışlar. Benim çocukluğumda evde Türkçe konuşmaya döndükleri için benden 5 yaş küçük kardeşim Jan’la da hiç Çerkesçe konuşmadılar. Onun benim kadar kulak aşinalığı bile yok… Ailem gibi ben de geç ayırdına vardım anadilimi bilmediğimin. Evin içinde devamlı duyduğum, çok kulak aşinalığım olan bir dil ama konuşmaya kalktım mı o kelimelerin hiçbirini hatırlayamıyorum, hatırlasam da telaffuz edemiyorum.

İsminizden ötürü sıkıntı yaşadınız mı?

İsmim Gujan ancak resmi kayıtlarda ismim Güşan olarak geçiyor, daha doğrusu nüfus memurunun uygun gördüğü ismim bu. Memur Gujan’ı aklı sıra Türkçeleştirmek için Güşan yapmış ama ne tesadüftür ki, Güşan da bir başka Çerkes ismi. Belli bir yaşa kadar, ortaokula dek Güşan ismini kullandım. Çocuklar o yaşlarda çok acımasız oluyorlar; ismimin değişik olmasından ötürü çok dalga konusu oldum. Gülşah adında bir sınıf arkadaşım vardı, ne zaman ikimizden birinin adını söyleseler, Gülşah da ben de ayağa fırlardık. Biraz da tepkilerden sıkıldığım için ortaokulun sonunda Gujan’ı kullanmaya karar verdim. İleride Gujan’ı resmi adım olarak kullanmak için mahkemeye de başvuracağım. Soyadımın da benzer bir hikâyesi var. O da devletin asimilasyon politikalarının bir ürünü. Çerkeslerde sülale isimleri önemlidir ve herkes kendini tanıtırken sülale ismini de söyler. Türkçe okunuşu Bjaşo olan soyadımız, Türkleştirilme sırasında rastgele Ceyhan olarak değiştirilmiş. Devletin bu tutumu yüzünden yeni bir gelenek oluştu; artık kendimizi tanıtacağımız zaman ilk önce sülale ismimizi söylüyoruz. Örneğin, Bjaşo Gujan Ceyhan diye tanıtıyorum kendimi.

Hâlihazırda süren dayatmalar neler?

Şu anda eksiklikler var, dayatmalar zaten zamanında gerçekleşti. Geçmişte Türkçe konuşmamız için baskı yapıldı, köy adları Türkçe’ye çevrildi, ilkokulda Çerkesçe konuşan çocuklar yüzünden öğretmenler bile cezalandırıldı. Ancak Çerkesler ayrı ayrı yaşadıkları ve örgütsüz oldukları için bu baskılar Çerkeslerin büyük bir kısmının asimile olmasına yol açtı. Bu yüzden, bugün itibarıyla Çerkesler üzerinde baskı kurulmasına ihtiyaç yok. Çünkü zamanında her şeyi yaptılar; Çerkesler şu anda geçmişte yitirilenleri geri kazanmaya çalışıyorlar.

Çerkesler kültürel haklarını savunduğunda kamuoyundan nasıl tepkiler alıyorlar?
945828_4748820714613_459206901_n

Türk milliyetçisi çizgisinde olanlar çoğu zaman, “İşte, bunlar da başladı. PKK’nın peşine takıldılar” diyorlar. Kimlik mücadelemiz devam ettikçe baskıların artacağına da eminim. Çerkesler ne zaman kültürel bir hakka sahip çıksa, bölücü yaftası yiyorlar. Lise zamanlarımızda, “Siz de Türk’sünüz” gibi laflarla karşılaştığımda, Kafkasya’da yaşayan Türk kökenli halklar olduğunu, Çerkes kültürünün de o kültürlerle benzerlikler taşıdığını ama Çerkeslerin farklı bir millet olduğunu anlatırdım. Hala tartışmaların sürdüğü noktalar var. Genellikle kamuoyu Çerkesleri, Çerkes tavuğu, Çerkes kadınlarının güzelliği ve Çerkes oyunlarından ibaret görüyor. Bizim anayasamız sayılabilecek Xabze’mizi, Adiğağe’mizi bilmiyorlar.

Çerkeslerin kültürel haklar için örgütlülüğü hangi seviyede?

1960’lara dek Çerkeslerin Türkiye’de örgütlü bir yapısı yoktu. Birkaç şehirde Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği adında küçük örgütlenmeler vardı. Bu örgütlerin merkezileşip federasyon olma çabası sırasında, 5 Kasım 1977’de T’sey Mahmut Özden isimli bir genç, siyah bir cipten otomatik silahlarla açılan ateşle katledildi. 1979’da ise İçel Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nden Ali Öge isimli bir genç, dernek binasının taranması sonucunda yaşamını yitirdi. Ardından gelen darbeyle bütün dernekler kapatıldı ve federasyon çabası sona erdi.

Bu saldırıların hedefi neydi?

Örgütlenmenin bir üst kademeye geçmesini önlemek istediler ve o zaman için başarılı da oldular. Derneklerin çalışanları ve gönüllüleri sorgulandı, bazıları işkence gördü. İşin garibi ise, Kontrgerilla içerisinde çok sayıda Çerkes olması. 12 Eylül’de içeri alınanlar, kendilerini sorgulayan kişilerin Çerkesler olduğunu söylerler. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” derler ya, Çerkes’in de Çerkes’ten başka düşmanı yoktur!

Asimile olanlar olmamakta direnenlere baskı mı kuruyorlar?

Milletimiz Türkçe’de “Çerkes” şeklinde yazılır ve okunur. Ancak nedense “Çerkez” şeklindeki kullanımı yaygınlaşmıştır. Üstelik Türk Dil Kurumu da bu şekilde kullanır. Asimile olmuş bazı Çerkesler, Türk’ten daha çok Türkçü, devletten daha çok devletçi davranıp, Çerkesliklerini ikinci plana atarlar. Burada Çerkes kelimesi turnusol kâğıdı işlevi görüyor resmen. “Z” ile yazanlar genelde asimile olmuş olanlardır. Bu kişiler, biz işlerine gelmeyen bir şey yaptığımızda da “Bunlar Çerkes değil, biz böyle şey yapmayız. Biz Türk’üz” demeye başlarlar.

21 Mayıs 2011'deki Çerkes soykırımı anması mitinginden bir kare. Fotoğraf: 21may1864.org

21 Mayıs 2011′deki Çerkes soykırımı anması mitinginden bir kare. Fotoğraf: 21may1864.org

Çerkeslerin şu andaki örgütlülüğü ne durumda?

Kültürümüzü 150 senedir Anadolu’da yaşıyoruz. Bunu bu şekilde sürdürebilmemizin bir sebebi de örgütlülüğümüz; dernekler ve Kafkas Dernekleri Federasyonu. Şu anda federasyona bağlı 56 dernek var. Bunlara gidenler, çalışmalara katılanlar en az asimile olmuş, kültürünü hala kaybetmemiş olanlar. Çerkeslerin arasında devrimci bir yapılanma olmadığı için, benim de kurucu üyesi olduğum Yoksullar ve Yoksunlar İçin Demokratik Çerkes Hareketi diye bir örgütlenme yarattık. Federasyonun eksik kaldığı yerleri tamamlamak, diğer demokratik kitle örgütleriyle bağlarımızı güçlendirmek istiyoruz. 21 Mayıs 1864, Çerkesler’in en büyük sürgün ve soykırım günü. Bunu Türkiye’deki diğer halklara anlatmak istiyoruz. Diğer halklara kültürümüzü tanıtmak ve onların kültürlerini de tanıyarak dayanışmayı yükseltmek istiyoruz.

Çerkes demokratik kitle örgütlülüğüyle siz nasıl tanıştınız?

Antalya’ya taşındığımızda ailem kentteki diğer Çerkeslerle tanışmak için derneğe gitmeye başladı ve bana da gelmemi teklif etti. Xabze dediğimiz kurallar bütününün varlığını biliyordum ama içinde neler olduğundan habersizdim. Xabzemizin temeli saygıdır, kim olursa olsun saygı duyulması gerektiğini öğütler. Çocuk yaşta, henüz ortaokulda oraya gidip de bana yaklaşımlarındaki saygıyı görünce çok etkilendim. Merak edip gittim ama ilk gidişimden sonra bir daha da çıkmadım. Lisede okuldan sonra, eve bile uğramadan derneğe giderdik. Çoğu vaktimiz orada kitap okumakla, insanlarla sohbet etmekle, Çerkes kültürünü bizden daha iyi bilen büyüklerimizi dinlemekle geçerdi.

Çerkeslerin devletten kültürel talepleri neler?

İlk isteğimiz yer adlarının, köy isimlerinin iade edilmesi. Memleketim Amasya’nın Hamamözü Köyü. Çerkesçesi Hakuçhable olarak geçiyor ancak bu Çerkesçe ismin resmiyette hiçbir geçerliliği yok. Yer isimleri tamamen eski haline döndürülmese bile Çerkesçe yer isimlerinin de ikinci isim olarak eklenmesini istiyoruz. Dil konusunda devletten destek bekliyoruz. Dili bilen insanlarımız var ancak dili bilmek öğretme yetisine sahip olmakla aynı şey değil.

Çerkeslerin gündeminde anadilde eğitim mi, yoksa anadil eğitimi mi var?

Şu an için anadilde eğitim tartışılmıyor. İlk derdimiz kaybolmak üzere olan dilimizi kurtarmak. Akademik anlamda canlı tutmak zaten bizim yapabileceğimiz bir şey değil. Bazı dernekler gençler için kurslar açıyor ancak bu tür çabalar bir yere kadar faydalı olabiliyor. Ciddi manada Çerkesçe akademik bir birikimden söz etmek de henüz mümkün değil. Çerkesçe yayın Ankara Çerkes Derneği’nin gençlik komisyonu Dimag diye yarı Türkçe yarı Çerkesçe bir yayın çıkartıyor. Bunun dışında federasyonun çıkarttığı Nart Dergisi var. Ayrıca Jineps adında, Türkçe yayınlanan bir gazete var. Taleplerden bir diğeri de Çerkesçe radyo ve televizyon. Çerkesçe yayın yapan Ürdün merkezli Nart TV var ancak bunu da sadece uydu bağlantısı olanlar izleyebiliyor.

“Devletin Çerkeslere baskı yapmasına gerek yok, zaten her şeyi yaptılar!”

“Bu ülkede barışı savunmak suç!”

Nazlı Masatçı, Türkiye’nin pek çok yerinde ve dünyanın farklı ülkelerinde, Yenikapı Tiyatrosu ile sokakta tiyatro oyunları sergilemiş bir sanatçı. Masatçı’nın oyunlar sırasında tolere ettiği şiddet, 2010 yılında vicdani retçi İnan Süver’e destek olmak için Gogol’un Palto’sunu oynamasından sonra biçim değiştirdi. Halkı askerlikten soğutma suçunu işlediği iddiasıyla yargılanan ve 4 ay ertelenmiş hapis cezası alan Masatçı, sokakta tiyatro yapanların karşılaştıklarını ve savaşa karşı çıktığı için verdiği hukuk mücadelesini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik

Tiyatroyla 6 yaşında tanıştım ve o günden beri sadece lise dönemimde babam öldüğü vakit 2 yıl ara verdim. Tiyatroyu zaten çok seviyorum ama benim için ideolojik olarak tiyatro bir araç. Sanatın değiştirici, dönüştürücü gücünü ön plana alıyorum ve daha estetik bir dille bir şeyleri anlatmaya çalışıyorum. Yani sokaklarda bildiri dağıtmak yerine sokak tiyatrosu oyunculuğu yapıyorum. Haliyle çok bilinen, alışılagelmiş bir şey yapmıyoruz. Ancak amacımız marjinallik değil; daha yakın, daha güncel şeyleri yakalayabilmek, bir derdi insanlara daha yakından anlatabilmek. 7 sene önce bu şekilde yola çıkmış bir tiyatro grubu olan İzmir Yenikapı Tiyatrosu oyuncusuyum. Grubun kurulduğu ilk 2 yıl hep eylemlerde, pazar alanlarında, mahallelerde etkinlikler yaptık. Kendimize laboratuvar tiyatrosu da dediğimiz için ikinci yıldan sonra sahne oyunları da oynayarak kendimizi geliştirmeye çalıştık.

Ayrıca köy tiyatrosu da yaparak ülkenin her yanını geziyoruz. Örneğin tüm Karadeniz’i gezdik; Çukurova, Kırklareli taraflarını da aynı şekilde… Avrupa’da da sokak tiyatrosu yaparak 4 ülke, 17 şehir gezdik. Aldığımız tepkiler hemen hemen aynıydı. Hatta şaşırtıcı bir şekilde polislerin tepkileri de benzerdi farklı ülkelerde. “Sadece bizde var böyle işler” düşüncesi yanlışmış, bunlar hep aynı fabrika çıkışlı.

Neden sokak tiyatrosu yapmayı tercih ediyorsunuz?

Sahne tiyatrosunda etken-edilgen bir durum vardır. Biz sokağa çıkarak seyirciyi etken hale getiriyoruz. “Aslında burada anlatılan senin hikayendir”i sunmaya çalışıyoruz. “Halka indim, halktan çıktım, oraya indim, burdan çıktım” gibi değil; tamamen herkesin evinden aynı harçlıkla, aynı açlıkla çıktığını, aynı tacize uğradığını, aynı şiddeti gördüğünü gösterip, “Acaba buna dair şöyle de bir yol olabilir mi?” diye sordurmaya çalışıyoruz. Her oyunda ufak farkındalıklar yaratmak önemli olan.

Ne gibi oyunlar sergiliyorsunuz?

Mutlaka bir dert üzerine oluyor ve genellikle bizim dertlerimiz de tabii ki işçi sınıfı hakkında. Çünkü kendimizi sosyalist ve feminist bir tiyatro olarak tanımlıyoruz. “Feminist Sanatçılar Platformu” diye bir platform kurduk. Bunun işlemesi için de oyuncu, yazar, şair, heykeltraş gibi pek çok sanatçıyla birlikte hareket etmeye çalışıyoruz. Bizim derdimiz aslında senin veya benim babam eve nasıl geliyorsa; ben nasıl okuyor veya okuyamıyorsam; koşullar beni nasıl bir evliliğe sürüklüyorsa, bu gibi kalıplara, “Hadi bir de bu taraftan bakalım” anlayışını geliştirebilen ürünler ortaya çıkartmak.

Gogol’un Palto’sunu biz oyunlaştırmıştık ve diğer gruplarla paylaşmaktan da sevinç duyuyoruz. Herkes farklı şeyler katar, ortaya bambaşka güzellemeler çıkar. Sarı-Sıcak diye başka bir oyunumuz var kot taşlama işçilerinin ölümlerini, biraz da Ceylan Önkol’un hikayesini anlatan. Belki bunlardan da seneye, öbür senelerde açarlar birer dava. Kadın hikâyeleriyle de çok ilgileniyorum. “Küçük Sevinçler Bulmalıyım” diye çok da güzel bir kadın oyunum var. Bununla beraber de 40-60 yaş aralığında 35 kadar kadınla bir kadın tiyatrosu kurduk ve onların hikayelerinden bir oyun sunduk .

İmparatorluk Kuranlar oyunundan bir kare

İmparatorluk Kuranlar oyunundan bir kare

Bahsettiğiniz oyunların içeriğine bakılırsa tiyatro bugüne dek pek çok engellemeyle karşılaşmış olmalı.

Yenikapı Tiyatrosu, geçmişten beri o kadar çok baskı gördü ki… Kulisimize ve seyircilerin olduğu salona köpeklerle girip, bomba aradıklarını bilirim. Yönetmenimizin üzerinde 6, oyuncu arkadaşların bazılarında da birer dava var. Sokaklarda engellendik, yasaklandık, gözaltına alındık. Afiş asmaktan gözaltına alınanlar bile var. Yani aynı duvara aynı anda asılan iki afişten, başka bir etkinlikle, bir mekânla ilgili olanı görmezden geliniyorken, oyunun ismi “İsyan” veya “Devrim” gibi bir isimse hemen bizi gözaltına alıyorlar.

Oyunlarınız sırasında nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Hep kalabalık oyunlar oynadık ve çok da güzel tepkiler alıyoruz. Sokak tiyatrosu önceden biletini alıp, saatini kurup, gittiğin bir şey olmadığı için maksimum 12-13 dakika içerisinde, estetik bir anlatım, müzikler ve oyunculuk ile insanların ilgisini her daim canlı tutmak zorunda. 12 dakikalık oyunun hangi anında izlemeye başlarsa başlasın, seyircinin oyunda işlenen sorunu hemen anlayabilmesini sağlamak zorundayız. En azından “Bu bir kadın sorunu,” “Bu bir işçi sınıfı sorunu” dedirtmeli veya çok da politik olmaya gerek yok, “Bu bir ekmek derdi” diye düşündürmeli.

Merkezi yerlerin koşulları belli zaten ama örneğin İzmir’de Kadifekale diye bir yer var. Burası biraz daha saklanmış, ötekileştirilmiş, genellikle Kürt halkından insanların yaşadığı bir bölge ve haliyle yaşadıkları olaylardan ötürü dışarıdan gelenlere karşı bir güvensizlikleri var. Aynı zamanda çocuk tiyatrosu da yaptığımız için diğer insanların fazla gitmediği Kadifekale ya da Limontepe gibi yerlere giderek, belki de hayatlarında hiç tiyatro görmemiş, televizyonları bile olmayan çocuklara tiyatro yapmaya karar verdik. Kendimize, “Onlarla nasıl iletişim kurarız, nasıl aralarına gireriz de bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirebiliriz?” sorusunu sorduk. İlk gidişimizde bizi hiç tanımadıkları için dost muyuz, düşman mıyız bilemediler, taşla bir oyuncumuzun kafasını yardılar. Biz, “Dur!” demeye kalmadan ortalık kan revan içinde kaldı yani. Ama biz hemen ertesinde bir daha, bir daha gittik ve artık sonraki gidişlerimizde bizi misafir ediyorlardı, evlerinde kalıyorduk. Biraz da zorlamak gerekiyor yani.

Oyunlarınızı takip etmek üzere polis geliyor mu?

Genelde sivil polisler oluyor; laf atıyorlar, onlar da oyuna giriyorlar yani. İzmir’de, bir de nedense Taksim’de birbirimizi ezbere biliyoruz, zaten anlaşılıyorlar da hemen. Provoke eden çok az oluyor çünkü seyircinin gücünden korkuyorlar.

Örneğin kurulduğumuzdan beri oynadığımız Palto oyununda ben anlatıcıyım, o yüzden laf biraz daha fazla bana düşüyor. Bir de bir dans sahnesi vardır seyirciyi oyuna kattığımız. Ne zaman ben anlatıcı olsam o dans sahnesi sırasında tesadüfen gidip bir sivili dansa kaldırıyorum. Artık onlar da biliyorlar, “Çekilin, bu kız dansa kaldırıyor” deyip uzaklaşıyorlar. Bir kez Urla’da bir sivil polis ben çok ısrarcı davranınca, “Ne olur beni bırak, sivilim ben doğru olmaz” dedi. Baktım çok mahçup halde, “Tamam” deyip bıraktım. Muhtemelen bilerek yaptığımı falan sanıyorlar ama benim hafızam çok zayıftır, zaten oyun sırasında çok dikkat de etmiyorsun.

Oyun sırasında polislerle iletişiminizin laf atmanın ötesine geçtiği oldu mu? Hiç oyun sırasında gözaltına uğradınız mı?

O da oldu! İstanbul’da oynarken, bizi bir anda hırpalamaya başladılar. Ama bir adap vardır sonuçta; oyun asla bozulmaz, aksaklık olması halinde oyuncu aksayan tarafı hemen yamayıp aynen devam eder. O yüzden anlatıcı hırpalanırken, bir şey yokmuş gibi anlatmaya çalışıyor, elini kolunu kurtarıp devam ediyor. Ama sonunda dayanamadık ve “Ne oluyor burada? Biz bir oyun sergiliyoruz ve yasal olarak da buna iznimiz var” dedik. Müzisyenlerin, heykeltraşların, herkesin sokakta sanat yapma özgürüğü var, bu bir haktır. Ama güzel devletimiz bir yasayı koyarken, aynı zamanda kafalar karışsın diye bir de zıttını düzenlediği için, polis de, “Bak, böyle bir yasal hakkım var” dedi. Aslında onun gösterdiği düzenleme tam olarak bunu karşılamıyor ama, “Benim hakkım açıkça bunu koruyor” dediğimde, “Burası Taksim, yasalar aynı değil” diye cevap veriyor.

Böyle bir cevabı kanunen nasıl açıklayabiliyor? Ankara’da da sık sık müzisyenlerin başına benzer şeyler geliyor. Başka caddelerde sokak müziği yapmaları sorun teşkil etmezken Yüksel Caddesi’nde sürekli taciz ediliyorlar, gözaltına alınıyorlar.

Türkiye’nin her yerinde gece 12’yi geçmemek kaydıyla, eğer bas bas bağırmıyorsan müziğini istediğin gibi yaparsın. Benim oyunum da zaten 15 dakika, yapar giderim. Bize “Burası Taksim” diyor ama aynı oyunla Kadıköy’de de arkadaşlarımızın gözaltına alındığını söylediğimizde, “Evet, orası da Kadıköy” diyor. Ankara için de, “Burası da Kızılay” diyor işte. Yani diyorlar ki, “Kusura bakma böyle merkezi yerler için ben başka bir yerden emir aldım ve durumu biraz değiştirdim.”

Bunun dışında pek çok şey var yaşadığımız. Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali’ne geldiğimizde gecenin 3’ünde polisler sanki bizi İzmir’de bulamamışlar gibi otelde gözaltına alındık. Sebebi de 5 sene önce yönetmenimizin YÖK eylemine katılmış olmasıymış. Bizim için dert değil, ufkumuz genişliyor. Bir de komedi oynadığımız için böyle dengesiz işlerle bize çok yardımcı oluyorlar aslında. Tabii ki yüzlerine söylemiyoruz bunu, gidip de teşekkür etmiyoruz ama nihayetinde durum bu.

2010 yılının Ağustos ayında Gogol’ün Palto oyununu sergileyerek katıldığınız İnan Süver’e destek eyleminden sonra sizin de hakkınızda bir dava açıldı. Biraz o süreçten bahseder misiniz?

İzmir Yenikapı Tiyatrosu olarak birçok dernek ve örgütle dayanışma halindeyiz. Daha öncesinde de pek çok eyleme katıldım ama polis tarafından uğradığım şiddet ve tacizi fark etmem, dava açılmadan önceki son üç eylemdi. Bu üç eylemde de, tiyatro ekibimizin bir oyuncusu olarak oradaydım. Orada ÖDP, TKP, ESP, BDP’den pek çok insan vardı. Beş tane iri yarı sivil birbirlerine beni göstererek sürekli taciz ediyorlardı. Bunu farkedip oradaki örgütlerden tanıdığım insanlar geldi yanıma, “Nazlı, neden sürekli seni gösteriyorlar?” diye sordular. Sonunda ben, “Neden bakıyorsunuz? Ne var?” diye kafamla bir hareket yaptım, karşılığında bana güldüler. Bu çok onursuz bir davranış biçimi. Benim hislerime karşı çok büyük bir şiddettir bu. Kimin önünde, neyi ispatlamaya çalışıyorsun? Zaten korkuyor olsam orada olmazdım. Hani, “Ben güçlüyüm, seni istediğim an alırım” demeye çalışıyor. Ama çok iyi biliyor ki o an, o alanda ben çok daha güçlüyüm. İkinci ve üçüncü eylemde de aynı şey oldu. Son eylem ise bildiğiniz gibi vicdani retçi İnan Süver’e destek için yapılan bir eylemdi. İnan Süver o sırada hala hapisteydi ve çok kötü durumdaydı. Sürekli mektuplarını okuyorduk; işkence gördüğü, aç kaldığını, uğradığı birçok zulmü çok net anlatıyordu ve herşey çok sıcaktı. Bir arkadaş son dakikada gelip oynamamızı teklif etti ve biz de yarım saat içinde ekibi toplayıp eyleme gittik. Oyun olarak da Palto’yu oynamaya karar vermiştik. Oyun, bir devlet memurunun hikayesini anlatır, biraz sınıfsal bir durumdur, yoksa vicdani retle hiç ilgisi yoktur.

Hakkınızda dava açıldığını öğrendiğinizde şaşırdınız mı?

nazlı-gözaltı

O oyundan bir süre sonra bir arkadaşım aracılığıyla aramam olduğunu öğrendim. Onu gözaltına aldıkları sırada bir liste çıkartmışlar ve gerçekten o listeden saydığı isimler alındı. Benim elimde kağıt yok ama aranıyormuşum meğer. Tam da turne dönemimdi benim, başka bir şehirde karakola gitsem 2 gün gözaltısı sonra İzmir’e aktarması var. O yüzden İzmir’e döner dönmez de durumu öğrenmek, gerekirse ifade vermek üzere adliyeye gittim. Memurlar önce şok oldu; birbirlerine soruyorlar, “Nereden aldınız?” “Kendisi geldi,” ”Kendisi mi geldi?!” “Evet, kendisi geldi” gibi garip diyaloglar yaşadılar. Sonra beni, tutanağı başka bir karakolun aldığını söyleyerek bir aşağıdaki karakola gönderdiler. Oraya gittim, yine aynı şok ve diyaloglar yaşandı. Onlar da, “Siz Güzelyalı tarafında oturduğunuz için onlar alacaklar ifadenizi, oradaki karakola gitmeniz lazım” dediler. Ben yine “Peki” deyip, o karakola gidecekken, “Gidemezsiniz. Sizi gözaltına alacağız” dediler. İyi de güzel kardeşim, ben kendim gelmişim, üç tane karakol gezmişim. Bir yere kaçacak olmamı hangi mantık alır? Nihayetinde o gün beni bırakmadılar, akşam adliye kapanana kadar tuttular. Ve çok ilginç direkt o gün mahkeme kurdular bana, beni mahkemeye götüren polis de babacan bir adamdı, o da ürktü. 1 buçuk saat ifade verdim. Hakim 20 dakika kadar sonra cübbesini çıkarttı, koltuğuna astı. Ben, “Evet, o eyleme bir tiyatro oyuncusu olarak gittim ve ilerici bütün derneklerin, örgütlerin eylemelerine yine gider, oyunumu oynarım” diyorum. Bana, “Giderim falan diyorsun ama öyle bir dünya yok. Vicdani ret gibi laflar ediliyormuş orada” diyor. “Evet, vicdani ret bir haktır ve pek çok ülkenin yasalarında vardır” diyorum, bana karşı çıkıyor, “Slogan atmışsın” diyor. “Evet, barışçıl bütün sloganları attım” diye cevap verdiğimde, “Elimizde kayıtları var” diyor. Tamam, ben de zaten attığımı söylüyorum. “Tamam ama sen Türk insanını askerlikten soğutmuşsun” diyor. “Bir sanatçı olarak ben insanların savaşmasını istemiyorum. İstesem garip olurdu zaten” diyorum. Sonra bana, “Sen ‘vicdani ret başka ülkelerde vardır’ diyorsun ama onlarda profesyonel asker var. Türkiye’de ise gönüllü olman lazım çünkü bizde öyle doğulmuyor, öyle gelişilmiyor…” diye anlatıyor. Benimle 1 buçuk saat muhabbet etti. “Peki, madem yurdumuza, insanlarımıza bu kadar bağlıyız, o zaman İnan Süver’in içeride yaşadıkları nedir?” diyorum.

Sanki bir aile büyüğüyle tartışır gibi diyaloglar geçmiş aranızda.

Aynen öyle. Bir de üzerindekini de çıkartmıştı. Eğer ben onun karşısında bacak bacak üstüne atamıyorsam onun da daha saygılı olması gerekiyordu, ben sanmıyorum cübbesini çıkartmaya hakkı olduğunu. 1 buçuk saat bana oyunla ilgili hiçbir şey sorulmadı. “Oyun oynarken değil, slogan atarken görüntülerin var” dedi. Ben de bir dahaki duruşmaya kendim getirip, göstereceğimi söyledim. İnternette, Facebook’umda var benim, koskoca devlet bulamamış mı?

Hakimin tavrı davanın kalanında nasıl devam etti?

Diğer duruşmalarda artık benimle konuşmuyordu bile. Sadece, “Değiştireceğin bir şey var mı?” diyordu, ben de olmadığını, benim sokak oyuncusu olduğumu söylüyordum. Bir de barodan avukat vermişlerdi bana başta, yeni bir çocuktu. Gelmiş bana, “Bir daha böyle şeylerle başını belaya sokma” diyor. Bir de dışarıda onunla kavga ettim, sen kimsin yani? O dönem hem stresliyim, hem bir şey bilmiyorum. Duruşmada hakim bir madde söyleyip ondan yararlanmak isteyip istemediğimi sordu, “Karar açıklandığında cezanın 5 yıl geriye bırakılmasını kabul ediyor musun?” diye bir şeymiş. Ben avukatıma bakıyorum, “Ne demem gerekiyor?” diye. Avukat kafasını çevirdi, ben şok vaziyette arkadaşıma baktım o “5 yıl” diye işaret yapınca, öyle cevap verdim. Yani benim 5 yıl boyunca aynı “suçu” tekrar işlememem gerekiyor. Keşke ben işte o 5 yılı kabul etmeseymişim. Çünkü, “Sen zaten kabul etmişsin, ceza alacağım ama en azından ertelensin” diye bakıyorsun gibi anlıyorlar, zorluyorlar seni. Sonradan avukatlar değişti tabii, çatır çatır savunmalar yaptılar. Bir de benim davam sırasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vicdani ret olayını gündeme getirdi. Sonra tepkiler geldi diye rafa kalktı ama olsun.

nuce_08012012-151301-1326031981.11

Dava süresince yapılan kampanyalarda hep sizin adınız ön plandaydı, yargılanan diğer 4 kişi kimlerdi?

Onlar oyuncu değildi. Duruşmalara da başlarda geldiler, sonra gelmediler. Bir tanesi alelade bir çocuk zaten, oralarda çalışıyormuş o gün, almışlar. Biri Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu başkanı Ali Tektaş, onu tanıyorum. Mine Çam’ı da ekip arkadaşımın ablası olduğu için tanıyorum. İşler duruşmalar süresince değişti. Başta hep atılan sloganlar soruluyordu, sonra hakim bana, “Sen öyle bir yerde oyun oynayamazsın” dedi. Bu cümleyi herkes duydu. Belki ben oyunculuğumda bu kadar diretmesem, herhangi bir partiyi veya yasadışı örgütü yapıştıracaktı üzerime. Zaten sürekli bunu yapmıyorlar mı? Birisi üniversitesinde bir tane eyleme katılıyor, çat diye hiç tanımadığı bir örgütle ilişkilendiriyorlar. Elbette o örgütlerin de onurlu bir mücadelesi var ama sonuçta ilişkisi yoksa yoktur. Bu ülkede zaten geçmişten beri hiçbir arkadaşım kendi partisinden yargılanamadı. Çok komik bir şey bu.

Karar duruşmasının olduğu gün neler yaşandı?

Hakimin, cezanın üçte birini alması gerekirken kendi imtiyazını kullanıp 5 aylık cezayı 4 aya indirdi. Niyeti sezebiliyorsun yani. Karar sonrası çıktık ve sinirliydik, nispeten sert bir açıklama yaptık. Hemen zaten çevik kuvvet sardı çevremizi. Ben yatıp yatmamak peşinde değilim ama neden yatayım ki? Benim dışarıda olmam, yaptıklarıma devam etmem gerekiyor. Bu yüzden sana dayattıkları sistemde çok garip karşılanıyor bu duruş. O günkü konuşmamızda da polisler taciz etti, “Güzel, buradan da üç dava daha çıkar” diyerek not aldılar. Ama yıldıramazsınız ki siz beni. Geçmişte Erkan Yücel’ler nasıl yapmışsa ben de bugün için bu gücümü elimde tutmalı ve diğer sanatçı dostlarımın da ayaklanmasını sağlamalıyım. Eğer sanatın dönüştürücü gücü olmazsa, herkesin söylediği ayrı bir tarafa dalgalanıp, unutulup gider.

Başta neden kendi avukatınızı bulmadınız veya beraber yargılandığınız partili kişilerin avukatlarının sizi de savunmalarını istemediniz?

Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin avukatı zaten benim yakın arkadaşım ama hem alelacele çıktığım için öyle bir fırsat olmadı, hem de ben orada bir oyuncu olarak bulunuyordum. Elbette sempati duyduğum bir partim var ama sonuçta partili değilim, benim mücadelem ayrı. Türkiye’de şehir tiyatroları kapanıyor, sahneler yıkılıyor ve ben bunların hakkını savunmak istiyorum. Bir oyuncu asla bu şekilde yargılanamaz. Ama bugün İdil Tiyatro grubundan iki arkadaşımız içeride. Onlara, Grup Yorum’a yapılan şeylerin çok daha acımasız olduğunu biliyoruz. Ben de tüm bu yaşananları, Erkan Yücel’,i AST’ı ve Devrim Tiyatrosu’nu düşünerek, “Onlar da olsa böyle ilerlerdi” inancıyla mücadelemi bu yönde vermeyi seçtim.

Geriye dönüp, 2 yıllık dava sürecinize baktığınızda nasıl bir değerlendirmede bulunuyorsunuz?

Türkiye’de hayvanlara, kadınlara, sanata, sınıfsal farklılıklar sebebiyle insanların çoğuna gösterilen ve hatta insanın kendi kendisine dahi gösterdiği baskılar var. Bu zincirleri biraz olsun kırabilmenin yolu sanattan geçiyor. “Okusaydın iki kitap daha” değil hayat. Eğer sen doğrusunu biliyorsan paylaşacaksın. Bilginin hükmettiği insan değil de, insanın bilgiye hükmetme aşamasına geçtiğimizde daha dayanışmacı, koşullar içerisinde birbirini daha iyi anlayabilen insanlar olacağız. Bunun olması için sanat yapmamız, sanatın anlaşılması için ise sanatı insanlara götürmemiz gerekiyor. Ben bu ekipte olduğum, bu dava açıldığı için mutluyum. Demek ki iyi bir şey yaptık, demek ki doğru yerdeyim. Eğer buradan ilerlemeye devam edersem, yaşanan onca acıyı, gözyaşını hala hissedebiliyorum anlamına gelir bu.

“Bu ülkede barışı savunmak suç!”

“Suçsuz olduğunu ispatlayana kadar suçlusun!”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Silahlı terör örgütü üyeliği iddiasıyla gözaltına alınan ODTÜ öğrencisi Ertan Sinan Şahin, kim tarafından oluşturulduğu belli olmayan “Terör Örgütü Üyelik Başvuru Formu” yüzünden 2 ay tutuklu kaldı. 31 kişinin tutuklandığı davanın serbest bırakılan 10 sanığından biri olan Ertan Sinan Şahin, polisin soruşturma yöntemlerini, delil üretimini ve iki aylık tutukluluğunu Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu

Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) bünyesindeki Ankara Demokratik Haklar Derneği’ne neredeyse ilk kurulduğundan beri üyeyim. Örgütlü güçlere yönelen ülke genelindeki operasyonlardan birine hedef olduk. 13 Kasım 2012 sabaha karşı, DHF üyesi yüzlerce kişinin evlerine baskınlar yapıldı. Benim de tutuklanıp serbest kaldığım davada DHF’den 31 kişi tutuklandı, yalnızca 10 kişi serbest bırakıldı.  1 buçuk yıl boyunca takipler, ortam ve telefon dinlemeleri yapılmış. Polisin, dernekte yaptığımız toplantılarda konuşulanlar üzerine yaptığı çıkarımlar sorguda karşımıza çıktı. Toplantılarda etkinlikler için yapılan afiş asma, insanları davet etme konuşmaları, “Örgüte adam toplandığı” gerekçesiyle bize soruldu. Ne konuşmalarımızda, ne de eylemlerimizde yasa dışı bir şey yok. Ancak polis her şeyi suç kapsamına sokmak için, “DHF, Maoist Komünist Partisi’nin (MKP) yasal alan örgütlenmesidir” gibi bir varsayımda bulunuyor. Dernek hakkında soruşturma veya mali inceleme bile başlatılmıyor ama dernek adına yaptığımız işler yasa dışı örgüt faaliyeti olarak değerlendiriliyor.

Davayı kamuoyu gündemine taşıyan “Terör Örgütüne Üyelik Formu” belgeleri nerede bulundu?

Soruşturma sürecinde, Ergenekon ve Balyoz davalarında da görülen ama uzun süredir rastlamadığımız bir şey oldu. Delil üretiminden, yani basında da yer bulan “Terör Örgütüne Üyelik Formu”ndan bahsediyorum. Herhangi bir dernek mensubu veya avukat olmadan, polis kapıyı kendi kendine açıp derneğe girmiş. O ciddiyetsizlikle bir de dernek ofisinde çay demlemişler, sabah derneğe gelen arkadaşımıza da çay ikram etmişler. Polis, dernekteki arama sırasında bir takım belgeler bulduğunu iddia etti. Bu belgelerde, yani formlarda doğrudan isimler yazmıyor. Örneğin benim olduğu iddia edilende bir kod ismiyle beraber, anne-babamın doğum yerleri, meslekleri yer alıyor; dolayısıyla belge bana işaret ediyor. Altına bir de benim ağzımdan, “Sempati duyuyorum. Bilgisayar işlerine hâkimim, bu konuda örgüte katkı sunabileceğimi düşünüyorum” diye not düşülmüş. Bu belgeler el yazısıyla yazılmış veya bilgisayarlarda bulunmuş değil. Hangi bilgisayarda, kim tarafından oluşturulduğu belli olmayan çıktılar bunlar.

Bu belgeler herkes tarafından düzenlenebilir. Belgelerin size ait olduğu kanıtlandı mı?

Belgelerin bize ait olmadığının ispatlanması için parmak izi incelemesi yapılmasını talep ettik. Kişisel kanaatim, bu belgelerin polis tarafından operasyonun başarısını garanti altına almak için hazırlandığı yönünde. “Biz 1 buçuk yıldır bu insanları içeri tıkmak için emek harcıyoruz. Hâkim ola ki bunları serbest bırakmaya kalkarsa bu belgeler işin garantisi olsun” diye düşündüklerini sanıyorum. Parmak izi tespitinin yapılması belki de 3-4 günlük bir iş ama o raporlar zamanında mahkemeye gelmediği için, hakkında form düzenlenen 4 kişi tutuklandı. Tutukluluğumuz boyunca savcılık her aybaşı tutukluluğun 1 ay daha uzatılmasını talep etti. İkinci ayın sonunda gelen raporlarda, belgelerde bize ait parmak izi bulunmadığının tespiti üzerine hâkim savcılığın talebini kabul etmedi ve serbest kaldık. Aynı davada başka kentlerde tutuklanan kişiler, haklarında böyle şüpheli belgeler olmadığı için hala tutuklular.

Derneğe yönelik bir operasyon beklentisi içerisinde miydiniz? Daha önce de baskılar var mıydı?

DHF’nin temel işlevi, temel demokratik haklar ve özgürlükler için mücadele yürütmektir; dernek haftalık ve aylık yayınlar çıkartır, afişler ve bildiriler dağıtır, basın açıklamaları düzenler ve mitinglere katılır. İş hakları, eğitim hakkı, sosyal haklar ve daha pek çok konuda, demokrasi bilincinin yükseltilmesi için çalışır. Demokratik bir kitle örgütü ne yaparsa onu yapar yani.

Son derece şeffaf ve yasal bir kurum olmamıza karşın, dernek üyeleri uzun süredir takip altındaydı ve tehditlere hedef oluyorlardı. Hatta polisler ellerinde bilgisayarlara dernek üyelerinin ailelerine gidip görüntüler eşliğinde, “Bak senin çocuğun afiş asıyor, slogan atıyor” gibi konuşmalar bile yapmışlar. Yasa dışı bir iş olsa zaten soruşturma açılır; yaptığımız her şey yasal olduğundan aile, mahalle ve toplum baskısını devreye sokmaya çalıştılar.

Kimi zaman derneğin yayınlarını okuyup beğenen kişiler bizle tanışmaya gelirler. Bu kişilerin bizle bağlantı kurmasıyla birlikte takip ve taciz başlar. Bizle tanışıp, derneğe katılmak istediğini söyledikten sonra, polis tehditleri yüzünden telefonlarımıza bile çıkamayan kişiler oldu.

Bu baskının sebebi ne?

Baskı, DHF’nin savunduğu siyasi hattan kaynaklanıyor. Demokratik hak mücadelesi yürütürken, devletin kazanılmış hakları elimizden rahatça alabileceği gerçeğini yadsımıyoruz. Belirli sınırlara hapsedildiği zaman, devlet muhalefete göz yumuyor. Zararsız bir basın açıklaması devleti rahatsız etmezken, eylemler kitleselleştikçe, kazanımları kalıcılaştıkça muhalefet tehlikeli olmaya başlıyor.

Türkiye çapında DHF’ye yapılanların benzerini, Dersim’de daha küçük ölçekli olarak yaşamıştık. Dersim AKP’nin hedefindeydi ve kentte beyaz eşya dağıtılıyordu. DHF cemaatleşmeye karşı koydu ve önemli sonuçlar aldı. Çok geçmeden 5 arkadaşımız tutuklanıp örgüt yöneticiliğinden toplam 55 yıl ceza aldılar. Eylemlilik ciddi bir kazanıma dönüşmeyince devlet ses çıkartmıyor, ama kitleselleşip sonuç elde ettiğinizde bunlar oluyor.

Ülke genelinde birçok işçi taşeronlaşmaya karşı mücadele ediyor. Ama ne zaman bir örgüt taşeronlaşmaya karşı somut kazanımlar elde etse, halk ve toplumu örgütlese, ağır bedeller ödüyor. HES meselesine karşı köylüleri örgütlerseniz ve ciddi kazanımlar elde ederseniz terör örgütü oluverirsiniz. Hemen önünüze bir örgütsel şema getirirler. Dernekte daha aktif görev alanlar yönetici, diğerleri faaliyetçi, halk da sempatizan olur. Bizim önümüze de böyle bir şema getirdiler.

Derneğin internet siteleriyle ilgilendiğim için beni pek çok kişi telefonla arar ve siteye makale veya haber eklememi ister. Bu telefon konuşmalarını örgüt içinde talimat aldığımın kanıtı olarak önüme koydular.

Savcıya sunulan polis fezlekesinde neler vardı? Hangi iddialarla karşılaştınız?

Polisler hakkımızda hazırlanan dosyaların kapağına MKP’nin bayrağını koymuşlar. Parti programı, MKP’nin eylemleri, ortaya çıkış hikâyesi, ideolojisini anlatan değerlendirmeler de dosyada yer alıyor. Bir de bunlara herkesin ayrı ayrı telefon görüşme dökümleri ekleniyor. Benim dosyam neredeyse 2 bin sayfayı buluyor. Bir de eylemlerde çekilmiş fotoğraflarımız var elbette. Tüm bunlar hâkim ve savcılar üzerinde suçlu olduğumuza ilişkin bir izlenim yaratmak üzere bir araya getiriliyor. Davalar kanıtlar üzerinden değil, izlenimler, şüpheler üzerinden ilerliyor.

Hâkim de dosyaya bakıp, “Bu kadar eylemde senin ne işin var?” diyor. Sorulacak soru mu bu? Bir insanın demokratik olan 10 ya da 100 eyleme gitmesi arasında fark var mı? Bir kere MKP’yle ilişkilendirilmiş olduğumuz için, yaptığımız her işi örgüt adına yürüttüğümüz varsayılıyor.

MKP ile ilişkilendirilmenizin sebebi ne?

Polisler derneğin MKP çizgisinde olduğu sonucunu çıkarıyorlar, ama canları isteseydi rahatlıkla DHKP-C’ye de yakın olduğu sonucunu çıkarabilirlerdi. MKP veya başka bir örgütle ilişkilendirmeseler, tutuklanmamıza yola açacak bir tane bile delil yok. 1 buçuk yıllık teknik takipten, aramalardan en ufak bir suç unsuru bulamamışlar. Kaldı ki, böyle şeyler olursa saçma sapan suçlamalarla karşılaşmayalım diye tedbirliyiz zaten. Derneği boyadıktan sonra, molotof kokteyli yapıyorlar diyemesinler diye boyaları, tinerleri bile ofisten çıkarttık. Ne de olsa suçsuz olduğunu ispatlayana kadar suçlusun.

ertan sinan sahin-1Polisteki sorgu esnasında hangi sorularla karşılaştınız?

Dosyada derneğe girip çıkarken çekilmiş fotoğraflarımız, dernek olarak katıldığımız eylemlerden görüntüler var. “Diyarbakır’daki Mezopotamya Sosyal Forumu’na niye gittiniz? Ankara’daki Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler Sempozyumu’na niye katıldınız? 1 Mayıs’a, 4+4+4 eylemine niye gittiniz?” diyorlar. O etkinliklerin tamamen yasal ve halkın katılımına açık olduğunu, dernek olarak katılıp kendi fikirlerimizi anlattığımızı söyledik.

Yaptığımız etkinlikleri suça benzetebilmek için tüm soruları, “Yasa dışı silahlı terör örgütü Maoist Komünist Partisinin yasal alan örgütlenmesi olan Ankara Demokratik Haklar Derneği’ne şu tarihte gittiğiniz görülmüştür. Örgütle olan bağlantınız nedir?” biçiminde ifade ettiler. Soruya o baştaki varsayımı eklemediğinde geriye bir suç unsuru kalmıyor. Derneğin, MKP’ye bağlı olduğu ön kabulüyle başlıyor her şey. Bunların dışında kişisel hayatıma ait şeyler, kız arkadaşımla konuşmalarım bile onlar için sorgu malzemesi oldu. Biri bir başkasına telefonda “Birkaç iş var” diyor, polisler tutanağa “Bir kaçış var” diye kaydediyorlar; sonra “Bu neyin kaçışı, kimden kaçıyorsunuz” diye soruyorlar.

Peki, dernek hakkında açılmış bir soruşturma var mı?

Bizleri DHF üyesi olduğumuz için silahlı terör örgütü üyeliğinden suçluyorlar ama dernek hakkında açılmış bir soruşturma, başlatılmış bir inceleme bile yok. Hala dernek açık ve insanlar üye olabiliyorlar. Siz de yarın gidip derneğe üye olabilirsiniz ama sonra derneğe üye olduğunuz için tutuklanabilirsiniz de. Tuzak gibi yani…

Operasyonda sizin eviniz de polislerce basıldı. Baskın sırasında neler yaşandı?

Soruşturmanın ne kadar dayanaksız olduğu en başından belliydi. Silahlı terör örgütü iddiasıyla evime baskın yapılıyor; kapıyı açtığımızda polisi elinde galoşla, içeriye girmeye hazırlanır halde buluyorum. Evimde silah bulunmadığını, elime bir defa olsun silah değmediğini bildikleri için silahlarını bile çekmemişler. Ama ne olursa olsun, hayatım bir anda belirsiz bir kesintiye uğradı. Geldiler, aldılar, tutukladılar…

Evimde arkadaşlarıma ve bana ait pek çok sabit disk bulundu. Diskleri yedeklemenin çok zaman alacağını söyleyip, imajlarını almadan el koydular. Ama o sırada veri güvenliğinden daha kötü şeyler aklıma geliyordu; “Acaba evden silah çıkacak mı?” diye düşünüyordum. Polisler kapı kilitlerini çilingirden iyi açıyorlar, benim evde olmadığımı tespit ettikleri bir anda eve gelip bir şeyler bırakabilirler.

Kişisel verilerinize yedekleme olmaksızın el konulması kaygılanmanıza yol açtı mı?

Kişisel verilerin yedeklenmemesi bir tedirginlik yaratıyor. Benim adıma sahte üyelik formu düzenleyen kişiler, evimden aldıkları bilgisayarlara öyle belgeler koyabilirler ki! Ancak mesele, sizi içeride ne kadar tutmak istedikleriyle alakalı. Bizi öyle bir gerekçeyle tutukladılar ki, istedikleri kadar tutabilir, istedikleri zaman da bırakabilirlerdi. Balyoz Davası’nda 2003 yılında oluşturulduğu iddia edilen bir belge “docx” formatlı, yani 2007’de piyasaya çıkan bir programla hazırlanmış. Acaba bu ciddi bir amatörlüğün ürünü mü yoksa “Biz bu adamları bırakmak istediğimizde bırakalım” düşüncesinin bir dışa vurumu mu?

Cezaevinde 2 ay kaldınız ama bu süre F tipini anlamak için yeterli olsa gerek. 2 aylık süreyi nasıl geçirdiniz?

3 gün boyunca terörle mücadele şubesine kaldıktan sonra çıkarıldığımız mahkemede, gözaltına alınan 16 kişiden aralarında benim de olduğum 4 kişi tutuklandı. Sonra da Sincan F Tipi’ndeki tutukluluğumuz başladı. Gardiyanlardan veya jandarmalardan fiziksel şiddet görmedik ama hapishanede işin psikolojik baskı kısmı başladı.

İlk öğrendiğimiz, cezaevine hafta sonu girmemek gerektiği oldu. Her iş hafta içi dilekçeler üzerinden görüldüğü için ilk günler kalem, kâğıt, sabun bile alamadık. Hafta içi olunca dilekçe yazarak bir şeyler almak istedik. Dilekçe yazmak için kalemimiz olmadığından gardiyandan kalem istediğimizde aldığımız yanıt, “Kalem için dilekçe yazın” oldu. Oradaki iç dayanışma sayesinde işlerin nasıl görüldüğünü öğrendik.

İnsansın, temel ihtiyaçların var ve öyle bir cehaletin eline terk ediyorsun ki… Gardiyanlar diledikleri zaman hücreye gelip kafalarına göre bir şeylere el koyuyorlar. Sorulara cevap vermiyorlar. Koridora çıkarken, hücreye girerken, avukat görüşüne giderken, yanında yürüdüğün gardiyan tarafından her 10 metrede bir aranıyorsun. “Keyfi aramaya son” sloganı attığında, “Bağır bağır, daha yüksek sesle bağır” diyor. Ama nihayetinde sadece sana değil, gardiyanlara da hapishane orası. Etrafta başka gardiyanlar yokken benle konuşmaya çalışan, insan olduğunu ispatlamaya çalışan gardiyanlar da oldu. Bir keresinde avukata giderken gardiyanlardan biri kısık sesle, oldukça samimi biçimde halimi hatırımı, okulumu sordu. Başka bir gardiyan gelince yine sus pus oldu.

Hapishanede hayatla olan tüm bağlantılarınızı koparmaya çalışıyorlar. Her işinizi dışarıya yaptırmak zorundasınız; okuyacağınız kitabı, giyeceğiniz çorabı dışarıdakilerin alması gerekiyor. İster istemez devamlı taleplerde bulunuyorsunuz ve bir süre sonra istemek zor geliyor. Eğer hapishanede geçirdiğin süre yılları bulursa maddi külfet de artıyor. Bir de ruhsal boyutu var; gelen kazağı renginden, fermuarından dolayı almıyorlar, kol saatini elektronik diye sokmuyorlar. Kilometrelerce yoldan geleni, “Görüş cezası var, görüş listesinde adınız yok” diye yalan söyleyip almıyorlar.

Basında, hücreyi yaşanabilir hale getirmek için kişi başı 2 bin 500 lira harcadığınız bilgisi yer aldı. Tutukluluk bu kadar masraflı bir şey mi?

O rakam son derece abartılı. Herkesin harcaması gereken belirli bir meblağ elbette yok. Küçük bir buzdolabı istedik. Ailemizin getirmesine veya ikinci el almamıza izin verilmediğini öğrendik. Mecburen onların verdiği buzdolabını 350 liraya aldık. Çay içmek için ısıtıcı, demlik aldık, 100 lira verdik. Battaniye, temizlik bezi, leğen, fırça, çamaşır suyu gibi ihtiyaçlarımız oldu. Üç kişi oraya yerleşmek için yaklaşık 1200 lira masraf yaptık. Yine de hep birlikte çalışabileceğimiz düzgün bir masamız bile olmadı. Bir metrekare bile olmayan masada üç kişi ders çalıştık.

Tutuklu kaldığınız süre boyunca sınavlarınıza girebildiniz mi? Üniversite yönetiminin tavrı nasıldı?

Tutuklandığımda tam da sınav dönemiydi. Öğrenci arkadaşların eylemlerinin de etkisiyle hocalar ve kendi bölümüm duyarlı davrandı. Girmem gereken sınavları asistanlar aracılığıyla hapishaneye gönderdiler. Kitaplar geç geldi, ders notum olmadan sınava girdiğim de oldu ama hocaların dönem kaybetmeme razı olmaması sayesinde derslerimi verdim. Önceki dönem, hapiste olduğu için İlhan Kaya’nın kaydını yapmamışlardı ve benzer bir şeyin benim de başıma gelebileceğini düşünüyordum. Ama yeni dönem başlamadan serbest kaldığım için sorun olmadı. Bu da aslında kamuoyu baskısıyla alakalı bir durum; yeterince gündemde olursanız kolaylık sağlıyorlar.

Ertan Sinan Şahin'in hapishaneden yazdığı mektubun da bulunduğu, sosyal ağlarda çokça paylaşılan görsel.

Ertan Sinan Şahin’in hapishaneden yazdığı mektubun da bulunduğu, sosyal ağlarda çokça paylaşılan görsel.

Benzer suçlamalarla tutuklananlar bazen yıllarca cezaevinde kalıyorlar. Tutukluluk halinizin ikinci ayda bozulmasına şaşırdınız mı?

Bir keresinde gardiyan, “Sizin ne vardı?” diye sorunca durumumuzu anlattım. O da, “Buraya öğrenciler gelirler, 7-8 ay, belki bir yıl kalıp en geç üçüncü duruşmada serbest kalırlar” dedi. Bizim beklentimiz de bir yıl içeride kalacağımız yönündeydi. Serbest bırakılmamız çok beklenmedik bir durumdu yani. Bir anda, “Eşyalarınızı toplayın, yarım saat içinde çıkıyorsunuz” dediler. Korktuk, “Acaba bizi başka bir yere gönderecekler de direnmeyelim diye kandırıyorlar mı?” diye düşündük. Mahkeme kararını görene kadar da inanamadık. Galiba sistem içi bir hata oldu, belki de bizi yargılayan mahkeme böyle bir kara komedinin parçası olmak istemedi. Hâkim, savcılıktan gelen ek süre talebini kabul etmeyince serbest kaldık.

Sizin de yargılandığınız davaya benzeyen, maddi bulguları olmayan pek çok örgüt davası var. Ancak bu olayların pek azı basın gündemine gelebiliyor. Bu davanın basın görünürlüğü kazanmasının sebebi ne?

İlk sebebi o komik üyelik formları. Ama başka şeyler de var; Sinem Mut Hacettepe’de, Cem Kaan Gürbüz de Ankara Üniversitesi’nde okuyan başarılı öğrenciler. Ahmet Kerim Gültekin doktorasını tamamladı ve ders vermeye başladı. Ben de ODTÜ’de son sınıf öğrencisiyim. “Bunlar temiz yüzlü çocuklar, böyle şeylerle ne işleri olur?” gibi çok da hoş olmayan sahiplenme ifadelerini çıktıktan sonra gördüm. Hâlbuki olaya bizim tipimizden, okulumuzdan dolayı değil, ortadaki hukuksuzluktan ötürü karşı çıkmalıydı. Klasik kirli sakallı, esmer tenli terörist tarifine uymadığımızdan, insanlar açıkça ifade edemiyorlar ama Kürt gibi gözükmediğimizden böyle bir pozitif ayrımcılık yapıldı. “Böyle terörist mi olur?” demeleri bundan. Basının bir kısmı olayın saçmalığına dikkat çekti ve bizi ciddi anlamda sahiplendi. Ama davadaki trajikomik unsurlar da olayı medyatik kıldı. Pek çok gazete uğradığımız haksızlığı teşhir etmek için değil, “Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki bakın ne komik şeyler oluyor” anlayışıyla olayı haberleştirdi.

“Suçsuz olduğunu ispatlayana kadar suçlusun!”

“Ayşa mal değil, benim çocuğum!”

Fotoğraf: Cankız Çevik

Fotoğraf: Cankız Çevik

Ayşa, Türkiye’de kanıksanan, hayvanları hedef alan tecavüz olaylarının kurbanlarından biri. Yaşadığı mahalleden kaçırıldıktan sonra tecavüze uğrayan Ayşa, o günden beri insanlara karşı daha güvensiz. Ayşa’nın yaşadıklarının hukuk sistemindeki karşılığı ise “mala zarar.” Olay gecesi yaşananları, Ayşa’nın psikolojisini ve yargı sürecini, Ayşa’yı yıllardır tanıyan Tülin Palay, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik

Ayşa, yıllardır İstanbul’un Ataşehir semtinde bahçemde yaşayan, sahiplendiğim ve herkes tarafından çok sevilen bir sokak köpeği. Şu an yaklaşık 5 yaşında. Bir de onun arkadaşı Şiva’mız var, o ise 10 yaşını aştı.

Ayşa’nın kaçırılması sosyal medyada büyük ses getirdi. Olay nasıl gerçekleşti?

2011’in Temmuz ayında, gece 1 civarında Ayşa ve Şiva’nın deli gibi havladığını fark edip balkona fırladım ve bir adamın Ayşa’yı arabasına sürüklediğini gördüm. Daha benim, “Ne yapıyosun! O benim çocuğum!” diye bağırıp aşağı inmeme kalmadan adam arabasıyla kaçtı gitti. Hemen hayvan korumacısı arkadaşım Esra Liceli’yi aradım. O bana polisi aramamı öğütledi ve kendisi de sosyal medyada Ayşa’nın kaçırıldığını duyurmaya başladı. Bunun üzerine aynı gece tüm Türkiye ayaklandı. Herkes 155 Polis İmdat’ı arayıp, adamın yakalanması için şikâyette bulundu. Sonunda polis ekipleri devriye gezerken, saat 3 gibi arabayı buldular.

Aracın plakasını alabilmiş miydiniz?

O panikle plakayı alamamıştım. Sadece arabanın özeliklerini ve gördüğüm kadarıyla adamı tarif edebildim. Polislerin arabayı bulma hikayesi işin en kötü yanı zaten. Polisler arabayı fark ettiklerinde, aracın ön kapısı açıkmış ve adam belden aşağısı çıplak bir şekilde ön koltukta oturuyormuş. Ayşa da domuz bağı diye de adlandırılan kalın bir halatla dört ayağından bağlanmış ve aracın dışında duruyormuş. Polisler müdahale ederken Ayşa kaçmış.

Sabah 4’te karakoldan arayıp adamı bulduklarını söylediler. Ben tabii gözyaşları içinde, “Sakın bırakmayın o adamı” deyip fırladım evden. Aşağıya indiğimde Ayşa’yı zangır zangır titrer vaziyette bahçede buldum. Yani arabadan kaçar kaçmaz koşup eve dönmüş meğer…

Karakola gittiğinizde adamla yüzleşebildiniz mi?

Benim ifade vermem ve diğer işlemler bitene dek, yani neredeyse sabah 7’ye kadar adamı arabadan indirmediler. Sadece pantolonunu giydirmişlerdi ama zaten adamın üzerinden hem extasy hem de viagra çıktı, ayakta duracak hali yoktu. Onu ilk gördüğümde, “Şunu bir salın da döveyim” diye bağırıp kendimi kaybettim ama polisler bırakmadı. Ayşa’yı bağladığı halat ve iç çamaşırı hala arabanın içindeydi ve ön koltuklar tamamen tüyle kaplıydı. Bir de araçta golden retriever cinsi başka bir köpek daha bulmuş polisler; sahibi bulunana kadar kaçmasın diye adamın  pantolon kemeriyle bağlamışlardı.

Fotoğraf: Cankız Çevik

Fotoğraf: Cankız Çevik

Olaya polisler nasıl yaklaştı?

Onlar da şaşkındı tabii. Benimle çok ilgilendiler ancak sabaha karşı yeni bir polis gelip “Sen ‘bu köpek benim’ diyorsun ama bakalım kimliği var mı?” dedi. Ben de “Evimde var, gel gidip alalım” diye çıkıştım. Öyleleri de var yani…

Hayvan korumacısı arkadaşım Esra, her şeyi madde madde yazdırarak tutanak tutturdu. Polisler de, “Bu tutanakla bu adam mutlaka tutuklanır” dediler ama maalesef savcı  adamı saldı.

Hâlihazırda devam eden dava nasıl başladı?

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu o kadar esnek ki… Dosya önce tecavüz durumu olduğu için Kabahatler Kanunu’na göre ele alınıp Kabahatler Bölümü’ne, sonra Kaymakamlığa, oradan da İl Tarım Müdürlüğü’ne gitti. Ayşa aynı gün kendi veterinerim tarafından muayene edildi. Fakat veteriner, rapora “tam tecavüz” yazılırsa Ayşa’nın Adli Tıbba sevk edileceğini ve orada geçireceği işlemler yüzünden çok canının yanacağını söyledi. Bu yüzden şu an süren dava hayvan bahçemden götürüldüğü için tamamen bir hırsızlık davası.

Ayşa sahipsiz bir sokak köpeği olsaydı ve siz oradan geçen bir vatandaş olarak bu tecavüz vakasını bildirseydiniz süreç nasıl işleyecekti?

Belli ki hiçbir şey yapılamayacaktı. Durum Kabahatler Kanunu çerçevesinde değerlendirilebilse dahi, sanki adam ufak bir kabahat işlemiş gibi sadece para cezası veriliyor. Ayşa’nın durumunda ise sahipli bir hayvan, bahçemden kaçırılmış olduğu için dava konusu “kilit altındaki mala zarar vermek” diye geçiyor ve hırsızlık suçuyla yargılanabiliyor. Yani evinize girip bir eşyanızın çalınmış olması gibi bir olay olarak değerlendiriliyor. Oysaki herkesin anlaması gereken şey şu: Bu mal değil can! İlk duruşmadan beri bunu haykırıyoruz.

Şimdiye dek davanın seyri nasıl ilerledi?

Dava yaklaşık 2 ,5 yıldır sürüyor. Her ne kadar dava konusu hırsızlık olsa da hâkimimiz çok iyi. Hakim, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanını Hülya Yalçın’ı, komisyon üyelerini ve diğer hayvanseverleri, yani davayı takip etmek isteyen herkesi salona alıyor. Komisyon müdahil olmak için dilekçe verdiğinde de “Ben konuyu biliyorum, merak etmeyin durumun farkındayım” diyerek, dava konusu hırsızlık olduğu için müdahilliklerine gerek olmadığını belirtti. 25 Nisan Perşembe günü saat 11:55’te, Anadolu Adliye’si 31.Asliye Ceza Mahkemesi’nde 5’inci duruşma görülecek. Şimdiye dek tutanağı tutan polislerden biri adamı ne şekilde bulduklarına dair ifadesini verdi. Diğer iki polis de 25 Nisan’daki duruşmada ifade verirse bu karar duruşması olabilir.

Yargılanan şahsın müdaafası ne yönde?

Adam, yakalama kararı sonucu polis nezaretinde 3’üncü duruşmadan sonra getirilmiş ve “Bu köpek benim köpeğimdir. Atılı suçların hiçbirini de kabul etmiyorum” diye yazılı ifade vermiş. Polis de, “Köpek onun olsa bile biz şu vaziyette yakaladık” diye  ifadesini vermişti. Ama aslında bir de yalan beyanda bulunmuş oldu çünkü hayvanın kaç senelik karnesini biz zaten sunmuştuk mahkemeye. Artık onun kararını da hakim verecek.

5 Mart 2013'teki duruşma sonrasında yapılan basın açıklamasından bir kare. Fotoğraf: Burcu Çelik - Yeryüzüne Özgürlük Derneği

5 Mart 2013′teki duruşma sonrasında yapılan basın açıklamasından bir kare. Fotoğraf: Burcu Çelik – Yeryüzüne Özgürlük Derneği

Davaya kamuoyu ve sivil toplum desteği nasıl?

İlk duruşma çok kalabalıktı ancak süreç uzayıp, olay duruldukça ve bazı sözde hayvansever dernekler Ayşa’nın acısı üzerinden kendi reklamlarını yapamayacaklarını anlayınca davayı takip etmeyi bıraktılar. Bazıları da kendi aralarındaki çekişmelerden dolayı gelmeyi kesti. Son duruşmada Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden arkadaşlar ve bazı hayvanseverler dışında kimse yoktu. O garibin çektiği acı üzerinden reklam yapılır mı?

Ayşa, yaşadığı olaydan psikolojik olarak nasıl etkilendi?

Ayşa hep çok sakin bir hayvandı, olaydan sonra iyice içine kapandı.  Bir ara sinirsel olarak, dişleye dişleye patisinin altını parçaladı. O zaman barınağa gittik beraber, tedavi oldu. Onun dışında asla hırçınlaşıp saldırganlaşması söz konusu olmadı.

Evimin yanındaki Piramit Cafe’nin sahibi ve çalışanları da o kadar güzel bakıyor ki. Ayşa eskiden beri çok fazla ilgi ve sevgi gördüğü için gündüzleri kafenin önünde yatmayı, hatta içeri girip çıkmayı çok severdi. Geceleri ise evimin bahçesinde uyurdu.

Aslında hayvanlara karşı işlenen suçlar böyle tekil olaylar sonucu medyanın gündemine geliyor ancak dava sonuçlanınca bu konu da gündemden düşecek. Bu konuda daha kalıcı adımlar nasıl atılabilir?

Keşke çıkacak olan yeni Hayvanları Koruma Kanunu bu tip şeyleri düzeltiyor olsaydı ama maalesef o daha da kötü, tamamen hayvanları öldürmeye yönelik bir kanun. Ayşa’yla ilgili artık benim tek derdim  bu adamın ne sebepten olursa olsun tutuklanması. Hırsızlıktan dahi tutuklansa ben her yerde asıl suçunun ne olduğunu anlatmaya, o adamı ifşa etmeye devam edeceğim. Bu insan sapık. 60 yaşında, evli, çocukları olan bu adam gün gelir kendi evladına, torununa, sokakta gördüğü başka çocuğa da aynı şeyi yapmaya kalkabilir. Biliyorsunuz, daha geçenlerde bir ördeğe de tecavüz edildi. İnsanlarda zeka, duygu yok artık…

“Ayşa mal değil, benim çocuğum!”

“Bir insanı boşu boşuna 32 yıl içeride tuttular”

Terzilik yaptığı Gaziantep’te iki kişiyi öldürdüğü iddiasıyla 1979′da tutuklanan, o tarihten beri yalnızca 2 yılını özgür geçiren Tahir Canan, Türkiye’nin en uzun süre cezaevinde yatan tutuklusu. Cinayet suçlamasını reddeden Tahir Canan, 1991′de şartlı salıverildikten 2 yıl sonra, yani 1993′te, delili olmayan iddialarla yeniden tutuklandı. 1993′te işlediği iddia edilen suç, mahkeme kararıyla tüm sonuçlarıyla beraber ortadan kalktıysa da Tahir Canan’ın tutukluluğu bugüne dek sürdü. Şu günlerde yasalaşması beklenen dördüncü yargı paketiyle özgürlüğüne kavuşması ihtimali yeniden beliren Tahir Canan’ın hukuk mücadelesini ve cezaevinde geçen 32 yılı, oğlu İlhan Canan Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu
Tahir Canan’ın ilk defa hapse girmesine yol açan olay neydi?

O sıralarda 2 yaşında bir bebektim. Babam, darbeye hazırlık dönemi diyebileceğimiz 70’li yılların sonlarında Gaziantep’te Halkın Kurtuluşu geleneğine gönül vermiş bir terziymiş ve yoksulların ağırlıklı olduğu Karşıyaka Mahallesi’nde bir dükkânı varmış. Babamın dükkânı, kentteki üniversite öğrencilerinin, işçilerin, esnafın da geldiği bir politik çekim merkeziymiş; güncele ve geleceğe ilişkin tartışmalar yapılırmış. Babam da bu kişiler arasında bilinen, aktif bir isimmiş. Elbette bu durum dikkat çekmiş; esnafsınız, dükkânınıza girip çıkan insanlar ve görüşleriniz belli… Tabii mahallede karşıt görüşlü insanlar da var, onlar da boş durmuyorlar. Babam sürekli gözaltına alınır, dayak yermiş. Hatta bir seferinde gördüğü işkencelerden sonra öldü zannedilip çöpe bırakılmış ancak kendine geldiğinde evin yolunu bulabilmiş. Babam tüm bu badireleri bir şekilde atlatmış. Bakmışlar ki vazgeçmiyor, 1979’da mahallede öldürülen iki sağ görüşlü kişinin katili ilan etmişler.

Tahir Canan cinayetlerle nasıl ilişkilendirildi?

İki olayda da görgü tanıklarının cinayetlerle ilgili söylediği tek şey, zanlının 1.50-1.60 boylarında bir adam olduğuymuş. Bu tariften nasıl olduysa babama ulaşılmış. Polis, cinayetlerle ilgili basına bilgi verirken Tahir Canan ismini zikretmiş. Bu açıklamadan sonra ölen kişilerin aileleri de babamı işaret etmişler. Karakoldaki ifadelerde Tahir Canan ismi daha geçmiyorken, 12 Mayıs 1979 tarihli Milliyet Gazetesi’nde çıkan ve kaynak olarak “polis yetkililerinden alınan bilgi” gösterilen haberde, olayların failinin Tahir Canan olduğu ileri sürülüyor. Bilgiler de karmakarışık; habere göre sağ görüşlü Tahir Canan, solcu kişileri vurmuş. Abidin Atılgan’ın öldürüldüğü olayda kardeşi de yaralanıyor. Kardeşi, babamı mahalleden tanımasına rağmen ifadesinde Tahir Canan ismini kullanmıyor ancak Milliyet Gazetesi’nde çıkan haberden sonra iki aile de karakolda ifadelerini değiştirip Tahir Canan’ın ismini veriyorlar. Babam işkencelere rağmen Abidin Atılgan ve Abdullah Körez cinayetlerini kendisinin işlediğini kabul etmiyor. Ölen kişileri tanıdığını, o kişileri kendisi öldürmüş olsaydı daha ilk anda isminin ortaya çıkacağını söylüyor. Cinayetlerden birini PKK, yani o zamanki ismiyle Apocular örgütü üstlenmişse de, babam işlemediği iki cinayetten toplam 36 yıl mahkûmiyet almış.

12 Mayıs 1979 tarihli Milliyet Gazetesi haberi.

Cinayeti üstlenen bir örgüt varken, üstelik ilk ifadelerde zanlı teşhis edilememişken, hâkimler Tahir Canan’ı hangi delile dayanarak mahkûm ettiler?

Tüm unsurlara ve lehteki ifadelere rağmen Tahir Canan aleyhinde karar verilmesindeki temel sebep, tutukluyken -yani ceza henüz kesinleşmemişken- babamın cezaevinden firar etmesi. Hâkimler, “Kardeşim, sen bu suçları işlemediysen firar etmezdin. Firar ettiğine göre bu cinayetleri sen işledin” diyorlar. Babam ise, insanların sokaklarda, cezaevlerinde öldürüldüğü bir dönemde cezaevinden kaçma imkânı yakalayan herkesin bu şansı kullanacağını anlatmaya çalışıyor. O dönem toplu firarlar almış başını gidiyor zaten, babam da bunlardan birine denk gelmiş ve firar etmiş. Cezaevinden firar etmek bir başka suçun kanıtı olabilir mi?

Bir de işin Apocular örgütü boyutu var. Abdullah Öcalan 1999’da yakalandıktan sonra, Gaziantep’te işlenen 70 cinayetten ötürü hakkında bir dava açıldı. Öcalan’ın talimatıyla işlendiği iddia edilen cinayetler arasında Abidin Atılgan cinayeti de var.

Tahir Canan, Abidin Atılgan’ın öldürdüğü gerekçesiyle ceza aldı. Faili bulunmuş bir cinayetin yeniden soruşturulması garip değil mi?

Demek ki Tahir Canan’ın gerçek katil olmadığını onlar da biliyorlarmış. Meclis Araştırma Komisyonu kayıtlarında da Abidin Atılgan’ın “kimliği saptanamayan kişi veya kişilerce ideolojik nedenlerle 1979’da öldürüldüğü” belirtiliyor. Yani mahkemelerin de, TBMM’nin de faili meçhul olarak kabul ettiği ve 1999’da Öcalan’ın talimatıyla işlendiği iddia edilen bir cinayet yüzünden Tahir Canan 1979’dan beri hapis yatıyor. Tahir Canan bir sosyalist. Ama cinayet işlememiş, işlemediğini de hala söylüyor.

Babanız cezaevindeyken sizin hayatınız nasıl değişti?

Babam içeri girdiğinde üç çocuğu ve eşi vardı. Annemin ailesi ülkücü kökenli, 36 yıl hapis kesinleşince babası annemi bir şekilde ikna etti ve boşandılar. Biz üç kardeş, babaanne ve amcalarla büyüdük. Annemse babamdan ayrıldıktan sonra başka biriyle evlendi. Annemle ara sıra görüşsek de, ailesiyle irtibatımız kalmadı. Hükümetler değişir, memleket sözde demokratikleşirken, 1991’e dek bizim ailemizde de bu değişiklikler oldu.

Babanızla olan ilişkiniz nasıl yürüyordu?

1991’e kadar çok rahattı. 1991’deki Şartlı Tahliye Yasası’na kadar cezaevlerinde ciddi direnişler ve elde edilmiş haklar vardı. Cezaevlerinde koğuş sistemi vardı, hem koğuşlarda hem de dışarıda açık görüş yapılırdı. Mesela bayram görüşleri dört gün üst üste olurdu ve birinci gün içeri girer, dördüncü günün sonuna kadar babamla kalırdık. Ziyaretlere cümbür cemaat, en güzel kıyafetlerimizi giyip giderdik. Orada oyun alanımız da genişti; avluda koşturuyorsunuz, oyun oynuyorsunuz, sürekli ilgilenen birileri var. Bizim için bayram görüşleri çok güzel anılardı yani. Akşam görüş sona ererken ranza altlarında saklanırdık, büyükler çıkardı ama biz çocuklar içeride kalırdık. Gece cezaevlerinin içi çocuk sesinden geçilmezdi. Babayla geçirilmiş hatıralar edinirdik hepimiz. Bu şekilde toplamda 8-10 gün arasında kaldık babamın yanında. Gardiyanlar da bilirlerdi ama göz yumarlardı.

Ama kötü anılar da vardı; her defasında tekrarlanan aramalar, duvarlar, demir parmaklıklar… Onlara ulaşana kadar her adım başında asker, jandarma, gardiyan herkes defalarca arardı. Götürdüğümüz yiyecekler bile mıncıklana mıncıklana aranırdı. Kısacası içeriye girene kadarki yaşadıklarımızla içeride olanlar çok farklıydı. Bunlara katlanıp içeri girebilince her şey değişiyordu. Şartlı salıverilmeler başlayınca bu haklar yok oldu, bir dönem kapandı. Cezaevleri boşalınca büyük bir dönüşüm başladı; o dönemde şartlı salıverilenlerin çoğu kısa zamanda çeşitli sebeplerle tekrar tutuklandılar ama döndüklerinde farklı bir cezaevi buldular. Koğuş sistemine operasyonlar başladı, F tipi gündeme getirildi.

İlhan Canan. Fotoğraf: Cankız Çevik

İlhan Canan. Fotoğraf: Cankız Çevik

Cezaevini ilk ziyaretinizde kaç yaşındaydınız?

Hatırladığım ilk gidişimde yaklaşık 7 yaşındaydım. Babamla ilk tanışmam gibiydi. Babama dair hayal meyal hatırladıklarım vardı ama bilinçli ilk hatıram cezaevindeki o ziyarettir. Cezaevine giriyorsunuz ve her yerde aranıyorsunuz; gardiyanlar, askerler, kapılar, duvarlar… Sonra babanızı görüyorsunuz. Kapalı görüşler 10 dakikadan ibaret olduğu için hep açık görüşlere giderdik. Eskiden açık görüşler de şimdiki gibi 45 dakika değildi, tüm gün sürerdi.

Çocukken babanızın niye tutuklu olduğunu bilir miydiniz? Okul arkadaşlarınıza, mahalledeki diğer çocuklara durumu nasıl izah ediyordunuz?

Yaşımız erene kadar babamın neden tutuklu olduğundan tam emin olamadık. Solcu olduğunu, fikir suçlusu olduğunu, iyi bir insan olduğunu bilirdik. Başkalarına hep, “Babam fikir suçlusu, siyasi suçlu” derdik. Bize en çok, “Fikir suçlusu ne?” diye sorarlardı. Açıklayamazsınız ki! Biz de tam olarak bilmiyorduk ne olduğunu ama fikir suçlusu demek kötü bir sebepten tutuklu olmadığının ifadesiydi. O yaşta fikrin nasıl suç olabileceğini de çözemiyorsunuz zaten… “İçeride bir sürü fikir suçlusu var zaten” deyip geçiştiriyorsun. Yaş biraz ilerleyince işçinin, emekçinin, sömürünün ne demek olduğunu öğreniyorsun. Emeğin, ezilenlerin yanında olan bir düşüncenin varlığını, bir de bu kavramların karşısındaki düşünceler olduğunu bilirdim. Bildiğimiz, içeridekilerin kötü insanlar olmadığıydı. Anlattıklarından, konuşmalarından, yüzlerinin ışığından bunun farkındaydık ama diğer insanlara tam olarak anlatamıyorduk.

1991’de babanızın şartlı tahliye edilmesiyle birlikte aile yaşamınız nasıl değişti?

1991’deki şartlı salıverilmeyle birlikte babam cezaevinden çıktı ve Gaziantep’ten Gebze’ye taşındık. Babam sicili yüzünden Gaziantep’te ne iş bulabildi, ne de kendi işini kurabildi. Rahat bırakmıyorlardı; babam İstanbul’dan aldığı tekstil ürünlerini satmak için tezgâh açtıkça polis rahatsız ediyordu. Baktık olmuyor, Gebze’ye taşınmaya karar verdik. Babam kendi düşünce yapısına uygun birini buldu ve 1992’de ikinci annemiz Gülnigar Canan’la evlendi. Annem hemşireydi, babam da Gebze’den aldığı havlu, tişört gibi ürünleri Malatya, Antep ve Adıyaman’da satardı.

1993’teki ikinci mahkûmiyete ne sebep oldu?

Babam o gidişlerinden birinde uzun süre dönmedi. Malatya’dan Adıyaman’a giderken gözaltına alındığını sonradan öğrendik. Delil olmadığı halde Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından Türkiye Devrimci Komünist Partisi üyesi olduğu gerekçesiyle 12 buçuk yıl hapisle yargılandı ve ceza aldı. Bu sefer de OHAL’in (Olağanüstü hal) tüm işkence yöntemlerini Malatya Cezaevi’nde yaşadı ama yine iddiaları kabul etmedi. Kabul etmemek de sosyalistlerin benimsediği örgütsel bir tavır olduğundan, kabul etmediğinizde de örgüt üyesisiniz demektir! “Bu örgütlü bir davranıştır” dediler ve mahkûm ettiler. Silahlı bir eylem yok, herhangi bir doküman yok ama Tahir Canan örgüt üyesi! İnfazı yandığı için kalan 24 yıl da eklendi ve yeniden 36 yıl hapse dönüştü. Ondan sonra hukuk mücadelesi yeniden başladı. Avukatların koşturması, babamın başvuruları derken, 4959 Sayılı Topluma Kazandırma Yasası kapsamında yaptığı başvurular sonrasında, Malatya DGM’sinde verilen cezanın tüm sonuçlarıyla ortadan kalktığına ilişkin bir karar çıktı 2003’te. Ancak itirazın kabul edilmesine karşın babamın tutukluğu sürüyor.

2003’teki karardan sonra tahliye beklerken, babanız 10 yıl daha tutuklu kaldı. Bu durumu mahkemeler ve hukukçular nasıl açıklıyor?
Canan ailesi bir cezaevi ziyareti sırasında.z

Canan ailesi bir cezaevi ziyareti sırasında.z

2003’teki karardan sonra babam eşyalarının ve kitaplarının birçoğunu dışarıya gönderdi. Biz de tahliyesini beklemeye başladık ama bir türlü çıkamadı işte… Hangi hukukçuya sorsak durumun çok garip olduğunu söylüyor. Malatya DGM’sinin 2003’te verdiği kararda, “Hükümlü Tahir Canan hakkında mahkememizce kurulan mahkûmiyet kararının 4959 sayılı yasanın 4-A maddesi gereğince tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasına, hükümlüye ceza verilmesine yer olmadığına karar verildi” deniyor. İlk mahkûmiyet kararı Gaziantep’ten çıktığı ve 1993’teki ceza babamın şartlı salıverilme koşullarını çiğnediği için, bu karar Gaziantep’e gönderilmiş. Oradakiler de, “Cezanın ortadan kalkması, suçun oluşmadığı anlamına gelmez” deyip tahliye kararı almamışlar. Hâlbuki infazı yakan suç, tüm sonuçlarıyla ortadan kalktığı için infazın yanmaması lazım. Ancak Gaziantep’teki mahkeme anlaşılmaz bir kararla tutukluluğu devam ettiriyor.

Malatya’daki mahkeme suçun ortadan kalktığını belirtiyor. Gaziantep’teki mahkeme ise infazı yakan suçun ortadan kalkmasına karşın tahliye kararı almıyor. Gaziantep’teki mahkeme niçin kendi vermediği kararı yorumlamaya kalkıyor?

Gaziantep’teki mahkeme infazı yakan suçu kendi üzerlerine vazife olmadığı halde yorumlamaya kalkıyor. Durumu o kadar zorluyorlar ki ceza ve suçu ayırıp suçu sabit buluyorlar, “İnfazın yatırılması lazım. Suç ortada ama ceza ortadan kalkmış” diyorlar. Daha da ilginci Tahir Canan’ın adli siciline bakıldığında görülüyor. Dördüncü yargı paketiyle gelecek düzenlemelerden Tahir Canan’ın da yararlanması için görüştüğümüz AKP İstanbul Milletvekili Bülent Turan’ın danışmanı geçenlerde bizi aradı ve babamın adli sicil kaydını istedi. Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı’na istekte bulunduk ve gelen cevapta “Tahir Canan’ın adli sicil kaydı yoktur” deniyordu. Bizim dışımızdaki herkes buna çok şaşırdı. Tahir Canan’ın infazını yakan ceza tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkmıştı. Ortadan kalkmış ceza adli sicilden de silindi, peki bu adam niye hala yatıyor?

2003’te çıkmayan tahliye kararı hangi tarihe ötelendi?

2003’teki karardan sonra babam cezaevi yönetimine ve Yargıtay’a itiraz etti. Verdikleri ilk yanıtta, babamın 3 Ekim 2013’te tahliye olacağını söylüyorlardı. Babam hesaplamaların yanlış olduğunu söyleyip yeniden itiraz etti. Bu defa tahliye tarihi olarak 26 Ocak 2016’yı işaret ettiler. İlkine itiraz eden buna da itiraz eder elbet; üçüncü itirazda ise tahliye tarihi 2 Ekim 2025’e ötelendi. Bu kadar trajikomik, insanlık dışı, saçma sapan bir şey olabilir mi? Suç sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkıyor ama 2025’e kadar yatması gerektiğini söylüyorlar. Babam 36 yıl hüküm yemiş, 2025’e kadar yattığı takdirde toplamda 48 yıl hapis yatmış olacak. 2011’de başlattığımız Tahir Canan’a Özgürlük kampanyası sonrasında geri adım attılar ve yeniden 2016 tarihini belirlediler. Peki, bu karar hukuki mi? Kendi hukuklarını yeniden çiğniyorlar.

Tahir Canan cezaevinde kötü muamele gördü mü?

3 sene önce yeniden yargılama talebi yüzünden Adana’ya gidip geliyordu. Davalar için gittiğinde Kürkçüler Cezaevi’nde kalıyordu ve orada F tipi uygulamalarına maruz kaldı, hatta duruşmaya çıkmasını engelleyerek orada daha uzun süre kalmasını sağladılar. Yol paralarını, masrafları da babamdan istediler. Bir dönem hapishanede yediği yemeklerin parasını da istemeye kalktılar ama itiraz üzerine bu talep geri çekildi. Bir de Terörle Mücadele Kanunu’nun 10’uncu maddesi kapsamında işkenceyle ilgili ifade verme hususu var. Babamın işkenceye maruz kaldığını dilekçelerle belirttik ve babamın ifadesini almak istediler. Götürüldüğü mahkemede saatlerce elleri kelepçeli olarak bekletmişler. Annemin Gebze’deki ifadeleri ise savcının odasında, çaylar, kahveler, sigaralarla geçiyordu.

2006'da Tahir Canan, eşi Gülnigar Canan'la birlikte.

2006′da Tahir Canan, eşi Gülnigar Canan’la birlikte.

Ziyaretler sırasında kötü muameleyle karşılaştığınız oldu mu?

Ziyaretlerden birinde sağ omzum jandarmalar tarafından kırıldı, hala da düzelmiş değil. Abimi ise Malatya’da gözaltına aldılar. Ama kötü muameleden çok, hukuksuz, keyfi uygulamalara maruz kalıyoruz. Bir seferinde de Bandırma Cezaevi’ne ziyarete gittiğimizde, “Babamızın babamız olduğunu kanıtlamamızı” istediler. Bu olay 2010’da oldu ve o sırada Tahir Canan 30 yıldır tutukluydu. Cezaevine girmek üzere nizamiyeye gittik ve kimliklerimizi çıkardık. Elbette üzerinde babamızın adı ve diğer tüm bilgiler de yazıyor. Kimliklerimizi verdikten bir süre sonra gelen jandarma ve gardiyanlar “Bunlar olmaz. Bu belgeler sizin onun oğlu olduğunuzu kanıtlamıyor” dediler. Yanlış işittiğimi zannettim ve “Beyefendi, biz 29 yıldır böyle ziyaret ediyoruz, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği kimlikler. Bakın, burada baba adı yerinde Tahir Canan yazıyor. Sizde de mahkûmun aile dökümü vardır, kontrol edebilirsiniz” dedim. Israrla kimliklerimizle giriş yapamayacağımızı söylediler. Gece 12’de yola çıkıp sabaha karşı 5’te Bandırma’ya gelmişsiniz. 9’a kadar da cezaevinin önünde beklemişsiniz. Bir takım adamlar karşınıza geçmişler, kimlikle ziyaret edemeyeceğinizi söylüyorlar. Ne kadar tartıştıysak da sonuç alamadık. En sonunda, “Gidip nüfus müdürlüğünden evrak getirin” dediler. “Yani siz bizden babamızın babamız olduğunu belgelememizi mi istiyorsunuz?” diye sordum. “Evet, aynen öyle” dediler. Nüfus müdürüne, babamın babam olduğunu belgeleyen bir yazı istediğimi söylediğimde, adam doğal olarak “Siz benle dalga mı geçiyorsunuz kardeşim” dedi. Cezaevi personeline söylene söylene bir belge hazırladı.

Bir sonraki nesil, yani sizin çocuklarınız Tahir Canan’ın tutukluluğu hakkında ne düşünüyor? Sizin geçmişte yaşadıklarınıza benzer sıkıntılar yaşıyorlar mı?

2012’de başlayan kampanyadan sonra, bizim çocukken yaşadığımız sıkıntıları kendi çocuklarımız da yaşadı. Toplumun gözünde cezaevinde olan insan her zaman suçludur. Onlar da dedeleriyle görüşüyorlar, mektuplaşıyorlar ve dedelerinin kötü bir insan olmadığını görüyorlar. Ama çevrelerine anlatmakta zorlanıyorlar. Bir gün kızım okuldan ağlayarak geldi ve “Benim dedem katilmiş” dedi. Okulundaki arkadaşlarının aileleri gazete haberlerini okumuşlar ve “Eftelya’nın dedesi katil!” demişler. O günden sonra benimle birlikte röportajlara, televizyon yayınlarına katıldı ve dedesinin katil olmadığını öğrendi. Önlerindeki haberi bile düzgün okuyamayan aileler, kendi çocukları üzerinden benim çocuğuma psikolojik baskı kuruyorlar. Bizim yıllar önce yaptığımız savunmaları tekrarlamak zorunda kalıyor çocuklarımız. Küçük kardeşim İmran, babası sorulduğunda yıllarca terzi demiş, işçi demiş ama cezaevinde diyememiş. Biz yine kısa bir dönem dahi olsa dışarıda gördük babamızı ama İmran’ın babasıyla ilgili anıları, o dönem verilen bir haktan yararlanarak Gebze Cezaevi’nde zaman zaman babamın yanında kalmasından ibaret. Babasıyla olan hatıraları, cezaevi avlusunda leğenden yapılan havuzdan, atılan voltalardan, ranzadan atlamalardan ibaret. Hiçbirimizin babamın ideolojisiyle, dünya görüşüyle sorunu yok. Ama yaşanmamışlıklar var. Mektuplarda bile yalnız değiliz, hep üçüncü kişiler var aramızda. Her mektupta “Görülmüştür” damgası var. Acaba bir babayla oğul arasında onlar için görülmeye değer ne olabilir?

Hukuki süreç şu anda hangi aşamada? Siyasi partilerle veya milletvekilleriyle yaptığınız görüşmeler sonucunda somut ilerlemeler kaydedebildiniz mi?

Durumu her yere anlatıyoruz ve her türlü hukuki yolu deniyoruz ancak hukuk bizim için işlemiyor. “Demokratikleşiyoruz, 12 Eylül’le hesaplaşıyoruz, darbecileri mahkûm ediyoruz” diyorlar ancak 12 Eylül’ün hukuksuzlukları yüzünden yatan bir insanın çıkması için adım atmıyorlar. Adana’ya ilettiğimiz yeniden yargılanma talebimiz reddedildi. Yeniden yargılanmanın gerçekleştirilmesi için delil olması lazım diyorlar. Zaten biz de delil yetersizliğini işaret ederek yeniden yargılanma talebinde bulunmuştuk. Babamızın gerçekten bizim babamız olduğunu kanıtlamamızı isteyen sistem, delil olmadığına ilişkin delil istiyor anlayacağınız.

CHP’den Veli Ağbaba ve Hüseyin Aygün, EMEP’ten Levent Tüzel ve AKP’den birkaç isim durumla ilgilendiler. O dönemde ciddi bir kamuoyu oluşmuştu ve AKP milletvekillerinden Selçuk Özdağ olayı inceledi. Çeşitli demeçler verdi, üçüncü yargı paketinin 32 yıllık tutsak Tahir Canan’ı serbest bırakacağını söyledi. Yargı paketi çıktı, Tahir Canan çıkmadı. Ama 7 TİP’liyi öldürenler ellerini kollarını sallayarak dışarı çıktılar. Bunlardan biri de Tahir Canan’ın yattığı Bandırma Cezaevi’nden çıkan Ünal Osmanağaoğlu’ydu. Selçuk Özdağ da televizyonlara çıkıp, “Adaleti sağladık; içeride solcu yoktu, sağcıları da biz kurtardık” dedi. 4. Yargı paketi için yine tüm vekillerle görüşüyoruz ve bu tecrübemizi de aktarıyoruz. Bizim aslında yargı paketlerine de ihtiyacımız yok; hukuk normal şartlarda işliyor olsa hem 12 Eylül sırasındaki yargılama, hem de 93’de alınan cezanın hukuki olmadığı anlaşılırdı. Bir insanı boşu boşuna 32 yıl içeride tuttular.

Tahir Canan oğlu İmran'la birlikte cezaevi avlusunda.

Tahir Canan oğlu İmran’la birlikte cezaevi avlusunda.

Dördüncü yargı paketi ile Tahir Canan özgürlüğüne kavuşacak mı?

Dördüncü yargı paketi çerçevesinde yapmış olduğumuz görüşmeler ve 2011 yılından beri yürütülen Tahir Canan’a Özgürlük mücadelesi neticesinde yakın zamanda bir sonuca ulaştık sayılır. 10-11 Nisan tarihlerinde meclisteki görüşmelerde, “7 Kasım 1982 tarihinden önce işlemiş olduğu bir suç dolayısıyla hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm olan kişi hakkında, mahkûm olduğu cezanın infazı sürecinde koşullu salıverildikten sonra deneme süresi içinde işlediği yeni bir suç sebebiyle koşullu salıverilme kararı geri alınmaz” şeklindeki maddenin dördüncü yargı paketine eklenmesiyle Tahir Canan’a özgürlük yolu açıldı. Bu madde özellikle Levent Tüzel, Veli Ağbaba, Hüseyin Aygün, Bülent Turan ve Ayşenur Bahçekapılı’nın çabalarıyla geçti. Tabii bununla birlikte kampanyamızın başından beri bizlere güç veren, yüreği hukuk ve adaletten yana yazılı ve görsel basın emekçilerinin ısrarlı takibi, gelişmeleri sürekli gündemlerine alarak yaşanan hukuksuzluğu kendileri yaşıyormuşçasına anlatmaya çalışmaları bizler için çok değerli oldu. Ülkemizde yüzünü aydınlığa dönenen bilim insanları, aydınlar, sanatçılar, tüm emek dostları da bu süreçte mücadelemize büyük ve anlamlı destekler sundular. Ayrıca aralarında babamın avukatlarının da olduğu ülkemizin mücadeleci hukukçuları bu süreçte ciddi anlamda çaba sarf ettiler.

11 Nisan 2013 tarihinde mecliste Levent Tüzel, CHP, MHP, AKP ve BDP ortaklığıyla kabul edilen yasa ile Tahir Canan’ın özgürlüğüne kavuşması için geriye sadece Cumhurbaşkanı’nın onayı kaldı.  Özgürlük tanım olarak bugün yaşamımıza girdi fakat demir kapıları aşmadan hala bir değer ifade etmiyor. Umarım bu süreç çok uzamaz ve 1 Mayıs’ta babamla pankartı birlikte tutarız…

“Bir insanı boşu boşuna 32 yıl içeride tuttular”

‘Ya döneceksin ya da öleceksin’ deyip 8 yerimden bıçakladı

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Şirin Şanlı, erkek şiddetine hedef olan binlerce kadından biri. Şanlı’yı diğerlerinden ayıran, ayrılma sürecinde olduğu eşi tarafından 8 yerinden bıçaklandığı anın görüntülerinin Başbakan Erdoğan’ın bile dikkatini çekecek derecede gündeme gelmesi oldu. Şanlı, erkek şiddetini, kadın cinayetlerini ve kadını ölüme götüren hantal adalet mekanizmasını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik
Eşinizle tanışıp, evlenmeye nasıl karar verdiniz?

Doğma büyüme Ankaralıyım ancak aslen Diyarbakırlıyız. 2003 yılında, babamın ve amcamın bazı işleri olduğu için Diyarbakır’a gittiğimiz sırada annem bir rahatsızlık yaşadı. Eşimin annesi de aynı günlerde aynı hastanedeydi ve annelerimizi ziyarete gelen bir ortak arkadaşımız vesilesiyle tanışmış olduk. Zaten 6 ay içerisinde de evlendik.

Yeni tanıştığınız bir kişiyle 6 ay içerisinde evlenmeye karar vermiş olmanız, eşinizi çok severek evlendiğinizi mi gösteriyor?

Evet. Ancak nasıl bir insan olduğunu hiç tanıyamamışım. Ben öyle çok küçük yaşta evlendirilmiş falan değilim. Gerçi 23 de bence bir kadının evlenmesi için tam doğru bir yaş değil ama hikayesini okuduğum başka kadınlarla kendimi kıyasladığımda daha aklımın başında olduğu bir yaştaydım.

Evlendiğim sene, 2 yıllık Çocuk Gelişimi eğitimi almıştım ve 4 yıllık Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Okul Öncesi Eğitmenliği Bölümü’nü kazanmıştım. O okulu okuyabilmek için o kadar çok dayak yedim ki, çok büyük zorluklarla okudum ama bırakmadım. Okumama dair korkusu kendi ayaklarım üzerinde durup, ona karşı gelme ihtimalimden kaynaklanıyordu. Anlayacağınız, klasik bir gerekçe. Ailesi de “Kadın okur mu? Zaten başı açık, bir de okuyacak mı?” diye sürekli üzerimizde baskı kuruyordu. Başımın kapalı olmaması zaten onlar için beni dışlama sebebiydi, bir de gelinlerinin eğitim görüyor olması kabul edilebilir bir şey değildi.

Evlendikten sonra Diyarbakır’da mı yaşadınız?

Evet. Benim ailem Ankara’daydı. Bizim ailelerimizin geleneği, kültürü çok farklıydı. Babam Ankara’da büyümüş. Ancak Diyarbakır’da doğup büyümüş olsaydı bir şey değişmezdi. Onun ailesi çok daha mutahasıp, kadının geri planda ve herhangi bir söz hakkının olmadığı, sürekli ezilip şiddet gördüğü bir yapıdaydı. Eşim de böyle bir ortamda yetişmiş olduğu için kadını ezmek onun için görev gibiydi zaten. Kendi annem babam ise herşeye birlikte karar verirlerdi, bizleri gayet demokratik bir ortamda yetiştirdiler. Hayata bakış biçimlerimiz bambaşkaydı. Bu sebeple sürekli çatışmalarımız oldu ama ben hep alttan almaya çalıştım. Sadece “Dayaktan korktum, sustum” demek değil bu, sürekli huzursuzluk ve kavga zamanla insanı bastırıyor, sindiriyor. Yapı itibariyle çok pasif bir karakter değilim ama yaşananlar insanı o yola itiyor.

Yaşadıklarınızı ailenizle hiç paylaşmıyor muydunuz?

Hayır, birçok kadının yaptığı gibi ben de uzun yıllar gizledim. Beni sürekli anneme, babama, kardeşime zarar vermekle tehdit ediyordu. Sülalenin tek kızıyım, dedemin tek kız torunuyum. Çevremde bana çok düşkün olan bir sürü erkek kuzenim, dayım, babam var. Bana bir zarar verildiğini duyarlarsa, mutlaka karşı karşıya gelirler ve birinden birinin başı yanar diye çok korktum. Tehditlerden değil, olayın büyümesinden endişeleniyordum yani.

Zaten ilk yıllar sık şiddet görmüyordum; zaman içinde, kumara da başlamasının etkisiyle giderek sıklaştı ve yoğunlaştı. Kumarda kaybetmesinin hıncını bana hem maddi, hem psikolojik şiddet uygulayarak çıkartıyordu. En ağırı psikolojik şiddettir zaten; gözünüzdeki morluk 10 günde iyileşebilir ama bıraktığı psikolojik yaralar iyileşmiyor ya da çok daha uzun zaman alıyor.

Yıllarca sustuktan sonra nasıl bir anda anlatmaya, karşı koymaya karar verdiniz?

Okulu bitirdikten sonra tayinimi beklemeye başladım. Dayak yiyerek de olsa öğretmenlik yapacaktım. Bu konuda şiddet görmedim çünkü o sıralar kumarda bir trilyona yakın para kaybetmişti. Ailesinin maddi durumu çok iyi olduğu için mal varlıklarıyla bir şekilde borcu kapattılar ama maddi desteği de kestiler, “Madem bizi dinlemedin, karını okuttun öğretmen yaptın. O zaman o çalışsın, sana baksın” dediler. Böylece benim çalışmama izin verdi.

Tayinim sebebiyle Şanlıurfa’da yaşadığımız sırada “Kumar borcumu kapatacağım” diyerek, bankadan benim adıma 90 bin lira kredi çekmişti. O parayı da kumarda harcadığını öğrenince, bir Cumartesi günü 25 Nisan 2012’de, dayanamadım ve yüzüne karşı “Çocuklarımı alır giderim, senden de ayrılırım” diye isyan ettim. Önce beni dövdü elbette. Annesi zamanında bir delilik yapar diye silahını aldığından, “Ben silahımı alıp geleceğim, öldün sen artık” dedi ve çıktı. Ben de artık, “İnceldiği yerden kopsun” diyerek anneme telefon ettim ve bir çırpıda yaşadığım her şeyi anlattım. Bunun üzerine annem “Sakın hiçbir şey yapma, çocuklarını hazırla ve bekle” dedi, ardından da hemen evime bir polis ekibi gönderdi.

Kendiniz neden polisi aramayı hiç düşünmediniz?

Diyarbakır’da onların çok geniş bir çevresi vardı. Ben bir karakola gittiğim an zaten hemen haber giderdi. Bir sürü polis arkadaşı, milletvekili akrabası var. Yani, “Bunlar onu koruyor” diyemem ama yapılacak şey de belli. Bu durum, kendimi güçsüz, güvensiz hissettiriyordu. Ayrıca ben yasaları biliyorum; bana şiddet uyguladığı için onu alıp, içeri atmayacaklar ki. Biraz nasihat verip bırakacaklar, adam bir saat sonra kapıma gelip bana daha beterini yapacak.

Şanlıurfa polisi ile nasıl bir tecrübeniz oldu?

Hemen Yenişehir Polis Karakolu’na gittik. Orada ifademi verdim, şikayetçi oldum ve beni çocuklarımla birlikte bir sığınma evine koydular. 2 gün orada kaldıktan sonra polis eşliğinde otobüse bindirildim ve Ankara’ya ailemin yanına gönderildim. Bu sırada Temmuz’a kadarki okul dönemimi de hep heyet raporlarıyla, izinlerle kapatarak, mesleğimde herhangi bir sorun yaşamamaya çalıştım.

Sığınma evinde kaldığınız birkaç günde kendinizi güvende hissettiniz mi? Nasıl bir ortam vardı?

Şanlıurfa’daki sığınma evi, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir yerdeydi. Etrafı dikenli tellerle çevriliydi, önünde polis, kapısında da güvenlik görevlileri bekliyordu. Kapılar da sürekli kilitli tutuluyordu ama yaşadığım şok henüz çok taze olduğu için kendimi güvende hissettiğimi söyleyemeyeceğim. Sonuçta 10 senelik bir esaretten sonra hayatımda ilk kez ona karşı gelmiştim, öyle bir ne yapacağımı bilememe halindeydim ki yıllardır tek başıma sokağa dahi çıkamamıştım.

Ankara’ya geldiğinizde nasıl bir hayat sürmeye başladınız?

1 seneye yakın zamandır Ankara’da, ailemin yanında yaşıyorum. Kredi borçlarının sıkıntısını yaşıyorum. Babam emekli, evimiz kira. Elbette onlara yük olduğumu hissediyorum ama onlar bundan hiç gocunmuyorlar. Aksine, benim güvende olduğumu ve çocuklarımın mutlu olduklarını bildikleri için onlar da çok huzurlular. “Aç da kalsak birlikteyiz, tok da olsak birlikteyiz” mantığıyla yaklaşıyorlar. Ben eğer bugün ayakta durabiliyorsam ailem sayesindedir. Onların arkamda olacağını bilmesem gelemezdim ki buraya. Babam çok net bir şekilde, “Sen korksan, mücadele etmekten yorulsan da biz seni göndermeyiz” diyor. Bu açıdan çok az sayıdaki şanslı kadından birisiyim.

Aileniz, gördüğünüz şiddet yüzünden karakterinizde, ruhunuzda oluşan tahribatı nasıl karşıladı?

Benim gibi başkentte büyümüş, okumuş, kendi ayakları üzerinde durmayı bilen, gezip dolaşan genç bir kadının yıllarca hapsedilmenin sonucunda, yeniden Ankara’ya ne halde dönmüş olduğunu anlatamam. Bir gün annem marketten bir şey almamı rica ettiğinde, “Ben yalnız gidemem” dedim. Yıllarca okula dahi eşim bırakır, alırdı beni. Yalnız başıma dışarı çıkmanın ne demek olduğunu unutmuşum, sanki dışarı çıktığım an birisi bana bir şey yapacak, laf atacak ya da ben tek başıma sokakta olmayı beceremem gibi hissettirilmiştim. Sonra annem baktı ki bu böyle olmayacak, psikolojik yardım almaya götürdü beni. 10-11 aydır tedavi görüyorum, çok da faydası olduğuna inanıyorum.

Yaşadığınız bıçaklanma olayı iyileşme sürecinize de bir darbe vurdu mu?

Aslında öyle olmasını beklersin, değil mi? Ama ben bunu doktoruma da söyledim; bu olay beni güçlendirdi. Nietzsche’nin bir sözü var ya “Beni öldürmeyen şey, güçlendirir” diye, aynen öyle. Borçlar altında olmam, çocukların sorumluluğu, yaşadığım tüm travmalar, boşanma stresi, eşimin tehditleri… Daha önce tüm bunların altında ezildiğimi düşünüyordum ama şimdi kendimi çok güçlü hissediyorum.

Eşiniz tarafından sürekli tehdit ediliyordunuz ancak o gün Ankara’da olduğunu, karşınıza çıkabileceğini biliyor muydunuz?

O gün 14 Şubat Sevgililer Günü’ydü, oğlum rahatsız olduğu için okula gelmedi. Normalde birlikte Sıhhiye’ye gider ve köprünün üstünden dolmuşa biner, okula gideriz. O gün tam köprünün üstünde birden karşıma çıktı. Ben Ankara’da olduğunu dahi bilmiyordum. “Ya şu an benimle gelirsin ya da seni öldüreceğim” dedi. O noktada daima bir trafik polisi olur. Hemen “Polisi çağrıyorum”  dedim ve o yöne döndüm, o sırada gitti. Bana yaklaşması yasak olduğu için, ceza alacağını bildiğinden kaçtı hemen.

Bunun üzerine siz ne yaptınız?

Hemen karakola gidip durumu bildirdim. Gerekli notu aldılar ama olayı görmedikleri için de bir şey yapamadılar. Aynı günün akşamında annem, teyzem, kardeşimin eşi ve çocuklarla, bir başsağlığı ziyaretine gitmiş, oradan eve dönüyorduk. Bizi itekleyerek peşimiz sıra eve girdi ve anneme “Kızın ya dönecek ya ölecek” dedi. Annemse onu sakinleştirmek için “Tamam oğlum, madem sen iyi niyetle geldin, otur konuşalım” diye oturttu. Yapacak bir şey yok, yanımızda çocuklar vardı. Annem onunla ilgilenirken ben hemen içeriye gidip polisi aradım. Karakola gidip şikayetçi olduk ve o günden sonra adam “Ankara’yı terkediyorum” dedi, biz de inandık.

Bir sonraki karşılaşmanız, sizi bıçakladığı gün mü oldu?
Gövdeye gelen bıçak darbelerinin vücuda ulaşmasını engelleyen, Şirin Şanlı'nın yaşamını kurtaran mont. Fotoğrafta bıçak darbesinin geldiği nokta ve kan izleri görülüyor.

Gövdeye gelen bıçak darbelerinin vücuda ulaşmasını engelleyen, Şirin Şanlı’nın yaşamını kurtaran mont. Fotoğrafta bıçak darbesinin geldiği nokta ve kan izleri görülüyor.

Meğer Ankara’dan hiç ayrılmamış. Çalıştığım okulun karşısında 1 aydır ev tutmuş, beni takip ediyormuş. Eve girmesinden 10 gün sonra, 25 Şubat’ta tekrar karşılaştık. O sabah beni aradı ve beni öldüreceğini, kafamı satırla keseceğini söyledi. 2-3 ay önce abisini ve iki kardeşini satırla yaralamıştı, yani aynısını bana da yapabileceğini biliyordum. Okula gidiş güzergahımızı değiştirmeye karar verdik. Bir gün evin önünden dolmuşa bindiğimiz sırada, hemen arkamızdan o da bindi. Yanımda oturan oğlumu hızlıca kucağına alıp, kulağıma tehditler fısıldamaya başladı. Birkaç durak ses çıkarmadan bekledim ve karakola en yakın durakta, hemen oğlumun elinden tuttum ve hızla karakola koşmayı planlayarak dolmuştan indim. Kamera görüntülerinde de var; daha ben kaldırıma adımımı atar atmaz elindeki bıçağı art arda bana saplamaya başladı. O sırada oğlum feryat figan bağrınca, tam olayın olduğu yerdeki kuyumcu, silahını alıp peşine düştü. Diğer esnaflar da dükkanlarından fırlayınca linç edileceği korkusuyla karakola sığınmış.

Saldırıya uğradığınız sırada koruma kararınız devam ediyor muydu?

Tabii, üçüncü koruma kararımdı. O kararlarda, hiçbir şekilde bana, evime, çocuklarıma, çalıştığım yere, aileme yaklaşamayacağı, beni iletişim araçlarıyla rahatsız edemeyeceği, evimin şu kadar metre yakınında alkol alamayacağı gibi bir sürü şey yazar ama sadece kağıt üzerinde… Tüm bunlar prosedürdür.

Gündelik hayatınızda olmasa da, mahkemede ne şekilde işinize yarıyor bu karar?

İşte orada çok önemli hale geliyor çünkü koruma kararı olan bir kadına yaklaşmakla, karar çıkartmamış bir kadına yaklaşmak arasında fark var. Eğer o karar olmasa, “Ben görüşmeye gitmiştim. Beni kendisi çağırmıştı” gibi şeyler diyebilirdi. Diyemediği için, “O bana saldırdı, kafama çantayla vurdu, bana küfür etti, ‘şerefsiz’ dedi” gibi şeyler söyledi. Kamera görüntüleri ortaya çıktı işte; vurmayı geç, ağzımı dahi açmamıştım çünkü çocuğum vardı yanımda. O görmesin, etkilenmesin diye sustum. Şimdi de o allahın belası tahrik indirimi sebebiyle “Beni aldattığını söyleyeceğim” diyor. “Ben yine yırtar, dışarı çıkarım. O zaman da sana yapacağımı bilirim” gibi bir şeyler saçmalıyor işte. Daha bugün bile attığı tehdit, küfür mesajlarını göstersem yüzünüz kızarır; “Bıçakla geldiğim için çok pişmanım, silahım olsaydı keşke” diyor.

Sizi tam 8 yerinizden bıçaklamış olan ve hala tehditlerde bulunan bu adam nasıl tutuksuz yargılanabiliyor?

Yasal olarak; belden aşağı yaptığı darbelerde ölümcül bir organa veya atar damara denk gelmemesi halinde fail tutuksuz yargılanabiliyor. Yasamızda böyle kocaman, içler acısı bir boşluk var. Oysa ki, ilk darbeyi doğrudan kalbime yaptı ama montum çok kalın olduğu için bıçak takıldı. Göğsüme saplayamayınca arkadan bacaklarıma saplamaya başladı. Yani darbe sayısı ve yerleri belli, adamın niyeti zaten belli, daha ne bekliyorlar anlamıyorum ben.

Tüm bunlar yaşanırken boşanma davanızın seyri ne yönde?

Geçen sene Ankara’ya gelir gelmez işlemleri başlattım ama maalesef karşı taraf boşanmamakta direttiği için dava hala sürüyor. Şimdiye dek 3 duruşma oldu, bir sonrakisi de 7 Mayıs’ta. Tanıklar dinlenecek ama hakim ne karar verir bilmiyoruz. Evlilik akdimiz en son Şanlıurfa’da göründüğü için davalar da orada görülüyor. O yüzden ikimiz de katılmıyoruz, bizim adımıza avukatlarımız katılıyor.

Bıçaklama olayıyla ilgili süreç ise olay basına yansıdığından çok hızlandı. 2 Nisan, Salı günü daha ikinci duruşmada karar çıktı. Olay basit yaralama olarak geçtiği için hukuki olarak verilebilecek en üst sınırdan 3 yıl hapis cezası verildi. Ayrıca oğlumun gözleri önünde gerçekleştiği için hiçbir indirim vesaire de verilmedi. Bu anlamda memnunum diyebilirim. Fakat o hala dışarıda ve “Seni öldürmeden asla teslim olmam” diye beni aramayı sürdürüyor.

Telefon numaranızı değiştirmediniz mi? Sizi nasıl buluyor?

Telefon numaramı defalarca değiştirdim ama bir şekilde sürekli buluyor. İstanbul’a dilekçe gönderdik, bir sürü fakslar çektik, “Can güvenliğim yok, numaramız gizli tutulsun” diye. Ama en son kullandığım numara babamın adına kayıtlı olmasına rağmen hala buluyor ve arayarak, mesaj atarak tehdit ediyor. Ya kullandığım telefon operatöründe bir tanıdığı var ya da başka bir şey söz konusu. Bu konuda da yasal yollara başvuracağız.

Mesela bıçaklama olayıyla ilgili ilk duruşma görülürken, yaklaşmama kararını bozduğu gerekçesiyle 10 günlük hapis cezası almıştı. Diyarbakır Cezaevi’nde kaldığı o 10 gün boyunca tek işi sürekli beni telefonla arayıp tehdit etmekti. Şimdi tehditlerden 15 gün daha hapsi çıktı.

Bıçaklandıktan hemen sonra Milli Eğitim Bakanlığı mesleki durumumla ilgilendi ve beni hemen evimin yanındaki okula aldırdı. O arada daha ben işe başlayamamış, evde yatıyorken, değişen okulumu öğrendi. Artık ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. Birileri buna yardım ediyor.

Durumunuz basında yer bulduğu gibi Başbakan Erdoğan’ın da tepkisini çekti. “Adam hanımını 8 yerinden bıçaklıyor, sonra mahkeme bu adamı serbest bırakıyor. Ben bunu anlamakta zorlanıyorum. Bu yüzden Adalet bakanıma da ‘Bu işin üzerine nasıl gideceksek, gidelim’ dedim” açıklamasında bulunan Erdoğan’ı samimi buluyor musunuz?

Şu an için bu konuyla ilgili yapılmış bir çalışmadan haberim yok ama sanırım Başbakan orada Adalet Bakanı’yla birlikte, bu konuda yeni yasa tasarıları hazırlığı çabasında olduğunu belirtmek istedi. Basit yaralama, kasten adam yaralama gibi suçların cezalarının biraz daha ağırlaştırılması konusunda çalışmalar yapacağını umuyorum. Popülist bir çıkıştan çok bir dönüm noktası olduğunu umuyorum. Ama çok umutlu da değilim çünkü bu ülkede işler çok yavaş ilerliyor. Bu kanun yasalaşsa bile o zamana dek kim bilir kaç tane daha kadının canı yanacak…

2 Nisan günü görülen duruşmanın ardından Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile birlikte gerçekleştirilen basın açıklamasından. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Herhangi bir kurumdan yardım alıyor musunuz?

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olayın olduğu ilk günden beri çok ilgili. Daha bu sabah, oğlumla görüşme yapmak için bir çocuk gelişimi uzmanı geldi. Psikologlar, çocuk gelişimciler, sivil polisler, sosyal uzmanlar defalarca geldiler, durumu takip ediyorlar. Ayrıca bakanlığın hukuk müşavirliği davamıza müdahil oldu. İş yerimin değiştirilip kadromun alınmasıyla ilgili karar çıkarttırdılar. Bu tavrın kesinlikle medyayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü benzer durumdaki başka kadınlarla karşılaştığımda, onların asla bu hizmetleri bulamadığını dinliyorum. İlk başta, prosedürün böyle olduğunu, herkesle bu şekilde ilgilenildiğini zannettim ama meğer öyle değilmiş. O mobese kayıtlarının ortaya çıkması, olayın bu kadar sabit olması, belki benim öğretmem olmamdan ötürü işin içinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın da olması bunu sağladı.

Sivil toplum örgütlerinin kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddet konusundaki çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?

Bir süredir Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile iletişim halindeyim. Bu oluşumun içinde olmak kesinlikle bana kendimi daha güçlü hissettiriyor. Öncelikle, faydalı olduğunu ve arkanda bir güç olduğunu hissetmek çok cesaret verici. Şiddet gören tüm kadınlara korkmamalarını söyleyebilirim. Başına bir şey gelecekse korksan da geliyor, korkmasan da. Elbette çok zor bir süreç, herkese kapı açan bir ailesi veya maaş alabileceği bir işi yok. Örneğin bir arkadaşım sürekli eşinden şiddet görüyor, aldatılıyor ve bunu biliyor ama ailesi, “Sen geleceksen gel ama çocuklarını getirme” dediği için baba evine dönemiyor. Benzer durumda olan pek çok insan tanıyorum ama korkmayacaksın, tek çare bu. Sığınma evleri kalıcı bir çözüm olmasa da en azından can güvenliğini sağlamak için bir süreliğine gidilebilecek yerler. Çocuklarımızın bir sığınma evinde, küçücük, kapalı bir odada yaşamaları elbette kötü ama yaşamamaları veya öyle bir adamla yaşamaları, annelerinin öldürülüşüne tanıklık etmeleri daha da kötü.

Oğlunuz gördüklerinden nasıl etkilendi?

Sürekli şiddetin içinde büyüdü, son olarak da babasının annesini defalarca bıçakladığına tanık oldu. Buna rağmen çok soğukkanlı ve olgun bir oğlum var ama bu yaşadıklarının bilinçaltında yer etmediği anlamına gelmiyor. Sürekli geçmişi hatırlatıp, onun ruhunu bunaltmak istemiyorum ama başka bir şeyden bahsediyor olduğumuz zaman bile bana, “Anneciğim, lütfen geri dönmeyelim. Lütfen babam seni ikna etmesin” gibi şeyler söylüyor. Sürekli anneanne ve dedesinin yanında ne kadar mutlu olduğunu göstermeye çalışıyor, ben de hissediyorum bunu zaten. 3 yaşındaki kızım ise henüz hiçbir şeyin farkında değil.

Benim yaşama sebebim çocuklarım. Bu kadar kararlı bir şekilde direnmemin en büyük sebebi onların huzuru, mutluluğu. Elbette benim de hayallerim, ideallerim, gelecekte yapmak istediğim şeyler var ama birçok annenin söyleyeceği gibi, “Öncelikle çocuklarım!”

‘Ya döneceksin ya da öleceksin’ deyip 8 yerimden bıçakladı

“Sokaklar sadece yürümek için değildir!”

Fotoğraf: Cem Bayraktar

Söz konusu olan kent merkezi de olsa, eğer sanat yapıyorsanız Ankara güvenli bir şehir değil. Sokak sanatçılarının yıllardan beri karşılaştığı şiddetin bu defa ki muhatabı, Tiyatroj Tiyatro Ekibi oldu. Tiyatroj’dan  Eren Aziz, Ankara sokaklarındaki zabıta ve polis şiddetini, ekiplerinin sanat anlayışını ve Mart ayında karşılaştıkları saldırıyı Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı. 
Röportaj: Özge Çağlar

Tiyatroj ekibi yaklaşık otuz kişiden oluşan ve politik perspektifi olan bir sanat topluluğu. Tiyatroj ekibiyle beraber sokak sanatı adına birçok şey gerçekleştirdik. Müzik eşliğinde canlı heykeller, sokak oyunları sergiliyoruz. Katliama uğrayan kadınlar ve çocuklar, Pozantı’da yaşanan çocuk istismarı, Roboski Katliamı gibi konular hakkında oyunlar oynuyoruz. Amacımız sokaktaki insanın bu tür olaylara karşı önyargısını kırmak ve Kürdistan’da süren savaş gerçeğinin farkına varılmasını sağlamak.

Ekip nasıl bir araya geldi?

Tiyatroyla ilgilenen arkadaşlar, birçok ilde olduğu gibi Ankara’da da devrimci sanat adına bir eksilik olduğu kanısına varınca bir topluluk kurma kararı alındı. Roj TV’nin kapatılma dönemine denk geldiği için, bir kelime oyunu yaparak kendimize “Tiyatroj” adını verdik ve geçen yıl 10 Mart’ta ekibimizi kurduk. İlk oyunumuzu da 18 Mart’ta Newroz zamanı Sakarya Caddesi’nde gerçekleştirdik.

Oyunlarınızda genel olarak hangi temaları işliyorsunuz? İlk oyununuzun konusu neydi?

Oyunun konusu Pozantı’daki istismar olayıydı ve devlete çok sert bir eleştiri getiriyordu. Bizim temel amacımız sokakta anaakım medyanın ve devletin etkisinde olan insanların algısıyla oynamak. Kış olmasına rağmen arkadaşlarımız yarı çıplak bir şekilde Pozantı ‘ da istismar edilen çocukların durumunu insanlara anlattılar ve bizi izleyen dört yüze yakın kişi içinden ağlayanlar oldu. Pozantı olayını bilmeyen insanlar bize, “Pozantıda ne oldu?” diye sordular. Biz anaakım medyanın üstünü kapatmaya çalıştığı güncel olayları kendi penceremizden aktarıyoruz. İşçi sınıfının trajikomik hikâyesini anlatan “Pusula” adında bir oyun gerçekleştirdik ve oyunumuz İstanbul, İzmir gibi birçok ilde sergilendi. 9-10 Kasım’da da “Işıkları Açın” adında bir oyunumuz oldu ve bu oyun da hapisteki devrimci siyasi esirlerin sitemini dışardaki insanlara anlatıyordu. Canlı heykellerimizde de kadın özgürlüğünü, işçi sınıfının mücadelesini, 90’lı yıllarda Gündem satan çocuklara uygulanan işkenceleri konu eden politik söylemler üretiyoruz.

Tiyatroj'un Pozantı konulu oyunu Ankara sokaklarında.

Tiyatroj’un Pozantı konulu oyunu Ankara sokaklarında.

Toplumla, daha doğrusu izleyicilerinizle ilişkiniz nasıl?

Sokakta gerçekleştirdiğimiz oyunlarda sert bir dil tercih ediyoruz. Dilimizin sertliğine, Kürt kimliğimizi bastıra bastıra söylememize rağmen sokakta bazen binleri bulan izleyici kitleleriyle karşılaşıyoruz. Sanatçı halkın tepkisini ölçen ve yakalayan insandır. Zaten sokağa çıkarken bizim temel amacımız kitleyi yakalamak ve biz de izleyiciyi yakalamayı iyi biliyoruz. Halkı bir kere yakaladıktan sonra istediğin şeyi kolaylıkla dile getirebiliyorsun. Halk sokakta bize karşı aksi bir tutum içine hiçbir zaman girmedi ve bizi her zaman onayladı. Oyunumuz bittikten sonra toplanıp gitmiyoruz; insanlarla oturuyoruz, konuşuyoruz. İnsanların birbirine yabancılaşmasını önlemek amacıyla onlara “merhaba” diye slogan attırıyoruz.

Halkın algılarını değiştirmek adına sanatın daha yumuşak bir aktarımı olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Yumuşak değil fakat daha net bir aktarım yolu olduğunu düşünüyoruz. 80’li yıllardan sonra halk asılan afişlere, yapılan eylemlere itibar etmez oldu. Sokakta görsel olarak ilgi çekici bir şeyler yapıldığı zaman insanlar izliyor ve biz de böylelikle istediğimiz her şeyi dile getirebiliyoruz. İnsanlar bizim oyunlarda söylediklerimizi düşünüyor ve önyargıları kırılıyor. İnsanlara söylemek istediklerinizi direkt sanat yoluyla vermek daha etkili ve yerinde oluyor.

Tiyatroj ekibi sokakta herhangi bir saldırıyla karşılaştı mı?

Bir yıllık süre içerisinde küçük çaplı birçok saldırıyla karşılaştık. 6 ay önce bu küçük çaplı saldırılar büyüdü ve zabıtaların linç girişimleriyle karşılaştık. O sıralar Roboski Katliamı gündemdeydi ve biz de bu olaya ilişkin bir oyun sergiledik. Oyun sırasında kan olarak döktüğümüz boyaları bahane eden zabıtaların saldırısına uğradık. Hemen ardından bu saldırılara karşı çıkan bir yürüyüş düzenledik ve sokak sanatının özgür olması gerektiğini dile getirdik. Eylemden 2 ay sonra yeniden bir saldırıyla karşılaştık. Saldırının ardından çizgisi bize yakın olan birkaç zabıtayla görüştük ve saldırıların polislerin kışkırtmasıyla gerçekleştirildiğini öğrendik. Kendileri müdahale edip olayı çirkin bir boyuta sokmamak için zabıtaları kullandıklarını duyduk. 2 Mart Cumartesi akşam Konur Sokak’ta sanat yapmak yapan Tiyatroj üyelerinden Bünyamin arkadaşımıza yirmi kişilik bir zabıta ekibi linç girişiminde bulundu. Durumu gören Faruk Ceylan arkadaşımız zabıtaları engellemeye çalışırken onu da linç ettiler. Bu olayın üzerine diğer sanatçılara duyuru yaptık ve Pazar günü saat 16:00’da Çankaya Belediye’si önünde sokak sanatına özgürlük için bir basın açıklaması yapacağımızı söyledik. Belediye binası önünde basın açıklamamızı yaptık ve Yüksel Caddesi’nden Karanfil Sokak’a kadar bir yürüyüş gerçekleştirdik. Ellerinde kamera bulunan sivil polisler de peşimizden geldi. Sivil polislerin arasında birçok sivil faşist ve zabıta da vardı ve yaklaşık 50 kişilerdi. Biz ise sadece 20 kişiydik ve aramızda kadın arkadaşlar da vardı. Yürüyüşümüzü sonlandırdığımızda ardımızdan gelen polis, zabıta ve sivil faşistlerin elinde cop ve sopalar olduğunu gördük. Aniden sopalarını sallayarak ve bağırarak bizi tehdit etmeye başladılar. Biz de bu tehditlere karşı sokakların özgürlüğü adına slogan atmaya başladık. Sloganlarımızın ardından, “Allah Allah! Öldürün bunları!” nidalarıyla bize saldırdılar. Önce bir arkadaşımızı hedef seçtiler ve onu aralarına alarak dövmeye başladılar. Arkadaşımızı ellerinden almaya çalıştığımız sırada hepimizi linç etmeye çalıştılar ve ben de dahil 9 kişiyi yaraladılar. Kadın arkadaşlarımıza çirkin, cinsiyetçi küfürler yağdırdılar ve onları da hırpaladılar. Polis ve zabıta bizi hastaneye götürmek için gelen ambulansları da sokağa almadı. Uzun uğraşlarımız sonucu ambulanslara binebildik.

Hastanede neler yaşadınız? Sağlık personelinin size karşı genel tavrı nasıldı?

Hastaneye geldiğimizde görevliler bizi çok umursamadı. Röntgenler çekildi ve ayakta tedavi uygulandı. Elimize darp raporu verip gönderdiler. Birkaç arkadaşımıza, “Sizin sadece birkaç yeriniz morarmış darp raporu almanıza gerek yok” diyerek rapor vermediler. Gözle görünür yaraları olan kişilere mecburen verdiler. Bana verilen raporda serçe parmağımın ve burnumun dört yerinde kırık olduğu, sağ ayağımda ciddi bir ezilme olduğu ve ayağımın işlevini yitirdiği yazıyordu. Bir arkadaşımızın raporunda başına ve vücuduna çok darbe aldığı, kaslarında yırtılma olduğu ve eklemlerinde hasar meydana geldiği yazıyordu. Kafaya alınan darbelerde hafıza kaybı söz konusu olduğu için hastanede 24 saat gözetim altında tutulması gerekiyordu ama bu önlemlerin hiçbiri alınmadı.

Söyleşinin gerçekleştirildiği tarihte, Eren Aziz saldırının izlerini hala taşıyordu. Fotoğraf: Cem Bayraktar.

Söyleşinin gerçekleştirildiği tarihte, Eren Aziz saldırının izlerini hala taşıyordu. Fotoğraf: Cem Bayraktar.

Kızılay’daki esnafın ve çevredeki sakinlerin saldırıya tepkisi ne oldu?

Kadın arkadaşımız darp edilirken bir esnaf gelerek zabıtaları engellemeye çalıştı. Çevredeki devrimci arkadaşlar da bizim yanımızda yer alarak zabıtayı püskürtmeye çalıştılar. Kızılay’da dolaşan birçok insan da bu durumu kınadı ve bize destek çıktı. Hatta biz saldırılardan bu destek sayesinde kurtulabildik; bizi o kargaşanın içinden çıkaran halk oldu. Diğer yurtsever arkadaşlar devrimci demokrat arkadaşlar, zabıta araçlarının camlarını kırarak saldırıları kınadı. Belediye de kırılan camlar üzerinden saldırıyı meşrulaştırmaya çalıştı. Keşke devrimci demokrat arkadaşlar değil de biz yapmış olsaydık.

Size saldıran kişiler hakkında herhangi bir şikâyette bulundunuz mu?

Evet. Karakola zabıtalarla aynı anda gitti. Polisler, kamu görevlisi oldukları için önce zabıtaların ifadelerini aldılar ve bizi 4 saat karakolda esir gibi beklettiler. Ayakta duramayacak halde olmamıza rağmen, hiçbiri yaralanmamış olan zabıtaları beklemek zorunda bırakıldık. Hastanede de bize yeteri kadar ilgi gösterilmemişti ve tedavi olamamıştık. Avukatlarımız aracılığıyla beklemek istemediğimizi, karakoldan ayrılacağımızı belirttiğimizde, gözaltına alındığımızı ve hiçbir yere gidemeyeceğimizi öğrendik. Gözaltına alınmadan önce de zaten gözaltında gibiydik. Biz 7 arkadaş gözaltındaydık ve bize 20 polis eşlik ediyordu. Tuvalete bile polis eşliğinde gidiyorduk. Gözaltında olduğumuzu öğrendikten sonra tedavi olmamız gerektiğini, hastaneye gitmek istediğimizi söyledik. Bunun üzerine bize, “Olay savcılığa intikal etti, hiçbir yere gidemezsiniz. Bizim yapabileceğimiz bir şey yok” dediler. Zorla parmak izlerimiz alındı ve fotoğraflarımız çekildi. İfade süresini kasten uzatmak için sadece 2 polis ifade alıyordu. Savunmalarımızı verdikten sonra nezarete alındık ve 24 saat süresince orada tutulduk. Gözaltı sonrası adliyeye sevk edildik ve mağdur sıfatıyla gittiğimiz adliyede de suçlu muamelesi gördük.

Karakolda ve adliyede size karşı sergilenen bu tutumun nedeni neydi?

Tamamen ırkçı bir yaklaşımdı; tüm olanlar Tiyatroj ekibinin Kürt ve yurtsever kimliğinden dolayı bilinçli yapılmış hareketlerdi. Çizgimizden asla taviz vermememiz, bize karşı olan ideolojik tutumu daha da sertleştirdi. Savcılıkta avukatlarımız bizim mağduriyetimizi dile getirdi. Savcılık, kaçma şüphesi olan zanlılar olduğumuzu iddia ederek her gün karakola gelerek imza atmamız gerektiğini söyledi ve adli kontrol amacıyla bizi mahkemeye sevk etti. Ancak hâkim ayakta bile duramayacak halde olduğumuzu görünce savcılığın kararını reddetti ve savunmalarımızı aldı. Karakolda verdiğimiz savunmalara eklemeler de yapabildik. Böylelikle dava düştü ve beraat ettik.

Uğradığınız saldırı basın tarafından olduğu gibi aktarıldı mı?

Tabii. Anaakım medya da dâhil, tüm medya organları bize destek çıktı ve yapılan saldırıyı olduğu gibi aktardı. Devrimci kurumlar zaten her şekilde yanımızda yer aldılar. Anaakım medyadan Sabah Gazetesi yaptığı haberde ırkçı bir saldırıya uğradığımızı dile getirdi. Zaten inkâr etme olasılıkları dahi yoktu çünkü 50 kişinin bize hunharca saldırdığı ve linç ettiği ortadaydı. Anaakım medyanın desteği sadece olayın tüm çıplaklığıyla ortada oluşuyla alakalı.

Mahkeme sürecinden sonra hak arama adına herhangi bir çabada bulundunuz mu?

Beraat ettikten sonra Alınteri’nden aktivist arkadaşlar da bize destek oldular ve beraber bir yürüyüş gerçekleştirdik. Gözaltına alınan ve darp edilen arkadaşlar arasında Alınteri’nden de birkaç arkadaşımız vardı. Bizi darp edenler arasında TÜM-BEL-SEN (Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası) üyesi zabıtalar olduğunu öğrendik ve Alınteri’nden gazeteci bir arkadaşımız sendikadan Devrim Kahraman’ı arayarak birkaç soru sordu. Kahraman olayları sadece zabıtalardan tek taraflı olarak dinlediği için arayan arkadaşımıza, “Sen kimsin! Geri zekâlı” şeklinde hakaretler yağdırdı. Bu olayın akşamında da bir eylem yaptık. TÜM-BEL-SEN, KESK’e bağlı bir sendika fakat olayın KESK’le bağlantılı olduğunu düşünmüyorduk. Durum tamamen Devrim Kahraman’la ilgiliydi ve kişiseldi

Tiyatroj'un uğradığı saldırıyı kınayan basın açıklamalarından biri. Fotoğraf: kizilyildiz.org

Tiyatroj’un uğradığı saldırıyı kınayan basın açıklamalarından biri. Fotoğraf: kizilyildiz.org

TÜM-BEL-SEN’den beklentiniz neydi?

Biz Devrim Kahraman’a, “Sokakta devrimci sanat yapan arkadaşlarımız, sendikanıza bağlı zabıtalar tarafından engelleniyor. Çeşitli saldırılara maruz kalıyoruz. TÜM-BEL-SEN olarak açıklama yapmanız ve yaptığımız eylemlere destek vermeniz gerekiyor” dedik. Arayan arkadaşımız kurumsal kimliğini belirterek sorular yöneltti ama karşı taraf sert çıkınca olay karşılıklı bir tartışmaya dönüştü. Arkadaşımız da gazeteci kimliğine yapılan bu hakaretlerden dolayı olayı internet sitesinde açıkça dile getirip haber yaptı. Bu olayın ardından yine bir eylem gerçekleştirerek Devrim Kahraman’ın bize saldıran zabıtaları savunarak yanlı bir tutum sergilediğini belirttik. Ardından KESK Şubeler Platformu adına bir grup “Zabıtalara saldırı” başlığı altında bir basın açıklaması gerçekleştirdi ve bizi “şımarık işportacılar” olarak nitelendirdi. Biz KESK’i bu olaya dâhil etmezken KESK’in tutumu bizi şaşırttı. Daha sonra KESK’le görüşerek bir özür talebinde bulunduk ve bunun sözünü aldık fakat bununla ilgili bir gelişme yaşanmadı.

Belediye zabıtaları hakkında da suç duyurusunda bulundunuz. Belediye olaylara nasıl yaklaştı?

Belediye olayla ilgili hiçbir soruşturma başlatmadı. Onlar da bizi “işportacı” olarak tanımlayarak yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Belediye her zaman sokak sanatçılarının karşısında yer aldı ve kendi çalışanlarını akladı. Polis de bize her zaman kavga çıkarmak maksadıyla yaklaştı. Biz sürekli bu saldırıları engelleme halindeydik. Tüm bu yapılanlara karşı sokaklardaki eylemlerimize devam edeceğiz.

Sokak sanatçıları için Yüksel Caddesi’nin tamamen yasaklı olduğunu biliyoruz. Siz yasaklı yerlerde sanat yapıyor musunuz?
812657_389761174453488_803365049_o

Tiyatroj’un Roboski Katliamı’nı işleyen oyunundan bir kare.

Yüksel Caddesi’nin tamamı değil aslında; İnsan Hakları Anıtı’nın aşağısı ve Karanfil Sokak yasaklandı. Anıtın yukarısı ve Konur Sokak yasak değil. Bunu zabıtalar da dile getiriyor, “Yasaklı olmayan yerde sanatınızı yapın” diyorlar fakat yasak olmayan yerde müzik yapan arkadaşlarımız da linçe maruz kalıyorlar. Kaldı ki valilik yasakları bizi çok da ilgilendirmiyor. Böyle bir durum ortadayken bir eylemlilik gerekiyor.

Tiyatroj dışındaki sokak sanatçılarına yapılan saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bize saldırarak gizliden gizliye sokaktaki diğer insanları da uyarıyorlar. Sokaktaki diğer arkadaşlarımızın da hep yanında olduk. Sokak sanatçısı olsun olmasın herkese, “Bunlar PKK’lıdır. Bunlar teröristtir. Bunların yanında olursanız sizin de canınız yanar” diyerek gözdağı veriyorlar. Telefonla birçok arkadaşımızı arayıp, “Kızılay’a gelmesinler onları öldürürüz” gibi tehditler yağdırıp sokaktaki insanları sindirmeye çalışıyorlar. Bize, polis, zabıta ve savcılığın işbirliğiyle bir komplo kuruluyor.

“Sokaklar sadece yürümek için değildir!”

“THY, ‘İş akdiniz feshedilmiştir’ deyip telefonu suratıma kapattı”

Fotoğraf: Dora Göksal

Türk Hava Yolları ve THY Teknik çalışanları 300 günü aşkı süredir Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Geliş Terminali’nde direnişte. Onları yaklaşık bir yıldır havalimanında bekletense, Türk Hava Yolları yönetimi. İşten çıkarılan 305 kişiden 150’ye yakını açtığı davalardan işe iade kararı alarak ayrıldı. Ancak önceleri dava kararlarının ivedilikle yerine getirileceğinden dem vuran THY yönetimi, kazanılan her davayı temyize götürüyor. İşten çıkartılan 305 çalışandan kabin memuru Neslihan Canıoğlu ve teknisyen Özgür Certel, 29 Mayıs’ta yaşananları, işten çıkarılma süreçlerini, grev hakkının geri kazanılmasını ve göreve iade için yaptıkları direnişi Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattılar.
Röportaj: Dora Göksal
Sanki THY’yle ters düşen 305 kişi şirket yönetimine kazan kaldırmış ve şirket de onları işten çıkartarak cezalandırmış gibi bir algı var ortada. Gerçekte olan neydi?

Neslihan Canıoğlu: Arabuluculuk aşamasında tıkanan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri bir türlü sonuçlanmıyordu. Hava iş kolunu grev yasağı kapsamına alan yasa tasarısının TBMM gündemine gelmesinin hemen ardından torba yasa çıkartmaya çalıştılar. Biz de bunu protesto etmek için bir basın açıklaması yaptık. Basın açıklaması sendikanın bir basın açıklaması olduğundan, bizler de sendikanın üyeleri olduğumuz için açıklamayı dinlemeye geldik. Bunu yasadışı eylem olarak niteleyip bizi işten çıkardılar. Olaydan sonra Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri, basın açıklamasına gitmenin yasadışı bir eylem olmadığını rapor etti.

Ö.C: İşten çıkarmalar son derece kötü şekillerde yapıldı; mesela mesaj yoluyla. Şirketin düzenlediği halı saha maçında dizim sakatlanmıştı ve 15 gün rapor almıştım. Bu, basın açıklamasından bir hafta önce oldu. Basın açıklamasına katıldığım sırada raporluydum, istirahatim devam ediyordu. İstirahatim bittikten sonra işten atıldım. Neymiş, “İstirahatli halimle niye buraya basın açıklamasını dinlemeye gelmişim?” Mesela Neslihan arkadaşımız ya da uçucu diğer arkadaşlarımızdan atılanlar, buraya izin günlerinde basın açıklamasını dinlemeye gelmişlerdi. Ertesi gün uçuşları var. Neymiş efendim, “Sen niçin izinli gününde basın açıklamasına gittin?” Bir şekilde çalışanlara da gözdağı verildi aslında, “Yaparsanız, sonunuz bu olur” gibi.

Ne kadar zamandır THY’de çalışıyorsunuz?

N.C: İki yıl uçtum. Girerken benden üniversite mezunu olmamı istiyorlardı. İngilizceyi çok iyi bilmem, uçaktaki acil durumlara müdahale edebilmem için çok sabırlı olmam, boy ve kilomun uygun olması gerekiyordu. Girdikten sonra da eğitimler birkaç ay boyunca devam ediyor. Uçaklardan atlıyoruz. Yangın çıkıyor, söndürüyoruz. Kalp masajı yapıyoruz, ilk yardım eğitimleri alıyoruz. Bu kadar aşamadan geçip onlarca eğitim alıyorsunuz ve bir telefonla işten çıkartıldığınızı öğreniyorsunuz. 29 Mayıs’ta, yani basın açıklamasının olduğu gün rahatsızdım ve raporum işyeri hekimi tarafından kabul edilmişti. Daha sonra üç-beş gün boyunca uçmaya devam ettim. Sonra da beni telefonla arayıp, “İş akdiniz feshedilmiştir” deyip, telefonu da suratıma kapadılar.

O süreçte pek çok önyargıya hedef olduk. Efendim neden basın açıklaması yapılmış, uçuşlara gidilmemiş? Neden bir kaos ortamı oluşmuş? Biz havada servis yapan garsonlarmışız, çok yüksek maaşlar alıyormuşuz… Eğer yaptığımız bu kadar kolay bir işse, yani sadece uçağın içinde sandviç dağıtmaksa, üstelik dünyanın her yerini gezip bilmem ne kadar para alıyorsak, neden işe alım sırasında bu denli zorlu süreçlerden geçiriliyoruz.

Ö.C: Alınan para da öyle yüksek bir para değil; bir insanın normal şartlarda insanca geçinmesi için gerekli olan bir para bu. Yani gelip de asgari ücret mi verecekler? 700-800 milyona mı yaptıracaklar bu işi?

Fotoğraf: Dora Göksal

Fotoğraf: Dora Göksal

Grev yasağı da aslında tam da bu noktada geliyor. Hava iş kolunu grev yasağı kapsamına alan düzenleme, işçi kesiminin pazarlık gücünün çok yüksek olmasından mı kaynaklandı?

N.C: Bu gücü elimizden alıp iyileştirilmiş çalışma koşullarımızı geriletmek istediler. Uçakla ulaşım artık sıradanlaştı. Artık bu ulaşım aracını herkes kullanıyor. Peki, uçağın içerisindeki emniyet ve güvenlik gereksinimlerini kaç kişi biliyor? Uçakta çıkan bir yangını nasıl söndürülür? Uçaktaki acil durumlara nasıl müdahale edilir? Uçak pistten çıkar, bütün yolcuların hemen tahliye edilmesi gerekir. Bunu yapacak olan uçuş personelidir. Uçuş personelinin asıl iş tanımının yolcunun karnını doyurmak olduğunu düşünebilirler ama maalesef bu doğru değil.

Görev tanımları yapılırken uçuş güvenliği meselesi genelde atlanıyor. Yaşadığınız diğer zorluklar neler?

N.C: Biz binlerce feet yukarıdayız, tıpkı madencilerin yerin altında olması gibi. Atmosferde yukarılara çıkıldıkça katmanlar inceldiğinden, kozmik radyasyona maruz kalıyoruz. Buna tahammül edemiyoruz. Üst solunum yolları rahatsızlığı yaşarken, gripken, kulağının patlayacağını bile bile uçuşa giden arkadaşım var. Çünkü “Rapor alırsam işten atılabilirim” korkusunu yaşıyor. Çalışma koşullarımız, sendika ve grev hakkı varken bile böyle. Peki, grev hakkımız elimizden alınmış olsaydı, sendika olmasaydı, ne yapacaktı bu insanlar? Gerçekten insanüstü çalışıyoruz ve daha da fazla çalışmaya zorlanıyoruz. Bir sirkülasyon yaratmayı amaçlıyorlar; rahatsızlanan, bel fıtığı olan, kulağı patlayanı işten çıkartacaklar, yerine asgari ücretle yenisini koyacaklar.

Ö.C: Personel sayısını düşürüp, maaşları, imkânları daha düşük olan part-time elemanlar alıyorlar. THY Teknik’te kurdukları Havacılık Bakım Onarım ve Modifikasyon Merkezi’nde çalışanlar, piyasanın yarı parasına çalıştırılıyorlar.

Havadaki koşullar kadar, teknik personelin de yaşadığı çeşitli zorluklar var. Teknik personelin çalışma koşulları, çalışanların güvenliğini sağlamak için yeterli mi?

Ö.C: 12 buçuk sene uçak bakımda çalıştım, işten atıldık ama bir yandan da şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Geçenlerde çalışma saatlerini bir saat geri aldılar; 07:00-15:00 vardiyasını 06:00-14:00’e, 15:00-23:00’ü de 14:00-22:00’ye çektiler. Yakın zamanda bir arkadaş uçakla araç arasına sıkışarak vefat etti. Bunlar neden oluyor? Bir adamın sabah 6’da iş başı yapması için yarım saat önceden kart basması lazım ki, üstünü giyinip işi devralabilsin. O saatte iş başı yapabilmesi için de yakında oturanların en geç 5’te servise binmeleri, yani en geç 4 buçukta uyanmaları lazım. Demek ki bu adamlar hiç uyumayacaklar. Akşam eşofmanlarını giyecek, sabah çıkartıp buraya gelecekler. Ayrı olaylarda, servise yetişmek için sabaha karşı evden çıkan 4 arkadaşımız gaspa uğradılar ve bıçaklandılar. Kadın arkadaşlar ise tacize uğruyorlar. Bunlar hep deneme yanılma yöntemiyle yapılıyor. Bize, “Grev hakkınızı elinizden alıyoruz” dediler. Aslında nabız yokladılar. Ses çıkarmasaydık grev hakkımızı kaybetmiş olacaktık. THY, Star Alliance’a üye olduğu için çalışanlara zorunlu olarak özel hayat sigortası vermişti. Bunu basına, “Biz çalışanlarımıza özel hayat sigortası bile yaptırdık” diye yansıttılar. İşten atıldık, üç gün sonra hastaneye gidenler sigortaların iptal edilmiş olduğunu öğreniyorlar. Böyle iğrenç bir şey olabilir mi?

Kamuoyunda yaratılan algıya göre, THY Türkiye’nin yaratabildiği tek küresel marka ve çalışanlar bu markaya zarar veriyorlar. THY kabuk değiştirirken personel politikalarını da mı değiştiriyor?
Fotoğraf: Dora Göksal

Fotoğraf: Dora Göksal

Ö.C: Hamdi Topçu buraya ne zaman geldi? THY’nin ismi bir yerlere geldiyse, bunu biz yaptık. O gelip de bu ismi bir yerlere taşımadı, bunu yıllardır burada çalışanlar gerçekleştirdi. Önceden “THY bir aile şirketidir” denirdi. Gerçekten de öyleydi; benim dayım, arkadaşlarımın birçoğunun ise babası buradan emekli olmuş, hala aynı aileden çalışanlar var. Neden bunu öldürmeye çalışıyorlar? Çünkü böyle bir bağ olduğu zaman herkes birbirini kolluyor. İşveren de istediği gibi at koşturamıyor. Sendika güçlü, çalışanlar da sendikaya bağlı olunca, durum işverenin işine gelmiyor. Bundan önceki toplu iş sözleşmesinde şirket, grev oylaması istedi. Sandık koyuldu ve grev oylaması yapıldı. Grev onaylandığı zaman rezil oldular. Şimdi aynısını yapamazlar. Çünkü o zaman grev kararı çıktığında THY yönetiminde koltuklar el değiştirdi. Artık tek amaçları aynı hataya tekrar düşmeden sendikayı etkisiz hale getirip, çalışanların da birlikteliğini bozarak, istediklerini yaptırabilmek.

N.C: Basın THY yönetiminin güdümünde olduğu için biz markayı baltalıyormuşuz gibi bir atmosfer yaratılıyor. Ama biraz düşünüldüğünde, uçuş ve teknikteki arkadaşların çalışma koşullarının kötüleşmesinin uçuş emniyetini tehlikeye sokacağı anlaşılacaktır. Uçakta çok küçük bir hata çok ciddi sorunlara yol açabilir, hatta insan hayatına mal olabilir. Kabin ekibi el kitaplarımızda, yani CCM’lerimizde, “CCM’leriniz kanla yazılmıştır” denir. Yorgun uçan bir insan, güvenlik adına hiçbir şey yapamaz, kalp krizi geçiren bir adama müdahale edemez, tıkanan bir insana oksijen veremez, uçağı tahliye edemez.

Uluslararası sivil havacılık kurallarını şirket nasıl esnetebiliyor? Örneğin, kurallar gereğince bir ayda kaç saat uçmanız gerekiyor ve siz kaç saat uçuyorsunuz?

N.C: 120 saate kadar uçabiliyoruz, günde 14 saate kadar mesai yapabiliriz. Bunu esnek hale getirmeye çalışıyorlar. İşten atılmamız arkadaşlarımız arasında bir korku ve kaygı ortamı yarattı. İnsanları tehdit edip uçuşa gönderiyorlar. Bunun sonuçlarından endişeliyim. Eğer siz insanları bu kadar yorgun uçurursanız, bu kadar baskı altında tutarsanız, hiç kimse işini sağlıklı bir şekilde yapamaz.

THY saldırgan bir büyüme içerisinde; sürekli yeni hatlar açılıyor ve yeni uçaklar sipariş ediliyor. Bir uçakta, örneğin 9 kabin personelinin görev yapması gerekirken, bu sayının THY’ce azaltıldığı söyleniyor. Bu iddialarda doğruluk payı var mı?

N.C: Bizi attılar. 305 kişiyi hemen ikame edemedikleri için Teknik personeline üniforma giydirip uçurmuşlar. Teknik’teki arkadaşlarımız tabii daha yetkililer ama onların da uçmak için bir eğitimden geçmeleri gerekiyor. Yolcu bundan bihaber… 29 Mayıs’ta burası çok kalabalıktı. Basın açıklamasına geldiğimizde, birtakım arkadaşlar da yalakalık yapmak için içeri girdiler. Müdürler, şefler de “Uçaklar uçmuyor, uçucu lazım” diyerek çağırınca, bunlar da gönüllü olmuşlar. Kimi gönüllü olarak gitmiş kimi de zorla uçuşa gönderilmiş.

Bu bir suç teşkil etmiyor mu peki?

Ö.C: Yasal değil tabii. Uçak yurtdışına gittiğinde hostes koltuklarındaki el fenerlerinin askısı dahi kopuk olsa, o uçak hakkında rapor yazılıyor. Hatta o uçak kaldırılmayabilir bile. Uçak uçarken dört dörtlük olmak zorundadır. Durum böyleyken sen, “Hadi gel, bugün sen uç” diyorsun. O zaman insanları yoldan toplayalım, gelip çalışsınlar.

Fotoğraf: Dora Göksal

Fotoğraf: Dora Göksal

Part-time kabin görevlisi alımından bahsettiniz. Personel eğitimleri bu denli meşakkatli, sorumluluklar ise büyükken part-time personel alımını nasıl gerçekleştirdiler?

N.C: Uçaklar dünyanın her yerine, Rusya’ya, Çin’e, Japonya’ya gider. Yolcularımız da yalnızca Türkiye’den değil, tüm dünya ülkelerinin vatandaşlarıdır. Bu anlamda kabin personeli aslında THY’nin temsilcisidir.  Kabin ekibinin pırıl pırıl, yabancı dile hâkim, insan ilişkilerinde kuvvetli olması lazım. Uçağın içerisinde her an bir problem çıkabilir. Bu durum sadece emniyetle değil, iletişimle de alakalı. Part-time arkadaşlar çok kısa sürelerde eğitildiler. Eğer siz kabin personelini eğitmezseniz nasıl bir performans beklersiniz? Bu bana kalırsa, THY’nin itibarını tehdit eden bir uygulama. Bir bakıyorsunuz, o kadar çok uçmuş ki arkadaşlar, saçları başları dağılmış, gömlekleri dışarı çıkmış…

Şirket çalışma koşullarını ağırlaştırdıktan sonra bozulan hizmet standartlarından kimi sorumlu tutuyor?

Ö.C: Suçlanan her zaman ağır şartlarda çalışan personel oluyor. “Senin kıyafetin niye bu şekilde?” diye soruyorlar. Bakmaya fırsat mı kalıyor uçmaktan? Dinlenebiliyor muyum ki ben?

N.C: İnanın eve geldiğimde hala uçaktaymışım gibi duvarlara çarpıyordum ya da gittiğim ülkede kaldığım otelde, “Neredeyim ben?” diye uyanıyordum. Bu işin gecesi gündüzü yok. İnsanlar ailelerini, çocuklarını bırakıp gidiyorlar. Kadın arkadaşlarımız sürekli düşük yapıyorlar. Kanser olan arkadaşlarımız var. Geçenlerde bir kaptan 42 yaşında öldü. Dışarıdan farklı gözüküyor; makyaj yapmış, bakımlı, dünyayı gezen insanlardan ibaretmişiz gibi bir algı var. Ancak özellikle kabin arkadaşlarımız farklı sorunlarla uğraşıyorlar. Cinsel istismar uçağın içinde ve dışında devam ediyor.

Bu problem sürekli olarak yaşanıyor mu?

N.C: Uçaktaki kabin arkadaşlarımız yolcular tarafından sıkça taciz ediliyor. Yolcular misafirimizdir. Şirket politikası gereği bizim yolculara her zaman gülümsememiz lazım. Bakımlı, güzel, hoş, güler yüzlü arkadaşlar farklı değerlendiriliyor. Çok ağır bir psikolojik baskı olduğunu düşünüyorum. Sizi taciz bile etseler, şirket yolcunun yanında yer alıyor.

Şirkete bu tarz şikâyetlerde bulundunuz mu? Şirketin bu olaylara karşı takındığı tavır nasıldı?

N.C: Evet. Arkadaşıma fiziksel tacizde bulundular. Sadece cinsel istismar anlamında söylemiyorum. Bir yolcu oturuyorken, yemeği beğenmeyip suratınıza da atabilir. Şirket hiçbir durumda personelinin arkasında durmuyor. Böyle de bir baskı var. Bir de grev hakkının, sendikanın olmadığını düşünün…

THY’den atılan 305 çalışan hakkında iş mahkemelerinde ayrı ayrı davalar açıldı. Şu anda sizin davalarınız devam ediyor mu?

Ö.C: Benimki sonuçlandı ve temyize gitti. Hamdi Topçu, “Davaları kazananları tekrar işe alacağız” demişti. Şimdi ise davaları temyize gönderiyorlar. Hani işe alacaktınız?

N.C: Benim ilk davam görüldü, ikincisi de Nisan’da görülecek. Zaten hepimiz kazanacağız.

Fotoğraf: Dora Göksal

Fotoğraf: Dora Göksal

Temyiz süreci sonuçlandıktan sonra ne olacak?

Ö.C: Başkanımızın söylediği gibi, 305 geri dönmeden toplu iş sözleşmesini imzalamayacağız. Gerekirse grev kararını asarız. Onlar, “Yapılan bu toplu sözleşme, 305’in değil, şu an çalışanların toplu sözleşmesidir” diye diretiyorlar. Hükümete de güveniyorlar. Grev kararını astığımızda 60 gün içinde greve çıkmamız gerekiyor. Ülkede savaş ya da maddi bir kriz varsa, bu bir defaya mahsus 6 aylığına uzatılabiliyormuş. Yine bir kılıf uydurup 6 ay uzatabilme ihtimalleri de var. Ama pek imkân vermiyorum. Benim davam temyizden gelince ya işe alacak ya da almayacak. Davayı 4 net ve 6 brüt maaş tazminat alarak kazandım. “Çalışanı işe almıyorsan bu ücret ödeyeceksin” diyor mahkeme.

Çalışmadığınız dönemdeki maaşlarınızı alabiliyor musunuz?

Ö.C: Hayır. Sadece 4 aylık dönemdekini alabiliyoruz. Mahkemenin 4 ay süreceği tahmin edilerek bu şekilde karar veriliyor. Ama biz 10 aydır buradayız.

Davalar istenildiği gibi sonuçlansa bile işe döndüğünüzde THY’de yapısal bir değişiklik yaşanmayacak, bahsettiğiniz koşullar devam edecek gibi görünüyor. İşe döndüğünüzde neyle karşılaşmayı bekliyorsunuz?

Ö.C: Çalışan arkadaşlarımızın da tek istediği bizim geri dönmemiz. Grev oylaması yapılsa, hepsi grev lehine görüş belirtecekler. İşe geri çağırırlarsa da, biz aynı şartlarda geri döneceğiz. İşveren bana, “Benim sana İstanbul’da değil de, Antalya’da, Erzincan’da ya da Ankara’da ihtiyacım var” deyip bizi oralara da gönderebilir. Ben buradaki çoluğum çocuğumu, kurulu düzenimi bozup bırakıp oraya gitmek zorunda kalabilirim. Öyle olursa biz de profesyonel davranırız, gider orada çalışırız.

Direnişe veya basın açıklamasına destek olmayan, şu anda hala işlerine devam eden insanlar var. Bu eylemlilik sonrası, personel arası ilişkilerde bir değişiklik oldu mu?

Ö.C: Teknik adına konuşayım. İşten atıldığımızda arkadaşlarımız aralarında para toplayıp THY’den aldığımız maaşı getirdiler. İki ay bunu yaptılar, “Bunu siz dönene kadar yapacağız” dedilerse de biz kabul etmedik. Arkadaşlarımız, mücadeleye destek vermeyen çalışanlara da, “O arkadaşlar dışarıda bizim için mücadele ediyor, siz niye böyle davrandınız” diyerek aralarına mesafe koymuşlar. 295 gündür direnişimizin en büyük sebebi çalışan arkadaşlarımızın hakları. Onlar da bunun bilincinde olduğu için bize büyük destek veriyorlar.

N.C: Bunda şirketin, “Eyleme katılırsanız, sizi işten atarız, bakın 300 kişiyi de attık” diye gözlerini korkutmuş olmasının da etkisi büyük. Ama içten içe inanıyorum ki, herkesin kalbi bizimle. Grev oylaması yapılacağı zaman da bunu göstereceğiz zaten. Grev hakkımızı geri alarak bu ülkede de bir şeylerin değişebileceğini kanıtlamış olduk. Bu mücadele diğer işçiler için de örnek teşkil etmeli. Onlar bize güç kattılar, biz de onlara cesaret veriyoruz. Bu hak mücadelesi işçiler geri dönene kadar devam edecek. İşçiler her zaman haklarına sahip çıkmalı. Hak kayıpları olmasın, mücadele etmekten asla vazgeçmesinler. Direnen işçiler asla yenilmez.

Sendikaya ne zaman üye oldunuz? Sendikayla daha önceden de yoğun ilişkileriniz var mıydı yoksa 29 Mayıs’ta başlayan süreç mi sizi sendikaya yakınlaştırdı?

Ö.C: İşe girdikten bir-iki gün sonra dayım, sendikaya üye olup olmadığımı sordu. Henüz üye olmadığımı söylediğimde, “Hemen arkadaşlarını topla, sendikanın İncirli’de yeri var, oraya gidin, üye olun” dedi. Üçüncü ya da dördüncü günde sendikaya üye olduk. Çalışanın sendikasına sahip çıkması gerekiyor. Sendika senin zor gününde yanında olur. Toplu iş görüşmesinde senin hakkını savunur. Şirket hakkında bir yaptırımda bulunursa, çözüm için sendikaya başvurulur. Tabii, sendikanın da adam gibi bir sendika olması, sarı sendika olmaması gerekiyor. Her zaman sadece çalışanın tarafında olacak. Bizim sendikamız gerçekten de öyle.

N.C: Şirkete girdiğimde o kadar bilinçli değildim. Sendika olursa daha fazla hakkımız olur, sendika arkamızda durur düşüncesiyle üye oldum. Ama sendikayla bağ kurma, sendikayı tanıma gibi bir çabamız yoktu. Biraz da çalışma koşullarımızdan kaynaklıydı bu, hep havadayız ne de olsa. 23 Mayıs’ta bir yürüyüş yaptık. “Yürüyüşe katılmayın, başınıza bir iş gelir, işinizden olursunuz” diyorlardı. Böyle korkular hep vardı. Bana uçuş çıkmadı o gün, sivil kıyafetlerimle yürüyüşe katıldım. Hava-İş Genel Başkanı Atilay Ayçin’le ilk kez o gün karşılaştım. Çok sağlam konuşuyordu, çok iyi bir liderdi. Ben de, “Benim hep burada olmam gerekiyor” diye düşündüm. 

“THY, ‘İş akdiniz feshedilmiştir’ deyip telefonu suratıma kapattı”

“Polis şiddeti yetmedi bir de keyfi biçimde yurttan atıldık”

Bu kare, Ali Haydar Tombak'ın olay günü kaydettiği görüntülerden alınmıştır.

Bu kare, Ali Haydar Tombak’ın olay günü kaydettiği görüntülerden alınmıştır.

18 Mart’ta Hacettepe Üniversitesi Beytepe kampüsünde, Türkiye’deki üniversitelerde sık görülen polis terörü manzaraları yinelendi. O gün birdenbire çevik kuvvet birimleriyle karşılaşan öğrenciler, ilerleyen günlerde terörist yaftası yiyerek geniş bir karalama kampanyasını ortasında kaldılar ve savunmaları dahi alınmadan kaldıkları öğrenci yurtlarından atıldılar. Hacettepe Üniversitesi öğrencilerinden Burcu Yıldırım, Merve Mutlu, Hamza Pamuk ve Merve Kanak polis şiddetini, haklarındaki “terörist” propagandasını ve üniversitenin verdiği usulsüz cezayı Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattılar. 
Röportaj: Doğu Eroğlu
18 Mart günü yaşananlar basında ilk olarak “Hacettepe Üniversiteli bir grup öğrenci 18 Mart Çanakkale Şehitleri Anma Etkinliği’ne saldırdı” biçiminde aktarıldı. Beytepe Yerleşkesi’nde düzenlenen etkinliğin protesto edilmesinin sebebi neydi?

Burcu Yıldırım: 18 Mart’taki protesto etkinliğe değil, etkinliği düzenleyen kişilere yönelikti. Geçtiğimiz yıl 28 Şubat’ta Hocalı Katliamı anması adı altında okula giren ülkücü gruplar Edebiyat Fakültesi’ne saldırmışlar, kapıları pencereleri parçalamışlardı. Hacettepe Üniversitesi öğrencileri arasında da dışarıdan gelen o grupla bağlantılı kişiler vardı.

Hamza Pamuk: Aynı kişilerin okulda Türk Dünyası Araştırma Topluluğu (TÜDAT) adında bir topluluk kurduklarını öğrendik. Biraz araştırınca ülkücülerin pek çok üniversitede bu isimde topluluklar kurulmasına karar verdiklerini, bizim okuldakinin de o büyük yapının bir uzantısı olduğunu gördük. TÜDAT’ın 18 Mart’ta Beytepe’de bir etkinlik düzenleyeceğini kendi internet sayfalarından okuduk. Geçen seneki olanlar yüzünden arkadaşlarımız TÜDAT’ın topluluk odasına gidip topluluk üyelerine endişelerini anlatmışlar. TÜDAT’takiler de böyle bir etkinlik olmayacağını söylemişler ve mesele bu şekilde kapanmış. Ancak 17 Mart akşamı, ertesi günkü etkinliğin duyuru afişlerini yurtlarda gördük.

Topluluk, kuruluşundan bu yana başka bir etkinlik düzenlemiş miydi?

H.P: Bu ilk etkinlikleri olacaktı. Aynı zamanda Alptuğ isminde bir dergi bastırıyorlar. Dergide, “Türk tanrının kılıcı, eğilmeyen baş kesilsin, taş kesilsin” gibi pek çok Türkçü, ırkçı ifade bulunuyor.

Bu dergi üniversitenin kaynaklarıyla mı basılıyor?

H.P: Topluluk tarafından bastırıldığına göre büyük ihtimalle derginin basım masraflarını üniversite finanse ediliyor. Rektör de zaten, “Şiddet içermediği sürece her şeye izin veririm” diyor ama nefret söylemi ve ırkçılığı şiddetten saymıyor anlaşılan. Bu toplulukla ilgili tek sorun bu değil; yıllar önce kurulan Toplumsal Araştırmalar Topluluğu için yönetime ilettiğimiz topluluk odası talepleri yer olmadığı gerekçesiyle sürekli reddediliyor. Ancak bu sene kurulan TÜDAT’a nasıl oluyorsa hemen oda verdiler.

2012’deki Hocalı Katliamı anmasında ne olmuştu?

Merve Mutlu: Dışarıdan Hocalı Katliamı anmasına geldiğini iddia eden yaklaşık 200 kişilik bir ülkücü grubu, üzerimize sallamalarla saldırdı. Nasıl söyleyeyim, öğrenci görünümünde de değillerdi; kocaman kocaman, 30-35 yaşlarında adamlardı hepsi.

Geçen senekine benzer şiddet olaylarının yaşanmasından duyduğunuz endişeyi üniversite yönetimine bildirdiniz mi?

B.Y: 18 Mart günü etkinliğin yapılıp yapılmayacağından bile emin değildik. Etkinliğin yapılacağı K Salonu’na gidip durumu öğrenmek istedik. Etkinliği düzenleyecek kişilerin yine Gazi Üniversitesi’nden geleceğini biliyorduk; aynı eli sopalı bıçaklı kişilerin tekrar kampüse girmesini istemiyorduk. Bir yandan da hiçbir öğrenci topluluğu kendi etkinlikleri için izin alamazken, bu etkinliğin yapılacak olmasından dolayı şaşırmıştık. Üniversite yönetiminden birilerinin bize açıklama yapmasını beklerken Öğrenci Temsilcileri Kurulu (ÖTK) üyeleriyle görüştük. Hacettepe Üniversitesi’nde topluluklar, düzenleyecekleri etkinlikler için Öğrenci Temsilcileri Kurulu aracılığıyla Kültür İşleri Daire Başkanlığı’na istekte bulunurlar. Oysa ÖTK’daki arkadaşlar TÜDAT’ın etkinliğinden habersizlerdi. Görüşmemiz üzerine onlar da rektörlükle konuşup meseleyi öğrenmek üzere oradan ayrıldılar.

Polis müdahalesinden bir görüntü.

Polis müdahalesinden bir görüntü.

Etkinlik salonunun önünde beklerken üniversite yönetiminden birileriyle, özel güvenlik birimleriyle veya etkinliğe katılmak için oraya gelenlerle bir münakaşa yaşadınız mı?

H.P: Salonun önüne gittik ancak ne içeri girmek, ne de girecekleri engellemek gibi bir niyetimiz yoktu. Kaldı ki Çanakkale Savaşı anması düzenlenmesine karşı olmak için herhangi bir sebebimiz yok. Yalnızca dışarıdan gelecek saldırgan kişilerin orada bulunmasını istemiyorduk.

Merve Kanak: Bir gazetede, “Saldırgan öğrenciler etkinliğe gidenleri darp edip geri yolladılar” biçiminde ifadeler yer almış ancak bunlar kesinlikle gerçek dışı.

Polis müdahalesi ne zaman gerçekleşti?

B.Y: Etkinlik saat 1 de başlayacaktı. Dışarıda beklediğimiz sırada, 12:30 gibi, karşımızda polisi gördük. 2 adet TOMA (Toplumsal olaylara müdahale aracı) ve çevik kuvvetleri görmemizle birlikte tazyikli su ve biber gazlarıyla saldırıya uğramamız bir oldu.

Hiçbir uyarı yapılmadı mı?

B.Y: Bildiğim kadarıyla polis geldikten sonra uyarıda bulunur, “Dağılmazsanız müdahale edeceğiz” gibi anonslar yapar. Ama hiçbir uyarıda bulunmadılar, megafon sesi bile duymadık. Polis müdahale etmek için bekliyormuş demek ki; K Salonu’nun önüne geldiğimiz anda polise haber verilmiş olsa yine de o kadar çabuk gelemezlerdi oraya. Belki de kampüsün içinde veya yakınlarında bir noktada konuşlanmış bekliyorlardı.

M.M: Eski rektör Uğur Erdener döneminde öğrenciyle polis arasına özel güvenlik görevlileri girerdi. Özel güvenliklerin yetersiz kaldığı bahanesiyle polis müdahale ederdi. Yani polis olay çıktıktan sonra devreye girerdi. Ama o gün herhangi bir olay yoktu ki! Üniversite yönetiminden birinin gelip bize durumu açıklaması için orada bekliyorduk. Ne olduğunu anlayamadan karşımıza polis çıktı.

12:30’da başlayan polis müdahalesi 16:00’ya kadar sürdü. O süre zarfında neler yaşandı?

H.P: Polis geldi gazlarla bizi uzaklaştırmaya başladı. Yer yer çatışmalar oldu ve TOMA’larla bizi salonun önünden uzaklaştırdılar. Saatlerce gaz bombası atmaya devam ettiler. Bu sırada toplantı salonundaki etkinlik de sürüyordu. Saat 16:00’ya doğru, yani etkinliğin bitimine yakın, polis tekrar üzerimize geldi ve bizi ormanlık araziye doğru uzaklaştırdı.

Gazi Üniversitesi’nden geleceği iddia edilen grup olaylar sırasında neredeydi?

H.P: Bizim salonun önünden uzaklaştığımız sırada, ters istikametten yüz kişilik bir grubun binaya doğru gittiği görülmüş. Biz çekildikten sonra içeri girmişler demek ki. Polislerin bizi binadan uzaklaştırdıkları anda da salondan çıkıp kampüsten ayrılmışlar.

M.M: Etkinliğin başlangıç saati öncesinde bizi oyalamak için polis geldi ve Hacettepe Üniversitesi öğrencisi olmayan grup o şekilde içeri girebildi. Zaten polisin tutumu da bazı şeyleri ele veriyordu. Orada yaklaşık 50 kişiydik ve bizden daha kalabalık olan polis rahatça etrafımızı çevirip gözaltına alabilirdi. Dağıtıp oyaladılar, biz çekildikçe ilerlediler ama mesafelerini hep korudular. Hatta bazı arkadaşlarım polisten kaçarken gözaltına alınacaklarını zannetmişler ama polisler gözaltı yapmamış. Polisin bizi karşılaştırmaması taktik icabı; iki grup karşı karşıya gelmedi ve biz “olayları çıkaran terörist grup” ilan edildik. Okulun her yerine “18 Mart’a saldıran teröristleri kınamak üzere” Türk bayrakları asıldı. Saldırgan, eli sopalı, bıçaklı faşistler mağdur haline geldiler anlayacağınız.

Meseleden habersiz öğrenciler ve üniversite mensupları da polis saldırısından etkilendiler. Olaylar kapalı alanlara nasıl sıçradı?

H.P: Polisler bizi kovalarken Yıldız Amfi tarafına gittik, onlar da kapının önünü beklediler. O sırada attıkları biber gazı bombaları binanın etrafına düştü. Saat 15:00 civarında polis o bölgeye saldırdığında, öğrenciler de dersten çıkıyorlardı. Saldırının yoğun olduğu sırada çıkanlar, binadan dışarı adım atar atmaz bayılıyorlardı. O saldırı sırasında yaralananlar haricinde, 3 kişi biber gazı bombasının doğrudan vücutlarına isabet etmesiyle yaralandı. Bir arkadaşımın da dirseği kırıldı.

B.Y: Polis sadece bize değil, kampüsteki herkese saldırdı. Biz gazdan etkilendiğimiz için dağıldık ve amfilere, yemekhaneye, kütüphaneye de gaz yağmaya başladı. Atılan gaz bombaları kapalı mekânlara da girdi. Binaların içindeki astım hastası arkadaşlar yerlere yığıldılar. Yaralanan, bayılan kişileri ambulansa bindirdiğimiz sırada bile polis gaz atmayı sürdürdü. Amfinin önünde aynı zamanda plastik mermiler de kullanıldı.

Plastik mermilerin kullanıldığına ilişkin bir kanıt var mı?

MM: Astım hastası olduğum için hep gerilerdeydim ancak polis saldırısı sürerken farklı sesler duymaya başladım ve plastik mermi atıldığından şüphelendim. Birkaç eyleme giden onun sesini bilir. “Belki de yanlış işitmişimdir” diye düşündüğüm sırada mermilerin bir arkadaşımı sıyırdığını gördüm. Plastik mermilerle yaralanan arkadaşlar oldu ama durumları şu anda iyi.

B.Y: Plastik mermiden dolayı o gün 7 arkadaş yaralandı. Üniversite personeli, plastik mermi kullandığına ilişkin herhangi bir kanıt kalmasın diye, polisler kampüsü terk eder etmez geniş kapsamlı bir temizlik başlattı. Tüm gaz bombaları ve plastik mermi kalıntılarını, biz daha sonra bunları afişe edemeyelim diye çarçabuk topladılar.

Yönetimin yayınladığı suç aletlerini gösterir fotoğraf.

Yönetimin yayınladığı suç aletlerini gösterir fotoğraf.

Olaylar bittikten sonra okul yönetimi bir açıklamada bulundu mu?

B.Y: Polis kampüsten ayrıldıktan sonra rektörlüğe yürüdük ve durumu protesto ettik. Pek çok kişinin yaralandığını, polis şiddetinden tüm üniversitenin etkilendiğini söyledik ancak bir muhatap bulamadık. Rektörlüğün açıklaması sonradan geldi.

H.P: Olaylarda zarar gören binaların, kırılan camların, bir de tespit ettikleri suç aletlerinin fotoğraf ve videolarını üniversitenin resmi internet sitesine koymuşlar. Duyuruyu da, “Yorumsuz sunuyoruz” başlığıyla yayınlamışlar. Koskoca rektörlük ortada bir şey yokken kampüse polis getiriyor, bir de resmen öğrencisine “trip atıyor.”

Polis şiddetine hedef olan öğrenciler daha sonra nasıl “terörist” ilan edildiler?

H.P: 19 Mart Salı günü Beytepe’de Newroz kutlaması oldu. Edebiyat Fakültesi’nde toplanıp kutlama alanına yürümemiz 5 dakika bile sürmedi. İşte o yürüyüş sırasında fakülte önündeki Türk bayrağının indirildiğine dair bir söylenti ortaya atıldı. İddia yalan olduğu kadar manasız da; okulun en kalabalık fakültesinde böyle bir olay olsaydı mutlaka birileri tepki gösterirdi, kameralar da bu olayı tespit ederdi. Kaldı ki kimsenin Türk bayrağıyla bir sorunu yok. Amaç bir karalama kampanyası yapmak, herkesi bize karşı kışkırtmak. En apolitik insanın bile bayrak indirildiğinde tepki göstereceğini biliyorlar ne de olsa.

Basında da özellikle olaylar sırasında kampüse yazılan “PKK” ve “Apo” ibareleri öne çıkartıldı. 18 Mart günü saldırıya uğrayanlar kimlerdi tam olarak? Homojen bir kitleden söz edebilir miyiz?
Resmi sitede yayınlanan fotoğraflardan bir diğeri.

Resmi sitede yayınlanan fotoğraflardan bir diğeri.

MM: 18 Mart’ta K Salonu’nun önünde çeşitli öğrenci topluluklarından ve öğrenci çalışması yürüten kurumlardan gelen pek çok kişi vardı. Ancak tek ortak yönün faşizm karşıtlığı olduğunu, oradaki kimsenin polisi kampüste istemediğini belirtmeliyiz. Homojen bir kitle olmadığımız için yazılan her şeyi de savunamayız; oradakilerin tek ortak yönü, öğrencilerin yaşam alanı olan kampüslerde polis ve asker istememeleriydi. Bahsi geçen yazılamalar tam da okul yönetiminin ekmeğine yağ sürmektir. Okul yönetimi bu durumu kullanarak polis müdahalesini meşrulaştırmaya çalışıyor.

B.Y: Polis saldırısı sırasında zaten kimin ne yaptığı belli değildi. Herhangi bir yazılama yapılmasına ilişkin ortak bir karar alınmış değil. Zaten bizim ortak karar almamız mümkün değil, biz birlikte hareket eden bir grup değiliz ki! Dışarıdan gelen ülkücüleri kampüste istemeyen öğrenciler bir anda polisten şiddet görmeye başladılar. Oradaki kalabalığın tek ortak yönü buydu. Olaylar hakkında fikri olmayan kişiler, o yazıları görüp öfkelendiler. Üniversite yönetimi de buna çanak tuttu; camları kırılan bir kulübenin üzerine rektörlük, “Bunları yapanlar utansın” yazdırdı. O yazı günlerce orada kaldı.

Soruşturma ve yurttan atılma safhası ne zaman başladı?

M.K: Yurttan atıldığımız günün öncesinde ilginç şeyler oldu. Bayrak indirme iddialarıyla başlayan karalama kampanyası öğrenciler içinde de karşılık buldu. 20 Mart Çarşamba gecesi yurttaki oda arkadaşım telefonda, “Yurtlar boşaltılıyormuş. Okulu örgüt basacakmış, yurtlara girip kadınların hepsine tecavüz edeceklermiş. Tekrar biber gazı saldırısı olacakmış” dedi.

Örgüt diye nitelendirilen grup kim?

M.K: Adımız “örgüt” oldu artık olaydan sonra. Okul yönetimi bizi bu pozisyona sürükledi. Aynı gece okulun 2 gün süreyle tatil edildiğini öğrendik. Söylentiler tatille birleşince insanlar okuldan kaçmaya başladılar. Ankara’yı terk edenler bile olmuş.

M.M: O akşam aynı odada kaldığım 2 arkadaşım valizlerini toplayıp okuldan ayrıldılar. Öbür arkadaşım da çok korktuğunu, yurttan çıkmak istemediğini söylüyordu. Yemeğe giderken ona eşlik etmemi istedi. Aynı sıralarda kırtasiyeye giden arkadaşlar bayrak satışlarının fırladığını, talebi karşılayabilmek için yeni sipariş verildiğini öğrenmişler.

Olaylardan önce okuldaki kantinlerde Türk bayrağı satılıyor muydu?

H.P: Satılmıyordu elbette. Kaldığım yurdun mevcudu yaklaşık bin kişi. Bazı odalarda hep Türk bayrağı asılı olur, kişisel tercihleridir. 21 Mart Perşembe günü kampüse gittiğimde pek çok odanın camına bayrak asıldığını gördüm. Sonrasında işler bununla da sınırlı kalmadı; kız yurduna, erkek yurduna ve bazı binalara dev bayraklar asıldı. Bayraklar için talimatı kimin verdiğini yurt görevlilerine sorduk, “Vallahi bize emir geldi” dediler. Rektörlükten emir aldıkları çok belli, zaten ilk bayrak da rektörlük binasına asılmıştı. Herkesin korkutulduğu, bayrak indirildiği söylentisiyle gerildiği ortama bir de dev bayraklar eklenince endişe öfkeye dönüştü. Yurttan kovulduğumuzu da o sabah öğrendik.

Yurttan atıldığınızı öğrenince ne yaptınız?

M.K: Yurda gittiğimizde atıldığımızı söyleyip tebligatları verdiler. Yurtlar müdürü, aslında öğlene dek odalarımızı boşaltmamız yönünde talimat geldiğini, ama kendisinin ricasıyla sürenin akşama kadar uzatıldığını söyledi. Yurtlara giriş yaptığımız elektronik kartlarımız kullanıma kapatıldığı için eşyalarımızı toplamak için odalarımıza bile çıkamadık, yanımıza birer gözetmen verdiler!

M.M: Hemen rektörle görüşmek için harekete geçtik ancak Genel Sekreter Yardımcısı Fatih Kayran’ı bulabildik. Odasına girdiğimizde kapısını açık tuttu ve odanın yakınına 3 güvenlik görevlisi çağırdı. “Hocam neden endişe ediyorsunuz, buraya konuşmaya geldik” dediğimde, “Siz terörist değil misiniz?” diye cevap verdi. Kendisiyle konuşamayacağımızı anlayınca Rektör Murat Tuncer’le görüşmek için randevu istedik. Kayran o konuda da hiç yardımcı olmadı, ne dediysek kabul etmedi. En sonunda, “Sıhhiye Kampüsü’ne gidin, kırmızı plakalı bir araç görürseniz arkasından koşmaya başlayın” dedi.

H.P: Kayran’a yurttan atıldığımızı, gidecek yerimiz olmadığını söylediğimizde, “Bilmiyorum, benim sorunum değil. Onu taş atmadan önce düşünecektiniz” dedi.

Yurttan atılan öğrencilere verilen tebligat.

Yurttan atılan öğrencilere verilen tebligat.

Yurttan atılmanızın gerekçesi polise taş atmanız mı?

H.P: Kayran öyle söyledi ama tebligata göre Barınma Birimleri Yönetmeliği’nin 22’nci maddesindeki bir sürü maddeye aykırı davranışlarımız olmuş. Olaylara katıldığımız tespit edilmiş. Ceza veriyorlar ama savunma almak gibi bir zahmete girmiyorlar.

M.K: Ben olayların içinde değildim. 13:30 gibi saldırıdan haberdar oldum ve kütüphane tarafına gidip karışıklığı izledim. Erkek arkadaşımın yanına gittiğimde bana, “Gelme, burası çok karışık” dedi ve geri döndüm. Kütüphane tarafına döndüğümde oraya gelen biber gazından etkilenerek içeri girdim. Daha sonra tekrar dışarı çıktığımda yanıma gelen bir polis şefi, “Geri çekilin tekrar olay çıkacak” diye konuştu. Ben de, “Burası bizim okulumuz, siz geri çekilin” dedim. Bu konuşmayı duyan bir özel güvenlik, “Arkadaşlarınız bize molotof kokteyli attılar” dedi. Bu diyaloglar sürerken bir başka güvenlik görevlisi elinde kamerasıyla bizi çekiyordu. Olaylarla ilgim bundan ibaret. Bazı arkadaşlarımızı önceden soruşturmaları olduğu için gözlerine kestirmişler ama benim geçmişte bir soruşturmam da yok. Beni neye dayanarak yurttan attıklarını bilmiyorum. Aynı şeyleri Fatih Kayran’a anlattığımda, “Sen demek ki bir şeyler yapmışsın, görüntülerde tespit edilir nasıl olsa. Biz bu cezayı boşuna vermedik” cevabını aldım. Olay günü kampüste olmayan başka arkadaşlarımız da yurtlarından atıldılar. Bu olay tamamen örgütlü olan veya örgütlü olmaya yakın politik öğrencilere yapılmış bir operasyon. Şu anda yurtlarda sol görüşlü hiçbir öğrenci kalmadı.

Rektörle görüşebildiniz mi?

H.P: Rektörü tesadüfen Sıhhiye’de bulduk ve kendisiyle görüştük. Bize, “Öğrenci arkadaşlarınızdan ‘PKK’lılar tarafından tehdit ediliyoruz, yurda saldıracaklar’ diye şikâyetler geldi. Biz de sizin o kişilerle aynı yurtlarda bulunmanızın uygun olmayacağını düşünerek yurttan çıkarılmanıza karar verdik” dedi. Ortada gerçekliği kesinlik kazanmamış bir tehdit veya tehdit söylentisi var. Böyle bir olay varsa bile biz başkasının işlediği suçun cezasını çekiyoruz. Üstelik usule de aykırı; soruşturma açılır, savunmamızı yaparız, gerekli görülürse yine yurttan çıkartabilirler bizi. Ancak hiç değilse kendimizi savunma şansımız olur. Rektör de usulsüzlüğün farkında olduğu için, “18 Mart günü çıkan olaylarda kamu malına zarar vermediğinizi, aksi ispatlandığı takdirde yurttan çıkarılma cezasına razı olduğunuzu beyan ettiğiniz birer dilekçe hazırlayın” dedi.

M.M: Usulsüzlüğü kapatmaya çalışıyorlar. Benim zaten yurtla ilişiğimi kesmişler ama rektörün ağzından çıkan bir cümleyle yurda geri alınmış olduk yani. Ancak başka bir gün farklı düşünürse yine kapının önüne koyabilirler bizi.

Dilekçeleri imzaladıktan sonra yurda dönüşünüzde bir sorunla karşılaştınız mı?

H.P: O gece yurtta kaldık ama ertesi gün işler yine karıştı. Dilekçelerin kabul edilmediğini, olaylara katılmadığımızı beyan edeceğimiz yeni dilekçeler yazmamız gerektiğini öğrendik. Olaylara katılmakla kamu malına zarar birbirinden çok farklı şeyler! Olaylara karıştığımız için, polis şiddetine maruz kaldığımız için zaten bu işler başımıza geldi.

M.M: Rektör karşıt görüşlere izin verdiğini söylerken, bir yandan da “Ben karşıt görüşlere izin veririm ama yurdumda barındırmam” mesajı veriyor. Kredi Yurtlar Kurumu’nda disiplin cezaları; uyarı, kınama, uzaklaştırma, ilişik kesme şeklinde dört aşamalıdır. Daha önce hiçbir ceza almamış kişilerin savunmaları bile alınmaksızın yurtla ilişiklerinin kesilmesi çok yanlış. Kısa vadede orada kalabilmek için o dilekçeleri yazmayı kabul ettik, zaten karar idari mahkemeden de dönecektir. Ama uzun vadede meşruluk zeminimiz var. Rektör, şimdiye kadarki tüm açıklamalarında üniversiteye polis sokmayacağını söyledi ama polis bir şekilde oradaydı.

Olayların polis şiddetinden kaynaklandığını söylediğinizde rektörün yanıtı ne oldu?

M.K: Rektör, “Güvenlik birimleri yetersiz kaldığı zaman polis gelebilir” dedi. Ama kampüse polisi çağıranın kendisi olmadığını da ekledi.

Güvenlik birimlerinin yetersiz kaldığı nasıl anlaşılır üniversitede?

H.P: Güvenliklerin yetersiz kaldığının anlaşılabilmesi için önce bir olay olması ve güvenliğin müdahale etmesi gerekir. Aynı soruyu yönelttiğimiz Fatih Kayran, “Polisi biz çağırmadık, bir yerde asayiş sıkıntısı olduğunda polis oraya gider” cevabını verdi. Yani polisi kimin çağırdığı belli değil!

B.Y: Polisi çağıranın kim olduğunu sorduğumuz herkes, “Siz neden oradaydınız” diyor. Durduk yere polis üniversiteye girmiş, daha önce gelip okulu dağıtan eli bıçaklı adamlar yeniden kampüsteler, arkadaşlarımız biber gazından pat pat yere yığılıyorlar… Başka sebebe ihtiyaç var mı?

Şu anda yurtlarınızda kalabiliyor musunuz?

M.M: Keyfi bir şekilde, bir gecede bizi yurttan atan rektör, tepkiler üzerine yurtlara girişimize yeniden izin verdi. Ama Hacettepe normale dönmedi; hala her yerde bayraklar var. Bu bayrak indirme, yurtlara saldırı gibi iddiaları ortaya kimin attığını bilmiyoruz ama üniversite yönetimi etrafa bayraklar astırarak gerginliği körüklüyor. Okulun ayrımcı tavrı yeni değil; daha önce girdiğim bir soruşturma sırasında “Hemşinli olduğunu söylüyorsun ama sizin için Ermeni diyorlar, ne diyeceksin?” sorusuyla bile karşılaşmıştım.

M.K: Bayrak indirme iddiasına tepki gösteren öğrenciler Facebook’ta “Hacettepe Sahipsiz Değildir” isminde bir sayfa açmışlar ve orada örgütleniyorlar. Beraber yemek yediğimiz, karşılıklı oturup konuştuğumuz kişilerin hakkımızda, “Yurttan atılmışlar. Boş verin, okuldan da atılsınlar” dediklerine şahit oldum.

18 Mart'taki olayların  bayraklarla protesto edildiği sessiz yürüyüş. Yürüyüşteki basın açıklamasında, "Çoğunluk biziz, provokasyonlara gelmeyeceğiz" sözleriyle, polis şiddetine uğrayan öğrenciler kınandı.

18 Mart’taki olayların bayraklarla protesto edildiği sessiz yürüyüş. Yürüyüşteki basın açıklamasında, “Çoğunluk biziz, provokasyonlara gelmeyeceğiz” sözleriyle, polis şiddetine uğrayan öğrenciler kınandı.

“Polis şiddeti yetmedi bir de keyfi biçimde yurttan atıldık”

“Aleviliğimi okulda, Kürtlüğümü savaşı sorguladığımda öğrendim”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Türkiye’deki savaş karşıtı hareketin önemli isimlerinden Ercan Aktaş, Sivas’ta doğup büyümüş, üniversitedeyken örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle 9 buçuk yıl hapis yatmış bir Kürt. Aktaş, önce yaşadığı köyün 12 Eylül’de “sakıncalı” ilan edilmesiyle sol düşüncenin tehlikeli olduğunu öğrendi, ilkokuldayken karşılaştığı ayrımcılıkla Alevi kimliğinin farkına vardı, Türkiye’deki savaşa karşı çıktığında ise Kürt kimliğini algıladı. Cezaevinden çıktıktan sonra vicdani reddini açıklayan ve savaş karşıtı hareketin örgütleyicilerinden biri haline gelen Aktaş, yaşadığı süreçleri ve Türkiye’deki vicdani ret algısını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu

Devletle ilk defa çocukken, bir kış gecesi tanıştım. Mahallede bir kalabalık vardı, annem bizi eve soktu ve pencereye çıkmamamızı söyledi. Askerlerin gece evleri bastıklarını ve mahalledeki tüm erkekleri götürdüklerini sonradan öğrendik. Birkaç hafta sonra geldiklerinde saçları, tırnakları yolunmuştu, korkunç işkencelerden geçmişlerdi. Sivas’ın Merkezkılıçlar Köyü’ne 12 Eylül’ün ilk etkisi bu şekilde oldu.

Darbeyle birlikte köyün bu baskılarla karşılaşmasının sebebi neydi?

Alevi olmamızmış. Ortaokuldayken arkadaşlarım hep, “Sizin evinizi basacaklar” derlerdi. Nedenini sorduğumda, “E siz Ramazan’da yemek yiyorsunuz” diye cevap verirlerdi. Oysa bana sorsan, bizim köyde her zaman yemek yiyoruz. Alevi-Sünni çatışmasını ilk bu şekilde fark ettim. Benim o güne kadarki algımda böyle bir farklılığa yer yoktu ancak, “Siz Ramazan’da oruç tutmuyorsunuz” sözleri hepimizin aynı olmadığını bana öğretti.

Ötekileştirildiğinizi ilk öyle mi fark ettiniz?

Evet. Aslında anadilimiz de farklıydı ancak köyümün Türkçe’nin baskın hale getirildiği bir Kürt köyü olmasından ötürü Kürt kimliğim yüzünden bir sorunla karşılaşmamıştım. Türkçe’yi çok düzgün konuştuğum için köydeki büyükler tarafından örnek gösterilirdim, işte bu yüzdendir ki ayrımcılıkla ilk karşılaşmam Kürt olduğum için değil, Alevi kimliğimden ötürü oldu.

Yaşıtınız Alevi arkadaşlarınızla bu durumu değerlendirir miydiniz? Onlar ne düşünüyorlardı?

Köylerden gelen öğrencilerin kaldığı öğrenci evlerimiz vardı bizim. Bir süre sonra oralarda hikâyeler anlatılmaya başlandı. Daha siyasetin, aidiyetin, Kürt’ün, Türk’ün ne olduğunu bilmiyorken, solcu olduğu için yakalanan, cezaevlerinde işkenceler görenlerin yaşamlarını konuşmaya başladık. Daha sonra Halit Çelenk’in “İdam Gecesi Anıları” kitabı elden ele dolaşmaya başladı. Hepimiz ağlayarak okuyorduk, “Alevi olmak başka bir şey, ama demek ki bir de sol ve sosyalizm var. Biz de solcuymuşuz” demeye başladık. Okul idaresi de bizdeki değişimi fark etti ve bizim okulda, ders aralarında bir araya gelmemiz yasaklandı. Ancak dışarıda sürekli birlikteydik, aramızda siyasi bir bağ oluşuyordu. Birbirimizin köylerine gidip o köylerde yaşanan hikâyeleri dinlemeye başladık.

Siyasi bilincinizi edinmeye başladığınız o dönemde, sınıfınızda ve okulunuzdaki diğer arkadaşlarınızla ilişkileriniz nasıl gelişti?

Arkadaş gruplarımızın ne derece ayrıştığının çok sonra ayırdına vardım. Lisede bir münazara yarışması yapılıyordu ve tartışma konusu şuydu: “Halk müziği mi, arabesk mi?” Biz halk müziğini savunuyorduk, Ahmet Kaya’nın, Selda Bağcan’ın, Zülfü Livaneli’nin kasetlerini götürüp sınıfa anlatıyorduk. Diğerleri ise Orhan Gencebay’ı, Ferdi Tayfur’u anlatıyorlardı. Sonra da şöyle bir şey gözlemledim; sınıfın pencere tarafında bize en uzak siyasi görüşteki arkadaşlar, duvar tarafında yani solda biz, ortada ise genellikle tüccar ailelerin, esnafların çocukları oturuyordu. Mutlaka arada geçişkenlikler vardı ama sınıfta geçirdiğim her an bu ayrımı hissedebiliyordum.

Alevi ve solcu kimliklerinizle ilköğretimde tanıştınız. Kürt kimliğinizle tanışmanız nasıl oldu?

Lisedeyken Cumhuriyet Gazetesi’ni takip ederdim; Oktay Akbal’ın, İlhan Selçuk’un yazılarını altını çize çize okurdum. Kürt meselesini de Cumhuriyet ne kadar anlatıyorsa o kadar biliyordum. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’ne başladıktan sonra durum değişti. Önce Özgür Halk Dergisi’ni okumaya başladım. Bir gün elime İsmail Beşikçi’nin fotokopiyle çoğaltılmış “Devletlerarası Sömürge Kürdistan” kitabı geçti. Yıllar önce İdam Gecesi Anıları’nı okurken nasıl “Demek ki biz de solcuymuşuz” diye kafamda şimşekler çaktıysa, Beşikçi’nin kitabını okurken de tüylerim diken diken oluyordu. Halepçe Katliamı’nın televizyonda yayınlanan görüntüleri ve o sıralarda, yani 1992’de Nusaybin’de Newroz sırasında yaşanan katliam bende farklı duygular yaratmaya başladı. Sonrasında üniversitedeki faaliyetlere aktif bir şekilde katılmaya başladım. Alevi olduğumu, emekçi bir aileden geldiğimi fark edişim gibi, bu defa da Kürt olduğumun ayırdına varıyordum. Yine o dönemde ev arkadaşım bir gün bana geldi ve bir arkadaşımızın Kürtçe kaset getirdiğini söyledi. Çok şaşırmıştım, kendi kendime “Kürtçe cümle kurulabilir mi? Kürtçe müzik olabilir mi?” diye sorduğum bir dönemdeydim. O kaset Şivan Perwer’inmiş meğer.

Köyde hiç Kürtçe şarkı söylenmiyor muydu?

Bir tek cenazelerdeki ağıtlar vardı. Köydeyken okulda Kürtçe konuşmak zaten yasaktı. Her mahallede birer jurnalci seçilmişti; mesela amcamın oğlu onlardan biriydi, jurnalcilerin kimler olduğu bilinirdi. Kürtçe konuşanları hemen öğretmene söylerlerdi. Aile içinde de Türkçe konuşuluyordu. Anlayacağınız, gündelik hayatımızda Kürtçeyi kullanamazdık. Ben de liseyi bitirene kadar asimilasyonun öngördüğü profile son derece uygundum.

Fikirlerinizdeki dönüşümle beraber, üniversite döneminizde faaliyetleriniz nasıl şekillendi?

Sorgulamalarım derinleştikçe Kemalizm çizgisinden çıkıp sosyalizme doğru kaydım. Üniversitedeki faaliyetlerin bir süre sonra yetmediğine karar vererek, Sivas’tan İstanbul’a geldim. Sonra 1994’te Ankara’da gözaltına alındım ve yargılandım. Birlikte çalıştığım arkadaşlarım yakalanmışlardı ve benim hakkımda verdikleri ifadeler vardı.

Hangi iddiayla yargılandınız?

Örgüt üyeliğinden. Mahkememiz 2 buçuk ay sürdü ve örgüt üyeliğinden 9 buçuk yıl aldım. O zamanlar, “Ya dağda, ya şehirde ya da zindanda olacaksın” diye düşünüyordum. Madem ki zindanda olacaktım, arkama dönüp bakmamaya, ne zaman çıkacağımı düşünmemeye karar verdim. O kadar inatlaşmıştım ki, 1999’a dek ne zaman dışarı çıkacağımı bile bilmiyordum.

Cezaevinde nasıl bir atmosferle karşılaştınız?

PKK içerisinde bir sürü farklı sosyal gruplar, insanlar vardı. Dışarıda bu işin ideolojik politikasını, örgütlenmesini yapıyordum ama halkın, sınıfın, küçük burjuvanın nasıl bir şey olduğuna cezaevinde tanık oldum. Bir de örgüte ait olma durumu vardı; istiyordum ama kendimi bir türlü öyle hissedemiyordum. Cezaevindeki ilk 5 yılda korkunç bir çatışma ve tartışma ortamının içindeydim. O sırada hep, “Zaten devletin elindeyiz, neyi paylaşamıyoruz ki?” diye düşünüyordum. O süreçte bende en derin iz bırakansa ölüm oruçlarıydı. 1996’da ölüm oruçları başladığında, köy yakmalar, infazlar, faili meçhuller, gözaltında kayıplar hızla devam ediyordu. Tansu Çiller’in askeri parkayı sırtına geçirdiği dönemdi. Dışarıdaki bu gelişmeler, cezaevindeki tüm gruplarda psikolojik bir travma yaratmıştı.

O sırada cezaevindeki şiddet de arttı mı?

1996’da Diyarbakır Cezaevi’nde 10 kişi kalaslarla, demir çubuklarla katledildi. Cezaevinde ölenlerin cenazeleri dışarı çıkartılmayıp bekletiliyordu çünkü sadece Diyarbakır’da değil, Erzurum’da da, Ankara’da da korkunç şeyler yaşanıyordu. Cezaevlerine hep devletin bir şekilde müdahale edeceği beklentisi vardı. Buna karşı olarak da ölüm oruçları başladı. Bir insanın bedenini ölüme yatırması olayına ilk defa tanık oluyordum. Biz, “Yaptığımız eylemlerde bedenlerimizi ölüme yatırmamalıyız” diyorduk. Diğer sosyalist gruplar ise ölüm orucunu destekliyorlardı. Bursa’da üniversite öğrencisiyken alınmış Hicabi Küçük, 1996’da ilk kaybettiğimiz arkadaştı. Devamında iki arkadaşımızı daha kaybettik.

1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanması cezaevini nasıl etkiledi?

PKK daha çok fiziğe, güce dayanan bir yapıdaydı. Dağda en iyi silah veya yük taşıyan gerillanın öne çıkması gibi, örgüt hiyerarşisi içinde tercih edilenler de en iyi biat edenlerdi. Benim gibi farklı şeylere de bulaşmış, ağzı laf yapan kişilere “Sen küçük burjuvasın, Kemalist eğitim okullarından geçmişsin” denirdi. Bireysellik gibi kavramlar çok ifade edilemezdi; konuşmalarda bireysellik konusu açıldığında hemen “Ercan arkadaş gibi” dendiğini, önemli tartışmalarda gözlerin bana çevrildiğini hatırlarım. 1999’da Öcalan’ın yakalanmasından sonra çok sarsıldık, ama bir yandan da kendimi daha özgür olarak ifade edebileceğim bir süreç başlamış oldu. Hepimizin ruhsal travma yaşadığımız o süreçte cezaevlerinde kendini yakma eylemleri başlamıştı. Bursa’da da benzer olaylar oldu ve 24 saat birbirimizi gözlemeye, kendini yakan olmasın diye nöbet tutmaya başladık. Buna rağmen teşebbüsler gerçekleşti.

Vicdani retten ilk olarak nasıl haberdar oldunuz?

Cezaevindeyken Yıldırım Türker’in bir makalesinde Mehmet Bal’ın hikâyesini okudum. Ülkücü bir insan olan Bal, askeri cezaevinde Türkiye’de kamuoyunun bildiği ilk vicdani retçi olan Osman Murat Ülke ile kalıyor. Sonrasında vicdani reddini açıklayan Bal, cezaevinde korkunç işkencelere maruz kalıyor. Benim de devlete büyük bir öfkem vardı ve hiçbir şekilde ona ait olmak, askerlik yapmak istemiyordum. Mehmet Bal’ın hikâyesi bana yol gösterdi ve cezaevindeki arkadaşlarla vicdani reddi tartışmaya başladık.

9 buçuk yılın sonunda cezaevinden çıkınca beni alıp karakola götürdüler ve askerlik işlemlerimi yaptılar.  “Senin askeri birliğin şurasıdır” deyip, zarfımı verdiler. Sonra 10 yıldan uzun zamandır görmediğim ailemin yanına, İstanbul’a gittim ve askerlikle ilgili hiçbir adım atmadım. 2005’te de vicdani reddimi açıkladım.

Vicdani retçi Mehmet Bal için yapılan basın açıklamasından bir kare. Fotoğraf: Nilgün Yurdalan

Vicdani retçi Mehmet Bal için yapılan basın açıklamasından bir kare. Fotoğraf: Nilgün Yurdalan

Vicdani reddinizi açıkladıktan sonra devletle yeniden muhatap olmak durumunda kaldınız mı?

İlk başlarda endişeleniyordum; akşam oldu mu dışarılarda kalmazdım, polis noktalarından uzak durmaya çalışırdım, geceleri şehirlerarası yolculuk yapmazdım. Ailem de aynı endişelere sahipti, akşam eve gelmekte birazcık geciksem, “Nerede kaldın?” diye ararlardı. İlk 2 yıl boyunca bu korkuları yaşadıktan sonra duruma alıştım ve sokaktaki eylemlere, etkinliklere katılmaya başladım, hala da tüm bunların içerisindeyim. Yani vicdani retçi olmamdan ötürü devletle muhatap olmadım.

Savaş karşıtı hareketin içerisinde ne zamandır bulunuyorsunuz? Hareketin şu anki durumu nedir?

2004’te cezaevinden çıkar çıkmaz savaş karşıtı hareketin içine girdim. 2009’da yaptığımız toplantılarda Barış İçin Vicdani Ret Platformu ortaya çıktı. Platformu oluştururken üç temel sözümüz vardı. Birincisi; savaşı görmek, ona karşı söz ve eylem geliştirmek zorundaydık. İkincisi; vicdani ret kişilerden ve rakamlardan çıkmalı, bu coğrafyada vicdani ret toplumsallaşmalıydı. Üçüncüsü; kışlada yaşanan asker cinayetleri vardı ve bu cinayetler kamuoyuna duyurulmalıydı. 2009’da sorsaydınız Türkiye’de kaç vicdani retçi olduğunu söyleyebilirdim, hepimiz birbirimizi tanıyorduk. Ancak şu an kaç vicdani retçi var bilmiyorum. Sosyalist gruplarda, Kürt hareketinde, Müslüman gruplar ve ülkücüler arasında çok sayıda vicdani retçi mevcut.

Vicdani ret hareketi, savaşa destek olan unsurları geriletmeyi başarabildi mi?

Yetersiz bir yerdeyiz. Vicdani reddimizi açıklarken hep, “Ortada bir savaş var ve biz savaşın insan malzemesini kurutmak için onun bir parçası olmayacağız” dedik. Bu sözler yeterli değil; daha başka şeyler yapılmalı, daha görünür olunmalı. Türkiye’de gerçek manasıyla savaş karşıtı bir hareket oluşmadı. 2004’te ABD’nin Irak işgaline karşı binlerce insan Kadıköy’de dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar kalabalık bir eylem yaptı ama Türkiye’nin kendi savaşına dair böyle kitlesel bir eylem gerçekleştirilmedi. Savaş karşıtı hareketin anti-militarist söylemi püriten bir biçimde oluşturuldu. Savaşa ve şiddetin her türlüsüne karşı olmak türünde bir cümle kuruldu ve bu cümlenin arkasına saklanılarak yaşanan savaş görülmedi. Bizim böyle bir tasarrufumuz olamaz; korkunç devlet şiddetine karşı sokakta, eylemde olan çocukları görmemek ve o çocukların attığı taşı şiddet olarak görmek anlayabileceğim bir şey değil.

Vicdani reddin yeteri kadar toplumsallaşamaması, yasal düzenleme eksikliğinden mi ileri geliyor yoksa bu konudaki algıda mı sorun var?
Ercan Aktaş bir basın açıklaması sırasında.

Ercan Aktaş bir basın açıklaması sırasında.

Türkiye’de yaklaşık 500 bin asker kaçağı var. Asker kaçakları sivil ölümü vicdani retçilerden çok daha ağır yaşıyorlar. Bugün yüz binlerce insan, kışlanın bir parçası olmamak için her şeyi yapıyor; kaçıyor, sigortalı işlerde çalışmıyor, çocuğunu kendi üzerine kaydettiremiyor, evlenmiyor… Asker kaçakları ile vicdani retçilerin farkı, devlet şiddetine maruz bırakılan retçilerin basında görünür olması. Bir vicdani retçi şu an yakalansa, 5 dakika içerisinde ciddi bir kampanya örgütlenir. Ancak asker kaçaklarının neler yaşadığı meçhul. 2002-2009 yıllarında asker kaçağı olan İnan Süver korkunç şeyler yaşadı ve her şeyi tek başına göğüsledi. 2009’da vicdani reddini açıkladıktan sonra yine cezaevlerine konuldu ama bu kez aynı eziyetleri yaşamadı. Çünkü görünüyordu, açıktı ve arkasında bir destek vardı.

Vicdani reddi toplumsallaşmaktan alıkoyan bir şiddet algısı var. Vicdani ret, “cezaevinde yatmak, işkence görmek” olarak algılanıyor çünkü ancak bir vicdani retçi arkadaşımız cezaevine konduğunda kampanya yürütüyor ve görünür oluyoruz. Bu yüzden de dışarıdan bakanlar vicdani reddi hep ağır bir bedel olarak değerlendiriyorlar. Vicdani reddin, ret açıklayanların sayısından bağımsız olarak, görünürlüğünün artıp geniş kesimlerce tartışılarak toplumsallaşması gerekiyor. Bu da Türkiye’de militarizmin ve şiddetin sorgulanmasını, savaşa karşı etkili bir sesin yükseltilmesini beraberinde getirecektir.

“Aleviliğimi okulda, Kürtlüğümü savaşı sorguladığımda öğrendim”

“Dayağı biz yedik, raporu güvenlikler aldı”

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’ndeki yemekhane zamları, durumun protesto edilmesiyle kısa zamanda tüm kamuoyunun tepkisini toplayan özel güvenlik terörüne dönüştü. Öğrenci Kolektifleri’nden Emre Güneş ve Güven Atbakan, üniversitelerdeki piyasacı dönüşümü, uğradıkları darpı, basın yoluyla ‘terörist’ ilan edilmelerini ve Osmangazi Üniversite’sindeki eylemliliği, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattılar.
Röportaj: Doğu Eroğlu

Emre Güneş: Osmangazi Üniversitesi’nde her dönem bir şeylere zam gelir, okul içerisindeki otobüsler zaten paralı. Öğrencinin katılabileceği sosyal, kültürel etkinlikler de sınırlıdır. Kulüp kurmak için izin alınamaz, etkinlik düzenlenemez. Öğrencilerin büyük kısmı okullarından hoşlanmazlar anlayacağınız. Okuldaki siyasi atmosfer de sorunlu; bu olanlara dek fiziksel boyuta varmadıysa da, ciddi bir baskının olduğu söylenebilir. Bildiri dağıtmak, afiş asmak yasaktır.

Prof. Dr. Hasan Gönen’in 2011’de rektörlük görevine başlamasından sonra durumda bir değişiklik oldu mu?

E.G: Bu durum hep böyleydi, Osmangazi sol geleneği ve siyaset kültürü olan bir üniversite değil. Gönen’in göreve gelmesinden sonra da yeni bir şey olmadı. Ancak yeni yönetim okulda siyasi bir gelenek oluşmasını engellemeye devam etti. Yaşadığımız şiddet olayı da bunun bir göstergesi. Bu sene başında da herkeste bir yılgınlık vardı. Gönen döneminde de bu yılgınlıktan ötürü ciddi çalışmalar yapılmadı. Bildirileri bile, kampüsün içi yasaklı bölge olduğu için üniversitenin giriş kapısında dağıtıyorduk.

Gönen döneminde okul yönetiminin doğrudan protesto edildiği olmuş muydu?

E.G: Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer okula geldiğinde yaptığımız protestoda gözaltına alınmıştık. Birkaç gün sonra okulda konuyla ilgili bir basın açıklaması yaparken özel güvenlik görevlilerince taciz edilmiştik. Ancak büyütülecek bir durum yaşanmadı.

Bu dönemki hareketlilik yemekhane etrafında şekillendi. Osmangazi Üniversitesi’nde yemekhanenin durumu nedir? Öğrenci ve üniversite mensupları yemeklerin kalitesinden ve fiyatların erişilebilirliğinden şikâyetçiler mi?

Güven Atbakan: 4 senedir öğrenciyim ve yemekler hep kötüydü. Yemekhaneye gitmeden önce mutlaka birilerine, “Bugünkü yemekler yenilebilir mi?” diye sorarım. Okulda herkesin yöntemi budur; biri kobay olarak o yemeği yer, hala yaşıyorsa geri kalanlar da gitmeyi düşünürler. Yemeklerin durumu da belli; her gün içtiğimiz çorbanın rengi farklı ama tadını ayırt edemiyoruz. “Bugün ne çorbası var?” diye soran olursa, rengine göre cevap veriyoruz. Gerçekte ne çorbası olduğunu tanıyamıyoruz ki! Bu konuda arkadaşlarımız arasında ateşli iddialaşmalar bile oluyor; biri, “Bu yayla çorbası” diyor, öteki ise “Hayır, tarhana çorbası” diyor. Aslında çorba ikisine de benzemiyor. Bu söylediklerim yemeklerin kalitesiyle ilgili kısmı özetliyor sanırım. Porsiyonlar ise küçücük, kimse karnını doyuramıyor. Durum böyleyken, yemekhane fiyatları sene başında 1 lira 20 kuruştan 1 lira 30 kuruşa, bu dönem başında ise 1 lira 50 kuruşa çıktı. Buna ek olarak ikinci basış fiyatı da artırıldı; önceden ikinci defa yemek alındığında karttan 3 buçuk lira çekilirken şimdi 4 lira çekiliyor. Sabah yemek yedikten sonra akşama kadar okuldayım. İkinci defa yemekhaneye gitmek istersem 4 lira ödemek zorundayım. Okul zaten yemekhaneyi taşeron firmaya devretmiş durumda, firmaya yemek başı para öderken bile bizim verdiğimiz paralardan kar ediyorlar.

Yeni dönemle birlikte gelen zamma ilk tepkiniz ne oldu?

E.G: Okulda bildiri dağıtmak yasak olmasına karşın hazırladığımız bildiriyi yemekhaneye ve kantinlere dağıttık. Nitelikli, sağlıklı, ucuz beslenme talebinin bulunduğu bir de imza kampanyası başlattık. Okulumuzun öğrencileri genellikle bu tür kampanyalara isimleriyle iştirak etmekten çekinirler ama 20 bin mevcutlu okulda 5 bin imza toplamayı başardık. Üstelik bunu 4 gün gibi kısa bir sürede yaptık. 4 gün boyunca yemekhanedeki öğrenciler yemek saatlerinde bizi dakikalarca alkışladılar.

Osmangazi Üniversitesi’nde bildiri dağıtmak yasak mı?

G.A: Yeni YÖK disiplin yönetmeliğinde bildiri dağıtmak yasaklanmıyor. Osmangazi’deki fiili bir yasak; bildiri dağıtılacağı zaman güvenlik yanındaki sivil polislerle gelip taciz ediyor, dağıttırmıyor, rektörlüğe imzalatın diyor. Yemekhanede bildiri dağıtırken de devamlı kimlik sordular mesela. Her zaman bir bahane bulunuyor yani. Zaten güvenlikçilerden önce kantinciler bildiri dağıtımını engellemeye çalışıyor. Okul öyle bir baskı kurmuş ki… Kantinciler, “Bunu dağıtırsanız ben işimden olurum” diye geliyorlar. Emekçiyle bu şekilde karşı karşıya gelmek istemiyoruz.

Kampüsün içindeki sivil polis varlığı sıradan bir durum mudur? Dediğiniz gibi düşük siyasi profile sahip olan bir okulda niçin sivil polis var?

G.A: Siyasi bir gelenek başlamasın diye buradalar. Sivil gelir, özel güvenliklerin amiriyle bir köşeye çekilip görüşür. Güvenlik de sivillerin talimatıyla hareket ederler. Kampüsün içerisinde tıp fakültesi olduğu için, kampüse girişte öğrencilere kimlik kontrolü yapılmıyor. O yüzden de birincil taciz yöntemleri kimlik sormak. Yemekhaneye stant kurduğumuzda da bu sivillerin ve güvenliğin tacizleri devam etti; güvenlikler gelip “Arkadaşlar nasıl gidiyor, biz de yemeklerden şikâyetçiyiz” gibi laflar ediyorlardı. Havadan sudan konuşup gidiyorlar, dertleri o masanın başında durup öğrencilerin yanımıza gelmesini engellemek.

Özel güvenlik görevlisi, Emre Güneş'in kafasına diz atarken görülüyor.

Özel güvenlik görevlisi, Emre Güneş’in kafasına diz atarken görülüyor.

İlk yürüyüşün kararı nasıl alındı?

E.G: Bir toplantı yapıp yemekhane sorunlarını tüm öğrencileriyle geniş katılımlı olarak tartışmaya karar verdik. Toplantıda okul yönetimine sunulacak talepleri kesinleştirdik. Okula yeni bir yemekhane için rezervasyon sistemi kurulması, böylelikle fazla yemeklerin çöpe atılmamasının sağlanması gibi olumlu öneriler sunulmasına karar verildi. O toplantıdan bir yürüyüş kararı çıktı. Derdimiz, aramızdan birkaç kişinin idareyle görüşerek taleplerimizi ve önerilerimizi iletmesini sağlamaktı.

Toplantıda karar alınmasını engellemeye yönelik bir girişim oldu mu?

E.G: Sivil polisler ve güvenlikler zaten bizi fişlemek için oradaydı ama toplantıda başka bir gelişme oldu. 18 Aralık 2012 ODTÜ olaylarında üniversitelilere yöneltilen yoğun polis şiddetine rağmen, Rektör Gönen öğrencileri kınayan bir açıklama yayınlamıştı. Osmangazi Üniversitesi Öğrenci Temsilcileri Kurulu Başkanı Cihan Takıcı da kınamanın ardından yaptığı açıklamada, “Sayın Başbakanım. Size ‘Sayın’ kelimesi bile az gelir” diye başlayan, yalakaca, Başbakan’ı göklere çıkartan bir konuşma yapmıştı. İşte o Takıcı toplantını sonunda, “Öğrenci Temsilcileri Kurulu (ÖTK) olarak bu işe el attık, idareyle görüşüyoruz” diyerek ortaya çıktı. ÖTK sistemi öğrencilerin iradesini yansıtan bir kurum değil. Yönetim ÖTK’lar üzerinden, “Eylem yapan, haklarını talep eden gençlik hareketi marjinaldir, kimseyi temsil etmez. Onların okumakla bir alakası yok. Üniversiteleri temsil eden asıl yapı ÖTK’lardır, biz de onlarla toplantı yapar meseleleri çözeriz” mesajı veriyor. Takıcı toplantıya gelince, kendisini tanımadığımızı, yemekhane sorununu okulun gerçek iradesinin çözeceğini söyledik. Sürece dâhil olamadı.

Rektörle veya idareden biriyle görüşmeyi başarabildiniz mi?

G.A: 400 kişiye yakın bir grup olarak rektörlüğe yürüdük. Sloganlar ve basın açıklamasından sonra rektörlüğüne gidip temsilci arkadaşlarımızın idarecilerle görüşmek istediğini söyledik. Kapıdan geri çevrildik; “Dilekçeyle başvuru yapıp randevu almanız gerekiyor” dediler. Öğrenciden randevu istiyorlar ama kentten bir iş adamı geldiğinde aynı gün basını çağırıp uydurma protokoller imzalıyorlar. Gönen o gün sorunların çözümü bağlamında bir adım atmış olsaydı, belki şimdi çok sevilen bir rektör olacaktı.

Taleplerinizi idareye iletemeyince ne yapmaya karar verdiniz?

E.G: Madem bizi içeri almıyorlar, açık açık derdimizi aramızda konuşalım dedik. Megafonu alan kendi derdini anlatmaya başladı. Orada kendiliğinden oluşan açık oturumda yemekhaneyi boykot etme kararı aldık. Biz boykot kararı alırken rektör de hakkımızda karalama kampanyası başlattı.

Rektörün yürüyüşe tepkisi ne oldu?

G.A: Bizimle görüşmeyen rektör, o günün akşamında bir internet televizyonuna mülakat vererek, “Orada bulunan kitlenin 10 tanesi Osmangazi Üniversitesi öğrencisiydi. Gerisi dışarıdan geldi. Bölücü terör örgütlerine militan devşirme operasyonu bu. Önce sempatizan kazanacaklar, sonra onları yönlendirecekler” diye konuştu. Yürüyüşe katılan yüzlerce kişi arasında, Anadolu Üniversitesi’nden olanların sayısı 10’u geçmez. Gönen kendi öğrencisini yok sayıyor, bizi terörist ilan ediyor.

E.G: Rektörün o mülakatını yerel Milli İrade Gazetesi haberleştirmiş ertesi gün. Televizyon yayınında gözükmeyen kısımda Gönen ÖSYM’deki şifre skandalıyla ilgili olarak, “Şifre kaçırma operasyonunu terör örgütü batıdaki üniversitelere kendi militanlarını yerleştirmek için yapıyor” diye konuşuyor. Akıl almaz bir mantığı var. “Bizim okulda teröristler var” demek istiyor. Üniversitede sol başlamasın diye bir operasyon başlattılar ve Gönen bu operasyonu tek başına yürütebilecek bir isim değil. Gönen’i büyük ihtimalle terörle mücadele şubesinden veya AKP’nin bürokratlarından insanlar yönlendiriyor.

Rektörlüğün emniyetle ilişkisi ne seviyede?

E.G: Rektörlük binasının içinde devamlı polis amirleri oluyor. Zaten kampüsün her yerinde sivil polisler var. Gönen AKP’nin 2009 yerel seçimlerindeki Eskişehir büyükşehir belediye başkan adayıydı. Rektörlük seçimlerinde birinci sırayı almamış olmasına karşın cumhurbaşkanı tarafından atandı.

Boykota giden süreçte neler yaptınız?

G.A: Perşembe ve Cuma günleri okulda boykot duyurusu yaptık ve yemekhanelerde stantlar açtık. Yiyeceklerimizi evden getirip paylaşma çağrısı yaptık. Güvenliklerin tacizleri devam etti; afişleri sökmeye, boykot masasını kaldırmaya çalıştılar. İşler ciddileşince doğrudan müdahaleler başladı yani. Boykotu hafta başında başlatacaktık, hafta sonu evlerimizde sandviçler ve makarnalar hazırladık.

Boykot günü neler yaşandı?

G.A: Yemek kasalarıyla beraber boykot sabahı üniversiteye geldik. Yemekhaneye doğru giderken özel güvenlikçilerle engellendik. Yaklaşık 10 güvenlik görevlisi sert bir şekilde müdahale ettiler. Baktık ki olmuyor, rektörlüğün önüne gitmeye karar verdik. Orada yere oturup sandviçlerimizi yemeye başladık, hatta yoldan geçenlere de ikram ettik. Bir süre sonra tekrar yemekhaneye gitmek üzere kalktık Ancak yine güvenlik görevlilerinin engellemesiyle karşılaştık. Defalarca anlattık, YÖK disiplin yönetmeliğinde, “Öğrenciler yemek dağıtamaz, yemek paylaşamaz” diye bir ibare olmadığını söyledik.

Yemekhaneye girişinizi hangi gerekçeyle engellediler?

G.A: “Rektörlüğün emri var, sokmayacağız” dediler. Başka bir açıklama yapılmadı. Hâlbuki yemekhaneden yiyen arkadaşlara karışmadan, boykot masasından sandviçleri dağıtacaktık.

Darp edildiğiniz görüntülerde böyle bir müdahaleyi beklemediğiniz açıkça görülüyor. İşi o noktaya getiren ne oldu?

G.A: Çok beklenmedik bir şeydi. Basına derdimizi anlattıktan sonra kasaları alıp yürümek istedik. ÖGB müdürü hemen karşımıza dikildi. Ne söylediysek, “Bu yaptığınıza izin veremeyiz” dediler. “Biz izin veremeyeceğiniz ne yapıyoruz?” diye üzerine basa basa sorduk. “Bu yaptığınız işte” diye kaçamak cevaplar verdiler çünkü yaptığımızın suç olmadığını biliyorlardı. Konuşmamızın Yemekleri almaya kalktılar sonra. Ben ve bir arkadaşım yemeklere siper alarak korumaya çalıştık. Ondan sonra olaylar başladı. Arkadaşlar kasaları korumak isterken yumruk yemeye başladılar. Ayırmaya gittiğim sırada beni de araya alıp dövmeye başladılar. Bir tanesi Emre’yi sardı ve bir daha da bırakmadı. Aynı kişi bana yumruk attı ve daha sonra Emre’yi kafasından copladı.

Olaylar sırasında sivil polisler de orada mıydı?

E.G: Sivil polisler arkada yüksekçe bir yerde duruyorlardı. Bizi parmakla işaret edip, kimlerin vurulacağını gösteriyorlardı. Olaylar sırasında birilerinin “Ona vurun, şunu tutun, bunu alın” diye talimatlar yağdırdığını çok net duydum. Benim ismimi zikrettiklerini de hatırlıyorum. Arkadaki sivil polisler medyaya yansımış olsaydı durum çok daha farklı olurdu. Yemekhanedeki stantta duran insanları, duyuruları yapanları, göz önünde bulunanları hedef aldılar. O süreçten en aşina oldukları kişilerden biri de bendim.

Saldırı sırasında önemli bir basın mensubu grubu da sizin etrafınızdaydı. Özel güvenliklerden basın önünde böyle bir hamle bekliyor muydunuz?

E.G: Engelleme bekliyorduk ama basın varken bu derece cüretkâr davranabileceklerini tahmin etmemiştik. Benim darp edildiğim görüntülerle ilgili herkes copu gündeme getiriyor ama aynı adam benim kafamı tutup diziyle burnuma da vurdu. Yüzümdeki morlukların sebebi o. Kafama dizi yedikten sonra yere düştüm. Orada da tekmelerden ve coplardan nasibimi aldım. Sonra bir baktım ki beni kelepçeliyorlar. Özel güvenliklerin birini kelepçelediğine ilk defa kendi üzerimde şahit oldum. Bu kadar kameranın önünde bana saldırmaya cesaret edenler, beni kapalı bir yere götürürlerse işkence ederler diye düşündüm. Ağzımdan, “Beni işkenceye götürüyorlar” diye bir söz çıktı.

Fiili olarak özel güvenlikler tarafından gözaltına alındınız yani. Polis ne zaman devreye girdi?

E.G: Kelepçeledikten sonra bizi kültür merkezinin içine soktular. Orada darp devam edecek sanıyordum ancak öyle olmadı. Polis amirleri içerideydi; okulun güvenliklerine emirler veriyorlardı. Sivil polislerden emir alan güvenlik amirinin de eski bir özel harekât mensubu. Okuldaki bir etkinlik sırasında, “Dağda teröristlerle uğraştık, üniversitede de bunlarla uğraşıyoruz” dediği biliniyor. Daha sonra güvenlikçiler kollarımızdan tutup arka kapıdaki polis araçlarına götürdüler. Ondan sonra da bilindik gözaltı süreci başladı.

Emniyette nasıl bir muameleye tabii tutuldunuz?

E.G: Emniyette herhangi bir kötü muamele görmedik. O akşam serbest kaldık zaten. Gözaltı sürecinde müşteki şüpheliydik; yani her iki taraf da birbirinden şikâyetçi oldu. Güvenlikler sürekli “Rektörlüğün emriyle…” deyip bizi engellediler, sonunda da darp ettiler. Dolayısıyla emirleri veren rektörden de, özel güvenliklerden de şikâyetçi olduk. Biz de, güvenlik görevlisine mukavemet, görevi yaptırmamak ve darp iddialarıyla suçlanıyoruz. Ancak içimiz rahat çünkü yaptıklarımızın hiçbirinin suç unsuru taşımadığını biliyoruz. Ortada çok açık maddi kanıtlar, görüntüler var.

G.A: Gözaltı aracında götürülürken sivil polisler bizi konuşturmaya çalışıyorlardı. Bir tanesi arkadaşlarımızdan birine ismini sordu, o da konuşmak istemedi ve geçiştirdi. Bunun üzerine ben de, “Zaten yedi şeceremizi biliyorsunuz, gerek yok bu taktiklere” dedim. Az önce ismimizi soran adam dönüp, “Doğru diyorsun Güven” diye cevap verdi. Bizim konuşmamız orada bitti ama kendi aralarında, “Futbol maçına, konsere, her şeye bizi gönderiyorlar, halkla bizi çok yüz göz ediyorlar. Böyle özel güvenlik olunca daha iyi oluyor” diye konuşuyorlardı.

Emre Güneş, güvenliklerin tekme ve coplarına hedef olurken.

Emre Güneş, güvenliklerin tekme ve coplarına hedef olurken.

Sizin sağlık durumunuz nasıldı? Darp raporu aldınız mı?

G.A: Tuhaf bir biçimde çok ciddi hasar almadık. Çok şükür, Emre’nin burnunda da bir şey çıkmadı. Hepimizde darptan kaynaklı ezilmeler, zedelenmeler var. Biz 5 kişi gözaltına alırken, güvenlik görevlilerinden 7’si darp raporu almışlar. Hatta üniversite yönetimi hepsinin acile kaldırıldığını açıkladı. Sanmıyorum ki herhangi birinin bir yeri çizilmiş olsun.

Darp edildiğiniz görüntüler basına yansıdıktan sonra üniversite yönetimini ne açıklama yaptı?

E.G: Olayların ertesi günü CNN TÜRK’ten iletişime geçtiler ve canlı yayına çıktık. Haberimiz yoktu ama Hasan Gönen de yayına bağlandı. Gönen, “İlk saldırıyı üniversite öğrencileri yaptılar. Tahrik ettiler, küfür ettiler, öğrencilerin ayaklarına oturdular” dedi. “Ben öyle her önüme gelen 10 kişiye makamıma alamam” diyor. Sen bir üniversitenin rektörüsün ve sorunları çözmekle yükümlüsün. Tek kişi gelsem de beni dinlemelisin, 5 bin kişiyle gelsem de. Kaldı ki biz 400 kişiyle gittik ve bizle görüşmedi.

G.A: Basına yansımayan görüntülerde öğrencilerin güvenlikleri darp ettiğini söyledi. Bir öğrencinin görevliye uçan tekme attığını, güvenliğin de kendini savunduğunu iddia ediyor. Gerçekten de bir tekme olayı var. Tekmeyi atan arkadaş Emre’yi döven 4 kişiyi uzaklaştırmak için o hareketi yapıyor. O arkadaş burnundan bir sorun yaşadı ve ameliyat oldu, yani o hengâmeye kavgayı ayırmak için bile girmemesi gerekiyordu. Ama Emre’nin durumunu görünce duygusal bir şekilde yaptı o hareketi.

E.G: Ben linç edilirken arkadaşımın yaptığı çok meşru bir tepkidir. Ben de keşke beni dövenlere vurabilseydim. 4 özel güvenliğin bir öğrenciyi linç ederken gören vicdan sahibi her insan, güvenliğe vurur, ayırmaya çalışır. O öğrenci o tekmeyi de atar. Daha sonra üniversitenin resmi sitesine görüntüleri montajlayıp, sadece o tekmenin göründüğü bir video koydular. Hâlbuki olayların tamamı ilk andan itibaren internette, YouTube’da mevcut. Gönen çok zavallı bir çaba içerisinde. Kamuoyundan ve öğrencilerden özür dileyeceği yerde hala üzerimde baskı kurmaya çalışıyor.

Darp olayının ülke kamuoyunun büyük tepkisi çekmesinden sonra belki de Osmangazi Üniversitesi’nde şimdiye kadarki en geniş katılımlı eylem gerçekleştirildi. Eylem günü neler oldu?

G.A: Darp olayından sonra şiddete karşı herkesi eyleme davet ettik. “Piyasacı, gerici, işkenceci rektör istifa!” sloganıyla bir eylem örgütledik. Baskıdan, antidemokratik uygulamalardan ötürü kendini ifade edemeyenlerin öfkesi bu eylemde ortaya çıktı. Sağ görüşlü olarak bildiğimiz kişiler bile eyleme destek oldular. Hasan Gönen bu eylemlerin Osmangazi Üniversitesi öğrencileri tarafından yapıldığına inanmadığı için, Anadolu Üniversitesi’nden desteğe gelecek arkadaşlardan ayrı bir kortej yapmalarını istedik.

E.G: Kentin demokratik kitle örgütleri de desteğe geldiler ve 2 bin kişilik bir yürüyüş oluştu. Polisi, özel güvenliği üniversitede istemeyen, Gönen’i istifaya çağıran sloganlar atıldı. İşkence yapılan meydanı bu sefer özel güvenlikler değil, üniversiteliler doldurdu. İnsanlarda müthiş bir öfke vardı. Yalan söyleyen, iftira atan, kendi üniversite öğrencisini marjinalize eden, polisle işbirliği yapan, öğrencinin sorunlarını bilmeyen, çözmek istemeyen rektörü afişe ettik. ODTÜ’ye de atıfta bulunarak, “İşkenceye karşı Osmangazi ayakta!” diye bağırdık. Bildiri dahi dağıtamazken 10 gün içerisinde binlerce kişi yürüdü.

Eylem günü de özel güvenlikler orada mıydı?

G.A: O gün okulda hiç özel güvenlik yoktu. Öğrencinin öfkesinden korkup odalarının kapılarını kilitleyip sıvıştılar. Ama rektörlüğün yan tarafında ve içinde bir sürü çevik kuvvet vardı. Rektörlük binasını zorlayacağımızı, çevik kuvvetin de gazla, suyla bizi temizleyeceğini düşündüler.

Yönetim ve Rektör Gönen, eylemleri dışarıdan gelenlerin yaptığını söylüyordu. 2 bin kişilik eylemdekilerin okulun öğrencileri olduğunu ispat edebildiniz mi?

E.G: Eylem sırasında, “Arkadaşlar, kimliklerimizi çıkartıp gösterelim, Hasan Gönen Osmangazili olduğumuzu görsün” dedik. Kimliklerimizi topluca rektörlüğe doğru salladık. Onun ardından özel güvenliğin ayağına oturan öğrenci, copa kafa atan öğrenci konulu doğaçlama tiyatro oyunları sergilendi.

Osmangazi Üniversitesi öğrencileri, rektöre üniversite kimlik kartlarını gösteriyorlar.

Osmangazi Üniversitesi öğrencileri, rektöre üniversite kimlik kartlarını gösteriyorlar.

Eylemin ardından bir çatışma oldu. Bu çatışmanın tarafları kimlerdi?

G.A: Eylem bitip öğrenciler dağıldıktan sonra 5-6 arkadaşımıza yaklaşık 15 kişi demir sopalarla, taşlarla saldırdı. Bu olurken bir başka arkadaşımız aynı bölgede önce sivil polis tarafından takip edilmiş, hemen akabinde 5 kişilik bir başka grup tarafından kovalanmış ve kaçmayı başarmış. Sığındığı evden dayak yiyen öbür arkadaşlarımızı da görmüş. Arkadaşlarımız ülkücü grup tarafından darp edilirken bir polis arabası gelmiş ve dövenlerden birini çağırmış. Polisler kenarda beklerken kavga devam ediyormuş. Yakınlardaki kahveden halk çıkmasaydı arkadaşlarımız çok ciddi zarar göreceklerdi. Daha sonra polis gelenleri dağıtmış, gözaltı bile yapmamış. Yaralı arkadaşlarımızı da hastaneye bırakıp gitmiş.

Saldırının ardında yatan sebep sizce neydi?

E.G: Rektör, polis ve sivil faşistlerin birlikte çalıştıklarını gösteren bir saldırı bu. Kitlesel bir eylemin hemen sonrasında bu olay gerçekleşiyor. “Bugün üniversitede bir eylem olursa biz sizin tepenize bineriz. Burada barındırmayız” mesajı veriyorlar. Binlerce insanın rektörlüğün kapısına dayandığını haberinin yanına böyle bir şey eklenmiş oluyor. “Bugüne kadar bu üniversitede hiç eylem olmuyordu, bunlar ayağa kalktı eylem yaptılar. Üniversitenin huzuru bozuldu, sağ-sol çatışması başladı” algısı oluşturmak istiyorlardı.

Bundan sonra ne olacak? Üniversite yönetiminden beklentiniz ne?

E.G: Zamları geri çekmeyi düşündüklerini duyduk. Ama bir yandan da hakkımızda bir karalama kampanyası başlattılar. Getirdiğimiz sandviç kasalarının içinden bıçaklar çıktığına ilişkin söylentiler yayıyorlar. Hatta kulağımıza geldiği kadarıyla Gönen’in, “İnşallah üzerlerinden parmak izleri çıkmaz” diye bir ifadesi de olmuş. Yakında o kasaların içinden başka silahlar, uyuşturucu maddeler de çıkabilir, bilemiyoruz.

G.A: Bizim tek derdimiz yemekhane değil. Temel hakların nitelikli ve ücretsiz olması için mücadelemiz devam edecek. Daha fazla insanların kendilerini ifade edebilecekleri demokratik alanlar yaratacağız. Bunlar bizim için olumlu bir deneyim oldu. İnsanların buna ihtiyaç duyduklarını gördük.

E.G: ODTÜ olaylarından sonra en büyük çıkışlardan biriydi buradaki. ODTÜ bir dönüm noktasıydı ve biz de oradan güç alarak politik bir cesaret gösterdik. Üniversitelerde hak mücadelesi vermek baskıcı ortamlarda bizi bir araya getiren, güçlendiren süreçler oluyor. Siyasal mücadelenin de önünü açacaktır. Bize bir kapı açıldı. Bunu doğru şekilde, ortam ve şartlara uygun biçimde ortaya koyacağız.

“Dayağı biz yedik, raporu güvenlikler aldı”

Barbaros Şansal: “Kim olursan ol şiddet devam ediyor”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Kamuoyunun yakından tanıdığı Barbaros Şansal, gerçekte ihtilallerin, basının nefret söylemlerinin ve polis şiddetinin mağdurlarından biri. Şansal, uğradığı cinsel şiddeti, birkaç ay önceki darp olayını ve cinsel yöneliminden ötürü yaşadıklarını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik  

1960’lı yıllarda okula başladım. 1960 İhtilali’nin bedelleri ülkede yeni yeni oturuyordu ama eğitim sistemi bugünkü gibi değildi, gayet iyiydi. Buna rağmen hem ailevi sorunlar hem de ülkedeki kentleşmeyle gelen işçi ve tarım sınıflarındaki büyük değişimlerden dolayı çok okul değiştirmek zorunda kaldım. Gittiğim okulların bazılarında öğretmenlerimden, bazılarında öğrencilerden şiddet gördüm. Şiddet her zaman fiziksel boyutta değildi tabii; psikolojik ve cinsel şiddet gördüğüm de oldu ama örneğin Vefa Lisesi’nde okurken İlim Yayma Cemiyeti’nin gençleri, Şehzadebaşı Camii’nde tuvalet ihtiyacımı giderirken bana saldırıp, tecavüz ettiler. Tecavüze uğradıktan sonra bir de odunla dövüldüm. Kime gittiysem derdimi anlatamadım. O zamanlar öyle karakola gidip şikayet falan edemiyordun. Neticede tepesinde “Burada Allah yok, peygamber tatilde” yazan bir Sansaryan Han vardı.

1970’lerin sonlarında homofobik şiddet daha da yaygınlaştı, sürekli hedef gösteriliyorduk. Ben o sırada hala lisede okumaya çalışıyordum. Lise 2’deyken edebiyat öğretmenimle aramda bir flört yaşanmıştı. Bana evli olduğunu söylemeden benimle ilişkiye girdi, sonra da bana şiddet uygulamaya başladı. Bir yandan da devamlı sokaklardan toplanıyorduk; saçlarımız kesiliyordu, Zührevi Hastalıklar Hastanesi’ne atılıyorduk.

İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşayan bir lise öğrencisini polis nasıl tespit etmiş de sürekli takip ve taciz ediyordu?

Belli eşcinsel barları vardı, oraya gittiğinde Pol-Der ya da Pol-Bir’den birileri mutlaka oluyordu zaten. Benim de özel hayatım takip altına alınmıştı. 1980 sonrasında ise Selimiye Kışlası’na alındım, Sansaryan’da yattım ve tüm bu sıkıntıların sonunda yurt dışına gitmek zorunda kaldım. Ülkeme 9 yıl dönemedim.

Barbaros Şansal'ın da götürüldüğü, bir dönem Emniyet ve MİT'çe kullanılan Sansaryan Han'dan bir görüntü.

Barbaros Şansal’ın da götürüldüğü, bir dönem Emniyet ve MİT’çe kullanılan Sansaryan Han’dan bir görüntü.

Türkiye’ye döndüğünüzde nasıl bir atmosferle karşılaştınız? Geride bıraktığınız şiddet ortamında bir değişiklik gözünüze çarptı mı?

Döndüğümde ülkede pek çok şey değişmişti. Türkiye çok kan kaybetmiş ama güya modernleşmişti. Özal’ın iktidara gelmesiyle ülke sözde zenginleşmişti; artık cebimizde Amerikan sigarası taşıyoruz diye hapse girmiyor, o sigaraları bakkaldan satın alabiliyorduk ama bilmiyorduk ki tarladaki kendi tütünümüzü kaybediyorduk. Şiddet hususunda ise pek değişiklik yoktu. 25 yıldır Yıldırım Mayruk gibi çok önemli bir insanın şemsiyesi altında olduğum için bana ancak bir noktaya kadar dokunabiliyorlar. Bugüne dek Türkiye’nin en güçlü isimleriyle çalıştık; Semra Özal’la, Berna Yılmaz’la, Nermin Erbakan’la… Ama buna rağmen hayatımdan şiddet hiç eksik olmadı.

Askere alım süreçlerinde eşcinsellere uygulanan aşağılayıcı ve kötü muameleler kimi zaman medyada yer bulsa da, çeşitli farklılıklar gözlemlenmekle birlikte, uygulamaların genelindeki tavır değişmiyor. Sizin askerlik/askere çağrılma tecrübeniz nasıl cereyan etti?

Askerlikle ilgili süreç tüm eşcinsellerin yaşadığı bir şiddet biçimi. Beni de, “Psikosomatik bozukluk, homoseksüelite” diyerek hasta ilan ettiler. Aslında 1980’de tüberküloz geçirmiş ve askere gitmeye elverişli olmadığıma dair bir rapor almıştım. Ancak İlhan Kılıç’ın Hava Kuvvetleri Komutanı olduğu 1997 yılında, İkinci Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı’ndan üst düzey bir JİTEM elemanı ile aşk yaşamaya başladım. Her hafta sonu Diyarbakır’da, Şırnak’ta buluşuyorduk. Bu durumun birilerinde yarattığı rahatsızlık üzerine beni ortadan kaldırmak için askerlik şubesindeki dosyamı yok ederek beni askere almaya çalıştılar. Silah altında, askeri mahkemede yargılanarak imha edilmek yerine eşcinsel olduğumu söyledim ve bu kez de GATA’ya yatırıldım.

GATA’da nasıl bir muameleyle karşılaştınız?

Bana gayet iyi davrandılar çünkü hastaneye yatmamın hemen ardından İstanbul İl Jandarma Komutanı çiçek yolladı, Hava Kuvvetleri Komutanı aradı. Herhalde Başhekim bana yapılan bu muamele sebebiyle tüm ordunun eşcinsel olduğunu düşünmüştür! Bir yandan da onlar için sıradan hastalardan hiçbir farkım yoktu. Orada 5 gün silah altında yattım; psikolojik testlerden geçirildim, çırılçıplak soyularak vücuduma bakıldı.

Orada beklemediğim şeylere de şahit oldum. Askerlerin hayatlarını tanıma imkanım oldu, travma geçirmiş pek çok askerle tanıştım. Yüzbaşı, komutan ve erlerden beton iğnesi (Vücutta kasılmalar ve sancılar yaratan bir karışım) vurulan arkadaşlarım oldu. Kimi komutanının bir askeri öldürdüğünü görmüş, kafayı sıyırmıştı. Kimisi komutanının, yani Jandarmayla PKK’nın işbirliği yapıp eroin kaçırdığına tanık olmuş, bu yüzden işkence görmüştü. Bir başkası polisin askeri öldürdüğünü görmüştü. Hep sümen altı edilen olaylar… Sadece askerlikte de değil ki bunlar. Emniyet’te, bakanlıklarda, Meclis’te yok mu bunlar? Eğer çok güçlü biriyseniz yeğeniniz 50 kilo uyuşturucuyla yakalandığında, “İçiciyim” der, serbest kalır bu ülkede. Ama siz cebinizde bir tane otlu sigarayla yakalansanız 15 günde bir idrar örneği vermeye karakola gidersiniz. Tarkan’ın başına gelene bakın işte.

Barbaros Şansal uğradığı saldırıdan hemen sonra bu fotoğrafı yayınlamıştı.

Barbaros Şansal uğradığı saldırıdan hemen sonra bu fotoğrafı yayınlamıştı.

Geçtiğimiz aylarda evinize girmekte olduğunuz sırada iki kişinin saldırısına uğradınız. Saldırganların kimlikleri tespit edilebildi mi? 

Olay gecesi canlı yayındaydım, daha sonra da Habertürk’te Balçiçek İlter ile yaptığım program için emekçi arkadaşlarımla Beyoğlu’nda buluştuk. O görüşmeden sonra gecenin o vaktinde Beyoğlu’nun güvenli olmayacağını düşünüp cüzdanımı hiç çıkarmadım, cebimdeki 20 lirayla bir şeyler atıştırmak için bir büfeye girip tost ve ayran aldım. Büfeci bana, “Sen aykırı adamsın. Senin gibi düşünmüyorum ama artık aykırı adamları seviyorum bu ülkede” diyerek benden para almak istemedi. Adam da hacıydı, “Kabul edemem böyle bir şeyi haram olur” deyince zorla aldı parayı, bana 13 lira para üstü verdi. “Bu da bir taksicinin rızkıymış” deyip normalde yürüyerek gittiğim mesafe için taksiye bindim, tam evimin önünde indim. O sırada Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir çöp kamyonu yeri süpürüyordu, “İyi geceler” dedim ve tam anahtarla kapımı açtığım sırada, arkamdan birileri tekbir sesleriyle saldırıp, feci tekme ve yumruklarla beni yere düşürdü. Bu sırada da, “Yaptıkların ve yazdıkların sebebiyle yaşamayı hak etmiyorsun!” diye bağırdılar. Kaçarken de, “Bu böyle bitmeyecek” dediler. O noktada ING Bank’ın kamerası var, yanımda Makine Kimya Endüstrisi, cephanelik var, karşımda İstanbul Teknik Üniversitesi var, 300 metre mesafede Başbakan’ın çalışma ofisi var. Nedense tüm kameralar kapalıymış. Mümkün mü böyle bir şey? Acile, darp edilmiş olarak gitmiş olduğum halde polis beni bırakıp gitti, ifade vermeye taksi tutarak kendim gittim. Karakolda da ancak kim olduğumu anladıklarında biraz ilgi gösterdiler çünkü Başbakan’ın hakkımda açtığı davalardan dolayı o karakola daha önce de ifade vermeye gitmiştim.

Yaşadığınız bu olay, kimi gazetelerce “Eşcinsel modacı dayak yedi” gibi başlıklarla duyuruldu. Darp edilmenizin cinsel yöneliminizle bir ilişkisi var mı? Niçin bunu öne çıkarmayı seçtiler?

Onu yapan Akit Gazetesi, saldırıdan üç gün önce “Kuran’a, sakala ve başörtüsüne hakaret eden Barbaros Şansal” diye bir haber yapmıştı ve o haberin hemen ertesinde saldırıya uğradım. Bu sefer de “Çok pis dayak yedi” diye ikinci haberi yaptılar. Yani hedef gösterdiler, saldırttılar ve bunu zafer olarak kutladılar.

Habervaktim.com saldırıyı böyle haberleştirmişti.

Habervaktim.com saldırıyı böyle haberleştirmişti.

Yaşadığınız bu gibi sıkıntılı süreçleri medyanın işleyiş biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Nefret söylemleriyle karşılaşıyor musunuz?

Ben medyadan da çok şiddet gördüm. Örneğin birkaç sene önce bir sabah Yıldırım Bey’le kahvaltı ederken elime geçen Vatan Gazetesi’nde hakkımda kokain operasyonunda tutuklandığım yazıyordu. Üstelik tutuklanan diğer kişilerin isimleri sadece baş harfleriyle verilirken, benim olayla alakam olmamasına rağmen gazeteye kapak yapılmıştım.

Adınız olayla ilgili yargı sürecine de karıştı mı?

Hayır, sadece mahkemeye tanık olarak çağrıldım. “Kandıra Cezaevi’nden tutuklu gelecek” deyip iki saat beklettikten sonra, “Bunu tanıyor musun?” dediler, “Hayır” dedim ve gittim. Benim olayla ilgim o kadar oldu. “Kedi Operasyonu” diye anılan o operasyonda 19 kişi gözaltına alındı ve aralarında milletvekili çocukları da vardı. Yakalananlardan birinin eşinin gelinliğini dikmişim. Bir diğeri çok ünlü bir lokantacıdan boşanmış, her yerde resmi de çıkan zengin bir duldu. O da benim sosyal hayattan arkadaşım. Bir diğeri eşinin gelinliğini diktiğim, annesini tanıdığım bir kişi. Bu durumda hepsinin cep telefonları bende var, benimki de onlarda… Aramızdaki konuşmaları dinlemişler, bana sorguda “Konuşmalarınızda ‘Sorti’ye gidelim’ demişsiniz. Bu ne demek, neyin şifresi?” diye soruyorlar. Sonra polise Sorti’nin Boğaz’da bir kulüp olduğunu açıklamam gerekiyor. Böyle operasyonlarda ünlülerin isimlerinin geçirilmesinin tek sebebi, “Birkaç ünlü alalım, operasyon gazetelerde yer bulsun da halk çalıştığımızı görsün” mantığı. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nde Jandarma’nın istihbaratı olmadan 1 gram uyuşturucu üretilemez de kıpırdayamaz da. Bu lafın altına imzamı atarım!

Uyuşturucu operasyonunda sizin isminizi birinci sayfaya sanık olarak taşıyan gazete daha sonra sizden özür diledi mi? Tekzip gönderdiniz mi?

Hayır medya asla özür dilemez. Tekzip de yayınlatmadım. Kendim demeçler verip durumu açıkladım. Medyanın sunduğu eşcinsel, saldırgan, şımarık Barbaros Şansal ile asıl Barbaros Şansal birbirlerinden çok farklı. Kendimi anlatabilmek için 2007’de “3. Sınıf Hamur Kağıdına Matbaa Mürekkebi Hayatlar” diye bir kitap çıkarttım. Kendimi anlatırken hakkımdaki medya kupürlerini kullandım, “Onlar öyle gösterdiler ama bakın, aslı budur” diye durumu açıkladım.

1980 öncesi döneme göre emniyet mensuplarıyla olan ilişkileriniz değişti mi? Karakola işiniz düştüğünde nasıl bir muameleyle karşılaşıyorsunuz?

Popüler bir kişi olduğum için artık eskisi gibi, “Geç ulan şuraya, ibne!” diyemiyorlar. Ama daha bugün Ankara’da, yanımda HEPAR Gençlik Kolları Başkanı ve Ulusal Kanal’ın kameramanıyla birlikte Fatih Hilmioğlu’na Özgürlük yürüyüşü için Kızılay Meydanı’na giderken, yanımda yürüyen bir polis, ilerideki polis arkadaşına, “Büyük abla geliyor” diye seslenerek benimle alay etti. Sonrasında da arkama iki tane sivil polis taktılar. İleride, tanıdığım eski bir Emniyet Müdürü’nü görünce, onlar orada peşimi bıraktılar. Uygulayabildikleri baskı, takiple, telefon dinlemeyle sınırlı kalıyor. Belki de Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın ailesine gelinlikler, eşine elbiseler diktiğim için ya da bu saatten sonra hedef göstererek, saldırarak, Organize Şube’ye alarak yıldıramayacaklarını bildiklerinden daha ileriye gidecek bir şey yapmıyorlar.

Organize Şube’ye ne zaman alındınız?

Daha bu sene, bir telefon konuşmasından dolayı “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın ortağı olmakla suçlandım. Ama benim neredeyse 7 senedir Doğan Medya Grubu’ndan yayın yasağım olduğu için olay pek duyurulmadı. Üstelik Aydın Doğan’ın karısına ve kızlarına 20 sene hizmet verdiğim halde…

Doğan Medya Grubu’nda niçin yasaklısınız?

Aydın Doğan’ın kızı, bir dönem TÜSİAD Başkanı olmuştu. Bir gün elbisesini yaparken bana, “Dünyada benden güzel kadın var mı?” dedi. Ben de, “Arzuhan saçmalama. Gece 12’yi vurunca balkabağına dönüşür her şey” dedim. Bu konuşmadan sonra Aydın Bey’in eşi, Yıldırım Bey’e telefon açıp, “Barbaros’u kov oradan, sana yakışmıyor” gibi şeyler söyledi. Emin Çölaşan’ın “Her Kuşun Eti Yenmez” kitabında da anlattığı gibi, ileriki bir tarihte Ankara Devlet Konuk Evi’nde yaptığım konuşmadan rahatsızlık duyan Sema Doğan salonu terk etti. O konuşmamda, “Ben büyük patron değil, küçük patronum. O yüzden kovulmam. Ama kovma lüksüm vardır!” demiştim. Neticede ben Yıldırım Mayruk firmasının bir ortağıyım. Benim ortağıma telefon açıp da, “Onu kov oradan” deme hakkına sahip değilsin. Üstelik Yıldırım Mayruk benim aynı zamanda 25 yıllık hayat arkadaşım. Ben Aydın Doğan’a telefon açıp, “Kızını, karını kov” diyebilir miyim? Yani bunlar aşırı zenginleşmenin etkisiyle, geçmişlerindeki eksikliklerin şımarıklığıyla böyle hadsizlikler yapabiliyorlar.

Eşcinseller için  toplumda kabul gören bazı meslek grupları olduğunu düşünüyor musunuz? Modacılık, dekoratörlük, şarkıcılık gibi meslekler cinsel yönelimleri toplumda kabul görmeyen kişiler için korunaklı bölgeler mi?

Meslekler elbette eşcinsel-düzcinsel diye ayrılmaz. Benim mesleğimde çok başarılı heteroseksüeller de var ama onlar öne çıkamıyorlar. Ancak bahsettiğiniz bu tutumun sebebini şöyle açıklayabilirim; genelde zengin adamların paralarını, karıları ve metresleri harcar. Bu adamlar da eşleri paralarını harcarken eşcinsellerle çalışın istiyorlar. Kendilerini aldatmasınlar diye, daha çok kadınların uğraştığı bu tip işlerde eşcinselleri popülerleştiriyorlar. Ama eşcinsellik bir mesleki yeterlilik sağlamıyor. Türk modasının haline bir bakın; ya don-sütyen pop yıldızları ya da sarmalanmış bir protokol göreceksiniz. Türkiye giyinmiyor artık; ya örtünüyor ya da soyunuyor.

Şansal, Taksim’de yapılan LGBT Onur Yürüyüşü’nde. Fotoğraf: Kaos GL arşivi.

Bir diğer taraftan, şaklaban eşcinselleri ortaya atmak medyanın da hoşuna gidiyor. Bar şarkıcısı, sanat müziği şarkıcısı, kıçını kıvıran, kaşına gözüne botoks yaptıran ucubeler onlar için tehlike değil, çünkü onlar bakmalık. Aslında homofobinin körüklenmesi için böyle yeteneksiz, sesi kötü, fiziği kötü, agresif eşcinseller ön plana konuluyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nde cinsel kimliğini açıklamamış, benim tanıdığım, yüksek yerlerde görev yapan bir sürü kişi var. Geçen sene Yeni Harman Dergisi’ne “İktidarın tepesinde olan bazı adamlar benim koynumdan geçti” dediğim için dergi toplatıldı. Nüfusun yüzde 7’si eşcinsel olduğuna göre bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, emniyetten üniversiteler kadar her yerde eşcinseller var. Eşcinsel imam dahi var. Eski bir imam şu anda İstiklal Caddesi’nde tuttuğu odada eşcinsel masör olarak çalışıyor.

Pek çok eşcinselin kimliklerini açık etmeden nüfuzlu pozisyonlarda yer aldıklarını söylüyorsunuz. Bir yandan da belli bir tanınırlığa sahip, kamuoyu üzerinde etkisi olan, cinsel kimlikleri açıkça bilinmesine karşın LGBT’lere karşı yapılan hak ihlallerine sessiz kalan, hak arama mücadelesine katkı vermeyen kişiler var. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hemen hemen hepsi öyle aslında. Birkaç yıl önce, Pembe Hayat Derneği’nden kovuldum. Sebebi de Bülent Ersoy’la olan tartışmamdı. Peki Bülent Ersoy bugüne dek LGBT toplumu için, Pembe Hayat için ne yapmış? Uzun süre LGBT mücadelesine bilfiil destek oldum ancak LGBT’ler uzun bir zamandır toplumdan dışlandıkları için bir dernek kurup, o dernek masasında oturarak dernek çalışmaları yapmayı sanki bir makam gibi algıladılar. Oysa Sağlık Bakanlığı’nın verdiği prezervatifleri dağıtmaktan başka hiçbir şey üretemediler.

Şansal, hiç sevmediği nüfus cüzdanı ile.

Şansal, hiç sevmediği nüfus cüzdanı ile.

Üstlenilmesi gereken misyon sizce ne olmalı?

Konsensus gerekiyor. Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti doğumda başlayan ayrımcılıktan vazgeçmeli. Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlarına doğar doğmaz ayrı renklerde, pembe ve mavi nüfus cüzdanı veren tek ülke. Yani daha doğarken ayrımcılığı ve şiddeti başlatan bir ülkeyiz. Bu ülke, hayvanlara tecavüzde, çocuk pornosunda, kadına karşı şiddette en üst sıralarda. Bu şiddet içerisinde kendi bedeninden mutsuz, cinsel hayatını özgürce yaşayamayan eşcinseller, cinsiyet değiştirme yoluna gidiyorlar. Ama bu çözüm değil. Psikolojik geçiş tedavisi veya gerekli hormonal tedavi yapılmadan sünnet eder gibi ameliyatlar yapıldı bu ülkede.

Transseksüelliğe dair bu fikirlerinizi, transseksüel arkadaşlarınızla paylaştığınızda aranızda tartışma yaşanmıyor mu?

Kabul etmiyorlar. İnsanlar hatalarını kabul etmek istemezler ama birçok transseksüel arkadaşımız erken yaşta intihar ediyor. Cinsiyet değiştiren eşcinsellerin çoğu da Doğu ve Güneydoğu Anadolu kökenlidir çünkü cinsel özgürlüğü yaşayabilmek oralarda daha zor. Toplumda kadın eşcinselliği de aynı oranda varken görmezden geliniyor. Hatta “İki kadın sevişsin de ben seyredeyim” diye saygısızca bir kabul görüyor. Bu da dünyanın her yerinde olan bir şiddet. Ama burası Orta Doğu. Orta Doğu’da ne kadar şiddet varsa, burada da aynısı var. Ancak beni rahatsız eden şey, burada pis bir makyaj var. Yoksa biz tamamen bir şiddet toplumuyuz. Şiddet Türkiye’nin bir parçası, maalesef bununla yaşamayı öğrenmek zorundayız.

Barbaros Şansal: “Kim olursan ol şiddet devam ediyor”

“Mazlum şiddetin içine doğdu, hayatı da şiddetle son buldu”

Doğduğu köy boşaltıldığında 6 aylık bir bebek olan Mazlum Aksu, geçici tarım işçisi olarak çalışan ailesiyle birlikte çadırlarda büyüdü. 19 yaşındayken, sigortalı bir işte çalışabilmek için askere gitmeye karar verdi. Mazlum’un zorunlu askerliğinin bitimine 5 ay kala, Aksu ailesine Mazlum’un “intihar ettiği” haberi geldi. Mazlum Aksu’nun ağabeyi Mecnun Aksu ailenin 1993′ten bu yana yaşadıklarını, Mazlum’un G-3 piyade tüfeğiyle şüpheli intiharını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.    
Röportaj: Doğu Eroğlu

Ölüm, Mazlum için şiddetin son aşamasıydı. Şiddetin içerisine doğdu ve hayatı da şiddetle son buldu. Zorunlu köy boşaltmalarını, zor yaşam koşullarını atlattıktan sonra askerde öldürüldü.

Yaşadığınız köy boşaltıldığı sırada Mazlum kaç yaşındaydı?

Mardin’in Derik ilçesindeki Köseveli Köyü’nde yaşıyorduk. Köyümüz yakıldığı için şu anda haritalarda yok. Köy 1993 yılında boşaltıldığında Mazlum daha 6 aylık bir bebekti, ben ise 6 yaşındaydım. Belki dün ne yaptığımı hatırlayamam ama çok küçük yaşta olmama karşın o günlerde yaşadıklarımı hiçbir zaman unutamam. O dönemde devlet güçleri, “Ya korucu olursunuz ya da köyü boşaltırsınız” diyorlardı. Köylülerimiz korucu olmayı kabul etmeyince, “Köyü boşaltmazsanız hepinizi öldürürüz” demeye başladılar. Çevrede faili meçhul cinayetlerin çok sık yaşandığı bir dönemdi. Dolayısıyla Mardin kent merkezine veya Kızıltepe’ye de gidemiyorduk. Öylesi zamanlardı ki, anne-babalarımız gözlerimizin önünde dayak yerlerdi. Köyün bütün erkeklerini kışın en soğuk zamanlarında anadan üryan halde göle sokarlardı. Gençleri dövüyorlardı, aşağılıyorlardı, ana avrat sövüyorlardı. Bir sürü genç böyle böyle öldü, bir kısmı da dağa çıkmaya zorlandı. 90’lı yılların başında başlayan baskılar, 1993’te köy boşaltılıncaya kadar sürdü. Köy boşaltılana kadar insanlar yıllarca dayak yediler, işkence gördüler, tecavüze uğradılar.

Bunları yapanlar üniformalı askerler mi yoksa sivil giyimli, çeşitli teşkilatlara mensup kişiler miydi?

Hepsini üniformalı askerler yapıyordu. Hatta bir ara kendilerine “yıkıcı ekip” diyen askerler gelmiş ve “Biz bu köyü yıkmaya geldik” deyip babamı saatlerce dövmüşler. Aralarından biri, “Bu adamın hiçbir şeyi yok, ayağı da sakat. Ne yapabilir ki?” diyene kadar dövmeye devam etmişler. Babamın el konulacak bir malı olmadığını, kendisinden de zarar gelmeyeceğini anlayınca öldürmekten vazgeçmişler.

Köyden ayrıldıktan sonra nereye yerleştiniz?
Mazlum Aksu

Mazlum Aksu

Köyden ayrıldıktan sonra Balıkesir’e göç ettik ve tarım işçiliğine başladık, mevsimine göre pamuk veya domates topluyorduk, fidan dikiyorduk. Derme çatma, naylon çadırlarda yaşıyorduk ve tarım işçisi olarak çalışıyorduk. Bugünün parasıyla belki 15 liralık yevmiye karşılığında 13-15 saat arası çalışıyorduk. Mazlum’un çocukluğu da sebze sepetlerinde geçti. Süt bulamazdık, alamazdık. Mazlum, domates suyuyla, şekerli suyla beslenirdi. 3 yıl boyunca sürdürdüğümüz mevsimlik tarım işçiliği sırasında öyle şeyler yaşadık ki… Gittiğimiz yerlerde beşinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorduk; Kürt olduğumuz için kendi paramızla ekmek bile satın alamazdık bazen. İki kuzenim, bebekken hastalanıp, hastane çok uzak olduğu ve tedavi parası bulunamadığı için İzmir Kemalpaşa’da, dağlarda öldüler. Mezarları yok. Hatta üzerilerinde toprak bile yok; taşların altına gömdük onları. Kışları özellikle çok zordu; elektrik ve su yoktu, çocuklar okula gidemiyor, dil bilmiyorlardı. Bu koşullarda çadırlarda yaşayanlar öyle iki-üç aile değildi, binlerce çadır vardı o bölgelerde. Sigortasız, sendikasız günde 15 saat çalıştırıldığımız halde, “Ya bizi buradan da kovarlarsa” diye korkup paramızı bile isteyemiyorduk. Hayatımızın bu kısmı Gebze’ye yerleşince sona erdi.

Gebze’de kent yaşamında, eğitim hayatınızda ne tip sıkıntılarla karşılaştınız?

Babam ve annem çeşitli fabrikalarda çalışmak üzere başvurular yaptılar ama Mardinli ve Kürt oldukları için iş bulamadılar. Yıllarca seyyar satıcılık yaptık. Kürt çocuklarının kentlerdeki tipik halleri anlayacağınız; boyacılık, simitçilik… Mazlum’un hayatı da öyle geçti. Hem Mazlum, hem de ben, hiç Türkçe bilmeden okula başladık. 8 yıl boyunca her gün iki defa yalan söylettiler bize: Önce “Türküm” dedirttiler, sonra da “doğruyum.” Ama “Türküm” derken yalan söylüyorduk, yani “doğru” da değildik! “Kürdüm” diyemiyorduk; Kürt olmak köyümüzün yakılması, anne babamızın dayak yemesi, küfür işitmek, çadırlarda kalmak demekti. Sıradan çocukları anneleri “öcü gelir” diye korkutur, biz “polis gelecek, asker gelecek” diye korkardık. Simit satarken bir polis görsem, 5 dakikalık yolu dolanıp yarım saatte alırdım.

Zorunlu askerlik Mazlum için ne zaman gündeme geldi?

Mazlum’un belli bir süre sonra siyasi kimliği de oluşmaya başladı. Hem Kürt olduğumuz için etnik ayrımcılığa uğruyorduk, hem de bir işçi ailesi olduğumuzdan sınıfsal olarak eziliyorduk. Aslında işçiden de aşağıydık; sendikasız, sigortasız çalışıyorduk. Lise ikinci sınıfta okulu bırakan Mazlum da aynı zor koşullarda sanayi sitelerinde çalıştı, 15-16 saat garsonluk yaptı. Çalışmaktan tabanları patlasa da, askere gitmediği için düzgün bir iş bulamıyordu. İşin doğrusu sistem onu askere gitmeye zorladı.

Askere gitmeden önce Mazlum’un çekinceleri var mıydı?

Türkiye’de 20 yaşına gelmişsen, üniversitede de okumuyorsan, sigortalı bir işte çalışmak için askerliğini yapmış olman gerekiyor. Yoksul bir aileden geldiğimiz için Mazlum da çalışmak zorundaydı ama askere gitmek istemiyordu. “Şu şu şeylere dikkat et ama askerliğini yap” diyerek ikna ettik onu. Acemi birliğinde bir sürü zorlukla karşılaşınca bir anlamda haklı çıkmış oldu. Küfürler, dayaklar… Üst rütbeliler “İsmin Mazlum Doğan’dan mı geliyor?” diye sıkıştırıyorlarmış. İsminden ötürü Elazığ’da da bir olay yaşadı. Dağıtımı ilk yapıldığında komando jandarma olacağı belirtilmişti. Elazığ’da dağıtım sırasında bir komutan Mazlum Doğan’la bağlantısı olup olmadığını sormuş, sonra da başka bir karakola göndermiş. İsminden ötürü özellikle jandarma komando yapmamışlar yani.

Bu olay haricinde Elazığ’da kötü muamele gördü mü?

Bir gün, psikolojisi bozuk olduğu gerekçesiyle birliğe getirilen bir asker, televizyonda Kürt meselesine ilişkin bir haber yayınlandığı sırada, “Hepiniz PKK’lısınız, teröristsiniz!” deyip Mazlum’a saldırıyor. Olaydan sonra Mazlum ve birkaç arkadaşı, durumu anlatmak için karakol komutanına gidiyorlar. Ancak komutan o askeri koruyup kolluyor, onu sağ kolu gibi görmeye başlıyor. Mazlum’un olayı bize anlatması üzerine birliğe telefon edip ayrımcı tutumlarına son vermelerini istedik.

Bunun haricinde, ona takmış olan bir uzman çavuştan birkaç defa bahsetmişti. Mazlum çok Kürtçe bilmezdi, az kelime bilirdi ama bildiği kelimeleri söylemek de çok hoşuna giderdi. Arkadaşlarıyla konuşurken zaman zaman Kürtçe kelimeler kullandığı fark edilince, “Hangi örgüte üyesin?” soruları başlamış.

Mazlum’a niçin böyle bir soru yöneltme gereği hissetmişler? Önceden gelen bir istihbarat söz konusu olabilir mi?

Askere gitmesinden bir ay önce Mazlum ve arkadaşları bildiri dağıtırlarken polisler tarafından alıkonulup karakola götürülmüşler. Dayak faslından sonra polislerden biri Mazlum’a, “Sen yakında askere gideceksin, bu iş burada bitmeyecek” demiş. Mazlum’un herhangi bir örgütle ilişkilendirilmesine yol açabilecek bir sabıkası yok. Dolayısıyla karakolda yaşadıklarıyla askerde karşılaştığı sorular bağlantılı olabilir.

Mazlum yaptığınız görüşmelerde size yaşadığı sorunları anlatır mıydı?

Mazlum olaydan 1 ay önce izne gelmişti. Çok mutluydu, askerlikten sonrasını planlamaya başlamıştı bile. Mardin’e gitti, hiç görmediği akrabalarıyla tanıştı. Mutluydu yani. Sorunlar yaşadığını biliyorduk ama çözülmeyecek şeyler olmadığını tahmin ediyorduk. Askeriyenin koşullarını biliyorduk, her ne kadar değerlerinden taviz vermeyen biri olsa da alttan almasını öğütledik. Ne de olsa 5 ayı kalmıştı. Sonradan öğrendik ki bize anlattığından daha ciddi bir anlaşmazlık varmış. Mazlum ölümünden birkaç gün önce bir arkadaşına, “Beni harcayacaklar burada” demiş. O arkadaşının avukatımıza anlatmasıyla haberimiz oldu bu durumdan.

Mazlum’un komutanlarla sorunları mı varmış?

Komutanıyla çok anlaşamıyormuş, hatta komutan nöbette uyuyakaldığı için Mazlum’a 15 gün disko (Disiplin koğuşu) cezası vermiş. İzne geldiğinde henüz bu cezayı çekmemişti.

Mazlum’un yaşamını yitirdiği haberini nasıl aldınız?

Gebze’deki jandarma komutanlığından askerler eve gelip, annem ve kız kardeşime “Başınız sağ olsun  Mazlum intihar etmiş” demişler. Mazlum’un ölümüne tanık olan kimse yok, henüz otopsi raporu ve olay yeri inceleme raporu çıkmamışken “İntihar etmiş” diye hükmü vermişler.

Mazlum’un görev yaptığı karakola gittiğinizde neler oldu?

Karakola birkaç akrabamla birlikte gittim. Suçluluk psikolojisinden kaynaklanıyor olsa gerek, bize ilk andan itibaren çok iyi davrandılar. Komutanların anlattıklarını dinledikten sonra erlerle görüştük. Erlerin tümü aynı şeyleri tekrarladı. Konuşmaların hepsi kelimesi kelimesine aynı olabilir mi? Belli ki komutanları verecekleri cevapları ezberletmiş. Konuştuğumuz kişilerin hiçbiri yüzümüze bakamadı, kafalarını eğerek, vurgusuz, dümdüz bir şekilde konuştular. Hepsi suçluluk psikolojisi içerisindeydiler. Komutanlar ne sorsak, “İstediğiniz yere bakın, istediğiniz kişiyle konuşun” diye üsteliyorlardı. Bir suç işlendiğinde en başta suçlu olan, “Ben suçsuzum!” der. Onlar da sürekli “Biz suçsuzuz!” deyip durdular. Orada olduğumuz süre boyunca suçsuzluklarını ispat etmeye çalıştılar.

Görüştüğünüz komutanlar Mazlum’un intiharını nasıl gerekçelendirdiler?

“Kız meselesi” diyorlar. Bir kız meselesi varmış ve aniden Mazlum’un psikolojisi bozulmuş. Sözde Mazlum’un cüzdanında Dilek isimli birine ait telefon numarası bulmuşlar. Facebook hesabına girip Mazlum’un Dilek isimli iki arkadaşı olduğunu görmüşler. Bizi karşılarına oturtup ciddi ciddi bunları anlattılar. Mazlum’un Dilek isimli arkadaşlarını tanıyoruz, ikisi de olayla alakasız kişiler. Askerlerin gösterdiği telefon numarasına ise ulaşılamıyor. Bizi kandırmaya çalıştılar yani. Akrabalarımızın bir kısmı onların yarattığı bu aldatmacaya inanır gibi oldular. Komutanlarla görüştükten sonra, bu tür ölümlerden sonra pek çok aileyi olayın intihar olduğuna inandıklarına emin oldum. Ben orada olmasaydım belki benim ailemi de kandıracaklardı. Sevag Şahin Balıkçı davasında da aynı şey olmadı mı? Orada da ailesi intihar ettiğine inanmıştı ama terhis olan bir arkadaşı işin aslını aileye anlatınca gerçekler ortaya çıktı.

Komutanların bu “kız meselesi”nden nasıl haberleri olmuş?

Komutanın iddiasına göre, Mazlum kendisiyle konuşmuş ve sıkıntısını anlatmış. Bir kız meselesi olduğunu söylemiş. Mazlum ne bana, ne en yakın arkadaşlarına 9 ay boyunca böyle bir durumdan bahsetmemişti ama gidip kendisine 15 gün disko cezası veren komutana anlatmış, öyle mi? Komutan intihara kılıf uydurmaya çalışıyor, olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi anlatıyor.

Mazlum’un intihar etmesine yol açabilecek herhangi bir sorunu var mıydı? Son dönemlerde ruh halinde bir değişiklik gözlemlemiş miydiniz?

Gerek izne geldiğinde, gerekse de telefonla yaptığımız konuşmalarda son derece iyiydi. Konuştuğumuz arkadaşları, “Mazlum gayet iyiyken bir anda kötü oldu” diyorlar. Anlık, uç bir değişimden bahsediyorlar. Mazlum’un herhangi bir psikolojik rahatsızlığı yoktu, mutluydu, hayata dair beklentileri ve planları vardı. İnsanlar ölüm tehdidi aldıklarında veya yakınlarının hayatları tehlikede olduğunda böyle ani değişimler yaşarlar. İntihar etti diyenler Mazlum’u tanımıyorlar; Mazlum’la yazları gençlik kamplarına giderdik. Bir defasında ayağı çizilmiş, ufacık bir yara olmuştu. O kadar canı yanmıştı ki, her gün bana gelip “Ağabey sen benle hiç ilgilenmiyorsun” diyordu. Canı yanacak diye denize atlamaktan bile korkan bir çocuktu. Hayata çok bağlıydı. 25 gün öncesinde beraberdik o zaman hiçbir problemi yoktu. Milli Savunma Bakanlığı raporunda intiharları ekonomik sorunlara, ilişki ve aileye ilişkin sorunlara yoruyor. Oysa Mazlum’da bunların hiçbiri yoktu. 2012 yılında şüpheli biçimde ölen 42 askerin 39’u Kürt, 1’i de Ermeni. Bunlar tesadüf olamaz. Bu açıdan biz de Mazlum’un intihar ettiğini düşünmüyoruz; öldürüldüğünü, ölümüne organize bir şekilde intihar süsü verildiğini düşünüyoruz.

Mazlum’un, ölüm saati olarak belirtilen 19:05’te kayıtlara göre nöbette olması gerekiyormuş. Nöbet yerinde olmayışı nasıl açıklanıyor?

Karakol komutanına bunu sorduğumuzda, “Mazlum’un morali bozuktu, nöbeti bırakıp dinlenmeye gitmesini söyledim” diye açıklıyor. Daha önce nöbet yerinde uyuyakaldı diye 15 gün disko cezası veren biri, askerin morali bozuk diye nöbetini iptal etmez. Askerdeki insanların, komutanların ne kadar acımasız, disiplinin ne kadar uç noktalarda uygulandığını hepimiz biliyoruz. Mazlum’un akşam 6-8 nöbetinden alınması organize bir durum. 9 ay boyunca komutan karakoldan 23:00’te ayrılıyor ancak olay günü 17:45’te çıkıyor. Bu durum şüphelerimizi artırıyor.

Peki Mazlum nöbeti başkasına devrettiyse niçin elinde tüfek var?

Komutana, “Madem ki siz Mazlum’la konuştunuz, psikolojisinin bozuk olduğunu görüp nöbetten aldınız. O halde niçin eline dolu silah veriyorsunuz?” diye sorduk. Psikolojisinin bozuk olduğuna inanılan birine dolu silah vermek, o kişiyi öldürmekle eştir.

Mazlum Aksu'nun cenazesinden bir kare. Fotoğraf: Halil Yeni

Mazlum Aksu’nun cenazesinden bir kare. Fotoğraf: Halil Yeni

Mazlum’un G-3 piyade tüfeği ile intihar ettiği iddia ediliyor. İntihar iddiasıyla ilgili görgü tanıklarının ifadeleri ne yönde?

Olayla ilgili konuştuğumuz herkes, “Olay 19:05’te oldu” diyor. Aylarca birlikte askerlik yaptıkları arkadaşları ölmüş, hepsinin gözü saatte! Konuştuğumuz arkadaşlarının hepsi olay yerini tüm ayrıntılarıyla tarif ediyorlar, “Kafası şöyleydi, vücudu şu şekildeydi, kan şuraya sıçramıştı” diye anlatıyorlar. Ama olay yerine gidenlerin hiçbiri silahı görmemiş! Askerler, Mazlum’un sol eliyle silahı nasıl kafasına dayadığını, sağ eliyle nasıl tetiğe bastığını anlatıyorlar. “Nereden biliyorsunuz? Silahı bile görmemişsiniz, olay yerinde orada da değilmişsiniz” dediğimizde de, “Böyle düşünüyoruz” diye yanıt veriyorlar. Olay yerine ilk gelenler silahı görmemişler ama komutanlar silahın nerede olduğunu tarif edebiliyorlar.

G-3 piyade tüfeğiyle intihar iddiası size inandırıcı geliyor mu?

G-3 5 kiloya yakın bir ağırlıkta ve 103 santimetre uzunluğunda. Mazlum solak değil ancak sol şakağından vuruluyor. Ben askere gitmedim ama araştırdım; G-3 o kadar güçlü bir silahmış ki sıkı tutmadığın zaman ateş aldığı andaki geri tepmeden dolayı takla bile attırıyormuş insanlara. Omuzları çıkanlar bile oluyormuş. Anlayacağınız G-3’ü tutup ateş etmesi gerçekten çok zor. Mazlum niçin solak olmamasına rağmen silahı kafasının sol tarafına dayayıp intihar etsin?

Mazlum güya intihar etmek için kazan dairesinin girişine gitmiş ve o kocaman tüfekle intihar edebilmek için oradaki rampanın eğiminden faydalanmış. Kafasına sıkmış olsa eğimden ötürü yuvarlanması lazım. Halbuki vücudu olduğu yerde kalmış, kafası da arkaya düşmüş. İntihar edecek bir kişi çok daha kolay bir yolla bunu yapabilir; silahı yere koyar, namluyu çenesine dayar, çeker tetiği vurur kendini. Niye sol taraftan ateş etmek için bu kadar zahmete girsin? Morgda iyi gözükeyim, yüzüm parçalanmasın mı der? Bu kadar aptalca bir şey bize sunulanlar.

Olay yerinde dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?

Mazlum’un ölümüyle ilgili başka tutarsızlıklar da var. Mazlum sol şakağından vuruluyor, kurşun kafasının sağ tarafından çıkıyor. Morga gittiğimde de kurşunun giriş ve çıkış açılarını gördüm. Olay yerinde, Mazlum’un olduğu yerin çaprazında olması gereken kurşun izleri nedense Mazlum’un durduğu yerin tam üstünde. Üstelik aynı yerde bir değil, pek çok farklı kurşun deliği var. Askerler tek bir el silah sesi duyduklarını söylüyorlar ama gerçeği bilmiyoruz.

Mazlum’um intihar ettiği iddia edilen kazan dairesini gören bir nöbetçi kulübesi var. Nöbet tutan kişinin olayı mutlaka görmüş olması gerekiyor. Olay saatinde nöbet tutan askerle konuştuğumda, “Nöbet yerindeydim, silah sesi bile olsa nöbet yeri hiçbir koşul altında terk edilmez” dedi. Aynı asker, cenaze töreni için Gebze’ye gönderilen 5 kişilik kıtada da vardı. Tanıdıklarımız kendisine farklı zamanlarda aynı soruyu yönelttiklerinde, olay sırasında nöbet yerinde olmadığını söylemiş. İntihara doğrudan şahit olan kimse yok yani.

Buna benzer başka çelişkili ifadeler var mı?

Silah sesi üzerine olay yerine varan ilk kişi olduğunu iddia eden askere, daha ifadesi bile alınmadan 24 gün izin verilmiş. Olay sırasında karakolda olmayan bir başka asker, sorduğumuz tüm sorulara sanki oradaymış gibi cevap veriyordu. Olay sırasında karakolda olmadığını sonra yine kendi söylediklerinden anladık.

Olayı soruşturan savcıyla görüşebildiniz mi?

Savcıyla görüşmek istediğimizde, “Burada yok” dediler. Bizle görüşmemek için apar topar il dışına çıktı. Konu Türkiye’nin gündemine gelmiş, bu olay konuşuluyor ama savcı il dışına gitmiş. Yaptığımız araştırmada Elazığ’ın asker ölümleri konusunda çok vukuatlı olduğunu gördük. Malatya, Tunceli ve Elazığ bölgesindeki olayların tümüne bahsi geçen savcı bakıyor. Daha önce Tunceli’de askerliğini yapan Murat Oktay Can isimli er iki yerinden vurulmuş ve kurşun yaralarından biri estetik cerrahi ile kapatılmış. Daha sonra durum ortaya çıkmasına rağmen takipsizlik kararı verilmiş.

Murat Oktay Can'ın babası Oktay Can, Murat'ın fotoğrafıyla birlikte. Fotoğraf: Akif Arıcı, Antalya-DHA

Murat Oktay Can’ın babası Oktay Can, Murat’ın fotoğrafıyla birlikte. Fotoğraf: Akif Arıcı, Antalya-DHA

Kışlalarda, intihar olduğu ileri sürülen ölüm olaylarındaki artışın temel sebebi nedir?

Nasıl ki fırıncının işi ekmek pişirmek, terzinin işi elbise dikmekse, askerlerin işi de adam öldürmek. Öldürme fiiline bulaşan hiçbir askerin psikolojisinin düzgün olduğuna inanmıyorum. Askeriyenin şeffaflaşması, kışlada ölümlere karışan rütbelilerin görevden alınmaları lazım. Vicdani ret hakkı mutlaka tanınmalı. Bu sorunların hepsinin kökenindeki zorunlu askerlik kaldırılmalı. Son 10 yılda çatışmalarda ölen asker sayısından çok daha fazlası kışlalarda öldü. Askerin nasıl öldüğünün bir önemi var mı? Çatışmada 2 asker şehit olunca tüm ülke ayağa kalkıyor, başbakan, bakanlar konuşuyor. Fakat kışlalarda ölen 965 asker hakkında kimse konuşmuyor. İlla çatışmalarda mı ölmeleri lazım? İnsanlar ölüyor yahu, yaşamlar yok oluyor!

Yargı sürecinden beklentileriniz neler?

Geçmişteki benzer soruşturmalara ve davalara bakınca, otopsi ve olay yeri inceleme raporlarından, ifadelerden ciddi bir sonuç çıkacağını düşünmüyoruz. Ancak bir halk muhalefeti ve kamuoyu baskısıyla sonuç elde edilebilir. Kalbi, vicdanı olan insanlarla bu işin çözüleceğini düşünüyoruz. İntikam, kin gütmeyeceğiz. Sorumluların adil bir şekilde yargılanmasını, faillerin bulunmasını istiyoruz. Mazlum ilk değil, son da olmadı ama yeni Mazlumların ölmemesi için elimizden ne geliyorsa yapacağız. Bizim ödeyebileceğimiz daha büyük bir bedel kalmadı. Kamuoyu ve dernekleri asker ölümlerine karşı çıkma noktasında birleştirmeye çalışıyoruz. Bu konu söz konusu olduğunda düşünce farklılıkları ortadan kalkmalı, insanlar ölüyor!

Yargılamanın sivil mahkemede görülmesi ile askeri mahkemede görülmesi arasında ne fark var?

Olayı araştıran askeri savcı her şeyden önce bir asker. Askeri disiplinle yetişmiş, emir komuta zincirine, alt-üst ilişkisine dahil biri. Askeri savcının sağlıklı karar vermesi imkansız. Fiili gerçekleştirenle, yargılamayı yapanlar aynı kişiler.

Henüz zorunlu askerlik yapmadığınızı belirttiniz. Sizin askerlik durumunuz ne olacak?

Ankara’da basın toplantısı yapmak üzere Meclis’e gittiğimde nöbet tutan askerleri gördüm ve gözlerim doldu. Nasıl askere gidebilirim? Kardeşi askerlerce öldürülen biri askere nasıl gider? Oraya gidersem her saniye öleceğim. Adil olmayan koşullarda askerlik yapmak istemiyorum. Bu ülkede anneler babalar, çocuklarını gömüyorlar. Savaşa, ölüme karşı olmanın bedeli ölüm oluyor. Mazlum da bunun trajik bir sonucu.

“Mazlum şiddetin içine doğdu, hayatı da şiddetle son buldu”

“Şiddet görüyorum ama ne mahkemelere ne de polise güveniyorum”

13 yaşındayken aile içi şiddetten kaçmak için evlendi. Çok geçmeden eşinden de şiddet görmeye başlayınca başka bir erkeğe sığındı. Şiddet, 15 yaşında yaptığı ikinci evliliğinde de peşini bırakmadı. Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği aracılığıyla ulaştığımız şiddet mağduru kadın, çocuk gelin olmayı, aile içinde sıradanlaştırılan şiddeti ve şiddete duyarsız polisi Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik

1974 senesinde, Nevşehirli çok gariban bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Öz babam olmadığı için evde babalığım vardı. Maddi imkansızlıklardan dolayı ilkokul 5’inci sınıfa kadar okuyabildim. İkisi üvey olmak üzere toplam beş kardeşiz. Ben içlerindeki tek kızım. 13 yaşındayken, 27 yaşında biri beni istedi. Ben de babalığımız bize bakmadığı ve sürekli bizi dövdüğü için evlenmeyi kabul ettim.

27 yaşında genç bir adam, neden 13 yaşındaki bir kız çocuğuyla evlenmek ister? Ya da siz tanımadığınız bu adamın size şiddet uygulamayacağına nasıl ikna oldunuz?

Ailesi fakir olduğu için hiçbir istediğine varamamıştı. Sıva ustası olduğundan iş olursa çalışıyor, yoksa evde yatıyordu. Annem evin erkeği gibi çalışmaya gittiğinde hep babalığımdan dayak yediğim için evliliği bir kurtuluş gibi gördüm. Oysa ki ağabeyim karşı çıkmıştı, “Daha sen çocuksun. Yattığın yeri bilmezsin, kalktığın yeri bilmezsin” diyerek dövmüş, vazgeçirmeye çalışmıştı beni. Koca evine gidince de dayak yiyeceğimi hesap edemedim ki. Bilsem, annemin evinden hiç ayrılmazdım.

Evlilik hayatınız nasıldı?

Beni annem asla sokağa salmazdı, 14’ümde bir ev, bir çevre sahibi oldum. Eşim kaynana yanında dahi yaşatmadı. Kendi evi vardı ama çalışmıyordu, o yüzden altı ay elektriksiz kaldık. Bir de zaman geçtikçe, yaşı büyük olduğu için eşimi yanıma yakıştırmamaya başladım. Onunla gezerken rahatsız oluyordum. Bunu dile getirdiğimde de dayak yiyordum. Bana yakışan bir kıyafet giydiğimde de çok sinirlenir, izin vermezdi. Oysa ki anneme gidip gelirken genç kızların neler giydiğini, nasıl takılar taktıklarını görüp, ben de hevesleniyordum. Öyle şeyler almak istiyordum ama paramız yoktu, çalışmasını söylediğimde de şiddet görüyordum.

Eşinizin ailesiyle ilişkiniz nasıldı?

Kayınvalidem köydeydi genelde. Bize geldiğinde de sürekli  oğluna, “Bunun gözü açılırsa sana ailelik etmez. Sen ilgilenme, çalışma, erkenden çeksin gitsin” derdi. Hem ben süse, makyaja çok meraklı olduğum için hem de ailemle ilişkimi kesmediğim, sık sık annemin yanına gittiğim için kayınvalidem beni pek sevmezdi. O en başta, eğitmek için yanına almak istemişti beni. Ama abim, “Benim bacım tarla işi bilmez, ahıra giremez, inek sağamaz. Kat’iyen yollamam köye” diyerek beni götürmesine izin vermemişti.

Kaç sene evli kaldınız?

Evliliğim 2 sene sürdü. 14 yaşında hamile kaldım, bir tane çocuğum oldu. Çocuk, bakımsızlıktan 4 ay yaşayabildi. Soğukta kaldığım için sütüm kesildi ve çocuğuma gıda bulamadım. Süt olmayınca şekerli su verdim ama meğer çocuğun ciğerleri pişmiş. Hastaneye götürdüğümüzde, “Çocuğun ciğerleri bitmiş, yapacak bir şey yok” dediler, onun üzerine 4 gün yaşayabildi zaten.

BirGün Gazetesi'nin 8 Mart 2013 tarihli sayısından.

BirGün Gazetesi’nin 8 Mart 2013 tarihli sayısından.

Eşiniz hamile kaldığınızda sevindi mi? O zaman çalışmayı, ailesine sahip çıkmayı düşünmedi mi?

Çocuğu olacağı için çok mutluydu. İsteyerek yapmıştık biz o çocuğu. Ama annesi bir gelirdi, her şeyimiz bozulurdu. Anneme gitmememi isterdi ama evde yiyecek yok, soğuk… Mecburen annemin evine gidiyordum. Yemeğimi annem eskiden devletin aşevleri olurdu, oradan alır, yedirirdi. Eşim doğuma bile gelmedi, komşularım götürdü. Hastane masraflarını komşularım ödeyip çıkarttı beni. Son zamanlarda hele hiç çalışmaz oldu.

İkinci eşinizle nasıl tanıştınız?

Annemin evine yemeğe gidip gelirken ablasıyla tanıştım. O bana,“Eşin kocaman adam, neden çalışmıyor? Benim kardeşim ondan daha genç ama ev geçindiriyor” diye akıl verirdi. Anneme de eğer eşimden boşanırsam, beni kendi kardeşine almak istediğini söylemiş ancak annem karşı çıkmış. Ben ablasının bana verdiği bir bademi yedim ve o hiç tanımadığım adama aşık olup, bir gecede kaçtım. Muskaya, hacıya hocaya inanırım yani. Altında motoru vardı, giyimi ilk eşimden daha güzeldi. Bir de evde sürekli şiddet gördüğüm için sevgiyi dışarıda aradım.

Yıllar sonra sürekli baş ağrısı çektiğim için annem beni bir hocaya götürmüştü. Hoca,“Eşinle aranda şirinlik, sevgi muskası yapılmış. Açarsam yazık olur, çocukların var. Bırakayım böyle devam edin” dedi. Daha 15-16 yaşındaydım ona kaçtığımda.

İkinci eşinize kaçtığınızda, bu duruma ailelerin tepkisi nasıl oldu?

Benim boyum biraz kısa olduğu için eşimin ailesi beni istemedi, çünkü eşimin boyu çok uzun. Yakıştıramadılar. Benim ailem de eşimi Kürt olduğu için istemedi. Annemle 3 sene görüşmedim, evlendiğim eşimin ailesi görüştürmedi. Sonra araya arabulucular girdi, barışıldı.

Kaçtığımın üçüncü günü kaynanamdan dayak yedim, annem gelip beni aldı o evden ve eski eşimin yanına götürdü. O da beni geri kabul etti. Ama ben kaçtığım eşimle birlikte olduğum için temiz değildim artık, o yüzden eski eşimin yüzüne bakamazdım. Eşimi de çok sevdiğim için gelip bana,“Annemle evimizi ayıracağım, bacım da annem de sana hiç karışamayacak” gibi sözler verince yine ona gittim. Eski eşim de biraz uğraştı ama bunlar Kürt olduğu için çekindi, zaten yaşım resmi nikah için küçük olduğundan aramızda sadece hoca nikahı vardı, bıraktı peşimi.

Ne kadar süre kaynananızla aynı evde yaşadınız?

Evliliğimin ilk 7 senesinde ailesiyle birlikte yaşadık. Kayınlarım, görümcem, eşim… Hepsi döverlerdi beni. Yanımda sürekli Kürtçe konuşurlardı, ben de öyle olmasa bile benim hakkımda konuştuklarını sanır, kızardım. “Bana da anlatın, ben de katılayım sohbetinize” diye lafa girdiğimde de kaynanam döverdi beni.

Eşinizden ne sebeple şiddet görüyordunuz?

Yokluktan. 10 gün çalışmışsa, 3 ay yatıyordu. Sürekli ben çalışıyordum, patatese gidiyordum, ev temizliğine gidiyordum. O çocuklara bakıyordu. Bana bıkkınlık geldi çalışmaktan. Çünkü işten gelip, yemek yapıyorum, temizlik yapıyorum… O alkol alacak, kadınlara gidecek diye kazandığım paranın tümünü vermezsem,hepsinin üzerine bir de dayak yiyordum.

Kaç sene evli kaldınız, çocuklarınız var mı?

20 sene evli kaldım. 6 tane çocuğumuz oldu ama bunlardan sadece ilk 3 tanesini istemiştim. İlk zamanlar belki dövüyordu ama mutluyduk yine de. En büyük oğlum şimdi 19 yaşında, bu Mayıs’ta askere gidecek ama bana karşı buzdolabından farkı yok. Çünkü 20 günlükken elimden aldılar, ona hiç annelik ettirmediler. Eşim o sıra askerdeydi ama o da hep derdi,“O çocuk onların” diye. Ailesi de beni sürekli dövüyordu, çocuğuma görümcem bakıyordu. Zaten oğlum ona “anne” diyor. Çok emeği var elbette halasının, çok güzel yetiştirdiler ama benden aldılar çocuğumu. Bir gün daha fazla tahammül edemedim ve oğlumu almış anneme kaçarken, merdivenlerde yakaladılar beni. Ben de korkudan oğlumu bırakıp, kendim kaçtım. Sonra annemin evine bekar olan görümcemle, kaynım geldi ve beni dövüp geri götürmeye çalıştılar ama annem tuttu kolumdan, vermedi beni onlara. Bu sefer de evimizin taşlarını söktüler, elektrik kablolarımızı kestiler.

Yemen'deki çocuk gelinler. 6 yaşındayken 25 yaşındaki kocasıyla evlendirilen Tahani, eski sınıf arkadaşı Ghada ile görülüyor. Ghada da Tahani gibi çocuk yaşta evlendirilmiş. Fotoğraf: Stephanie Sinclair - VII Photo Agency

Yemen’deki çocuk gelinler. 6 yaşındayken 25 yaşındaki kocasıyla evlendirilen Tahani, eski sınıf arkadaşı Ghada ile görülüyor. Ghada da Tahani gibi çocuk yaşta evlendirilmiş. Fotoğraf: Stephanie Sinclair – VII Photo Agency

Mahallede bu olaylar yaşanırken, polis ne yaptı?

Polis, bizi hep uzlaştırıyordu. Ben şikayetçi oluyordum ama polis,“Bundan bir şey çıkmaz, sürer gider, çevrede dedikodu olur, kendiniz rahatsız olursunuz“ gibi şeyler söyleyerek uzlaştırıyordu. Hele ki,“Para cezası çıkar” dediklerinde gözümüz korkuyordu tabii, vazgeçiyorduk.

Bir gün de gelinleri, kızı, kaynımın karısı, tam altı kişi bakkala giderken peşime düştüler. Ben hemen eve kaçtım. O sıra, ağabeyim cezaevinden izne gelmişti. 16 yaşından küçük bir kıza tecavüz etmekten hüküm giymişti, oysa ki kız imam nikahlı eşiydi. Ancak kızın babası istememiş, mahkemeye vermiş. Keşke annem de öyle yapsaydı benim için. Kızının hakkını korumuş babası en azından. Her neyse… Bahçede beni dövdüler ama ben de altta kalmadım. Boyum onlardan çok kısa olduğu için ben de onların göğüslerini ısırdım. Bir tek görümcem kalmıştı geriye ki ağabeyim elimden almasa bir taşla öldürecektim onu. Yine polise gittik, polis de yine uzlaştırdı. Üstelik bu defa onlar bir sürü darp raporu aldı, bende hiçbir şey çıkmadı oysaki altı kişinin arasında kalmıştım. Nereden yumruk, nereden tepik geliyor anlayamıyordum bile.

Ben zaten ne zaman karakola gittiysem hiç yardım alamadım. Eşim evde sallamayla beni öldürmeye kalktı, karakola kanlar içinde yaratık gibi gittim ama polisler benimle dalga geçti. Üzerinden 3 sene geçti, ben hala belimden o dayağın acısını çekiyorum. Eşimi bulacaklarını söylediler. Eşim evimin içine kadar giriyordu, arıyordum, “Yetişin” diye, “Daha biz yeni geldik, kontrol ettik orayı, sen dalga mı geçiyorsun bizle?” deyip, gelmediler. Oysa eşim beklemiş, onlar çıkınca girdi içeri, inanmadılar, gelmediler. “Polise niye telefon açıyorsun?” diye neredeyse öldürecekti beni ama allahtan annem elinde bir oklava ve bir de taşla gelip, kurtardı beni. 14 yaşındaki oğlum yalvarıyordu, “Baba, annemi öldürme!” diye. Çocuklarım çok travma yaşadı.

Artık boşandınız ancak çocuklarınızı görmek için hala eve geliyor eski eşiniz, değil mi?

Tabii. Hala geliyor, birleşmek istiyor. Ben reddedince de küfürler ediyor, dövüyor. Yine de iyi ki ayrılmışım, asla dönmem ona. Çünkü kendim şiddet görmeye katlanırım ama çocuklarım da şiddete maruz kalıyordu. Çocuklarımın psikolojileri bozuk ama maddi durumum olmadığı için doktora götürüp, tedavi ettiremiyorum. Keşke ilk eşimi bırakmasaymışım. Orada da şiddet vardı ama hiç olmazsa biraz değerim vardı.

Şu an kendinizi güvende hissetmiyor olsanız gerek, şikayetçi olmayı düşünmüyor musunuz?

Bir defasında şikayetçi oldum, neredeyse 2 buçuk sene ceza alacaktı ama ben korktum davamdan vazgeçtim. Savcı şiddete karşı bir kadındı ve benimle çok ilgilenmişti, ceza vermek istiyordu ama benim güvencem yok ki… Hapisten çıkınca beni öldürürdü. Kardeşi de cezaevinden kaçıp, karısını öldürmüştü. Eltimi 27 yerinden bıçakladı. Televizyonlarda da görüyoruz hep eşlerinin öldürdüğü kadınları, bu bende baskı yarattı, korktum tabii.

“Şiddet görüyorum ama ne mahkemelere ne de polise güveniyorum”

“Oğlumu askerde öldürdüler, bir tabutu bile çok gördüler”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Zorunlu askerliğini Elazığ’da yapan Emek Partili Mazlum Aksu, “G-3 piyade tüfeği ile intihar” furyasının son kurbanı oldu. Aksu’nun 5 kilogramdan ağır tüfeği şakağına dayayarak intihar ettiği iddiası, 2012’da G-3 tüfeğinden çıkan iki kurşunla intihar ettiği ileri sürülen Yılmaz Çelgin’i, 2010’da hayatını kaybeden Serhat Yıldız’ı ve 2011’de G-3’ten çıkan kurşunun kafasının arkasından girmesiyle intihar ettiği söylenen Uğur Pamuk’u akıllara getirdi. Ensesinden giren kurşunla intihar eden, intihar ettiği nöbet kulübesinde kan izine veya kurşun deliğine rastlanmayan Uğur Pamuk’un babası Mehmet Reşat Pamuk, “kışlada intihar”ın arkasında yatanları ve iki yıldır süren adalet arayışını anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu
Uğur’un askerliği süresince üstleriyle herhangi bir sorun yaşadığı veya kötü muamele gördüğü oldu mu?

Acemi askerliğinden sonra Uğur’u, Iğdır Özdemir Karakolu’na kendi ellerimle teslim ettim. Maddi ya da manevi hiçbir sorunu yoktu diye biliyorduk. Ancak sonra arkadaşlarından bazı şeyler öğrendik. Uğur bize anlatmıyormuş ama Iğdır’da çok eziyet çektirmiş komutanları; dövmüşler, küfretmişler, nöbet çizelgesinde olmamasına rağmen defalarca tek başına nöbete göndermişler. Hatta bir seferinde arkadaşı duruma itiraz edip, “Listede ismi yok, neden gönderiyorsunuz” diye sormuş. “Bölük komutanının emri” demişler.

Komutanlarla olan anlaşmazlığın sebebini öğrenebildiniz mi?

Anlaşmazlıkları uzun zamandır varmış ama bizim bildiğimiz tek olay, karakoldaki aracın kaza yapması üzerine yaşananlar. Özdemir Karakolu’nun arabası kaza yapınca alay komutanı Hasan Nevzat Taşdeler askerlerden para toplamış. Uğur ve birkaç kişi bu keyfi uygulamaya itiraz edip para vermemişler ama Diyarbakırlı ve Kürt olduğu için özellikle Uğur’u dövmüş komutan. “Senin askerliğini bitirtmeyeceğim” demiş. Bu olay olduğunda Uğur’un terhis olmasına yaklaşık 20 gün vardı.

Bu olanları Uğur akrabalarına veya kışla dışındaki arkadaşlarından birine anlatmış mı?

Vurulmasından üç gün önce amcama telefon edip, “Amca durumum kötü, komutanlar beni öldürecek” demiş. Amcam, “Oğlum, durum o kadar kötüyse kaç ya da babana haber ver” diye cevap vermiş. Uğur da, “Babamı ararsam benden önce onu öldürürler” diye konuşmuş. Bize söylememesi için tehdit ediyorlarmış yani. Bu konuşmadan da çok sonra haberimiz oldu. Son telefon görüşmemizde terhisine yakın Iğdır’a geleceğimi, Diyarbakır’a birlikte döneceğimizi söyledim. Uğur bunun üzerine, “Baba sen gelene kadar…” dedi. Ne anlatmaya çalıştığını anlayamadım ama içime çok dert oldu. Tekrar aradım, “Ne demek istedin” diye sordum. “Boşver, bir şey yok” dedi.

Komutanla Uğur arasındaki husumeti, Uğur’un infazına vardıran olay neydi?

Uğur 22 Nisan 2011’de öldürüldü. O sırada yaklaşan genel seçimlerden ötürü ülkede gerilimli bir hava vardı ve Diyarbakır’da da her gün olaylar çıkıyordu. Yemekhanede akşam yemeği yendiği sırada televizyonda Diyarbakır’da olanları gören Rizeli bir asker, “Kürtler şöyle, Kürtler böyle” diyerek küfretmeye başlamış. Uğur da, “Ben de Diyarbakırlı ve Kürt’üm. Benim yanımda küfretmeye utanmıyor musun?” deyip kızmış ve kavga etmeye başlamışlar. Çok geçmeden Uğur’u komutanlar çağırmış. Uğur’u apar topar götürmüşler ve bir daha onu sağ gören olmamış. Yediği yemeği bile bitirememiş; otopsi raporunda midesinde 50 gram kuru fasulye tespit edilmiş. Yani iki kaşık ya yemiş ya yememiş.

Türkiye'de kullanılan yaklaşık 4 buçuk kilogram ağırlığında, 1 metre uzunluğundaki G-3 piyade tüfeği. Fotoğraf: Murat Kibritoğlu - DHA

Türkiye’de kullanılan yaklaşık 4 buçuk kilogram ağırlığında, 1 metre uzunluğundaki G-3 piyade tüfeği. Fotoğraf: Murat Kibritoğlu – DHA

İnfaz nasıl gerçekleşmiş?

Kömürlüğe götürüyorlar. Diz çöktürüp, kafasını yere bastırıyorlar. Ensesinden bir el ateş etmişler, kurşun kafasının ön tarafından çıkmış. Ertesi sabah saat 09:00’da cenazesini nöbet kulübesine götürüp üzerine tüfeğini bırakmışlar. Akşam 18:30’da da telefonla “Uğur kendini nöbet kulübesine kilitleyip G-3 tüfeğiyle intihar etmiş” diye haber verdiler. İntihar ettiyse durumu bildirmek için niçin akşamı beklediler bilmiyorum. Haberi alır almaz yola çıktık.

Karakola vardığınızda nasıl bir manzarayla karşılaştınız?

Karakola gittiğimizde cenazemizi Malatya’ya yollamışlardı bile. Karakolun ışıkları yanmıyordu; bütün lambaları söndürüp herkesin eline fener vermişlerdi. Biz olay yerini tam göremeyelim diye kendilerince böyle bir önlem almışlar. Avukatımızla birlikte Uğur’un intihar ettiği iddia edilen kulübeye gittik. Nöbet yerinde ne bir kan lekesi, ne de bir kurşun izi vardı. Çok güçlü bir silahtır G-3, o küçücük nöbet kulübesinde patlasa her yer parçalanırdı. Halbuki bir cam bile kırılmamıştı. Avukat, “Yüzde yüz bu çocuk burada intihar etmemiş” dedi. Komutanlar da Uğur’u kulübede bulduklarını söylediler. Telefonda kapının kilitli olduğunu söylemişlerdi ancak kulübede ne kapı vardı, ne de kapının takılacağı kasa. “Hani kapı?” diye sorduk, “Çıkarttık” dediler. “Bu kapının takıldığı kasa nerede?” dedik, cevap veremediler. Olayın telaşından ne yapacaklarını bilemememişler, belki de bizim o kadar çabuk geleceğimizi tahmin edemediklerinden hazırlık yapamamışlar. Olay yerinin tertemiz oluşu da, kapı meselesi de cinayetin dellileriydi ama devlet gözünü kapatıyor. G-3 silahıyla bir metrekarelik kulübede intihar edemezsin. G-3 çok ağır bir tüfektir, silahı ensene dayayıp bir yandan da tetiğe basabilir misin? Yapamazsın. Kendi ensesine tüfekle ateş edebilir mi bir insan? Diz çöktürmüşler, sıkmışlar…

Komutanlarla ilk görüşmenizde neler konuşuldu?

İlk karşılaştığımızda eşim tugay komutanına, “Çocuğumu büyüttüm, askere gönderdim. Niye? Sen öldüresin diye mi?” dedi. Komutan da, “Çocuğunu buraya göndermesen Kandil’e gönderecektin” diye cevap verdi. Kandil’in yolunu çocuğum da biliyordu, ben de biliyordum. Gönderecek olsaydım gönderirdim, kendisi de gitmek isteseydi giderdi zaten. Askerliği seçti; şerefiyle, namusuyla sonuna kadar geldi ama öldürdüler. Uğur Diyarbakırlı ve Kürt olduğu için ona bunu yaptılar. Askerliğinin sonuna gelen çocuk niye intihar etsin?

Uğur’un birlikte askerlik yaptığı arkadaşlarıyla konuşma fırsatı bulabildiniz mi?

Komutanlarla görüştükten sonra Uğur’un arkadaşlarıyla konuşmak istedim. Beni yemekhaneye götürdüler. Manzara şu: 20 tane askeri oturtmuşlar, karşılarına da binbaşıdan alay, tugay komutanına kadar 50 tane subay dizilmiş. “Uğur’un arkadaşı kimdir?” dedim, korkudan kimse sesini bile çıkartamadı. Ben de kızdım, “Hiç mi bu masalarda beraber yiyip içmediniz? Hiç mi arkadaşlığınız olmadı?” dedim. Subayları göstererek, “Bunlardan mı korkuyorsunuz!” diye sordum. Sonra bölük komutanları tek tek sormaya başladı: “Ahmet, sen kalk. Uğur intihar etmedi mi?” “Öyle komutanım.” “Mehmet sen söyle.” “Doğrudur komutanım.” Bölük komutanı sordukça askerler başlarını salladılar.

Cenazeyi niçin teslim alamadınız? Uğur’un cenazesini memleketi Diyarbakır yerine niçin Malatya’ya gönderdiler?

Haberi aldığımızda, cenazeyi Malatya’ya göndereceklerini söylemişlerdi. Yol boyunca komutanlara, “Ben gelene kadar bekleyin, cenazemi kaldırmayın” diye yalvardım. Komutan topu savcıya atınca savcıyı aradım. “Çocuğumu askere gönderdim, devlet çocuğuma sahip çıkmadı. Hiç değilse cenazesini teslim almama izin verin” dedim. “Haddini bil” deyip telefonu yüzüme kapattı. Malatya’ya niye gönderdiklerini de sonradan anladım. Diyarbakır’da da Adli Tıp var, ama Uğur’u özellikle Malatya’ya gönderdiler. PKK mensuplarının cenazelerini hep Malatya’ya gönderirler, Uğur’a da dağdakilere yaptıkları muameleyi layık gördüler. Bir asker vurulduğu zaman, komutanının yalandan da olsa gözyaşlarını görüyoruz; merasim oluyor, yas tutuluyor, cenaze tabuta konup üzeri bayrakla örtülüyor. Uğur’un cenazesini apar topar battaniyeye sarıp bir arabanın arkasına atmışlar. Bu kadar vahşet, bu kadar nefret olur mu? Uğur’u Malatya’dan battaniyeye sarılı halde teslim alıp Diyarbakır’a götürdük, defnettik.

Uğur’un ölümüne ilişkin ayrıntılardan, size daha sonra gelen isimsiz mektup sayesinde mi haberdar oldunuz?

Asker arkadaşları bir ay sonra, Mayıs 2011’de bana isimsiz bir mektup gönderdiler. Mektupta, “Amca, siz o gün yemekhaneye geldiğinizde sizi gördüm. Gerçekleri size anlatırdım ama subayların korkusundan konuşamadım” deniyor. Uğur’un o gün nöbeti olmadığı, ölümünden sonra nöbet çizelgesinin yeniden düzenlediği anlatılıyor. “Olaydan sonra komutanlar bizi toplayıp Uğur’un kendini vurduğunu, bu konu hakkında konuşanın askerliğinin bitmeyeceğini, buradan sağ çıkamayacağımızı söylediler” diye yazıyor. Uğur’un tezkere alan arkadaşlarını hepsini bulup konuştum. Hepsi Uğur’un intihar etmediğini, komutanlar tarafından öldürüldüğünü söylediler. Ahmet Uzuntaş isimli askerin infaza tanıklık ettiğini belirttiler. O kişiye de telefonla ulaştım. Bana, “Amca lütfen yanıma gelme, pasaportumu çıkarttım yurt dışına gidiyorum” deyip telefonu kapattı. Bir daha da o numaradan kendisine ulaşamadım. O mahkemede tanıklık etse belki olayın aslı anlaşılacaktı.

26 Nisan 2011 tarihli Özgür Gündem gazetesinden.

26 Nisan 2011 tarihli Özgür Gündem gazetesinden.

Yargı süreci nasıl ilerledi?

Hemen dava açıp basına durumu anlattım. Komutan Hasan Nevzat Taşdeler, Yavuz Yarbay ve Ahmet Yüzbaşı sanık olarak yargılanıyorlar. Ancak davada hala önemli bir gelişme olmadı. Adli Tıp’tan gelen ilk rapor, intihara ilişkin herhangi bir delile rastlanmadığını söylüyordu. Bu raporun mahkemeye ulaşmasından aylar sonra, savcı ikinci bir rapor talep etti. O istemin üzerinden de 8 ay geçti, hala bekliyoruz. Olayı kapatmak istiyorlar. Birinci raporda delil yoktuysa ikinci rapor neden istendi?

Size gönderilen mektup mahkemeye delil olarak sunuldu mu?

Mektup, kimin yazdığı belli olmadığı için delil olarak kabul edilmiyor. Uğur’un arkadaşlarının tanıklıkları da, infaz anına şahitlik etmedikleri için bir anlam ifade etmiyor. İşin gerçeği, Adli Tıp’tan gelen rapor ortadayken başka delile, tanığa gerek yok. O daracık kulübede bir insanın G-3 tüfeğini ensesine dayayarak intihar edemeyeceği raporda yazıyor. Uğur’un sözde intihar ettikten sonra nöbet kulübesinde çekilmiş fotoğrafları var. Fotoğraflarda Uğur’un sırtı ve kafasının duvara dayalı olduğu, tüfeği kucakladığı, namlunun da kafasına değdiği görülüyor. Bu pozisyonla, komutanların iddiaları çelişiyor; ensesine ateş edebilecek birinin öldükten sonra bu halde durmayacağı raporda yazıyor. Uğur’u infaz edenler, aceleyle bir şeyler tertiplemişler ama ne yaptıklarını kendileri de bilememişler.

Meclis Dilekçe Komisyonu’na yaptığınız başvuru basının gündemine de geldi. Komisyon’un yaptığı araştırmadan herhangi bir sonuç çıktı mı?

Her yere dilekçe yazmaya devam ediyorum. Meclis Dilekçe Komisyonu’na, İnsan Hakları Komisyonu’na, Başbakanlığa, Cumhurbaşkanlığına, Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’na defalarca dilekçeler gönderdim. Cevapları hep aynı: “Araştırılıyor.” Belki evde yüz tane böyle iki satırdan oluşan cevap var. “Araştırılıyor” diyorlar, başka da bir şey söylemiyorlar. Dilekçe Komisyonu’na yaptığım başvuruyu basın gündeme getirdi ama işin aslı komisyon hiçbir şey yapmadı. Başvurumu kabul ettiler, kayıt altına aldılar o kadar. Sizin anlayacağınız, “Araştırılıyor.”

Davanın bundan sonrasına ilişkin beklentileriniz neler?

İkinci rapor da gelse, üçüncü rapor da gelse gerçek değişmeyecek. Uğur’un intihar etmediğini söyleyen ilk rapora rağmen, ikinci raporda intihar delili mi uyduracaklar? İkinci raporda failleri aklamaya yönelik ifadeler olması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağız. Kendi davamız dışında, biz aile olarak bu olayların son bulması için bir şey yapamayız. Çünkü biz devletin gözünde bir hiçiz. Ancak sivil toplum örgütlerinin ve demokrat basının çabalarıyla bu olaylar engellenebilir. Yeter artık, bu kan dursun. Analar, “Çocuğum gitmiş, vatan sağ olsa bana ne!” diyorlar. Ben şimdiye kadar tüm çevremle kardeşçe yaşamışım. Çocuğunu büyütüp askere yollamışım, hiç uğruna öldürmüşler.

TSK bünyesinde zorunlu askerliğini yaparken hayatını kaybeden, intihar ettiği öne sürülen pek çok kişi var ve bu olaylar gün geçtikçe artıyor. Bu artışı nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Gençler askere gittiklerinde psikolojileri bozuluyor” diyorlar. Psikolojileri bozuluyorsa mesulü yine askerdir. Psikolojisi bozulduğu zaman sen o çocuğun annesine babasına telefon açtın mı? Hava değişimine yolladın mı? İzin verdin mi? “Psikolojisi bozulup intihar etti” diye bahane olmaz. Gerçek sebep, ölenlerin Kürt veya Ermeni olmaları, öteki olmaları yani. Uğur vurulduktan sonra onlarca telefon geldi bana. Arayanlardan biri, “Çocuğum uzman çavuştu, Kürt olduğu için öldürüp intihar süsü verdiler” dedi. Uzman çavuş niçin intihar etsin? Beğenmiyorsa istifa eder gider evine, zorunlu askerlik yapmıyor. O kadar çok kişi benzer hikayelerini anlattı ki…

Zorunlu askerlik yapma yükümlülüğü olan başka çocuğunuz var mı?

Üç tane daha oğlum var ve hepsi de okuyor. Üçü de, “Ya ağabeyimin başına gelenleri ortaya çıkaracaklar, adalet yerini bulacak, ya da askere gitmem. Beni askere gönderirseniz kendimi öldürürüm” diyor. Ağabeylerinin intihar etmediğini, öldürüldüğünü biliyorlar. Nasıl gidecekler askere? Eğer bilsem ki Uğur Pamuk intihar etti, şerefim namusum üzerine yemin ederim ki evimden çıkmam, “Allahım, kaderimiz buymuş” deyip şükrederim. Birazcık şüphem olsa adaletin peşinden koşmam. Ama yüzde yüz eminim ki çocuğumu vurdular. Sen kendini benim yerime koy. Komisyon başkanı, Başbakan kendilerini benim yerime koysunlar. Diğer çocuklarımı nasıl gönderirim askere?

Mehmet Reşat Pamuk, dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis tarafından öldürülen Cem Aygün'ün akrabalarının yargılandığı duruşma ertesinde basın açıklamasında. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Mehmet Reşat Pamuk, dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis tarafından öldürülen Cem Aygün’ün akrabalarının yargılandığı duruşma ertesinde basın açıklamasında. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

“Oğlumu askerde öldürdüler, bir tabutu bile çok gördüler”

“Devletin Roboski’ye yaptığı tek yatırım 34 mezar oldu”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

28 Aralık 2011’de yaşanan Roboski Katliamı, son yıllarda devletin sivillere yönelik giriştiği en şiddetli operasyon olarak kayıtlara geçti.  Hükümet ve bağlı kurumlar, “Yanlış istihbarat geldi,” “Ölenler arasında teröristler de vardı” gibi bahanelerle katliamı meşrulaştırmaya çalıştı, aradan geçen 400’ü aşkın günde ise ne yargı, ne de Meclis’te kurulan araştırma komisyonu, sorumluların tespiti ve cezalandırılması konusunda somut bir adım atmadı. Katliamda kardeşlerini, akrabalarını ve yakınlarını kaybeden Veli Encü ile Narin Ant, ölen 34 kişiyi, asker ve hükümet baskılarını, basın savaşını ve kayıtsızlığı Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattılar.
Röportaj: Doğu Eroğlu

Veli Encü: İsmim Veli Encü, 28 Aralık 2011’de Roboski’de devletin katlettiği Serhat Encü’nün ağabeyiyim. Katliamda öz kardeşimi, 11 yakın akrabamı, toplam 34 yakınımı kaybettim. Katliamın üzerinden geçen 426 gün boyunca devlet bizi iğrenç yalanlarla, bahanelerle yanılttı. Kurdukları komisyon sadece tepkileri azaltmak içinmiş meğer. Ölen yakınlarımızı, kardeşlerimizi suçlayıcı çabalarını gördük. Kendileri ise yağ gibi hep üste çıktılar. Devlet bugüne dek hep olayı kapatmaya, meşrulaştırmaya çalıştı. Sanki 34 insan değil de, 34 tavuk ya da civciv ölmüş gibi davrandılar.

Katliam olduğu günden bu yana sadece devletin tehditleri, baskılar, gözaltılar, para cezaları bitmek bilmedi. Katliamda parmağı olan kişilerin yargılamasını beklerken, devlet bizi yargılıyor. Biz bunları hak edecek hiçbir suç işlemedik. 5 bin nüfuslu Gülyazı ve bin nüfuslu Roboski köylerinde dedelerimizin zamanından beri, belki de 80 yıldır, halk geçimini “o faaliyet”ten kazanmakta. Basın diliyle “kaçakçılık” olarak adlandırılan iş, tamamen askeriyenin bilgisi dahilindedir.

Köyün geçimini sağlayan bu sınır ticareti nasıl gerçekleşiyor? Sizin de kaçağa gittiğiniz oldu mu?

V.E: 2006 yılında okul harçlığımı çıkartmak için gittim. Oradan getirdiğimiz benzin ve mazotu günübirlik ihtiyaçlar için köyümüzde satıyorduk. Hiçbir iş imkanının olmadığı, tarım ve hayvancılığın yapılamadığı köylerde hayatın devamı için yapılan bir faaliyet bu. 2006’da gittiğimde 40 katır yükü mazotla köye dönerken asker bizi dar bir patikada sıkıştırdı. Yolumuzun askerler tarafından tutulduğunu görmemize rağmen farklı bir yöne sapmadık. Askerlerin yanına vardığımız zaman önce bize “Niye gidiyorsunuz, bu işi yapmanızı istemiyorsunuz” türünden telkinlerde bulundular. Sonra 4 katır yükü mazotu verip yolumuza devam ettik.  Askerle yapılan pazarlıklar o işi kaçakçılıktan çıkarmıştı. Biz vergimizi veriyorduk; vergi dairesine değil, karakola ödeme yapıyorduk. Aradaki anlaşma gereği operasyon bilgisi geldiği zaman komutanlar muhtarı, korucubaşlarını da haberdar ederlerdi.

Roboski'den ayrılan kervan sınıra doğru gidiyor. Fotoğraf: Nudem Ateş - ANF

Roboski’den ayrılan kervan sınıra doğru gidiyor. Fotoğraf: Nudem Ateş – ANF

28 Aralık 2011’e kadarki operasyonlar askerden alınan bilgi sayesinde mi atlatılıyordu?

V.E: Elbette. Yolun yarısı gidildikten sonra, “Devam etmeyin, operasyon var” diye bilgi geliyor ve geri dönülüyordu. Asker muhtarı arıyor, kervan geri dönüyordu. Ancak 28 Aralık 2011’de böyle olmadı. Madem bir istihbarat vardı, o insanların orada olduğu bilindiği halde en korkunç bombalarla paramparça edilmesi nasıl açıklanabilir? Kaçakçılığın cezası bu olmamalıydı. Başbakan ve diğer hükümet yetkilileri olayı zaman zaman “istihbarat hatası” olarak değerlendirse de, biz katliamın planlı yapıldığına inanıyoruz. Bir istihbarat alınıyor, o bilginin ayrıntısı öğrenilmeden masum insanlar öldürülüyor. Türkiye’de insan hayatı o kadar ucuz ki… 30 senedir süren savaşta olan hep sivillere oluyor.

Bölgenin geçimini bu yolla kazandığı askerlerce biliniyor. Hatta asker komisyon bile alıyor. Askerle köylünün bu ilişkisine rağmen alınan istihbarat nasıl operasyona dönüştü?

Narin Ant: Katliamda kardeşimi kaybettim. Sağ kurtulanların anlattığına göre, yola çıkan grupların bir kısmı bir şeyler duyup yarı yoldan dönmüşler. Zaten ölen 34 kişi en önde giden grup. MİT’ten yapılan açıklamaya göre, 21 Aralık’ta köyde bir toplantı yapılmış. O toplantıya kimler katıldı bilmiyoruz ancak köyden bazı kişilerin operasyondan haberdar olduğunu düşünüyoruz. İlk bombalar düştüğünde katliamda oğlunu kaybeden Ubeydullah Encü karakol komutanını arayıp, “Oradakiler köyün insanları. Bizim çocuklarımız orada, niye bombalıyorsunuz?”diye soruyor. Komutan da, “Orada kimlerin olduğundan haberimiz var. Operasyon korkutma amaçlı” deyip telefonu kapatıyor. Olaydan iki ay önce OBÜS mermisi attıklarında kardeşim kolundan yaralanmıştı. Bu olay üzerine kendisini gitmemesi için uyardığımda, “Bize bir şey yapmıyorlar, korkutma amaçlı yapıyorlar” cevabını vermişti. Olaydan hemen sonra karakol komutanının Ubeydullah Encü’ye verdiği cevapla, kardeşimin söylediklerinin uyuşması beni düşündürüyor. Demek ki askerlerle, samimi bir ilişkileri vardı, asker oradakinin sivil halk olduğunu biliyordu.

V.E: Askerlerin bölgede olanlara ne derece hakim olduğunu anlatabilmek için bir örnek vereyim. Korucu olan bir babanın çocuğu 2006 yılında babasından habersiz kaçağa gidiyor. O sırada babası da askerle birlikte başka bir yerde operasyonda. Operasyondaki komutanlardan biri babaya gelip, “Senin çocuğun niye kaçağa gidiyor” diye kızıyor. Baba şaşırıyor tabii, babası bilmiyor ama komutan oğlanın kaçağa gittiğini biliyor. Bölge 24 saat termal kameralarla izleniyor. Operasyonu yönetenler vur emrini vermeden önce Gülyazı Tugay Komutanı’nı arasalardı, hatta bir onbaşıya bile sorsalardı, o akşamki saldırıya hedef olan 38 kişinin kimlik bilgilerini bile alabilirlerdi. Katliamda ölen Salih Ürek’in babası o gece askerle birlikte görevdeydi. Baba devletin askeriyle birlikte operasyondayken, oğlu devlet tarafından katlediliyor. Bu nasıl bir şeydir? O iki köydeki insanların geçim kaynağı koruculuk ve kaçaktı. Askerle iç içe insanlardı.

Olayda yaşamını yitiren 34 kişinin köye getirildiği ilk andan bir görüntü.

Olayda yaşamını yitiren 34 kişinin köye getirildiği ilk andan bir görüntü.

Askerin veya devletin daha önce kaçağın sonlandırılmasına yönelik talepleri olmuş muydu?

V.E: 2009’da korucubaşı Mehmet Şerif Encü, Van Kolordu Komutanı tarafından çağrıldı. Askerler, “O iki köydeki kaçakçılığı asker ne yapsa önleyemiyoruz, siz önleyin” diyorlar. Mehmet Şerif Encü de bölgede herhangi bir geçim kaynağı olmadığını, kaçağın sona ermesinin tek yolunun yasal bir sınır kapısı yapılması olduğunu söylüyor. Askerler de bu talebe olumlu baktıklarını söylediler ama hep oyalandık. Türkiye Cumhuriyeti’nin o iki köye yaptığı tek yatırım 34 mezar oldu. Emine Erdoğan’ın Roboski’ye gelişinde muhtarın evine giderken üzerinden geçtiği köprü bile yıkılmak üzere. Bugüne kadar devlet o insanlar için hiçbir şey yapmadı.

Sınır kapısı taleplerinin görmezden gelinip bölgedeki operasyonların artırılmasının amacı ne? Bölge insansızlaştırılmak mı isteniyor?

N.A: Roboski, Kürt sorunundan bağımsız değil. Bundan üç yıl önce bir minibüs, sigara kaçakçılığı bahane edilerek askerlerce tarandı. Arabada sigara bulunmadığı halde, askerler tugay komutanlığından getirdikleri sigaraları cinayeti meşrulaştırmak için araca yerleştirdiler. O zaman gereken tepki verilmiş olsaydı belki bugün 34 kişi öldürülmemiş olacaktı. Bu coğrafyada devlet ve hükümet, acı ve işkence anlamına gelir. 1980’den sonra kaçağa yönelik baskılar ve işkenceler hep arttı.

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Operasyonun yapıldığı ilk andan itibaren, katliamda yaşamını yitirenler PKK ile ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Başbakan’ın da ölenler için, “Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama hamlesi olarak görüyorum” diye açıklamaları oldu. Operasyonun yapıldığı yer PKK tarafından kullanılan bir rota mıdır? O bölgedeki sivilleri teröristlerle karıştırmak mümkün müdür?

N.A: PKK o güzergahı kullanmıyor. Kaçakçılığın yapılacağı güzergah karakola çok yakın ve gözle de görülebilen bir uzaklıkta. Katliamdan hemen sonra çekilen görüntülerde de, olay yerinden karakol mevzilerinin görüş mesafesinde olduğu anlaşılıyor zaten. Dolayısıyla PKK’lilerin oradan geçmesi mümkün değil. Bunu ilk anda yalnızca devlet ve biz biliyorduk. Basın ve kamuoyu bundan haberdar değildi. Dolayısıyla, “Ölenler teröristti” açıklamaları ilk anda mantıksız gözükmedi. Halkı yanıltmaya çalıştılar. Başbakan oradakilerin terörist olduğunu iddia ediyor ama ölenlerin üzerinde ne bir mühimmat ne de bir silah bulundu. Bu durum otopsi raporlarıyla da ortaya kondu. Yani yaşamını yitirenlerin sivil oldukları kesinlik kazandı.

V.E: Aslında bu tartışma, katliamdan bu yana devletin pozisyonundaki değişimi de gözler önüne seriyor. Bugün yeniden ölen insanların arasında PKK militanları olduğu söyleniyor. Madem ki ölenler arasında PKK militanları vardı, niye Başbakan eşini, bakanını, bürokratlarını oraya gönderdi? Bu değişim, içinde bulundukları telaşı, suçluluk psikolojisini gösteriyor. Katliamı yapanlar kendilerini aklama çabasındalar.

Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarlarından bir kare. Fotoğraf: DİHA

Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarlarından bir kare. Fotoğraf: DİHA

Katliamı ilk haber alışınız nasıl oldu?

V.E: O sırada Adıyaman Üniversitesi’nde öğrenciydim. Kardeşimle son konuşmamın üzerinden 5 gün geçmişti. Herhangi bir ihtiyacım olup olmadığını sormuştu. Ben de ev kiramdan 100 liranın eksik olduğunu, babamdan istediğimi ama yollayamadığını söyledim. Kardeşim de, “Ben sana gönderirim” dedi. Bu cevabı alınca, “Köyde iş yok güç yok, nasıl gönderecek ki” diye düşündüm, kafama takıldı yani. Son konuşmamız buydu. O sıralarda kaçağa gidildiğini biliyordum ama kardeşimin de gideceğini tahmin etmiyordum.  Birkaç gün sonra sabaha karşı 4’te babam telefon açtı. Telefonu açtığımda kardeşlerimin, annemin, akrabalarımın haykırışlarını, ağlama seslerini duydum. Babam, “Öğretmenlerinden izin al. Burada kimseyi bırakmadılar. Herkesi katlettiler” deyince telefonu elimden düşürdüm, inanmak istemedim. Hangi akrabamı aradıysam herkesin bir kaybı, acısı vardı. Şaşırdım, korktum… Zaman kaybetmeden yola çıktım. Köye vardığımda 34 kişinin cenazelerinin halı sahada dizildiğini gördüm. Hiçbir devlet görevlisi yoktu, tüm köy acısıyla baş başa bırakılmıştı. Cesetler katır sırtında taşınırken, devletin helikopterleri tepelerinde tur atıyormuş. Ölenlerin sivil olduğu bilinmesine karşın kimse yardım etmedi. Olayından ancak 10 gün sonra vali, bakanlar gelmeye başladılar.

N.A: Olaydan haberdar olduğumda Mardin’de, okuldaydım. Olayın olduğu gece babam arayıp, “Ertesi sabah eve gel” dedi. Ne olduğunu bile söylemedi. Sabah erkenden gittiğimde cenazelerin otopsi işlemleri gerçekleştiriliyordu. O sırada ulusal basında hala hiçbir şey yoktu. Olaydan ilk söz eden uluslararası basın kuruluşları oldu. Sonrasında da Başbakan ve yetkililerin, “Bir grup terörist etkisiz hale getirildi” açıklamaları başladı.

Köy ilk şoku nasıl yaşadı?

N.A: Katliamdan sonra Roboski yalnızlaştırıldı, acılar ötekileştirildi. Roboski’ye devletin tek bir temsilcisi gelmezken, Antep’teki patlamadan sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na dek tüm devlet erkanının bölgeye gitmesi bizi psikolojik olarak çökertti. Devlet Roboski’de neredeydi? Olay olduğu günden bu yana hala yas devam ediyor. En çok da çocuklar olumsuz etkilendi; 3-4 yaşındaki çocuklar hala ağabeylerinin, akrabalarının nerede olduklarını soruyorlar. Bir yandan da köylü tehditlerle, baskılarla mücadele ediyor.

V.E: Türkiye’de polisin veya askerin parmağı olan bir suç işlenirse, olay kamuoyundan saklanır. Yaklaşık 12 saat boyunca medyanın olaya hiç yer vermemesi bundan. Ölen kişi Kürtse ve olay Doğu’da olmuşsa, acılar hükümet ve basınca ötekileştiriliyor.

Yaşamını kaybedenler için hükümetin açıkladığı tazminatlar, basında en çok tartışılan konuların başında geliyor. Kimileri tazminat miktarını çok bulurken, hükümet ise tazminat aracılığıyla sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor. Roboskililer’in tazminat konusundaki değerlendirmesi nedir?

V.E: O insanların acılarını parayla değil, adalet yoluyla dindirebilirsiniz. Devlet acılı aileleri parayla susturmaya çalışıyor. Bu tip durumlarda önce ölen insanlar için bir şey yapılır, sonra aileler düşünülür. Ama devlet böyle yapmadı; önce 23 bin TL, sonra da 100 bin TL önererek o insanları susturmaya çalıştılar. İki ay önce AKP’li Mahir Ünal’la görüşmemizde, sorumluların cezalandırılmasını istediğimizi söyledik. Ünal’ın, “Bu listedeki 40 kişiye burs veriyorum, siz daha ne konuşuyorsunuz?” cevabı, acımızla alay etmektir.

N.A: Yeni Şafak yazarı Ali Aker, Başbakan’ın “Tazminatsa tazminat, daha ne istiyorsunuz” açıklaması üzerine kaleme aldığı yazı yüzünden işinden oldu. Başbakan’ın o sözlerinden sonra, kardeşlerimizin hayatlarına fiyat biçerek olayın maddileştirilmesini kabul etmedik. Biz tazminatları kabul etmeyince, devlet de farklı yollar denemeye başladı. Öğrencilere, Veli’ye ve bana da, bilgileri dışında burslar bağlandı. Ankara’ya gittiğimizde, “Siz daha ne konuşuyorsunuz, biz öğrencilerinize burs veriyoruz” diyorlar.

Katliamdan sonra giriştiğiniz adalet arayışında ne tip baskılarla karşılaştınız?

V.E: Ölen kardeşlerimizin hesabını sorarken, karakol komutanının tehditlerini işittik. Ağabeyimi, “Senin de günün gelecek” diye tehdit ederek bizi davamızdan vazgeçirmeye çalıştılar. Eseri için yaptığı araştırma dolayısıyla köye gelen bir edebiyatçı, ailelerle görüştükten sonra katliamın olduğu yeri görmek istedi. Dört akrabamla birlikte kendisini olay yerine götürdük. Dönüş yolundayken üzerimize köpeklerini saldı, bizleri yere yatırarak aradılar. Bir de üzerine “sınır ihlali” yaptığımız gerekçesiyle para cezası aldık. Milliyet Gazetesi muhabiri Namık Durukan da bölgeye geldi, kervanlarda gördükleriyle röportaj yapıp fotoğraflar çekti. Milliyet muhabiri dilediğince geziyor ve ceza almıyor da niçin Roboskililer’e para cezaları kesiliyor?

İki köyde yaşayanlar da, katliamdan önce araya hatırlı kişileri koymalarına rağmen korucu olamıyorlardı. Katliamdan sonra ise akli dengesi yerinde olmayan kişileri bile korucu yapma girişiminde bulundular. Devlet, rüşvetle o insanları adalet aramaktan vazgeçirmeye çalışıyor. Sağ kurtulanlardan Hasan Ürek, lise mezunu bile olmamasına karşı vali tarafından memur kadrosuna alındı. Ürek CNNTürk’e yaptığı açıklamalardan sonra Vali, “Bundan sonra hiçbir kanala çıkma, bütün ihtiyaçlarını karşılayacağım, iş vereceğim” diyor. Katliamdan sağ kurtulan, günlerce hastanede yatan ama bir rapor bile alamayan Ürek, bu teklifi kabul ediyor.

N.A: İnsanların, olayların yıl dönümünde Roboski’de gerçekleştirilecek anmaya katılmasını engellediler. Otobüslerle bölgeye gelenler 6 noktada araçlardan indirildi, aramalar yapıldı, “Roboski’ye gitmeyin” dendi. Anma gününü insansızlaştırmak istediler.

Ailelerin askerlerden işittiği tehditler bitmiyor. Komutanlar, “Farz edin ki biz öldürdük. Devlet biziz, ne yapabilirsiniz?” diyorlar. Roboskili çocuklar için bir fotoğraf sergisi açılacaktı. Ailelerden biri, etkinlik için kendi evini kullanıma sundu. Evin sahibi, mayına bastığı için bir bacağını kaybetmiş, devlet yardımıyla geçinen bir kişi. Komutan evin sahibine, “Evi onlardan almazsan sakat maaşını da keseceğiz” diyor. Ev sahibi korkup geri adım atıyor.

V.E: Bizzat karşılaştığım bir başka olay da, ücretli öğretmen olarak göreve başlamamın ikinci gününde işten çıkartılmam. Roboski ve yakın köylerde kadrolu öğretmen açığı olduğundan, 2 yıllık ve 4 yıllık üniversite mezunları ücretli öğretmen olarak görev yapıyorlar. Eylül 2012’de, amcamın oğluyla birlikte ücretli öğretmen olmak üzere kaymakamlığa başvuruda bulunduk. Roboski’ye 40 kilometre uzaklıktaki Ortaköy’de yeni açılan bir okulda ücretli öğretmen olarak göreve başlamamın ikinci günü okul müdürü tarafından çağrıldım ve işime son verildi. Sebebini sorduğumda müdür, “Böyle olması gerekiyordu” gibisinden üstü kapalı cevaplar verdi. Roboskili olmam, Ferhat Encü’nün kardeşi olmam en büyük sebepti.

Gülyazı Köyü'ndeki protesto yürüyüşünden bir kare. Fotoğraf: Ferit Aslan - DHA

Gülyazı Köyü’ndeki protesto yürüyüşünden bir kare. Fotoğraf: Ferit Aslan – DHA

Önce ücretli öğretmen olarak başlatıp sonra işten çıkartmalarının sebebi ne?

V.E: Katliam olduğundan beri sürekli telefonlarım dinleniyor. İşe başladığım gün, Aksiyon Dergisi’nden iki kişinin Roboski’ye geldiğini öğrendim. Gazeteciler, araştırmacılar ve sanatçılarla köyde belli kişiler ilgilenir. Hepimizin o sırada işi olduğundan, Aksiyon’dan gelen kişilerle görüşebilecek ailelerle telefon görüşmeleri yaptım. Aksiyon Dergisi’nin AKP ve cemaatin çizgisinde yayın yaptığını biliyoruz, dolayısıyla konuştuğum kişilere olanca açıklığıyla olayları anlatmalarını söyledim. İki gün boyunca Roboskili ailelerle uzun uzun telefonda konuştuk. Hepsine, “Devlet bize ne yaşattıysa, baskıları, gözaltıları, katliamın bilinçli yapıldığını anlatın. Hiçbir şeyden korkmayın, açık açık, ayrıntılarıyla anlatın” dedim. Bu konuşmaların işten atılmama sebep olduğunu düşünüyorum.

28 Aralık 2011’deki bombardımanın ardından hükümetin ciddi bir kamuoyu oluşturma kampanyası başladı. Baştaki karartmanın ardından, kamuoyu ölenlerin terörist olduğuna ilişkin demeçler ve “yanlış istihbarat” tartışmalarıyla oyalandı. Oyalama ve yanıltma stratejisi ne kadar sürdü?

V.E: Katliamın olduğu ilk günlerde devlet tarafından yalnız bırakıldık. Otopsiler ölenlerin sivil olduğunu işaret etmesine karşın, “Onlar teröristti” iddiaları hemencecik bitmedi. Uludere Kaymakamı’nın uğradığı saldırı da aslında kamuoyu yaratmak için oluşturulmuş bir oyundu. Devletin savaş uçakları 34 insanı katletmişken, ailelere danışılmadan, tepedekilerin talimatıyla, kaymakam halkın tepkisini ölçmek amacıyla öne sürüldü. Kaymakamın ziyareti sırasında ortaya çıkan görüntüler bizim aleyhimize oldu. Kaymakamı hem piyon olarak kullandılar, hem de sürgüne gönderdiler.

N.A: Bakan Beşir Atalay olaydan üç gün sonra taziye çadırından 5-6 kilometre uzaklıktaki bir eve gelip alakasız kişilere başsağlığı diledi. Toplumu yanıltmak için bir çadır tiyatrosu kurdular. “Biz o insanları yalnız bırakmadık” gibi bir görüntü sundular ve basın da bu kampanyalara alet oldu. Daha hala Roboski konuşulduğuna göre kamuoyunu yanıltma çabalarının başarısız olduğunu görüyoruz. Başbakan hala, “Biz oradakilerin sivil mi terörist mi olduğunu anlayamıyoruz” diye açıklamalar yapıyor. Madem anlayamıyorsun, daha ilk günden niçin tazminat veriyorsun? Terör örgütü mensuplarına da tazminat ödüyor musun? Devamlı kendileriyle çelişiyorlar.

Katliamdan bugüne geçen süreçte basının genel tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

V.E: Medya bizleri suçlamak ve bu davayı kirletmek için her türlü şeyi yapmakta. Milliyet Gazetesi muhabiri buraya geliyor, kaçaktaki insanların kimler olduğunu, PKK ile ilgisiz kişiler olduklarını görüyor. Bu izlenimlerini yazdığı haber gazetede yayınlanıyor. Bu haberin üzerinden bir ay geçmeden aynı gazetede, “Ölenler arasında 2 PKK’lı vardı” diye haber çıkıyor. Kendi muhabirinin gördükleri, yazdıkları ortadayken bu haberin yapılması nasıl açıklanabilir? Medyanın bu tür savrulmalarına ne diyeceğimizi bilemiyoruz artık. Akşam Gazetesi, olayın yıl dönümü yaklaşırken insanları yıldırmak, mücadeleden vazgeçirmek için, “Roboskililer devletle barıştı” diye tamamen hayal ürünü bir haber yapıyor. Üstelik gazeteden kimse benimle görüşmemişken haberde benim yaptığım iddia edilen açıklamalara yer veriliyor.

Roboski'yle ilgili gazete manşetleri. Akit (14 Ocak 2012), Güneş (26 Ocak 2012), Sabah (28 Ocak 2012).

Roboski’yle ilgili gazete manşetleri. Akit (14 Ocak 2012), Güneş (26 Ocak 2012), Sabah (28 Ocak 2012).

N.A: Devlet şu kadar öğrenciye burs verdi, yurda yerleştirdi, şu kadar kişiyi işe aldı, şu kadar kişiyi korucu yaptı diye bir liste çıkartmışlar. Roboski kaç liralık? Tazminatı kabul ettiremedikleri için basın yardımıyla farklı yolları zorluyorlar. Kamuoyuna, “İşin aslı sizin gördüğünüz gibi değil, tazminatı reddediyorlar ama bunları da kabul ediyorlar” mesajı veriyorlar.


Olayın üzerinden 430 güne yakın süre geçmesine rağmen 34 kişinin hesabı hala verilemedi. Faillerin tespitine ve cezalandırılmasına ilişkin hangi adımlar atıldı?

V.E: Olay olduktan kısa süre sonra Meclis’te bir alt komisyon kuruldu. Köyleri ziyaret edip ailelerle görüştüler. Acılı aileler en gerçek, en yalın halde yaşananları komisyon üyelerine anlattılar. Bize, “Orada sizin çocuklarınız parçalandı ama bizim de yüreklerimiz parçalandı” dediler, sorumluları tespit edeceklerinin sözünü verdiler. Duygu sömürüsü yapıp, timsah gözyaşları döküp bizi aldattılar. Raporun 15 Mart 2012’de açıklanacağı söyleniyordu ama hala ortada rapor yok. Saçma sapan gerekçelerle, yalanlarla raporun açıklanması ertelendi. O komisyon Türkiye toplumunun ve uluslararası kamuoyunun tepkilerini azaltmak için kuruldu. Bu olayın aydınlatılması, çözüme kavuşturulması için adli bir inceleme yapma girişiminde bulunduklarına inanmıyorum. Komisyona hükümet ve genelkurmay tarafından verilen bilgiler, 34 yakınımızı suçlayıcı nitelikte. Hala işin içine PKK’yi katıp olayı meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Roboski katliamının ardından mahkemelerin, hakim ve savcıların hiçbir şey yapmaması, bu ülkedeki adaletin farklı insanlar için farklı işlediğini gösteriyor. Eğer Kürtsen ve devlet tarafından öldürülürsen, devlet kendini haklı çıkartabilmek için her türlü yalanı uydurur.

N.A: Atılan tek somut adım, komutanın görev yerinin değiştirilmesidir. Başka hiçbir yaptırım olmadı. Komisyon da, halkı yanıltma ve zamana yayarak katliamı unutturma çabasının ürünü. Son açıklamaları, istihbaratı ve emri verenleri açıklamayacakları yönündeydi. İyi de, zaten bizim sorguladığımız nokta o ikisi. Onu da açıklamayacaksan ne söyleyeceksin? Raporda ölen çocukların hayatını mı yazacaksın? Diyarbakır Barosu’na başvurduğumuzda bize dosyada gizlilik kararı olduğunu, soruşturmaya ilişkin bilgi alamadıklarını söylediler. Uludere Alt Komisyonu Başkanı AKP’li İhsan Şener’e sorduğumuzda da “Gereken bilgiler Diyarbakır’dan gelmedi, dosyada eksiklikler olduğu için raporu açıklayamıyoruz” yanıtını aldık. Topu herkes başkalarına atıyor.

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

“Devletin Roboski’ye yaptığı tek yatırım 34 mezar oldu”

“Sokağın kiri değil, sanatçıyız. İnadına sokaklardayız”

taylanb
Ankara’da sokak müzisyenliği yapan Taylan Atar, yasakçı Belediye uygulamalarının farklı yöntemleriyle baş etmeyi tecrübeleyerek öğrenenlerden biri. Atar, kendilerini “sokakların pisliği” olarak gören Belediye’nin baskılarını ve sokak emekçilerinin karşılaştığı şiddeti, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Özge Çağlar, Fotoğraflar: Cem Bayraktar

İsmim Taylan. Sokak müzisyeniyim ve genelde Kızılay civarında, Sakarya ve Yüksel Caddesi’nde santur çalıyorum. Sokakta müzik yaptığım için sürekli belediye ekiplerinin saldırılarına, tehditlerine maruz kalıyorum. Yine de karşılarında her daim sağlam bir şekilde durarak sokakları onlara teslim etmiyoruz.

Sokakta müzik yapmaya nasıl başladınız?

Santur, ülkemizde piyanoyla orgun atası olarak bilinen, yaklaşık bin yıllık tarihi olan bir enstrüman. Sokak müziğine başlamadan önce bir süre hapishanedeydim, nedenini de birazdan anlatırım. Santurla ilk kez orada tanıştım. Hapishaneye girmeden önce diğer sokak emekçisi arkadaşlarla Konur Sokak’ta kitap satıyordum. İçerideyken ise National Geographic dergisinde Pers İmparatorluğu’na dair bir yazı okudum ve yazının olduğu sayfada bir santur resmi gördüm. Görüşe gelen bir arkadaşıma konudan bahsettim ve o da İranlı bir arkadaşı aracılığıyla bana santur getirdi. Tahliye olduktan sonra da santurumla sokaklarda müzik yapmaya başladım.

Sokakta sanat yaparken herhangi bir müdahale veya baskıyla karşılaştığınız oldu mu?

2008-2010 yılları arasında kitap satarken zabıtalar bize göz açtırmıyordu. Önceleri sözlü tacizde bulunuyorlardı, daha sonra ise birçok arkadaşımı ve beni darp ettiler. Saldırılar ağırlaşınca, aralarında sivil polislerin de bulunduğu 40-50 kadar zabıta bize saldırdı, çoğu arkadaşımız ciddi şekilde yaralandı ve hastaneye kaldırıldı. Kadın, erkek, çoluk-çocuk dinlemeden saldırıyorlardı. Sonraki bir seferde ise 300 kişilik bir ekiple saldırdılar. Çatışmalar alevlendiğinde çevik kuvvet ekipleri de olaya müdahil oldu ve panzerlerle bize su sıktılar.

Müdahalelerin bu denli sert olmasının sebebi neydi?

Sebep tamamen ideolojik ve sınıfsal. Politik olmayan müzisyen ve işportacılarla hiçbir sorunları yoktu ama bizler onların yarattığı tüketim toplumuna bir alternatif yaratmıştık. Ne yaparsak yapalım, bizi sokaklardan silmek için uğraşıyorlar çünkü geçmişte de Çankaya Belediyesi’ne ciddi anlamda zorluklar çıkardık. Saldırılarına direnerek emeğimizi savunuyor, onları sokaklara sokmuyorduk. Bunları biliyorlar ve meşruluğumuzu eriterek bizi yalnızlaştırmaya çalışıyorlar. Bizlerse sokağı korumaya çalıştık ancak ben ve diğer dört arkadaşım, oradaki sokak emekçilerini galeyana getirdiğimiz ve onları örgütlediğimiz iddia edilerek örgüt üyeliğiyle suçlandık.

Hapishaneye de bu suçlamalar sonrasında mı girdiniz?

Evet, beşimizi de tutukladılar. Medya ise bu anlattıklarımı “Operasyon yaptık” diye pohpohladı. Aramızda PKK’den tutun da DHKP-C’ye kadar “terör örgütü” üyelerinin olduğunu iddia ederek, hepimize örgüt üyesi yaftası yapıştırıldı.Biz tüm bu ithamları cezaevinden donakalmış izliyorduk. Olayların ana akım medyaya bu şekilde yansımasına aslında güldük de, çünkü biz neden orada olduğumuzu ve ne yaptığımızı biliyorduk. Bu olaylardan sonra sokaklarda ve özellikle Yüksel Caddesi’nde stand açmak, kitap satmak ve sanat yapmak yasaklandı.

Getirilen yasaklar sokakta ne gibi tepkilere sebep oldu?

Sokakta terlik satan emekçi bir arkadaşımız Çankaya Belediyesi binasının tepesinden atlamaya çalışarak intihar etmeyi denedi. Maalesef daha sonra bu kişiyi ona bir iş bularak ikna ettiler ve bir şekilde sindirdiler. Sokakta yaşamını kazanan neredeyse yedi yüz insan vardı ancak hepsini yıldırdılar. O insanlar, “Bizler sokak emekçileriyiz, militan değiliz. Zabıtanın sopasına, polisin copuna, panzerin suyuna karşı koyacak kişiler değiliz” diye tepki gösterdiler. Aslında tutuklanırken üzüldüğümüz tek şey, bizden sonra sokak emekçilerini coplarıyla ve sopalarıyla sindirmeyi başarmış olmalarıydı.

Tüm baskı ve yasaklara karşı sokaklarda müzik yapmayı nasıl sürdürüyorsunuz?

Santur hususunda hapishanedeyken kendimi fazlasıyla geliştirmiştim. Sokakta gördüğüm birtakım eksikliklere karşı durmak için sokaklara enstrümanımla döndüm. Ancak “Tekrar bir müdahaleyle karşılaşabilirim” endişesi zihnime yerleşmişti. Üzerimde bu baskıyı fazlasıyla hissediyordum. Zamanla bu endişe yok oldu ve gelebileceklerini bile bile çalmaya devam ettim.

Sakarya Caddesi’nde daha fazla para kazanmama rağmen, para çok da umurumda olmadığından, sırf yasak olduğu için, bilinçli olarak Yüksel Caddesi’nde çalmaya gidiyorum. Hatta beni yıldıramayacaklarını göstermek için bazen Belediye’nin kapısı önünde çalıyorum.

Belediye’nin uyguladığı yasakçı tutumun gerekçesi yalnızca vatandaşlardan gelen şikayetlerle mi sınırlı?

Elbette bizi şikayet edenler de oluyor ama baskının sebebinin sadece bu olduğuna inanmak saflık olur. Size şöyle bir örnek verebilirim; Yüksel Caddesi’nde şirketi olan bir kadın bana santur sesinin kulağını tırmaladığını ve bu sebepten çalmaya son vermemi söyledi. Ben bu isteğine karşı kayıtsız kalınca da beni Belediye’ye şikayet etti. Dışarıda ses kirliliği bu kadar fazlayken kadının kulağını tırmalayan tek şey santur sesi, düşünebiliyor musun? Çok düzgün bir üslupla, geçerli bir rahatsızlığı olduğunda  durumu  gelip, bize söylemesi gerektiğini belirttim ama yine de şikayetini geri almadı.

Fakat bunun gibi örneklerin yanı sıra, bizi teşvik edenler ve sahiplenenler de var. Bazen görüyorsunuzdur, etrafımda yüz kişi toplanır! Ben çalarım, kimisi söyler. Aileler çocuklarıyla birlikte gelir, çocukları santuruma dokunur ya da para atarlar. Bunlar çok özel ve güzel duygular. Bizim hedeflediğimiz de bunlar işte.

DSC_0255Geçtiğimiz gün Belediye ekiplerince size yapılan bir müdahaleye ben de tanık oldum. Onlarca dinleyicinin önünde sizi engellemeye çalıştılar ve çok rahatsız edici bir şekilde sözlü tacizlerde bulundular. Bu gibi müdahalelerle nasıl başa çıkıyorsunuz?

Çok sinsi yaklaşıyorlar. Orada bizi savunan dinleyicilere de, “Onların kim olduğunu, ne olduğunu bilmiyorsunuz!” diyerek bizi aşağılıyorlar. “Aslında bizim bunların müzikleriyle değil, tamamen kendileriyle ilgili bir sıkıntımız var” demeye getiriyorlar. Bizlere “dilenci” gözüyle bakıyorlar ancak bahsettiğin gün insanlardan tepki görünce, bana riyakarca “Taylancım” diye hitap etmeye başladılar. Uğradığım her müdahalede tepkimi yerinde ve zamanında ortaya koydum. Bundan dolayı da o gün zabıta karakoluna gittiğimde tepkileri daha hafifti. Karşılarında bir irade görüyorlar ve bu iradenin onlara hesap soracağını biliyorlar. Önceleri bizim kafamızı kırdıklarında, yüzümüzde postallarının izi çıktığında bile, yine de o sokakları terk etmeyeceğimizi biliyorlardı. Kararlı duruşumuz onların saldırılarını hafifletti.

Tüm bu süreçte Çankaya Belediyesi’yle birebir görüşme fırsatınız oldu mu?

Sokak Emekçileri Platformu adı altında bir grup kurduk ve Belediye Başkanı Bülent Tanık bizi görüşmeye çağırdı. Bizlerin “sokakların kiri” olduğumuzu, sokak sanatçılarının, incik-boncuk, kitap satıcılarının onları ve birtakım “beyefendiler”i varlığımızla rahatsız ettiğimizi, bu gerekçeyle sokaklardan silinmemiz gerektiğini söyledi. Çeşitli giyim eşyalarının, “korsan” olarak adlandırılan kitapların satılması büyük marka sahiplerini rahatsız ediyormuş. Oysa ki biz sokakları güvenli, cıvıl cıvıl, insanların çocuklarını dahi bize rahatça emanet edebildiği alanlara çevirdik, çevirmeye çalışıyoruz. Çankaya Belediyesi zaten beni “provokatör, çıbanın başı” olarak değerlendiriyor. Hatta bir dönem Bülent Tanık bana, “Sana dükkan açalım, seni iş sahibi yapalım” diye tekliflerde de bulundu. Bizleri makineleştirmek, sokakları da F tipi hapishanelere çevirmek istiyorlar.

Görüşmelerden sonra sokak emekçilerinin lehine bir gelişme yaşandı mı ?

Hayır. Bizler sokakta oldukça onlar da saldırmaya devam ettiler ancak sokaklar bizim yaşam alanımız. Yine saldıracaklar ve tutuklayacaklar. Ekmeğini sokaktan kazanan herkesi evlerine hapsetmeye çalışıyorlar ama sokakları terk etmeyeceğiz. Bizi gördüklerinde iğreniyorlarmış! Aslında biz onları kusuyoruz.

Sokaklara sahip çıkma çabası, Belediye tacizleri olmadan da yeterince zor olsa gerek. Hiç size saldıran vatandaşlar oldu mu?

Sivil faşistler tehdit ediyor. Santurumuza tekme atan ve kişiliğimize hakaret edenler de oluyor. Böyle insanlarla karşılaştıkça aklıma hep Nazi Almanyası’ndan bir hikaye geliyor. Bir grup Yahudi katledilme korkusuyla bir kiliseye sığınıyor. Nazi askerleri, kilisede saklanan Yahudiler olup olmadığını öğrenmek için kapıyı çaldıklarında papaz telaşlanıyor ve korkusundan Yahudiler’in saklandıkları yeri askerlere gösteriyor. Askerler oradaki tüm Yahudiler’i katlediyor. Papaz günlerce devam eden bu baskınları “Nasılsa ben papaz olduğum için bana bir şey yapmazlar” diyerek görmezden geliyor.Askerler son kez geldiklerinde papaz içeride kimsenin kalmadığını söylüyor ve bunun üzerine onlar da papazı götürüyorlar. Papaz tüm yalvarmalarına rağmen kimseye sesini duyuramıyor. Bize saldıran kişiler evde, eşlerine ve çocuklarına dokunduklarında kendilerini “Alman papazı” gibi hissetmesinler. Biz, vicdanın eylemlere hükmettiği bir toplum istiyoruz. Başkalarının katliamına göz yumanlar ve haksızlık karşısında susanlar, aslında zalimliğe ortak olanlardır. Aynı zalimlik onların karşısına çıktığında, yardım beklemeleri de pek ahlaki değildir.

2011 yazında, belediye müdahalelerinden sonra Konur Sokak’ın “temizlenmiş” hali. Fotoğraf: Dora Göksal

“Sokağın kiri değil, sanatçıyız. İnadına sokaklardayız”

“Homofobiye ve cinsiyetçi şiddete karşı mücadeleye devam!”

Fotoğraf: Dora Göksal

17 Şubat Pazar günü Orta Doğu Teknik Üniversitesi, alışılagelmedik bir eyleme sahne oldu. Teoloji Sempozyumu konuşmacılarından Sevan Nişanyan, cinsiyetçi söylemleri ve kadına yönelik şiddet eylemleri sebebiyle ODTÜ’lü öğrenciler tarafından protesto edildi. Ancak protesto edilen yalnızca Nişanyan değildi; sempozyumun bileşenlerinden Libido Dergisi de homofobik söylemleri sebebiyle protestodan nasibini aldı. Nişanyan’ın protestoculara küfretmesi ortalığı alevlendirdi. Olan biten basına “ODTÜ’lüler kürsü bastı, Nişanyan’ı konuşturmadı” biçiminde yansırken, eylemin arka planındakiler unutuldu. Çokça tartışılan meseleye, ODTÜ Öğrenci Toplulukları adına Kıvılcım İlbaşı açıklık getirdi. İlbaşı, “bilimsel” homofobiyi, cinsiyetçi şiddeti ve nefret söylemlerini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu
Önceki hafta sonu ODTÜ’deki Teoloji Sempozyumu’nda yaşananlar, Sevan Nişanyan’la alakalı olduğu kadar, Libido Dergisi’nin yayın politikasından da kaynaklanıyor. Libido Dergisi’yle nasıl karşı karşıya gelindi?

Düşünbil ve Libido isimli dergiler, aynı kişiler tarafından çıkartılıyor. İlk başta, bu dergileri çıkartan kişilerin, ODTÜ Felsefe Topluluğu ile birlikte Teoloji Sempozyumu’nu düzenleyeceğini, konuklar arasında da geçmişte cinsiyetçi şiddet eylemleriyle ve feminizme karşı nefret söylemleriyle bilinen Sevan Nişanyan olduğunu gördük. Nişanyan hakkındaki rahatsızlığımızı belli etmeye kalmadan, Libido Dergisi’nin Aralık’ta yayınlanan sayısındaki çarpıklıkları fark ettik. Cinsellik dosyasının ele alındığı o sayıda, “Eşcinselliği doğuran etmenler” diye bir yazı var. Yazı, 1980’lerde yapılmış bir araştırmanın literatür taraması kısmından oluşuyor, yani o güne dek eşcinselliğe dair yazılanlar derlenmiş. Yazıda eşcinsellerin hormonal dengelerinin ve beden ölçülerinin farklı olduğu, eşcinsellerde deri altı yağ tabakasının heteroseksüellere göre daha kalın olduğu, kalçalarının dar, omuzlarının ise geniş olduğu gibi iddialar yer alıyordu. “Kalça kenar ortayları 9 buçuk santimdir” gibisinde araştırma sonuçları aktarılıyor. Bu verilerin edinildiği araştırmaların en eskisi 1906, en yenisi ise 1979 tarihli. Bu makalenin yanı sıra, dergi editörü Olcay Yılmaz’ın yazısında da eşcinsellik ve aseksüellikten bir hastalıkmış gibi bahsediliyordu.

Niçin bir bilimsel çalışmanın özellikle literatür taraması kısmı Türkçeleştirilip dergiye konulmuş?

Editör, tamamen kendi ideolojik perspektifine dayanak sağlamak için bunu yapmış. Zaten yeni araştırmaları kaynak gösteremez zira 1970’lerden sonra eşcinselliği hastalık olarak değerlendiren uluslararası yayın bulmak imkansız.

Derginin veya editörün cinselliğe ideolojik ve yöntemsel yaklaşımı nedir?

Çok eski, Freudyen, hatta Freud’un eşcinselliğe yaklaşımından da arkaik bir bakış. Freud bile eşcinselliğe patolojik bir durummuşçasına yaklaşmasına rağmen, “Kişi bundan rahatsız değilse, bunun bir hastalık olduğunu söyleyemeyiz” gibi ifadeler kullanır. Oysa hem yayınlanan çeviride, hem de editörün yazısında eşcinsellik tamamen hastalık olarak aksettiriliyor. Buna sebep olan etkenler araştırılıyor.

Libido Dergisi’nin metodolojik tercihi de tartışmaları tıkayan sebeplerden biri. Derginin benimsediği psikanaliz yaklaşımının, psikoloji bilimi üzerinde 1960’lar öncesinde ciddi bir baskısı vardı; psikanalizin eleştiri kabul etmeyen egemenliği yıllar içinde kırılabildi. Libido Dergisi ve yaklaşımı da onu yanlışlamaya kalktığınızda yine kendisini doğruluyor. “Kadınlarda penis kıskançlığı” var diyen bir makaleyi, “Hayır, bizde penis kıskançlığı yok” diye eleştirdiğinizde, “Bunu böyle ifade ettiğine göre, demek ki sende penis kıskançlığı var” diyor adam.

Homofobik bir yaklaşımın bilimsel bir tartışmaya sirayet etmesi dışındaki sıkıntılarınız nelerdi?

İnsanların yanlış yönlendirilmeleriyle ilgili bir sıkıntımız vardı. O dergiyi alan bir eşcinsel bireyin ailesi, çocuklarının hasta olduğunu düşünecek. Metinlerde, çocukların eşcinsel olmasının sebebi olarak anne veya babanın yetersizliklerini ileri süren, boşanmış ailelerin çocuklarının eşcinsel olduğuna ilişkin aileyi suçlayıcı tespitler var. Bu aileler üzerinde çok kötü bir psikolojik etkide bulunabilir ve çocuklarını yanlış yönlendirip, eşcinselliği tedavi edebileceğini iddia eden psikologlara götürebilirler.

Bu sorunların oluşumunu engellemek adına nasıl bir strateji izlediniz?

Önce elbette derginin editörü Olcay Yılmaz’la iletişime geçip kendisine sıkıntılarımızdan bahsettik. Yazılardaki sorunları anlattık ve gerçekten cinsiyete ilişkin -homofobik olmayan- bir araştırma yapılacaksa, bu araştırmaya heteroseksüelliğin de dahil edilmesi gerektiğini belirttik. Hiç beklemediğimiz bir yanıt aldık; bizle alay eden Yılmaz, dergiyi okuyamayacak kadar korkak olduğumuzu, kendi hastalığımızla yüzleşecek cesaretimizin olmadığını söyledi. Dergideki pek çok yazıda da alttan alta ciddi bir cinsiyetçilik var. Psikanalizde kadın ve erkek, “etken ve edilgen” kavramları üzerinden ayırt edilir. Ancak biz bugün bu ilişkinin, rollerin ters yüz edilebileceğini biliyoruz. Ancak dergiye getirdiğimiz eleştirilerde, hep hasta olduğumuz, kendi psikanalizimizi yapamadığımız cevabını aldık.

Görüşmeler bu minvalde gerçekleşince, biz de dergideki içeriği eleştiren bir yazı yayınladık. Libido Dergisi’nin editörü olan Olcay Yılmaz aynı zamanda Teoloji Sempozyumu’nu düzenleyen Düşünbil Dergisi’nin de editörlüğünü yürütüyor. Libido hakkındaki eleştirilerimiz üzerine, söylediklerimizi bağlamından kopartarak farklı bir savunma yaptı. “Kendisine eşcinsel diyen bir grup, teoloji sempozyumunu baltalamak istemektedir. Bunlar Yeni Akit’le aynı kafadadır, bunlar patolojik İslamcı bir grup insandır. Eşcinsellikle alakaları yoktur” gibi açıklamalarda bulundu.

Homofobi üzerinden yapılan tartışmanın odağı “nefret.” Ancak bu bağlamdaki eleştirilere yanıt, başka bir ayrımcılık biçimiyle geliyor. Sevan Nişanyan’a ve Libido Dergisi’ne yaptığınız eleştiriler Teoloji Sempozyumu bünyesinde birleşmiş oldu bir anlamda.

Aynen öyle. ODTÜ LGBT ve ODTÜ Kadın Dayanışması’ndan arkadaşlarla Felsefe Topluluğu’na gidip durumu anlattık. Bütün eleştirilerimizin görmezden gelindiğini, bir tek LGBT bireylere karşı değil, inançlı kişilere yönelik de ciddi bir nefret kampanyası yürütüldüğünü belirttik. Felsefe Topluluğu’na bu kişilerin, Libido ve Düşünbil Dergileri’nin özür dilemeden ODTÜ’de gerçekleşecek bir etkinliğin bileşeni olmamasını istediğimizi söyledik. Buraya gelecekler, dergilerini satacaklar. O dergileri alan kişiler de kendilerini hasta hissedecekler. Doğal olarak yaşam alanımızda bu kişilerin bu işi yapmalarını istemedik.

Ben bir derginin editörü olsam ve kuramsal bir eleştiriyle karşılaşsam, eleştiren kişi veya kurumdan yazı veya tekzip ister, bir sonraki sayıda dergide yer verirdim. Sizde nasıl işledi süreç?

Benzer taleplerde biz de bulunduk ama bunlar yeterli değil. Dergiyi gönderdikleri yerlerden toplamaları gerekiyordu. Çünkü yazılar hem okuyanlarda ciddi bir nefret uyandırıyor, hem de aileler üzerinde eşcinselliğe ilişkin yanlış bir algı yaratıyor.

Sempozyumdan önce tartışmanın Sevan Nişanyan tarafında neler yaşandı?

Libido Dergisi olayı ve Olcay Yılmaz’ın nefret söylemleri Nişanyan meselesini biraz geri planda bıraktı. Halbuki Nişanyan’la da önemli bir sorunuz vardı. Nişanyan’ın 2008’de, ilk eşine uyguladığı bir şiddet var ortada. Günlerce bir kavanozda dışkı birikitrmiş daha sonra kavonuzun içindekileri karısının üzerine dökmüş ve bunu hala sembolik bir jest olarak tanımlıyor. Yaptığı korkunç eylemi, “Ben sokaktaki adam değilim, eşimi dövemezdim, öldüremezdim. O yüzden geçmişte iki yazar arasında yaşanmış bir olayı gerçekleştirmeye karar verdim. Bu entelektüel bir şiddet biçimidir” diye savunuyor. Bu olay Agos Gazetesi’nden bir kadının isitifasıyla sonuçlandı. Etyen Mahçupyan ve Sevan Nişanyan’ın işbirliğiyle inanılmaz bir feminist düşmanlığı yayıldı. Nişanyan kendi sitesinden, “Feministler ırkçıdır, feminizm bir nefret ideolojisidir” diye açıklamalar yaptı. Hala feminizme karşı halihazırda toplumda var olan nefret söylemlerini güçlendirecek şeyler söylüyor. Feminizme karşı bu tarz bir nefret söylemi geliştirmek demek, kadına karşı şiddetin karşısında olan, bunun toplumsal temellerini kökünden eleştiren ve değiştirmeye çalışan insanların eleştirilerini hiçleştirmektir. Feministlerin ırkçı olduğunu, erkeklerden nefret ettikleri için bu işleri yaptıklarını söylemek doğal olarak kadınları korunmasız bir yere çekmektir.

Felsefe Topluluğu’na kaygılarımızı ilettiğimizde, Nişanyan’ın teoloji hakkında konuşacağını, kadına yönelik şiddetle ilgili herhangi bir şey söylemeyeceği yanıtını aldık. Açıkçası biz bunu bir cevap olarak görmüyoruz aslında.  Elbette ki kadına yönelik şiddetle ilgili konuşmayacak. Yok, bir de konuşsaydı! Bu eylemi uygulayanla, teoloji alanında konuşacak kişi aynı insan ve biz bunu görmezden gelerek o adama akademik alanda bir yer açılmasına izin vermemeliyiz. Çünkü şiddet uygulayan adamlara ve mağdur kadınlara baktığımızda, bu adamlar bir şekilde hayatlarına devam ediyorlar. Kadınlar ise yaşadıkları şiddetten dolayı utanç duyuyorlar ve geri plana çekilmek zorunda kalıyorlar. Kendilerini suçlu hissediyorlar, zaten ortada olan bir sosyo-ekonomik eşitsizlikten dolayı bu adamların ortada olma, kendilerini aklama şansı, sosyal kaynakları daha fazla. Bu adam yaptığını telafiye gitmeden, bir öz eleştiri vermeden biz buna izin vermemeliyiz. Belki biliyorsunuzdur geçtiğimiz sene ikinci eşine de şiddet uyguladı bu kişi. Hamile karısı, kavga ederlerken burnunu kırdığını söyleyerek Jandarma’ya gitti. Daha sonra muhtemelen tek celsede boşanıp, kurtulabilmek için şikayetini geri alıyor ve kadın Almanya’ya gidiyor. Bunun ardından da Nişanyan tüm gazetelere, “Böyle bir olay gerçekleşmemiştir” diye açıklama yapıyor.

En sonunda nasıl bir protesto yönteminde karar kıldınız?
Sevan Nişanyan'ın öğleden önce protesto edildiği oturumdan bir kare.

Sevan Nişanyan’ın öğleden önce protesto edildiği oturumdan bir kare.

Nişanyan’ın öz eleştiri vermediği sürece akademik alanda kendisini var etmesini doğru bulmuyorduk ama, “Eski eşi bu konunun tekrar gündeme gelmesini istemiyordur” diye bir duyarlılığımız da vardı. Aslında adamın utanması gereken, iğrenç bir olay varken yine kadın utanmak zorunda kalıyor. O yüzden biz “Çok sert, sloganvari olmasın, biraz komik ve düşündürücü olsun” diye düşünerek, geçmiş şiddet olaylarına da değinmeden; “Feminizm ırkçılıktır,” “Feminizm faşizmdir” açıklamalarını göz önünde bulundurarak kollarımıza gamalı haçlar çizip, Hitler bıyıkları takarak ve elimizde “I love Sevan” yazan bir afişle salona girdik ve Nişanyan konuşmasına başlamadan kürsüye çıkarak “Çok yaşa Sevan, sen bizim her şeyimizsin” diye tezahürat ettik. Orada beş dakikalık bir protesto gerçekleştirip salondan ayrıldık. Kişisel özeleştirimi vermem gerekirse, internet üzerinde bir blogda bu eylemimiz, Nazilerin yaptıklarının şaka konusu olamayacak kadar korkunç olduğu söylenerek eleştirildi. Bu eleştiriyi çok haklı buluyor ve katılıyorum.

Sonraki gerginlik nasıl başladı?

Tepkilerimiz yüzünden, son güne dek sempozyumda Libido dergisi satılmamıştı. Protestodan sonra salondan ayrıldığımızda, Libido dergilerinin başında duran Olcay Yılmaz’ı gördük ve kendisiyle konuşmaya başladık. Yılmaz ile konuşurken elinde tuttuğu bir şeyi sürekli bize göstermeye çalıştığını fark ettik. Küçük bir biber gazı spreyini tehditkar bir şekilde gösteriyordu. Dergileri aldıktan sonra tam arkamızı dönüp ayrıldığımız sırada spreyi bir kadın arkadaşa sıkacakmış gibi doğrultmuş. Arkadaşlar da biber gazını  uzaklaştırmak için Yılmaz’ı iteklemişler. Bunun üzerine Yılmaz salonun içine koşup, “Beni darp ediyorlar!” diye bağırmaya başladı ve içeriden topladığı kalabalıkla tekrar dışarı çıktı. Dışarı çıktığı sırada Yılmaz’ın bize bıçak çektiğini gördük. Bıçağı gören güvenlik görevlileri ve öğrenciler hemen araya girip Yılmaz’ı dışarı çıkarttılar, bir taksiye bindirip okuldan uzaklaştırdılar.

Yılmaz’ın size bıçak çektiğini sempozyum katılımcıları da gördü mü?

Birçok insan şahit oldu bu olaya. Fakat bıçak çekilme olayı  biraz kulaktan kulağa, “Acaba öğrenciler mi bıçak çektiler?” gibi tuhaf bir şekilde yayıldı. Daha sonra konuşmasını bitiren Nişanyan dışarı çıktı. Biz de o sırada dışarıdaydık, sigara içiyorduk. Bir arkadaşımız gitti aramızdan, elini sıktı ve esprili bir şekilde, “Umarım önümüzdeki bir-iki sene ODTÜ’ye gelmezsiniz” dedi. Bunun üzerine Nişanyan, “ODTÜ’ye sike sike geleceğim” cevabını verdi.

Ne cevap verdiniz?

Şok olduk, hiç beklemiyorduk böyle bir tepki. Sonra biraz kendimize gelince çok cinsiyetçi olduğunu söyledik ve o da bize bunun bir “Halk deyimi” olduğunu söyledi. Biz yine şaşırdık, o da yürüdü gitti. Daha sonra konuyu Felsefe Topluluğu’na aktardık. Sevan Nişanyan’ı söylediği şeyden ötürü kınayacaklarını söylediler. Öğleden sonraki oturumda yine Nişanyan’ın konuşması vardı ve biz de Nişanyan’ın bu aşamadan sonra özür dilemediği takdirde konuşmasını istemediğimizi söyledik.

Basında da yer bulan eylem görüntüleri sempozyumun son gününe, Edip Yüksel ile Nişanyan’ın birlikte konuşacağı oturuma ait. O oturumda neler yaşandı?

Oturumdan önce sahneye oturduk. Felsefe Topluluğu olayları kınayan bir açıklama yaptı, bıçak çekme hadisesinden dolayı Düşünbil ve Libido dergilerinin artık sempozyumun bileşeni olmadığını açıkladı. Sonrasında bir arkadaşımız yaşananları anlattı; Nişanyan’ın feminizme ilişkin söylemlerini eleştirdi ve protestonun amacını katılımcılara aktardı. “Sike sike gelirim” lafıyla cinsiyetçi şiddetin bize yöneldiğini belirttik. Bunu kürsüyü işgal ederek protesto ettik.

Nişanyan’ın bu iddialara yanıtı ne oldu?

Biz özür dilemesini bekliyorduk ama o mikrofonu alıp, “Evet ‘ODTÜ’ye sike sike geleceğim.’ dedim. Tehdit edildiğim zaman doğru yanıt budur” dedi. Halbuki ortada tehdit falan yoktu. Küfür ettiği için mutlu olduğunu söyledi. Salon da Nişanyan’ı deliler gibi alkışladı.

Kalabalık nasıl sizin aleyhinize döndü?

Nişanyan elindeki mikrofonla hemen hakkımızda korkunç laflar etti. “Siz para verdiniz, bu zibidiler yüzünden, bu ter kokanlar yüzünden programa devam edemiyoruz. Bunları dışarı çıkaralım arkadaşlar” diye konuştu. Bu lafların üzerine oradakiler de, “İki ibne yüzünden sempozyumu mu terk edeceğiz? Biz paramızı verdik” şeklinde nefret söylemleri yükselmeye başladı. İzleyici kitlesindekilerin hiçbiri genel sürecin farkında değildi, çoğu katılım ücretini ödeyip sempozyumu izlemeye gelmişlerdi. Kimileri de eylemi eleştirdikten sonra sosyal medyada eyleme destek verip, “ODTÜ’ye gitmişken bir eylem de görmüş olduk” gibi şeyler yazdılar.

Bunu folklorik veya turistik bir öge olarak mı değerlendirdiler?

Evet, ilk başta hepsinin çok hoşuna gitti zaten. Her ne demekse, bizi “gönülden alkışladıklarını” söylediler. Fakat daha sonra bu cinsiyetçi tavrın bir yaptırımı olması gerektiğini, bunun bir iktidar sorunu olduğunu anlatmaya çalıştığımızda aleyhimize döndüler. Nişanyan’ın ilk oturumunda protesto için sahneye çıktığımızda hafiften, “Yeter, hadi artık. İyiydi, güzeldi ama biz konuşmaları dinlemek istiyoruz” tepkileri başlayınca eylemi bitirdik.

İlk protesto zaten Nişanyan’ı konuşturmamayı amaçlamıyordu, değil mi?

Büyük kısmımız teoloji üzerinden yapılacak tartışmalara herhangi bir müdahalede bulunmamak gerektiğini düşünüyorduk. Ancak feminizm hakkında nefret içeren veya eril söylemler barındıran konuşmalar olduğunda kendisini konuşturmayacaktık. Oturum arasında bizle girdiği tartışmanın ardınından Nişanyan’ın o kürsüde konuşma hakkı kalmadı.

Nişanyan’ın cinsiyetçi ifadelerini açıklamamızın ve kendisini konuşturmayacağımızı söylememizin ardından, seyirciler mikrofon kapıp araya girdiler. Birisi, “Bu adam Ermeni, zaten her yerde tehdit ediliyor ve ayrımcılığa uğruyor. Onu bizim savunmamız lazım” gibi şeyler söyledi. Sanki biz ona Ermeni olduğu için tepki gösteriyormuşuz gibi bir durum oluştu ve Nişanyan da buna itiraz etmedi. Salonda daha sonra yaşananlar basında bir “karmaşa ve kaos” ortamı gibi gösterildi. Ancak mikrofon kapandıktan sonra pek çok kişi gelip bizimle konuştu. Eyleme destek verdiklerini ifade ettiler. Bir yandan da Sevan Nişanyan ve Edip Yüksel, her şeye rağmen kendilerini dinlemek isteyenlerle konuşuyorlardı.

Eylem, basında ifade özgürlüğüne yönelik bir saldırı olarak değerlendirildi. Protesto bağlamından nasıl koparıldı?

Asıl derdimiz hiçe sayılarak, anaakım basında ve sosyal medyada ciddi bir aşağılama, ayrımcılık dalgası oluştu. “Lezbiyen” veya “homoseksüel” gibi tanımlardan zaten hiç alınmadık ama bizi aşağılamak için kullandıkları tabirlerden, “Kızıl Kezbanlar” lafı çok dikkatimi çekti. Bu ifadenin kadın cinselliğinin veya kadının dilde ve eylemsel olarak bir aşağılamasını ifade ettiğini düşünüyorum. Kime “Kezban” denir mesela? Cinselliğe dair hiçbir şey bilmeyen, cinselliğe ilişkin tartışmalarda utanan, sıkılan kadını, hatta “köylü kızı”nı tarif etmek için kullanıyorlar bu tabiri. Bizim durumumuzda ise, “Kızıl Kezban” yaftasıyla küfür ve cinsel tacizle yapılan bir şiddeti normalleştiriyorlar. Eğer gerçekten büyümüş, olgun bir kadınsan bu “sike sike” lafını kabul etmen gerekiyormuş gibi davranıyorlar. Burada hem köylülük üzerinden sınıfsal, hem de cinsiyetçi bir ayrım var. Kızıllık da muhtemelen sosyalizmi kastediyordur.

Niçin Libido ve Düşünbil dergileriyle olan sorunlara hiç değinilmeden eylemin yalnızca Nişanyan’ın şahsına yöneltilmiş bir saldırı olduğu algısı yaratıldı?

Satılabilir, pazarlanabilir bir haber yapmak için böyle davrandıklarını düşünüyorum. Orada Libido ile geçen tartışmaları yazsalar, Libido’nun neyine yönelik yaptığımız eleştirileri belirtecekler? Daha çok araştırmak, daha çok okumak zorunda kalacaklar. Bunun yerine tüm eleştirileri Sevan Nişanyan üzerinde toplayarak daha kolay anlaşılan ve daha çok okunan, insanın beynini zorlamasına gerek olmayan bir haber yapmış oluyorlar. Aralık’taki olaylar yüzünden hazır ellerinde ODTÜ’lü öğrenciler aleyhinde oluşmuş bir kamuoyu da varken…

Nişanyan’ın cinsiyetçi söylemleri neredeyse hiç tartışılmazken, aleyhinizde oluşturulan kampanya hakkında ne düşünüyorsunuz?

Nişanyan’ın ettiği cinsiyetçi küfürler, “Sinirle, bir anlık boş bulunmayla ağzından çıkmış” kabul edildi. “Tehdit edildim” beyanında bulunmuştu ya, ne yapsa haklıydı artık. Bizim eylemin sıcaklığıyla ağzımızdan çıkan her kelimeyi ise uzun uzadıya tartıştılar. Sahneden, “Bu adam bize sözlü olarak tecavüz etmiştir” dediğimde, eril şiddeti meşru gören bir davranıştan bahsettiğim çok açıkken, çok tuhaf bir şekilde sosyal medyada hakkımda “Tecavüze uğramış, canım benim o tecavüz değil hala bakiresindir,” “Hamile kalmazsın merak etme” gibi alabildiğine aşağılayıcı sözler sarf edildi. Olayı anaakım basından takip edenlerin de benzer tepkiler verdiğini sanıyorum. Nişanyan yine sözlerinin, eylemlerinin hesabını vermeden kurtulmuş oldu; daha önceki şiddet eylemi sonrasında feministlerden aldığı tepki de, Etyen Mahçupyan’ın da büyük katkılarıyla faşizm olarak yansıtılmış, kamuoyunun büyük bir kesiminden herhangi bir kınama almamıştı. Bu sefer de bizim için aynı süreci işletti, hakkımızda, “O grupta en az bir Yeni Akitçi var” dedi.

Sevan Nişanyan’ı dinin tartışıldığı, ateizmin konuşulduğu bir sırada eleştirdiğiniz için mi ortaya çıktı bu “Yeni Akitçi” ilişkilendirmesi?

Aynı söylemi Olcay Yılmaz da kullanmıştı. Hep bu “kandırılmış gençler” ifadesi var. Bu laf öne sürüldüğünde bizim tüm siyasi argümanlarımız yok sayılıyor, çünkü biz onları kendi irademizle söylememiş oluyoruz. Örneğin Yeni Akit’ten birileri gelip bizim kulağımıza, “Bu adam dine hakaret ediyor, onu orada konuşturmayın” diyor, biz de bu eylemi yapıyoruz, öyle mi? “Teoloji Sempozyumu’nda din tartışmaya açılıyor ve ateizm konuşuluyor. Eğer bunu herhangi bir şekilde eleştiriyorsan ateizme karşısındır, İslamcı’sındır” diyorlar. Nişanyan’ı cinsiyetçi şiddetin hesabını vermekten daha önce kurtaran da buna benzer ilişkilendirmelerdi. Bu karşıtlıkları çok iyi kurguluyorlar. Biz söylediklerimizin ve yaptıklarımızın tamamen bilincindeyiz ve arkasındayız.

***

Sevan Nişanyan’la girilen “sike sike gelirim” diyaloğunun kahramanı Ahmet Sarıtaş ise şunları söyledi:

Sevan Nişanyan, “tehdit edildiğini” öne sürdüğü konuşmayı benimle yaşadı. Oturum bittikten sonra, dışarı çıkıyordum ki, çevresindeki insanlarla feminizm hakkında konuşurken, feministlere “geri zekalı” dediğini işittim. Daha sonra kendisi dışarıya çıktığı sırada yanına gidip elini sıktım ve “Hocam, umuyorum ki bu laflardan sonra bir-iki sene ODTÜ’ye gelmezsiniz” dedim. Konuşma tarzım da, kullandığım kelimeler de bir tehdit unsuru taşımıyordu. Bu konuşma sırasında etrafımızda başka arkadaşlar da vardı. Onlar da gülerek, “Evet, lütfen gelmeyin” dediler. Bunun üzerine Nişanyan arkasını dönüp gittiği sırada, “Sike sike gelirim” dedi. Bu ifade üzerine arkadaşlarımız, “Ne diyorsun sen? Kimi sikiyorsun?” diye tepki göstedi. Kendisi de, “Bu bir halk deyimidir. Yallah hadi!” diyerek eliyle bizi tersledi ve uzaklaştı.

“Homofobiye ve cinsiyetçi şiddete karşı mücadeleye devam!”

“Üstlendiğimiz savunmalardan ötürü yargılandık”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Avukat Halil İbrahim Vargün, KCK Ankara Avukatlar Davası’nda 2009′da gözaltına alındı. Maddi bulgular olmaksızın KCK’nin hukuk komisyonunu oluşturduğu iddiasıyla, örgüt üyeliği suçuyla yargılanmaya başladı. Vargün, polisin yargıya müdahalesini, savunma hakkı gaspını ve avukatlara uygulanan şiddeti, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Cankız Çevik

Filiz Kalaycı, Hasan Anlar ve Murat Vargün ile birlikte, dört avukat arkadaş olarak, 2009’un Mayıs ayında KCK’nin hukuk komisyonunu oluşturduğumuz iddiasıyla gözaltına alındık. Nedenini hala anlayamamış olsam da, aynı soruşturma kapsamında avukat olmayan Nedim Taş da bizimle birlikte alındı.

Tam olarak neyle suçlanıyordunuz?

KCK ve dolayısıyla PKK’nin hukuk komisyonu üyesi olmakla, yani örgüt üyeliğiyle.

Bir avukat olarak örgütle nasıl ilişkilendirildiniz?

2004 senesinde avukatlığa başladım. 2006-2007 yıllarında öğrencilere yönelik yoğun gözaltı operasyonları düzenleniyordu. O dönem Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamındaki tüm soruşturmalara sadece özel yetkili 11. Ağır Ceza mahkemesi (kanuni deyimiyle CMK 250 ile yetkili) bakıyordu. Biz de yurtsever ve sol örgütlere sempati besleyen öğrencilerin gözaltılarında hukuki destek sunmaya, onların davalarıyla ilgilenmeye çalışıyorduk.

Siyasi davalara aslında hep belli avukatların girdiğini söyleyebilir miyiz?

Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerde siyasi davaları takip eden avukat sayısı nispeten fazla olsa da hiçbir zaman baroya kayıtlı avukatların sayısının yüzde birini, ikisini aşmaz. Bunun en önemli nedeni çok riskli bir alan olması. Örneğin 1994’te meslektaşımız Faik Candan, o meşhur beyaz arabalara bindirilerek Kızılay’ın göbeğinden alınmış ve Gölbaşı’nda katledilmişti.

Tehlikeli bir sürecin sizi de beklediğinin farkında mıydınız?

Açıkçası İrlanda’da veya Güney Afrika’da özgürlük mücadelesi veren grupların avukatlığını üstlenen kişilerin başına ne gelmişse bizim de başımıza aynısının gelebileceğini biliyorduk. Bunlar, devletlerin alışılmış tepkileridir. 2008 yılından itibaren, müdafiliğini üstlendiğimiz kişilerin dosyalarında, doğrudan isimlerimiz geçmese de polisin aleyhimize ifade toplamaya çalıştığına dair yönlendirmeler görmeye başladık. Ancak üstlendiğimiz savunmalarla uğraşmaktan kendi derdimizin peşine düşmedik açıkçası.

Faik Candan'la ilgili Milliyet Gazetesi'nde 15 Aralık 1994'te çıkan haber.

Faik Candan’la ilgili Milliyet Gazetesi’nde 15 Aralık 1994′te çıkan haber.

Bahsettiğiniz yönlendirmelere örnek verebilir misiniz?

Bir müvekkilimizin, 1 Mayıs sonrası açılan dava dosyasında önümüze bariz bir fişleme örneği geldi: Ben, Filiz Kalaycı ve Temel Demirer gibi aydınların 1 Mayıs’a katıldıklarına dair bir tespit tutanağı düzenlemişler. Kanunen böyle bir hakları olamaz. O kadar cesaretliler ki, belki de bir uyarı niteliğindeki bu fişlemeyi dosyaya koymuşlar. Bu konuda polisin görevini kötüye kullandığına dair suç duyurusunda bulunduk. Tabii polis hakkındaki hemen hemen tüm şikayetlerde olduğu gibi takipsizlik kararı verildi. Yaklaşık bir hafta sonrasında da Demetevler’deki bir internet kafeden Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne, kendisini avukat olarak tanıtan ancak baroda kayıtlı olmayan bir isimden, e-posta yoluyla bir ihbar mektubu gitmiş.

E-postada ne anlatılıyor?

“Ben vatanını, milletini seven bir avukatım. Mali durumum da çok iyi ancak bir yandan da CMK avukatlığı yapıyorum…” Oysa ki CMK avukatlığı genellikle kariyerinin başındaki veya ekonomik olarak durumu iyi olmayan avukatlar tarafından yapılır. Uygulamaya göre, maddi durumu olmayan sanıklara eğer isterlerse baro, avukat tayin eder. Yani e-postanın kendisi çelişkili. Mektubun devamında bizlerin ve soruşturma kapsamında olmayan bazı başka avukat arkadaşların da isimleri verilerek, “Bu kişiler adliyede ‘Biz PKK’nın bayrağını adliyeye dikeceğiz, CMK’dan gelen siyasi davalara girmeyeceksin!’ diyerek beni tehdit ettiler.” deniyor. İddiasına göre kendisine “Köpeklerine, yani diğer avukat arkadaşlarına da söyle bu davalara girmeyeceksiniz, yoksa size burayı dar ederiz” gibi, mahalle kabadayısı ağzıyla yazılmış çok argo ifadeler yöneltilmiş.

Hem mektubu yollayan kişinin aslında baroya kayıtlı olmaması, hem de bahsettiğiniz çelişkiler mektubun meşruiyetini yok ediyor. Her gün Emniyet’e giden yüzlerce ihbar incelenmeye değer bulunmazken, emniyet yetkilileri bu mektubun gerçekliğine nasıl kanaat getirmişler?

“Sakıncalı” insanlarsanız, pulsuz bir şikayet dilekçesiyle hakkınızda soruşturma başlatılabiliyor. Eğer ki mevzu ticari veya başka bir şey olsaydı ciddiye bile alınmazdı. Bu mektup çok net bir şekilde, bir emniyet mensubu ya da onlara yakın bir isim tarafından tamamen bu soruşturmayı başlatmak amacıyla atılmış. Biz senelerdir bu tip vakalarla uğraşıyoruz. Başkaları hakkında soruşturma başlatırken hangi yöntemleri uygulamışlarsa, bize de aynısını yaptıklarını anlayabiliyoruz.

Genelde Emniyet’e, “Şu kişi şöyle bir insandır, şurayı havaya uçurmaya hazırlanıyor. Gidip baktığınızda söylediklerimin doğru olduğunu göreceksiniz” gibisinden bir e-posta gider. Bu tip ihbarlarla soruşturmalar başlatılır, evler basılır, molotof kokteylleri aranır… Bizim de başımıza aynı şey geldi. Sabaha karşı evlerimiz ve bürolarımız basıldı, arama yapıldı ve gözaltına alındık.

Polisin yaptığı aramalar sırasında vandallaşabildiğini biliyoruz, siz hukukçulara nasıl davrandılar?

Murat ve Filiz Hanım aynı bürodaydı, Hasan ve ben de başka bürolarda. Yani üç tane hukuk bürosu basıldı. Beni evimde, 25-30 polis, savcı nezaretinde gözaltına aldı. Bir kişiyi gözaltına almak için biraz fazla bir sayı değil mi? Sabah kapı çaldı, arama kararını gösterdiler, okuduktan sonra kendilerini içeriye buyur ettim. Öğrencilere uyguladıkları şekilde eşyalarımızı kırıp dökerek değil de daha nazik bir şekilde arama yaptılar ve bazı şeylere el koydular. Sonrasında büroma götürüldüm, orası da arandı ve bilgisayarımın hard diskini aldılar. Normalde bana bir imajının (kopyasının) verilmesi gerekirdi, vermediler.

Daha sonra Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük ve orada 3 gün gözaltında tutulduk. Sonra adliyeye çıkartıldık ve savcı ifademizi aldı. Takip ettiğimiz dosyalardaki tutumu sebebiyle savcının nasıl bir insan olduğunu gayet iyi biliyorduk. Daha önce kadın bir öğrenci müvekkilimin ifadesini alırken, benim müdahalem üzerine bana dönerek, “Sizin ne olduğunuzu biliyoruz, sizde vicdan mı var!” gibi laflar etmişti. Bu çok ön yargılı, militanca bir tavırdır. Her şeyden önce avukatlar müvekkilleriyle özdeşleştirilemez. Herkesin savunulma hakkı vardır, bizler gerektiğinde herkesi savunmakla görevliyiz. Çok acı ama demek ki bu kişi, “Hukuk nedir? Avukat kimdir?” sorusunun cevabını bile bilmiyor.

Filiz

Filiz Kalaycı

Savcının mahkemeye çıkartıldığınızda nasıl bir etkisi oldu?

Savcılık tutuklama talebiyle mahkemeye sevk etti bizi ancak tutuklanmayarak “adli kontrol tedbiri” dediğimiz, yurt dışına çıkış yasağı aldık. Bunun üzerine savcı itirazda bulundu ve heyet tekrar görüşerek içimizden sadece Filiz Hanım’ın tutuklu yargılanmasına karar verdi. Ben bu kararın Filiz Hanım’ın bizden daha kıdemli bir avukat olması ve maalesef her alanda var olan cinsiyetçi tavır sebebiyle alındığına inanıyorum. Aynı tavır karar duruşmasında da sergilendi.

Filiz Hanım için, “Suçun işlenmesini önlemek üzere” gibi klişeleşmiş bir tutuklama gerekçesi oluşturuldu ancak bunun hiçbir hukuki tarafı yok. İddianamemiz aynı, bizde olmayıp onda olan suç ne var? Kanunen böyle genel bir ifade kullanılamaz, atfedilen suçların tek tek açıklanması gerekir. Yine de tutuklandı ve yapılan tüm itirazlara rağmen yaklaşık 9 ay tutuklu kaldı.

Yurt dışı yasağı getirilmesinin yanısıra uygulanan başka tedbirler de var mı?

TMK ile yetkili mahkemelerde, savcılıklarda müdafilik görevi yapmamız 1 yıl süreyle yasaklandı. Baktığımız dosyaların neredeyse yarısı zaten bu davaları içeriyor. Süren 8-10 tane davamla ilgili müvekkillerimle görüştüm, kimileri için başka avukat arkadaşlarımdan takibini üstlenmelerini rica ettim, kimileri ise barodan avukat istediler. Bir senelik süre bittikten sonra, bazı davalara devam ettim ancak nihayetinde savunma sekteye uğramış oldu. Filiz Hanım için ise tutuklu haldeyken bürodaki işlerin dağılımını, yürümesini sağlamaya çalışmak çok daha zor oldu. Bunun hepimiz için ekonomik bir boyutu da var elbette.

Dava dosyanızda ihbar maili dışında delil olarak gösterilen ne var?

Geçmişte, Özgür Gündem gazetesinin dağıtımını yapan bir kişiden, mahkemede belirttiğine göre, emniyette baskı altında alınan bir ifade var. İfadede bizim insanları dağa gönderdiğimiz, onlardan özeleştiri aldığımız gibi iddialar var ama bahsi geçen kişilerle ilgimiz olmadığı gibi, belirtilen tarihler de yanlış. Örneğin, Murat Vargün’ün 2005 yılında Ankara’da bir şahsı dağa gönderdiği belirtiliyor ama 2006’nın sonuna dek Murat’ın Ankara’yla işi yoktu, Kars’ta avukatlık yapıyordu. Bu arada sadece bizler hakkında değil, aynı gazete dağıtıcısından parti il başkanlarına kadar yüzlerce kişi hakkında ifade alınmış. Bir gazete dağıtıcısının herkes hakkında bir şeyler bilebilmesi mucize gibi.

Mahkemede baskı altında ifade verdiğini, ifadesini değiştirdiğini belirttiğine göre bir geçerliliği kalmamıştır bu anlatılanların, değil mi?

Her ne kadar öyle olması gerekiyorduysa da, bazı davalarda bu ifadeler doğrultusunda mahkumiyetler verildi. Yani mahkeme ilk ifadeyi geçerli saydı çünkü ortamda avukatın hazır bulunduğunu, bu durumda işkence ve kötü muamele yapılamayacağını varsaydı. Oysa ki geçmişte bir dönem, ödenekler geç ödendiği için baro protesto olarak, 2-3 aylık bir süre boyunca emniyetin taleplerine yanıt vermemiş ve avukat göndermemişti. Bu ifadeler de hep o dönemde alınmış. Bizim davayla ilgili de, bu ilk ifadeye dayanarak, beş kişiden aleyhimize ifade alınmış.

Halil İbrahim Vargün ve diğer avukatların gözaltına alınmasından sonra İnsan Hakları Derneği'nin 15 Mayıs 2009'da yaptıkları basın açıklamasından bir kare. Fotoğraf: Alınteri arşivi

Halil İbrahim Vargün ve diğer avukatların gözaltına alınmasından sonra İnsan Hakları Derneği’nin 15 Mayıs 2009′da yaptıkları basın açıklamasından bir kare. Fotoğraf: Alınteri arşivi

Siz bu kişileri tanıyor muydunuz?

Bir tanesi Mardin’de tarlada çalışırken Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi (TEM) tarafından oğlunun gözaltında olduğu söylenerek çağrılmış bir baba. TEM, korku yaratma, komplo kurma konusunda uzmanlaşmıştır. Biz avukatlar bile tek başımıza gitmek istemeyiz oraya çünkü başına ne iş çıkartacakları hiç belli olmaz. Orada, okuma yazma bilmeyen bu adama, oğlunun serbest bırakılması için gerekli olduğu iddia edilen bir belgeye parmak bastırmışlar. Kendisi mahkemede tuzağa düşürüldüğünü, bizi hiç tanımadığını -ki biz oğlunun davasına dahi bakmıyorduk- ve bunun şerefsizlik olduğunu, ona bunu yaptıran polisleri kınadığını belirtti. Bir diğeri de Kıbrıslı bir aileydi. Onların çocukları Hacettepe’den davasına baktığımız bir kadın öğrenciydi. Çocuklarının başına gelenler yüzünden üzülmüş, kızgın bir anne-baba haberi alınca ne tepki verir, nasıl davranır tahmin edersiniz. Ben aileleri anlıyorum, benim de çocuğum aynı durumda olsa nereye kadar gidebiliyorsam giderim. Ama çok savunmasız oluyorlar, herkes hakkında her şeyi söyleyebilir durumda oluyorlar. Onların halinden faydalanan polis, öfkeyi, korkuyu işleyerek aleyhimize konuşturmuş.

Aslında bu ifadelerden sonra bizim davamızın düşmesi ve emniyet hakkında suç duyurusunda bulunulması gerekiyordu ama bizim avukat arkadaşlarımız her ne kadar uğraştılarsa da olmadı. Yani biz birini tehdit etsek hemen iddianameye eklenirdi ama polis yapınca bir şey olmuyor.

İddianamede başka nelerden bahsediliyor?

Fişlemeler var. 1 Mayıs gösterilerine katıldığımı belirtmişler. Her ne kadar legal olsa da onlar ideolojik açıdan gayri meşru görüyorlar sonuçta. Ayrıca, İnsan Hakları Derneği olarak bir gece şubelerde sabahlayıp, barış nöbeti tutacağımızı duyurmuşuz, bunu iddianameye koymuşlar.

2007’den 2009’a kadar hakkımızda 37 kez dinleme kararı çıkartılmış. Normalde adli suçlarda teknik takip süresi 3 aydır ve en fazla 3 ay daha uzatma alınarak, kişi 6 ay dinlenebilir. En cani katilleri, gaspçıları en fazla 6 ay dinleyebilirlerken, TMK kapsamında böyle bir süre kısıtlaması olmadığı için bizi 2 sene, yani benim o sıralar 4 yıllık avukat olduğumu düşünürsek, meslek hayatımın yarısı boyunca dinlemişler. Biz buna dair de anayasaya aykırılık iddiasında bulunduk ama itirazımız kabul görmedi. Dinlemeler, fişlemeler ve aleyhimize alınan ifadeler dışında ellerinde hiçbir şey yok.

Kimi davalardaki dinlemelerde “topkek,” “domates” gibi kelimelerden şüphelenildiğini biliyoruz. Sizi dinlerken neler bulmuşlar?

Benim İHD’nin saymanlığını yaptığım dönemde, Yeşil tarafından 1993’te katledilen İHD Elazığ şubesi eski başkanı Metin Can’ın ölümünün 15’inci yıl dönümü sebebiyle tüm MYK olarak 2008’de Elazığ’a gitmiştik. Ben oradayken avukat ortağım arıyor ve ne zaman döneceğimi soruyor. “Yalnız mı döneceksin?” sorusuna ben, “Hayır arkadaşlarla hep beraber döneriz, onları bırakıp dönmem örgütlülüğe sığmaz” diye cevap veriyorum. Buradan “örgütlülüğe sığmaz” lafını cımbızlıyorlar. Bunun dışında bir savcı arkadaşımla yaptığımız dertleşmemizden, özel sohbetimizden kısımlar koymuşlar.

Mahkeme 4 yıl boyunca sürdü, yurtdışı çıkış yasağınız da hala sürüyor değil mi?

Murat Vargün, eşi yurt dışında olduğu için teminat mukabilinde yasağın kaldırılmasını talep etti ve gidip evlendi, Almanya’da yaşıyor. Filiz Hanım’ın anne ve babası Avusturya’da yaşıyordu, o da cezaevinden çıktıktan sonra onların yanına gitti. Dava sonucunu orada beklediler ancak yasağın kalkıp kalmadığını anlamak için şimdi gerekçeli kararı bekliyoruz.

Avukatlara karşı neden böyle bir süreç işletiliyor?

Kafalarında bize dair belirledikleri bir alan var. Sadece ifadelere girip, mahkemelerde birkaç klişe laf etmemizi bekliyorlar. “Bunun dışına çıkarsanız, sizin avukatlığınızı falan tanımayız” diyorlar anlayacağınız. Oysa ki özellikle TEM’in çalışma tarzı usule aykırı. Örneğin Türkiye’de susma hakkının kullanılması yaygın değildir. Susanların örgütsel tavır sergilediğini iddia ederler. Biz de müvekkillerimize polise ifade vermek zorunda olmadıklarını, susmanın bir hak olduğunu her daim söyledik, üzerine giderek kırmaya çalıştık bu algıyı. Sonuçta bir hakim, “Neden susma hakkını kullandın?” diye düşünebilir ama bunu derse hukuken başı belaya girer, diyemez. Bizim bu direncimizi kırmak için polis 200-300 soruyu teker teker, saatlerce sormaya devam ediyor. Oysa ki kişi bir defa “Susma hakkımı kullanıyorum” dediği an, bu zaten onun ifadesidir, tutanağın bitirilmesi gerekir. Yaptıkları bir işkence çeşidi.

Çağdaş Hukuçular Derneği avukatlarının gözaltısı sonrasında, soruları savcılığın değil de emniyetin hazırladığı ve savcıya sordurdukları konuşuldu. Sizin yaşadığınız gözaltıda da durum böyle miydi?

Evet, biz de aynı şeyi fark ettik. Teoride bir soruşturmanın sahibinin savcı olması, emniyetin onun hizmetinde olması gerekirken, Türkiye’de soruların tamamını polis hazırlıyor. Savcı ise çoğu zaman olay yerine ya da şubeye dahi gitmeden masa başından iş yapıyor. Bu, polise daha fazla güç veriyor. Bir defasında, gözaltına alınan tıp öğrencilerini sorgulamaya gelen savcı elindeki kağıda baktı baktı ama bir türlü hukuken uygun bir soru bulamadı. En sonunda, “Seni buraya kim, niye getirdi?” diye sorabildi. Halbuki savcının gözaltı emri vermesi, soruşturmaya hakim olması gerekir. Ama bu bir gelenek, eskiden de böyleydi, hala da böyle…

3 Aralık 2011 Emek ve Demokrasi Güçleri Taksim eyleminden bir kare. Fotoğraf: Foto AkbAbA arşivi

3 Aralık 2011 Emek ve Demokrasi Güçleri Taksim eyleminden bir kare. Fotoğraf: Foto AkbAbA arşivi

Karar duruşmasından siz nasıl bir sonuç bekliyordunuz?

İfadelerdeki usulsüzlüklere dair o kadar gelişme yaşanmasına rağmen savcı mütalaasını tekrarladı ve örgüt üyeliğinden ceza istedi. Bundan bir iki ay önce yine İHD yönetim kurulu üyesi olan Tugay Bek ve Sevil Aracı 3 yıl 1’er ay ceza aldılar. Şu an dosya Yargıtay’da. Bunlara bakınca insan iyimser olamıyor. Bu yargılama biçimi başlı başına bir şiddet biçimi zaten. Bir arkadaşımız şimdiden 9 ay tutuklu kaldı, 1 yıl süreyle mesleğimizi yapamadık. 4 senedir yurt dışına çıkamıyorum, kimimiz de buradaki yaşamlarını, senelerini verdikleri bürolarını, toplumsal konumlarını bırakıp yurt dışına gitmek, sıfırdan başlamak zorunda kaldılar. Bu saatten sonra ceza ya da beraat vermeleri bize pek bir şey ifade etmiyor.

Yine de ne karar verildi?

Murat Vargün, Hasan Anlar ve bana 6 yıl 3 ay verdiler. Filiz Hanım’a ise 7 buçuk yıl verdiler. Filiz Hanım’ın üzerine daha fazla gidiliyordu zaten, onun için de ona arttırımlı halde verdiler. Avukat olmayan Nedim Taş’a da 10 yıl 6 ay verdiler.

Benim politik davalarda dikkatimi çeken bir şey “iyi hal” uyguluyor olmaları. Bu küfür gibi bir şey, “Hadi, size kıyak geçtik” der gibi yani. İyi hal indirimini neden uygularsın? Mahekemeler, her ne kadar bu da hukuk dışı bir uygulama olsa bile bunu, sanık mahkemeye yardımcı olduğu veya pişmanlık gösterdiği için verir. Ben elbette kişisel olarak bir saygısızlık yapmam ama onların iyi sanığı da değilim. Bu fikirlerimi kendilerine de söyleyecektim ancak kararı yüzümüze dahi okumadılar. Bu hem hukuken hem de ahlaken yanlış bir şeydir. Eğer yargılananlar oradaysa karar, “Ben sana şu cezayı verdim, bu indirimleri, şu arttırımları uyguladım ve nihayetinde Yargıtay yolu da açıktır” diye bizzat kişilerin yüzüne karşı tefhim edilmelidir.

Sizinle muhatap olmak istemedi yani?

Kendisi de verdiği kararın ne kadar haksız olduğunu bildiği için gözlerimize bakamadı. Mübaşir çağırdı, biz avukatlarımızla beraber kapıdan içeri adımımızı atmıştık ki, hakim içeri kaçtı. Bu davranış, aslında bunun talimatla verilen bir karar olduğunu, hakimin de piyon vazifesi gördüğünü gösterir. Neticede oradaki hakimler de yeni hakimler değil, şimdiye dek yüzlerce, binlerce kişiye işleri gereği ceza vermişlerdir ama bizim yüzümüze okuyamadı kararı. Biz bu tavrın usule aykırılığını temyiz dilekçemizde belirteceğiz. Ayrıca yurt dışı yasağı konusunda bir karar verip vermediğini görmek için de gerekçeli kararı bekliyoruz. Tahminen bir ya da iki yıl temyiz süreci sürer. Bu 4. yargı paketinde eğer bizi de etkileyecek bir düzenleme yapılırsa ondan faydalanabiliriz. Henüz içeriği görmesek de genel olarak tüm politik hükümlüler faydalanabilecek gibi görünüyor.

Geçen dört yılı değerlendirdiğinizde adil bir yargı süreci yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

Bizim yargılamadaki en basit, davanın esasına dair olan taleplerimiz dahi reddedildi. Örneğin; 2008 yılında “Artık Yeter Mitingi”ne katıldığımız iddia ediliyordu. Biz de yıllarca telefonlarımız dinlendiği için o eylem hangi tarihte yapılmışsa HTS raporlarının çıkartılmasını ve o gün orada olup olmadığımızın tespitinin yapılmasını talep ettik. Eğer oradaysak telefonlarımız zaten oradan sinyal verirdi. Biz “Gittik, gitmedik” derdinde değiliz, önce bir tespitini yapın, raporunu görelim. Bu talebimiz de reddedildi. Amaçları tamamen “Bir karar vereyim de, Yargıtay’dan onansın.” Mesela Filiz Hanım’a verdikleri ceza bir yönüyle ne kadar nefret içinde olduklarını gösteriyor. 6 yıl 3 ay, eğer silahlı bir eylem, bomba vs. yoksa rutin verilen cezadır. Mahkeme süresince bize hep avukatlara da, herkese de eşit davrandıklarını söylediler. Ama daha aynı davadan yargılanan avukatlara bile eşit davranmadılar.

Bahsettiğiniz şüpheli delillere karşı savunmanızı nasıl yaptınız?

Ben bu mahkemede savunma yapmam, yapmadım da. Bana gittiğim eylemleri, basın açıklamalarını sordular, ben de hepsine hala katıldığımı, gelecekte de katılacağımı söyledim. Ayrıca telefon görüşmelerimin gerçek olduğunu, tümünün bana ait olduğunu da belirttim. Yani bir savunma psikolojisi içerisinde değildim. Çünkü bu da başlı başına bir tuzak. Burada polisin, savcılığın ve onlara bağlı olarak mahkemenin işlediği bir suç var, neden ben savunma halinde olayım?

Eminim son dönemde tutuklanan avukat arkadaşlar da benimle aynı fikirdedir. Tahminen 1 sene kadar tutuklu kalabilirler ama çıktıklarında daha güçlü bir şekilde mücadeleye sarılacaklarına inanıyorum. Eğer bu sistemde mücadele vermek istiyorsan, duraklardan bir tanesi mahkemeler. Şu an dünya üzerinde 34 bin siyasi tutsak var ve bunların 12 bini ülkemizde. Baskıcı, totaliter denilen Çin’in nüfusu 1 buçuk milyar ama Türkiye’nin beşte biri oranında siyasi tutuklu yok. Tutuksuz yargılananları da katarsak bu sayı 80 bine çıkıyor. Avukat arkadaşlar, sendikacılar, öğrenciler, işçiler, Kürtler, kadınlar…. Bu kadar terörist yeryüzünde başka ülkede olmadığı gibi zaten 70-80 bin üyesi olan bir terör örgütü de hiç olmamıştır, olamaz da. Örneğin 27 Mayıs’a, geçmiş dönemlere baktığımızda 49’lar, 50’ler davaları var, 44’lerde Turancılar yargılanıyor mesela. Yani 40, 50, 100 oluyor ama 80 bin kişi dünyanın hiçbir yerinde olmadı. Hani bir söz vardır, “Bir şahıs, bir arabaya taş atarsa bu adli bir eylemdir; bir milyon kişi taş atarsa o politik bir olaydır” diye. Bu aslında politik bir saldırıdır. Yargı eliyle bir politik görüş kriminalize edilmeye çalışılıyor.

Basının dava sürecinizi yeterince yansıttığına inanıyor musunuz?

Anaakım medya zaten bizim davalarımızı ya hiç yansıtmaz, ya da objektif olmaz. Onlar daha magazinsel şekilde yaklaşıyor. Yeni en son tutuklanan 9 avukat arkadaşımız hakkında gerçekten neden tutuklama kararı çıktığını söylemiyor da dışarıdaki ailelerden birinin çocukları gözaltına alındığı için yaşadığı öfke anlarını yayınlıyor. Bu gibi davaları azınlıkta olan, belli bir medya kesimi takip ediyor. Ancak Türkiye’de her gün birçok önemli dava görüldüğü, örneğin bizimki ise 4 yıldır sürdüğü için her duruşmayı takip edememiş olabilirler.

Hak mücadelesi sürdüren gruplara yapılan baskı ve hukuk şiddetinin avukatlara yönelmiş olması haliyle muhalif çevrelerde, halkta daha büyük bir korku yaratıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

“Onlara bunu yapan bana ne yapmaz ki” diye düşündürüyor, değil mi? Zaten amaç da toplumu savunmasız bırakmak ve bu korkuyu yaratmak. ÇHD gibi 40 yıllık köklü bir kurumu mahkum etmeye çalışmak da bu amaca giden bir yol.

Muğla Barosu’nun bu konuda bir açıklaması var aslında. Avukatlara yönelik KCK gözaltıları ilk Diyarbakır’da, 1 ay sonra da bize, Ankara’da yapıldı. Muğla Barosu ise, 2011 yılında KCK üyesi oldukları gerekçesiyle 33 avukatın İstanbul’da tutuklanması üzerine şunu söyledi: “Biz ilk gözaltılarda gerekli tepkiyi göstermedik ve bugün sayı 34 oldu. Eğer bugün de tepki vermezsek yarın tutuklu avukat sayısı 200 olacak.” Bu biraz da böyle bir şey, otorite önce birkaç kişiyi alıp halkı denedi. Baktı ki büyük bir tepki gelmedi, bugün ÇHD’lileri de aldı. Devlet bunun uygulanabilirliğini görmüş oldu.

Bu dediğinizden, KCK operasyonu adı altında hukukçulara uygulanan hukuksuzluğa gerekli tepkinin verilmediğini anlıyoruz.

Ankara Barosu’ndan bir örnek vereyim. Yaklaşık 1 buçuk-2 yıl önce bir çatışma oldu ve askerler şehit oldu. Sonuçta 30 yıldır bir savaşın içinde Türkiye. Gün içinde bu, baro tarafından bize defalarca kınama mesajlarıyla bildirildi ve adliye önünde 800-900 avukat toplanarak, bayraklarla, askeri marşlarla bu durumu protesto ettiler. Baro, bir meslek kuruluşudur. Onun görevi ilk önce kendi üyelerinin hukukunu, haklarını korumaktır. Ankara’da ilk kez dört avukat politik bir nedenle, örgüt suçlamasıyla yargılanırken, ilk duruşmaya sadece dönemin Ankara Barosu Başkanı olan Ahsen Coşar (şu anda Barolar Birliği Başkanı) geldi ama yönetim değiştikten sonra sadece zaman zaman gözlemci olarak katılanlar oldu. Halbuki Baro Başkanı da bir ceza profesörü, yani kendi alanı. Orada futbol maçı oynanmıyor ki, gözlemci olarak katılıp futbolcu beğensinler. Onların yapması gereken avukatlarımız olarak duruşmalarımıza katılmaktı ama açıkçası barolar bu gibi durumlarda taraf. Özellikle Kürtlere, KCK’ye yönelik şeylerde, toplum tepkisinden çekindikleri için görünmek istemiyorlar. Oysa ki baronun beni araması, sahip çıkması gerekiyordu ancak karar duruşmasına dahi katılmadılar.

19 Ekim 2011'de Çukurca'daki çatışmaların ardından, Ankara Barosu'nca düzenlenen bayraklı eylem.

19 Ekim 2011′de Çukurca’daki çatışmaların ardından, Ankara Barosu’nca düzenlenen bayraklı eylem.

Baro yönetimi dosyanızı inceledi mi? Delillerin gerçekliğine inanmış ve sizi savunmak istememiş olamazlar mı?

Biz dava dosyamızı incelemeleri için verdik. Eğer polisin ve savcılığın iddia ettiği gibi kişiler üzerinde baskı kurduğumuza ikna olmuş olsalardı, hakkımızda disiplin soruşturması açmaları gerekirdi ama 4 yıl boyunca böyle bir girişim olmadı. Ankara’da politik olarak ilk kez 4 avukat bir arada yargılanıyor ama gelme ihtiyacı hissetmediler. Bu soruşturmanın açılmasında ve bu cezaların verilmesinde Baroların tepkisizliği veya cılız sesliliğinin büyük bir payı var. İktidarı cesaretlendiriyorlar yani. Umarım bir daha böyle davalar yaşanmaz, yaşanırsa da barolar tepkisiz kalmaz.

Fakat Türkiye barolarından yeterli desteği görmemiş olsak da Avukatlar için Avukatlar, Sınır Tanımayan Avukatlar gibi uluslararası insan hakları örgütlerinden, Hollanda, Belçika, Fransa gibi ülkelerin en büyük barolarından destek gördük. Üstelik sadece bizim davamıza değil; İstanbul’daki, Diyarbakır’daki pek çok farklı davaya 8-10 kez gelen baro başkanları var. Aynı örgütler şimdi ÇHD için de geliyorlar.

Toplumsal muhalefeti yansıtmaya çalışan gazetecilerin davalarında “gazetecilik faaliyetleri” diye anılan ifadeleri duymaya alışmıştık. Hukukçuların yargılanmasında da “avukatlık faaliyetleri” gibi ifadeler belleklere kazınacak mı?

Avukatlık, doğası gereği otorite ile cebelleşen bir meslek. Özellikle ceza avukatlığında sürekli çatışmak durumundasın. Avukatın görevi emniyete, askere, savcıya şirin görünmek değil. Bizim tek görevimiz müvekkilimizin haklarını korumak. Ortağımın savcılarla yaptığı bir sohbetten bu çatışmayı kişiselleştirenler olduğunu anladım. Kendisi, “İbrahim’in yasa dışı işleri olsa ben bilirdim, tüm gün aynı ofiste çalıştığım bir insan, neden onu aldınız?” diye sorduğunda, “Bizlere karşı sert tavırları olduğunda mutabık kaldık” yanıtını almış. Tabii ki bu kayıt dışı bir sohbet.

Polisin Ankara’daki Hopa eylemi sırasında otobüste işkence ettiği öğrencilerin yanı sıra, onlara yardıma giden Ankara barosu avukatlarını da “Siz avukatsanız, biz de devletiz” diyerek dövdüğü bilinen bir gerçek. ÇHD avukatları da darp edildi, zorla tükürük, kan örnekleri alındı. Polis nasıl bu kadar fütursuzca davranabiliyor?

Rütbe olarak kendisini avukattan üstün görüyor. Aynı zamanda, daha önce de konuştuğumuz gibi, onları savunacak statüdeki avukatlara bunları yaparak halkı daha da sindirmek istiyor. Bugün ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı’dan zorla kan örneği alınıyorsa yarın, “İçeri girdiğimizde saldırdı, biz de ateş etmek zorunda kaldık” da denilebilir. Bunlar başka insanların başına gelen şeyler. Bunların yaşanmaması için partiler, barolar, sivil toplum örgütleri, herkesin bir arada mücadele yürütmesi gerekiyor. Çünkü adalet dediğimiz şey herkese lazım. Bizim polis veya hakim müvekkillerimiz de olabiliyor. İnanın ki haksızlığa uğradıkları zamanki tepkileri bir öğrenciden, işçiden on misli daha şiddetli oluyor.

KCK davalarıyla özdeşleşen kare. Aralarında eski milletvekilleri ve hala görev yapan belediye başkanlarının da olduğu Kürt siyasetçiler, ellerinde plastik kelepçelerle Diyarbakır Adliyesi'ne getiriliyorlar.

KCK davalarıyla özdeşleşen kare. Aralarında eski milletvekilleri ve hala görev yapan belediye başkanlarının da olduğu Kürt siyasetçiler, ellerinde plastik kelepçelerle Diyarbakır Adliyesi’ne getiriliyorlar.

“Üstlendiğimiz savunmalardan ötürü yargılandık”

“Laz kültürüne ve Lazca’ya aitim”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Adnan Bucaklişi, 7 yaşına kadar köyünde, Laz kültürü içerisinde ve Lazca konuşarak büyüdükten sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. Konuştuğu dilin, ait olduğu kültürün “farklı” olduğunu okulda ve mahallede öğrendi. Laz kültürünün karikatürize edilmesine karşı mücadele eden, Lazca kültür varlıklarının korunması ve kamunun Lazca’yı tanıması için çabalayan Adnan Bucaklişi, yok sayma politikalarını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu

Lazca ve Laz kültürü aşağılanırken, sanki bu kültür yalnızca saçma sapan fıkralara konu olan bir şeyden ibaretmiş gibi gösterilirken, bu dilin, bu kültürün bir mensubu olarak insan kendini kötü hissediyor. Lazca’da“ö, ü, ı” harfleri yoktur. Türkçe konuşurken de o sesleri çıkartmakta zorluk çekerler.Örneğin ilkokulda “otobüs” yazamazdım ve söyleyemezdim“otobus” derdim. Bu harflerin geçtiği bir çok kelimeyi eksik veya yanlış yazardım. “Ümit” ismi “Umit” olurdu örneğin. Haliyle, sınav kağıtlarında, öğretmenlerle konuşurken bu hatalar görünüyordu. Farklı dillerde büyümemiş, anadili Türkçe olan çocuklar bile bu hataları yapabilecekken, bir Laz olarak ben bu hataları yaptığımda hemen “Lazlığıma” yoruluyordu.“Laz, aklı az,” “Saat 12’yi geçti ya normaldir bunlar” gibi yorumlarla karşılaşıyor insan. Bu bağlamda yaşadıklarımın en kötüsü de, ortaokuldaki bir hocamın bir ders saatini tamamen yaptığım hataları ifşa etmeye, Lazcayı, Lazlığı ve beni aşağılamaya ayırmasıydı. Benim sınav kağıdımı, yaptığım hataları görünce çok sinirlenmiş. Ben oturduğum yerde ağlamaklı, bütün ders boyunca teker teker yaptığım hataları saydı: “Bunlar böyle, gelmişler köyden öğrenememişler. Aslında çok iyi bilirler ama özellikle öğrenmiyorlar. Çok var Türkiye’de bunlardan. Kürtlere gelmiyorum bile! Lazlar da böyle yapacaksa artık!” Tüm bunları bir 6. sınıf öğrencisine söyledi. “Otobüs” örneğinin aklımda kalması da bu olay yüzündendir;otobüs’ün noktalarını yazmamışım… O gün olanın ırkçı, faşist bir zihniyetin ürünü olduğunu yıllar sonra fark edebildim.

Öğretmenin teşhirinden sonra arkadaşlarınızla olan ilişkilerinizde bir değişiklik oldu mu?

İster istemez oldu tabi. Bahçede futbol oynarken topu kaleye değil de auta (dışarıya) atsam, “Laz ya işte!” derlerdi. Zaten “top” da diyemezdim “t’op” derdim, Lazcaya özgü harflerle… Herhangi bir derste bir şey soracak olsam, “Bakın şimdi, Lazlık yapacak yine” diye konuşurlardı. Belki de bu yüzden sayısal derslerim hep daha iyi olmuştur. Çocukken kimlikler o kadar fark edilmiyor ama alay konusu haline gelebiliyor.

Yeni tanıştığınız kişilerle konuşurken daha dikkatli davrandığınız, telaffuzunuza daha fazla özen gösterdiğiniz oluyor mu?

Son dört-beş yıldır telaffuzumu daha rahat kontrol edebiliyorum ama şimdi bile kendimi birazcık rahat bıraksam, en iyi bildiğim şekilde konuşmaya başlarım. Hala konuşurken bir miktar kendimi kontrol etmem, baskılamam gerekiyor. Şu anda 24 yaşındayım ve 17 yıldır İstanbul’da yaşıyorum; hala etkileri bu kadar hissediliyorsa varın siz düşünün benim 10 yaşındaki halimi.

İstanbul’a yerleşmeden önce nerede yaşıyordunuz?

Doğu Karadeniz’de, Pazar’da. Lazca adı Noxlapsu olan kendi köyümde büyüdüm. Orada herkes Lazca konuşur.Hayat Lazca akardı oralarda. Okul çağına gelince İstanbul’a göç ettik ama halen evde Lazca konuşulur. Mesela babaannem hep Lazca konuşur, Türkçesi Laz olmayanlar için pek anlaşılmaz zaten.

İstanbul’a gelene dek Türkçe öğrenme fırsatınız olmuş muydu?

Annem Lazca bilmiyordu, Hemşinli kendisi Türkçe konuşurdu evde. Annemin dışındaki herkes Lazca konuşurdu. 7 yaşına dek annemin etkisiyle iki dilli olarak büyüdüysem de, kafa yapısı olarak Laz kültürüne ve Lazca’ya aittim.Bu kadar çok Türkçe’ye maruz kalmama karşın halen Lazca düşünebiliyor ve rüya görebiliyor olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Bunda elbette başka şeylerin de etkisi var. Milan Kundera, “Sistem sizi nerenizden yaralarsa orası kimliğiniz olur” diyor. Bir süre sonra Lazlık kimliğe dönüşünce biraz daha üzerinde düşünmeye, okumaya, sahiplenmeye başlıyorsunuz.

7 yaşına kadar baskın dilden farklı bir dili konuştuğunuzun farkında mıydınız?

Değildim aslında. Farklı bir millet olduğumuzu İstanbul’a gelince keşfettim. Babam, İstanbul’da okumamız gerektiği için Türkçemizin iyi olmasını biliyordu bunun için çaba harcadı. Onca ekonomik sıkıntıyı göze alıp İstanbul’a göç ettik. Babam da Türkçe’yi sonradan öğrenmiş; ilkokulda çok uğraşmışsa da ancak ortaokula geldiği zaman “düzgün” Türkçe konuşabilir olmuş. Bu yüzdendir ki, bizim de aynı sorunu yaşayabileceğimizi bildiğinden bu konuyu çok önemsiyordu.

İstanbul’a gelmeden önce bu yönde bir hazırlık yapıldı mı?

Yıllar sonra fark ettiğim bir şey var. Bilmiyorum bunu düzgün konuşabilmemiz için mi yaptı ama anlatmak isterim; diyelim ki babamın elinde bir çikolata var. Kardeşime ve bana, “En iyi horoz sesini çıkartana bu çikolatayı veririm” derdi. Horozun, “Üü-rü-üüüü” sesini yapmamızı isterdi. Ben ve kardeşim de küçükken devamlı “ü” harflerini uzata uzata horoz sesi çıkartırdık ki çikolatayı kapalım. Yıllar sonra anladım neden böyle yaptığını. Niye başka bir oyun yaptırmayıp da “üü-rü-üüüü” sesini çıkartmamızı istediğini. Çünkü kendisi de “ü” harfini söyleyemiyordu. Babam halen “ü” sesini zor çıkartır. Bizim de aynı telaffuz sorununu çekmemizi istemediğinden bu oyunu oynatmış olabileceğini düşünüyorum.

Pazar'dan bir görünüm.

Pazar’dan bir görünüm.

İstanbul’a gelince yerleştiğiniz mahallede nelerle karşılaştınız?

Yaşadığımız binada yalnızca Laz aileleri oturuyordu. Mahallede bizden biraz daha büyük çocuklar, konuşmamızla, yaptıklarımızla alay ederlerdi genelde. Bizle en çok dalga geçenler de, 1960-70’lerde İstanbul’a gelmiş, Türkçeleri bizden görece daha düzgün olan Kürt çocuklarıydı. Erken asimile olmuş ve kültüründen görece uzak Kürtler. Telaffuzlarımızla dalga geçerlerdi. Aile büyüklerimizle sokakta Lazca konuşurduk; amcam sokaktan gelip geçerken bize nasıl olduğumuzu sorardı, Lazca “Muçore” diye. Bu “muçore” kelimesi hep onların dilindeydi, çok dalga geçerlerdi.

Peki onlar kendi aralarında Kürtçe konuşmuyorlar mıydı?

Belki bu mahalledeki arkadaşlar değil ama Kürtçe konuşan arkadaşlarım vardı. Ve beni okulda aşağılamayan arkadaşların Kürtler olduğunu daha sonra fark ettim. Onların da Türkçesi bozuktu, onlar da aşağılanıyorlardı. Yavaş yavaş onlarla olan arkadaşlıklarım da gelişti.İlkokulda da, lisede de hep Kürt arkadaşlarımla daha içli dışlıydım. Mahallede de öyleydi, kanım kaynamıştı onlara.

Laz kültürünün aşağılanmasıyla ilgili ilk travmayı okulda mı yaşadınız?

Mahalledeki arkadaşın seninle dalga geçtiği zaman sen de ona sataşabiliyorsun. “Hadi lan oradan!” diyebiliyorsun. Ancak okul ortamında, özellikle de bir öğretmen tarafından, otorite tarafından aşağılanmak çok rencide edici oluyor. Öğretmenin Lazca’yı aşağılayan esprilerini başkalarının ağzından duyduğun zaman artık ona cevap da veremiyorsun.

Okula ilk başladığınızda nasıldı durum?

Herşeyi de iki dilli büyümüş olmaya yormamak lazım ama geç okumaya başlamıştım. İlk öğretmenim, matematiğimin çok iyi olduğunu, ama Türkçemin zayıf olduğunu söylerdi hep. ÖSS’de bile dilbilgisi, anlatım bozukluğu sorularını yapamadım. Sayısal derslerde daha iyiydim yani. Türkçe dersleri hep korkulu rüyam olmuştur ilkokuldan beri. Siz çocukken resim derslerinde dağları hangi renkle boyardınız?

Geleneksel olarak kahverengi yapılır herhalde?

İşte ben yeşil yapardım dağları, çünkü bizim oralardaki dağlar yeşildir. Bu bir örnek sadece bu tür kültürel kodların bizim eğitim sistemimizde yeri yok.“Anı anlatın” diyorlardı; ben de doğal olarak yazları köyde geçirdiğim için orada yaşadıklarımı anlatırdım. Küçücük bir çocuk yaşadıklarından başka ne bilebilir ki? En iyi bildiğim şey köydü. Köyü yazdığımda hem yazdığım dil aşağılanırdı, hem de anlattıklarım. Derede balık tutma maceralarımı anlattığım bir yazı vardı, başlığı da tam köylü mantığını yansıtıyordu. Şimdi şimdi anlıyorum bizden asıl beklenenin daha modern, şehir hayatına ilişkin anlatılar olduğunu. Bir keresinde Lazca düşünüp Türkçe yazıyordum; olayları ve kavramları, diyalogları tam ifade edememiştim. Öğretmen anlattıklarımı ilgi çekici bulmadığı için de aşağılanmıştım. Aşağılanmanın tuzu biberi de oradaki yanlış yazılan kelimeler oldu. “Balık” değil de, “paluk” yazmışım galiba… Bir tane de annemin ağzından cümle yazmıştım; annemle aramızdaki bir konuşmayı, Hemşinli olmasından gelen farklı kelimeleri aynen aktarmıştım. Şivesi ile, tırnak içerisinde yazmıştım. O hocam Orhan Kemal romanlarını okumuş olsaydı bana kızmazdı, biliyorum. Çünkü o kitaplarda her karakter kendi yöresinin ağzıyla konuşur. Bu da romana müthiş bir derinlik ve zenginlik katar. Ben de bunu yapmışım çocuk yaşta. Bu da bir dalga konusu oldu…

Bütün bunların da etkisiyle hırçın ve agresif bir çocukluk geçirdim. Kavgacıydım aslında, dalga geçen çocukları taşla kovaladığımı bile hatırlıyorum. Psikolojimi bozdu bu çoğu zaman, okuldan soğudum. Bazen soyutladım kendimi. Lisede bile Kürt, Çerkes arkadaş aradım kendime…

Bunlar yüzünden Lazca konuşmaktan bile çekindim. En önemlisi de bu belki de, dilleri ve ağızlarıyla aşağılanan çocuklar anadillerini konuşmamayı tercih ediyorlar. Dalga geçilmelerini bu dile bağladıkları için, anadillerine tepkili oluyorlar. Ben de böyle bir dönem geçirdim, bir süre konuşmadım anadilimi ama erken yaşta politize oldum ve sahiplendim daha sonra. Ve biraz da büyümüştüm artık dalga geçmek de o kadar kolay değildi.

Zaman geçtikçe farklı baş etme yöntemleri geliştirdiniz mi?

Bir süre sonra taş atmayı bıraktım elbette. Zamanla dalga geçilen yönlerimizle övünür hale geldik. Çocukken karşılaştığım aşağılamalar, beni hırçın, öfkeli yapardı. İşin kötüsü, her yaz tatilinde köye gidiyor, üç ay orada kalıp yeniden kendi kültürümüze yoğrulduktan sonra tekrar kentteki aşağılamalara maruz kalıyorduk. Çay sezonu sürdüğü için her sene okula genellikle 15-20 gün geç başlardım. Gelir gelmez alaylar yeniden başlardı. Sınıftan soyutlanma, oyunlara katılmama, yalnızlaşma gibi sonuçları oldu ve nihayetinde etrafıma öfke duyar oldum. Süreklilik kazanan bu aşağılama durumu, özellikle liseye geçtikten sonra Laz kültürünü daha çok sahiplenmeme yol açtı.

Şimdi kültürüm aşağılandığı zaman taşı elime almıyorum, edindiğim bilgi birikimiyle cevap verebiliyorum, kalemimi elime alıyorum. O sevimsiz şive taklitleri yapanları susturacak cevaplarım var artık. Bunları yaparken de kendimi hiç kötü hissetmiyorum. Hala insanlara Lazca’nın, “celeyrum, cideyrum” demek olmadığını anlatmaya çalışıyoruz. Hala başıma geliyor bunlar. Daha geçen gün bir mitingde hiç tanımadığım birini, “O da Laz, sen de Lazsın” deyip benimle tanıştırdılar. O kişi de, “Uy uşağum, sen Lazmişsun!” diye geldi yanıma, bu işlere çok heves olduğunu anlatarak. Ben de ona dedim ki, “Ho Lazibore ma.” yani, Lazca “Evet ben Lazım” dedim. O yüzündeki Karadeniz fıkralarından kalma gülümseme dondu kaldı. Arkasını dönüp gitti. “Uy uşağum” diye konuşmuyoruz biz. Yöre insanı her ne kadar farklı bir dili konuşuyorsa da senin Türkçeni anlar. Bu yersiz taklidi yapmana lüzum yok. Hala böyle taklitlerle karşılaşıyorum. Başka şeyler de var elbette. Örneğin kabul görmeyen, sıradışı bir fikir üretmişsek, “Lazsın ya sen, kafan buradan çalışıyor” gibi karşılıklar alıyoruz: “Lazsın ya!” Bir yandan da aşağılamalar biçim değiştiriyor. Artık çocuksu şeylerden ziyade, devletin inkarcı dilini kullanarak bu kültürü yok sayan fikirlerle mücadele ediyoruz.

Lazca ve Laz kültürü, başlıbaşına bir dil, bir kültür gibi de değil de, folklorik bir öge olarak mı değerlendirilmek isteniyor?

Evet Lazca karşılarında folklorik bir öğe olarak durduğu zaman sempatik geliyor. Ama tarihsel bir kimlik olarak Lazca karşısına çıkınca Kürtlere benzer bir tedirginlikle bakıyorlar bize. Bölücü diyorlar mesela. Çocukluk aşağılanmaları evrimleşti bir bakıma.

2012’nin Mart ayında Rize Belediye Başkanı şu ifadeleri kullanabiliyor: “Laz diye bir şey yoktur, Lazlar Türktür, öz be öz Türk boyudur bunlar. Gelip yerleşmişlerdir. Kendilerini Laz sanırlar.” Benzer ifadeleri bir rektör de sarf ediyor, “Lazca araştırmalara konu olabilecek edebi ve tarihsel metinlere sahip değildir” diyebiliyor.

Yörede yaşayan, kültürlerini ve dillerini muhafaza etmeye çalışan bu insanları yok sayma politikasının sebebi nedir?

Faşizm! Bir sohbette Belediye Başkanı’nın ifadelerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerledirilip değerlendirilemeyeceği soruldu bana. Değerlendiremeyiz çünkü bu bir ifade değil, bu bir insanlık suçudur. Lazların varlığı veya yokluğu yoruma açık bir şey değildir. Resmi ideolojinin, resmi tarih tezlerinin bir dışa vurumudur. Aşağılama ve yok saymayı “fikir” veya “görüş” olarak değerlendiremeyiz. Bir milleti, bir kültürü topyekün aşağılayan ifadelerin saygı duyulacak tarafı da yoktur. Belediye Başkanı’na bu açıklamaları yapma gücünü veren de mevcut paradigmadan başka bir şey değil; hiçe sayma psikolojisinin bir ürünü aslında bu. Devletin en tepesindeki kişiden, yerel yönetimlerdekilere dek herkes Lazca’yı “celeyrum, cideyrum”dan ibaret görüyor, aslında öyle olmadığını biliyor ama işine gelmiyor. Dünkü sorun, mahalledeki çocukların beni aşağılamasıydı. Bugünkü sorun ise Belediye Başkanı’nın, yöneticilerin Lazlığı ve Lazca’yı aşağılamaları.

Ailenizle birlikte İstanbul’a geldiğinizde, geride bıraktığınız topraklarda herkes Lazca konuşuyordu. O zamandan bu zamana köyden kente göç olgusunda bir yavaşlama olmadı. Şu anda bölgedeki durum nedir? Hala Laz kültürünü yaşayan, Lazca konuşan geniş bir kesim var mı?

Şu anda, yani kış vakti, bizim köyün nüfusu sadece 3! Bir dilin yaşaması için bir habitata ihtiyaç var; çevreyle, coğrafyayla birlikte yaşıyor dil. İstanbul’da Lazca konuşmak için özel bir çaba harcamamız, arkadaşlarımızla buluşmamız gerekiyor. O coğrafyada ise zaten Lazca konuşuluyordu, hayat Lazca akıyordu! Artık köyler alabildiğine tenha, dili yaralayan şeylerden en önemlisi göç. UNESCO, Lazca’nın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Fakat artık en azından gençler kültürlerini sahiplenmeye başladılar. Umut verici gelişmeler var; Laz Enstitüsü’nün kurulması, Lazca yayın yapan bir televizyon oluşturulması çabaları, Lazca çocuk kitapları ve edebiyat eserlerinin basılması olumlu gelişmeler arasında. Boğaziçi Üniversitesi’nde Lazca, iki yıldır seçmeli ders olarak okutuluyor. Bunların hepsi bir dilin yaşaması için umut ışığı.

Dilin devamlılığı konusundaki en önemli unsur, sonraki nesillerin dile erişimi ve dili öğrenebilme imkanıdır. Çocuklar Lazca’yı nasıl öğreniyorlar?

Bu dilin mizah konusu olmamasını, bu dili konuşanların rencide olmamasını sağlamak gerekiyor önce. Önce resmi ağızlardan başlanmalı sonra medyadan, filmlerden Lazları ve Lazcayı “aklı kıt tiplemelerden” arındırmalıyız. Bunun bir kültür olduğunu, değer olduğunu, çokdilliliğin çocuk gelişiminde önemli olduğunu anlatmamız gerekiyor insanlara.

Yaşlı bir Laz’a sormuşlar, “Laz olmasan ne olurdun?” diye. “Çok mahcup olurdum herhalde” diye cevaplamış. Artık böyle bir şey Lazca bizim için; bu kimlik bizimse, yaşatacak olan da bizleriz. İnsanlar artık daha fazla Lazca konuşuyor, çocuklarına Lazca isimler koyuyorlar. Ama yine de 20 yaş altı neslin Lazca’yı ve Laz kültürünü çok tanımadığını biliyoruz.

Laz kültürünün karikatürize edilmesine karşı, kültürün ve dilin geniş kesimlere ulaşmasını hedefleyen ulusal ölçekte bir örgütlenme var mı? Lazların kültürel hakların kazanımı bağlamında benimsediği strateji nedir?

Sosyal medyayı yaygın biçimde kullanıyoruz. Laz olanlarla konuşabiliyorsan, onlarla örgütlenebiliyorsan kendini daha iyi hissediyorsun. Bu örgütlülüğü sağlamak için çaba harcıyoruz. TRT’nin Lazca yayınlar yapması için başvurularda bulunduk, TRT’nin önünde horon oynadık. Rize Üniversitesi’ne, değişen adıyla Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ne, dilekçe verip Lazca üzerine araştırma merkezi açılması için başvurduk. Halk eğitim merkezlerinde Lazca kursları açılmasını istedik. Tarihi ve kültürel araştırmalarla bu dilin zenginliklerini ortaya koymaya çalışıyoruz. 50-60 yaşına dek Lazca’dan nefret edenlerin, torunlarıyla Lazca konuşmaya başladığını görüyoruz. Ama yine yekpare bir bütünlük yok elbet. Yakında kurulacak olan Laz Enstitüsü’nün daha bir bütünlük sağlayacağını düşünüyorum.

Geçmiş kuşaklar için Lazca’yı “terk etmek” bir modernleşme emaresi miydi?

Evet. Kentlileşmeyi, modernleşmeyi ifade ediyordu Lazca’yı geride bırakmak. Sanki Lazca konuşmak ilkel, arkaik bir işmiş gibi, köylülüğün, cehaletin bir göstergesiymiş gibi düşünülürdü. Bir vatandaş niye Lazca konuşur? “Türkçe bilmediği için!” Böyle düşünülürdü. Artık böyle değil; yaşlılar da karşısındakinin Lazca anlayabildiğini gördüğü an Lazca konuşmaya başlıyor. Bu bilinç oluşmuş durumda.

Tanura dergisinin ilk sayısı.

Tanura dergisinin ilk sayısı.

Eğitim dışında, yer adlarının iadesi, kamuda Lazca hizmet alınması, Lazca dilekçe ve savunma hakkı gibi talepler mevcut mu?

Köy okulları artık kapandı ama belki nüfus yoğun yerlerde anaokulları açılıp, 5-6 yaşındaki çocukların bu okullarda Lazca konuşması, eğitim görmesi gerektiğini düşünüyorum. Lazca düşünmeliler, Lazca konuşmalılar, Lazca resim yapıp Lazca yaramazlık yapmalılar. Yer adlarının iadesini de en kısa zamanda istiyoruz. Aslı Kürtçe olan yerlere sonradan verilen Türkçe isimlerin sindirilememesi durumu, bizim için de geçerli. Yer adlarımızı geri istiyoruz. Biz zaten oraların Türkçe isimlerini de bilmeyiz. Halen çok az köyün Türkçe adını bilirim. Köy adları son yıllarda iki dille yazılıyor aslında; yerel girişimlerle ve biraz da muhtarlar ile kaymakamların inisiyatifleriyle hem Lazca, hem de Türkçe uydurulmuş isimleriyle belirtiliyor. Gerekirse kendi tabelalarımızı kendimiz değiştireceğiz.Bunun dışında, süreli yayın olarak Tanura dergisi yayınlanıyor ama günlük gazetemiz henüz yok. Laz alfabesi farklı olduğu için Lazca konuşan herkes okuyup yazamıyor maalesef.

Yaşlılar alfabeyi biliyorlar mı?

Yaşlıların çoğunluğu Lazca okuma yazma bilmez. Ama bilenler de vardır, Lazca destan, anı yazanlar da vardır. Süreç o kadar hızlı ki… 90’larda Lazca destanlar herkesin dilindeydi. Aşkı, gurbeti, hüznü anlatan bu destanlar herkesçe bilinir, dağlarda, köşe başlarında söylenirken, 2000’lere gelindiğinde, “Aman ölmesin, yok olmasın” deyip bu destanları kayıt altına alma telaşına düşüyoruz. Tarım toplumunun çözülmesi hızlanınca, dilin çözülmesi de hızlanıyor. Ama günümüzde ilk Lazca romanların yayınlanmasından, dünya klasiklerinin Lazca’ya çevrilmeye başlanmasına kadar pek çok olumlu gelişme var.

Devletten talepleri konuştuk. Hassasiyetleriniz noktasında vatandaştan talepleriniz neler?

Bir pankartta okumuştum ve çok hak vermiştim, şöyle yazıyordu;“mıhlama” değil, “muhlama.” Onu yemesini bilen ismini de söyleyebilmeli. Horon “tepilmez” oynanır veya vurulur. Kimse artık şive taklidi yapıp “uy” ile başlayıp “da” ile biten cümlelerle karşımıza lütfen çıkmasın. Saçma sapan şive taklitleri yapmayın, sinir oluyoruz! En az sizin kadar Türkçe’yi anlıyoruz ve konuşabiliyoruz, bunun yanında ikinci bir dile daha sahibiz. Bütün bir Karadeniz’e Laz demeyin; Lazlar Karadeniz’in sadece 5 ilçesinde yaşarlar. Bunun dışında Marmara çevresinde ve Gürcistan’da da Lazlar vardır. İlla ki isim takılması gerekiyorsa birine Karadenizli, diğerine Laz diyelim. Sinop’tan Hopa’ya kadar herkes Laz değildir!

Geçenlerde bir arkadaş geldi yanıma, Laz olduğunu söyledi. Zaten bir avuç Laz olduğumuzdan hemen buluyoruz birbirimizi. Sevindik ettik, “Ben de Lazım, ne güzel sen de Lazmışsın” diye konuşmaya başladı. Tamam Lazız, harika. “Peki, nerelisiniz?” dedim. Göreleli olduğunu söyledi. “Ne oldu, göç mü ettiniz? Görele’de Laz yoktur normalde” dediğimde ise hiç göç etmediklerini, nesillerdir orada yaşadıklarını ve Laz olduklarını söyledi. Oysa ki Lazca diye bir dilden haberdar bile değil! Türkiye kamuoyunda da belirli bir coğrafyada yaşayan insanlara Laz denildiği kanısı hakim. O arkadaş da kendisine, “Sen Laz değilsin” dediğimde çok bozuldu. “Sen mi karar vereceksin benim Laz olup olmadığıma” diye kızdı. Bu sefer Lazca konuştum, Türkçesi şöyle; “E arkadaş, sen Laz olmayabilirsin. Lazların ayrı bir dili vardır” dedim. Baktım olmuyor, üzülüyor, “Yahu, biz de Lazız da, demek ki siz de başka türlü bir Lazmışsınız” diye tatlıya bağlamak zorunda kaldım. “İyi” dedim, “siz de Lazsınız!”

Nazım Hikmet’in bir şiiri var ya hani, “Davet” isimli. Dörtnala gelip Uzak Asya’danAkdeniz’e bir kısrak başı gibi uzananbu memleket, bizim” diyor ya Nazım… Bizim de dört yıl önce kaybettiğimiz, Nurdoğan Abaşişi adında Fındıklılı bir şairimiz vardır. Nazım’ı da çok severdi; çizgi olarak da çok yakındı kendisinde. Nazım’ın Davet şiirine cevaben, “Çhanda çkuni,” yani “Davetimiz” adlı bir şiir kaleme almıştı. Şöyle diyordu orada:

Xirxineri ntsxenepete var moptit/ Kişneyen atlarla gelmedik

Mitiş dobadona var goptit/ Kimsenin vatanında gezmedik

Mitti mitiş getasule var bzonit/ Kimsenin bostanını eşmedik

Çk’u hak borthit./ biz buradaydık.

Lazcanın yok olması sadece Lazların meselesi değil, bütün insanlığın yediği bir gol olacak, daha fazla geç kalmadan hem devlet hem vatandaşlar dillere ve kültürlere sahip çıkma noktasında hareket etmeli.

“Laz kültürüne ve Lazca’ya aitim”

“Beni yaralayan polis, ambulansa konmama bile izin vermedi”