“Bu ülkede barışı savunmak suç!”

    Nazlı Masatçı, Türkiye’nin pek çok yerinde ve dünyanın farklı ülkelerinde, Yenikapı Tiyatrosu ile sokakta tiyatro oyunları sergilemiş bir sanatçı. Masatçı’nın oyunlar sırasında tolere ettiği şiddet, 2010 yılında vicdani retçi İnan Süver’e destek olmak için Gogol’un Palto’sunu oynamasından sonra biçim değiştirdi. Halkı askerlikten soğutma suçunu işlediği iddiasıyla yargılanan ve 4 ay ertelenmiş hapis cezası alan Masatçı, sokakta tiyatro yapanların karşılaştıklarını ve savaşa karşı çıktığı için verdiği hukuk mücadelesini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
    Röportaj: Cankız Çevik

    Tiyatroyla 6 yaşında tanıştım ve o günden beri sadece lise dönemimde babam öldüğü vakit 2 yıl ara verdim. Tiyatroyu zaten çok seviyorum ama benim için ideolojik olarak tiyatro bir araç. Sanatın değiştirici, dönüştürücü gücünü ön plana alıyorum ve daha estetik bir dille bir şeyleri anlatmaya çalışıyorum. Yani sokaklarda bildiri dağıtmak yerine sokak tiyatrosu oyunculuğu yapıyorum. Haliyle çok bilinen, alışılagelmiş bir şey yapmıyoruz. Ancak amacımız marjinallik değil; daha yakın, daha güncel şeyleri yakalayabilmek, bir derdi insanlara daha yakından anlatabilmek. 7 sene önce bu şekilde yola çıkmış bir tiyatro grubu olan İzmir Yenikapı Tiyatrosu oyuncusuyum. Grubun kurulduğu ilk 2 yıl hep eylemlerde, pazar alanlarında, mahallelerde etkinlikler yaptık. Kendimize laboratuvar tiyatrosu da dediğimiz için ikinci yıldan sonra sahne oyunları da oynayarak kendimizi geliştirmeye çalıştık.

    Ayrıca köy tiyatrosu da yaparak ülkenin her yanını geziyoruz. Örneğin tüm Karadeniz’i gezdik; Çukurova, Kırklareli taraflarını da aynı şekilde… Avrupa’da da sokak tiyatrosu yaparak 4 ülke, 17 şehir gezdik. Aldığımız tepkiler hemen hemen aynıydı. Hatta şaşırtıcı bir şekilde polislerin tepkileri de benzerdi farklı ülkelerde. “Sadece bizde var böyle işler” düşüncesi yanlışmış, bunlar hep aynı fabrika çıkışlı.

    Neden sokak tiyatrosu yapmayı tercih ediyorsunuz?

    Sahne tiyatrosunda etken-edilgen bir durum vardır. Biz sokağa çıkarak seyirciyi etken hale getiriyoruz. “Aslında burada anlatılan senin hikayendir”i sunmaya çalışıyoruz. “Halka indim, halktan çıktım, oraya indim, burdan çıktım” gibi değil; tamamen herkesin evinden aynı harçlıkla, aynı açlıkla çıktığını, aynı tacize uğradığını, aynı şiddeti gördüğünü gösterip, “Acaba buna dair şöyle de bir yol olabilir mi?” diye sordurmaya çalışıyoruz. Her oyunda ufak farkındalıklar yaratmak önemli olan.

    Ne gibi oyunlar sergiliyorsunuz?

    Mutlaka bir dert üzerine oluyor ve genellikle bizim dertlerimiz de tabii ki işçi sınıfı hakkında. Çünkü kendimizi sosyalist ve feminist bir tiyatro olarak tanımlıyoruz. “Feminist Sanatçılar Platformu” diye bir platform kurduk. Bunun işlemesi için de oyuncu, yazar, şair, heykeltraş gibi pek çok sanatçıyla birlikte hareket etmeye çalışıyoruz. Bizim derdimiz aslında senin veya benim babam eve nasıl geliyorsa; ben nasıl okuyor veya okuyamıyorsam; koşullar beni nasıl bir evliliğe sürüklüyorsa, bu gibi kalıplara, “Hadi bir de bu taraftan bakalım” anlayışını geliştirebilen ürünler ortaya çıkartmak.

    Gogol’un Palto’sunu biz oyunlaştırmıştık ve diğer gruplarla paylaşmaktan da sevinç duyuyoruz. Herkes farklı şeyler katar, ortaya bambaşka güzellemeler çıkar. Sarı-Sıcak diye başka bir oyunumuz var kot taşlama işçilerinin ölümlerini, biraz da Ceylan Önkol’un hikayesini anlatan. Belki bunlardan da seneye, öbür senelerde açarlar birer dava. Kadın hikâyeleriyle de çok ilgileniyorum. “Küçük Sevinçler Bulmalıyım” diye çok da güzel bir kadın oyunum var. Bununla beraber de 40-60 yaş aralığında 35 kadar kadınla bir kadın tiyatrosu kurduk ve onların hikayelerinden bir oyun sunduk .

    İmparatorluk Kuranlar oyunundan bir kare

    İmparatorluk Kuranlar oyunundan bir kare

    Bahsettiğiniz oyunların içeriğine bakılırsa tiyatro bugüne dek pek çok engellemeyle karşılaşmış olmalı.

    Yenikapı Tiyatrosu, geçmişten beri o kadar çok baskı gördü ki… Kulisimize ve seyircilerin olduğu salona köpeklerle girip, bomba aradıklarını bilirim. Yönetmenimizin üzerinde 6, oyuncu arkadaşların bazılarında da birer dava var. Sokaklarda engellendik, yasaklandık, gözaltına alındık. Afiş asmaktan gözaltına alınanlar bile var. Yani aynı duvara aynı anda asılan iki afişten, başka bir etkinlikle, bir mekânla ilgili olanı görmezden geliniyorken, oyunun ismi “İsyan” veya “Devrim” gibi bir isimse hemen bizi gözaltına alıyorlar.

    Oyunlarınız sırasında nasıl tepkiler alıyorsunuz?

    Hep kalabalık oyunlar oynadık ve çok da güzel tepkiler alıyoruz. Sokak tiyatrosu önceden biletini alıp, saatini kurup, gittiğin bir şey olmadığı için maksimum 12-13 dakika içerisinde, estetik bir anlatım, müzikler ve oyunculuk ile insanların ilgisini her daim canlı tutmak zorunda. 12 dakikalık oyunun hangi anında izlemeye başlarsa başlasın, seyircinin oyunda işlenen sorunu hemen anlayabilmesini sağlamak zorundayız. En azından “Bu bir kadın sorunu,” “Bu bir işçi sınıfı sorunu” dedirtmeli veya çok da politik olmaya gerek yok, “Bu bir ekmek derdi” diye düşündürmeli.

    Merkezi yerlerin koşulları belli zaten ama örneğin İzmir’de Kadifekale diye bir yer var. Burası biraz daha saklanmış, ötekileştirilmiş, genellikle Kürt halkından insanların yaşadığı bir bölge ve haliyle yaşadıkları olaylardan ötürü dışarıdan gelenlere karşı bir güvensizlikleri var. Aynı zamanda çocuk tiyatrosu da yaptığımız için diğer insanların fazla gitmediği Kadifekale ya da Limontepe gibi yerlere giderek, belki de hayatlarında hiç tiyatro görmemiş, televizyonları bile olmayan çocuklara tiyatro yapmaya karar verdik. Kendimize, “Onlarla nasıl iletişim kurarız, nasıl aralarına gireriz de bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirebiliriz?” sorusunu sorduk. İlk gidişimizde bizi hiç tanımadıkları için dost muyuz, düşman mıyız bilemediler, taşla bir oyuncumuzun kafasını yardılar. Biz, “Dur!” demeye kalmadan ortalık kan revan içinde kaldı yani. Ama biz hemen ertesinde bir daha, bir daha gittik ve artık sonraki gidişlerimizde bizi misafir ediyorlardı, evlerinde kalıyorduk. Biraz da zorlamak gerekiyor yani.

    Oyunlarınızı takip etmek üzere polis geliyor mu?

    Genelde sivil polisler oluyor; laf atıyorlar, onlar da oyuna giriyorlar yani. İzmir’de, bir de nedense Taksim’de birbirimizi ezbere biliyoruz, zaten anlaşılıyorlar da hemen. Provoke eden çok az oluyor çünkü seyircinin gücünden korkuyorlar.

    Örneğin kurulduğumuzdan beri oynadığımız Palto oyununda ben anlatıcıyım, o yüzden laf biraz daha fazla bana düşüyor. Bir de bir dans sahnesi vardır seyirciyi oyuna kattığımız. Ne zaman ben anlatıcı olsam o dans sahnesi sırasında tesadüfen gidip bir sivili dansa kaldırıyorum. Artık onlar da biliyorlar, “Çekilin, bu kız dansa kaldırıyor” deyip uzaklaşıyorlar. Bir kez Urla’da bir sivil polis ben çok ısrarcı davranınca, “Ne olur beni bırak, sivilim ben doğru olmaz” dedi. Baktım çok mahçup halde, “Tamam” deyip bıraktım. Muhtemelen bilerek yaptığımı falan sanıyorlar ama benim hafızam çok zayıftır, zaten oyun sırasında çok dikkat de etmiyorsun.

    Oyun sırasında polislerle iletişiminizin laf atmanın ötesine geçtiği oldu mu? Hiç oyun sırasında gözaltına uğradınız mı?

    O da oldu! İstanbul’da oynarken, bizi bir anda hırpalamaya başladılar. Ama bir adap vardır sonuçta; oyun asla bozulmaz, aksaklık olması halinde oyuncu aksayan tarafı hemen yamayıp aynen devam eder. O yüzden anlatıcı hırpalanırken, bir şey yokmuş gibi anlatmaya çalışıyor, elini kolunu kurtarıp devam ediyor. Ama sonunda dayanamadık ve “Ne oluyor burada? Biz bir oyun sergiliyoruz ve yasal olarak da buna iznimiz var” dedik. Müzisyenlerin, heykeltraşların, herkesin sokakta sanat yapma özgürüğü var, bu bir haktır. Ama güzel devletimiz bir yasayı koyarken, aynı zamanda kafalar karışsın diye bir de zıttını düzenlediği için, polis de, “Bak, böyle bir yasal hakkım var” dedi. Aslında onun gösterdiği düzenleme tam olarak bunu karşılamıyor ama, “Benim hakkım açıkça bunu koruyor” dediğimde, “Burası Taksim, yasalar aynı değil” diye cevap veriyor.

    Böyle bir cevabı kanunen nasıl açıklayabiliyor? Ankara’da da sık sık müzisyenlerin başına benzer şeyler geliyor. Başka caddelerde sokak müziği yapmaları sorun teşkil etmezken Yüksel Caddesi’nde sürekli taciz ediliyorlar, gözaltına alınıyorlar.

    Türkiye’nin her yerinde gece 12’yi geçmemek kaydıyla, eğer bas bas bağırmıyorsan müziğini istediğin gibi yaparsın. Benim oyunum da zaten 15 dakika, yapar giderim. Bize “Burası Taksim” diyor ama aynı oyunla Kadıköy’de de arkadaşlarımızın gözaltına alındığını söylediğimizde, “Evet, orası da Kadıköy” diyor. Ankara için de, “Burası da Kızılay” diyor işte. Yani diyorlar ki, “Kusura bakma böyle merkezi yerler için ben başka bir yerden emir aldım ve durumu biraz değiştirdim.”

    Bunun dışında pek çok şey var yaşadığımız. Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali’ne geldiğimizde gecenin 3’ünde polisler sanki bizi İzmir’de bulamamışlar gibi otelde gözaltına alındık. Sebebi de 5 sene önce yönetmenimizin YÖK eylemine katılmış olmasıymış. Bizim için dert değil, ufkumuz genişliyor. Bir de komedi oynadığımız için böyle dengesiz işlerle bize çok yardımcı oluyorlar aslında. Tabii ki yüzlerine söylemiyoruz bunu, gidip de teşekkür etmiyoruz ama nihayetinde durum bu.

    2010 yılının Ağustos ayında Gogol’ün Palto oyununu sergileyerek katıldığınız İnan Süver’e destek eyleminden sonra sizin de hakkınızda bir dava açıldı. Biraz o süreçten bahseder misiniz?

    İzmir Yenikapı Tiyatrosu olarak birçok dernek ve örgütle dayanışma halindeyiz. Daha öncesinde de pek çok eyleme katıldım ama polis tarafından uğradığım şiddet ve tacizi fark etmem, dava açılmadan önceki son üç eylemdi. Bu üç eylemde de, tiyatro ekibimizin bir oyuncusu olarak oradaydım. Orada ÖDP, TKP, ESP, BDP’den pek çok insan vardı. Beş tane iri yarı sivil birbirlerine beni göstererek sürekli taciz ediyorlardı. Bunu farkedip oradaki örgütlerden tanıdığım insanlar geldi yanıma, “Nazlı, neden sürekli seni gösteriyorlar?” diye sordular. Sonunda ben, “Neden bakıyorsunuz? Ne var?” diye kafamla bir hareket yaptım, karşılığında bana güldüler. Bu çok onursuz bir davranış biçimi. Benim hislerime karşı çok büyük bir şiddettir bu. Kimin önünde, neyi ispatlamaya çalışıyorsun? Zaten korkuyor olsam orada olmazdım. Hani, “Ben güçlüyüm, seni istediğim an alırım” demeye çalışıyor. Ama çok iyi biliyor ki o an, o alanda ben çok daha güçlüyüm. İkinci ve üçüncü eylemde de aynı şey oldu. Son eylem ise bildiğiniz gibi vicdani retçi İnan Süver’e destek için yapılan bir eylemdi. İnan Süver o sırada hala hapisteydi ve çok kötü durumdaydı. Sürekli mektuplarını okuyorduk; işkence gördüğü, aç kaldığını, uğradığı birçok zulmü çok net anlatıyordu ve herşey çok sıcaktı. Bir arkadaş son dakikada gelip oynamamızı teklif etti ve biz de yarım saat içinde ekibi toplayıp eyleme gittik. Oyun olarak da Palto’yu oynamaya karar vermiştik. Oyun, bir devlet memurunun hikayesini anlatır, biraz sınıfsal bir durumdur, yoksa vicdani retle hiç ilgisi yoktur.

    Hakkınızda dava açıldığını öğrendiğinizde şaşırdınız mı?

    nazlı-gözaltı

    O oyundan bir süre sonra bir arkadaşım aracılığıyla aramam olduğunu öğrendim. Onu gözaltına aldıkları sırada bir liste çıkartmışlar ve gerçekten o listeden saydığı isimler alındı. Benim elimde kağıt yok ama aranıyormuşum meğer. Tam da turne dönemimdi benim, başka bir şehirde karakola gitsem 2 gün gözaltısı sonra İzmir’e aktarması var. O yüzden İzmir’e döner dönmez de durumu öğrenmek, gerekirse ifade vermek üzere adliyeye gittim. Memurlar önce şok oldu; birbirlerine soruyorlar, “Nereden aldınız?” “Kendisi geldi,” ”Kendisi mi geldi?!” “Evet, kendisi geldi” gibi garip diyaloglar yaşadılar. Sonra beni, tutanağı başka bir karakolun aldığını söyleyerek bir aşağıdaki karakola gönderdiler. Oraya gittim, yine aynı şok ve diyaloglar yaşandı. Onlar da, “Siz Güzelyalı tarafında oturduğunuz için onlar alacaklar ifadenizi, oradaki karakola gitmeniz lazım” dediler. Ben yine “Peki” deyip, o karakola gidecekken, “Gidemezsiniz. Sizi gözaltına alacağız” dediler. İyi de güzel kardeşim, ben kendim gelmişim, üç tane karakol gezmişim. Bir yere kaçacak olmamı hangi mantık alır? Nihayetinde o gün beni bırakmadılar, akşam adliye kapanana kadar tuttular. Ve çok ilginç direkt o gün mahkeme kurdular bana, beni mahkemeye götüren polis de babacan bir adamdı, o da ürktü. 1 buçuk saat ifade verdim. Hakim 20 dakika kadar sonra cübbesini çıkarttı, koltuğuna astı. Ben, “Evet, o eyleme bir tiyatro oyuncusu olarak gittim ve ilerici bütün derneklerin, örgütlerin eylemelerine yine gider, oyunumu oynarım” diyorum. Bana, “Giderim falan diyorsun ama öyle bir dünya yok. Vicdani ret gibi laflar ediliyormuş orada” diyor. “Evet, vicdani ret bir haktır ve pek çok ülkenin yasalarında vardır” diyorum, bana karşı çıkıyor, “Slogan atmışsın” diyor. “Evet, barışçıl bütün sloganları attım” diye cevap verdiğimde, “Elimizde kayıtları var” diyor. Tamam, ben de zaten attığımı söylüyorum. “Tamam ama sen Türk insanını askerlikten soğutmuşsun” diyor. “Bir sanatçı olarak ben insanların savaşmasını istemiyorum. İstesem garip olurdu zaten” diyorum. Sonra bana, “Sen ‘vicdani ret başka ülkelerde vardır’ diyorsun ama onlarda profesyonel asker var. Türkiye’de ise gönüllü olman lazım çünkü bizde öyle doğulmuyor, öyle gelişilmiyor…” diye anlatıyor. Benimle 1 buçuk saat muhabbet etti. “Peki, madem yurdumuza, insanlarımıza bu kadar bağlıyız, o zaman İnan Süver’in içeride yaşadıkları nedir?” diyorum.

    Sanki bir aile büyüğüyle tartışır gibi diyaloglar geçmiş aranızda.

    Aynen öyle. Bir de üzerindekini de çıkartmıştı. Eğer ben onun karşısında bacak bacak üstüne atamıyorsam onun da daha saygılı olması gerekiyordu, ben sanmıyorum cübbesini çıkartmaya hakkı olduğunu. 1 buçuk saat bana oyunla ilgili hiçbir şey sorulmadı. “Oyun oynarken değil, slogan atarken görüntülerin var” dedi. Ben de bir dahaki duruşmaya kendim getirip, göstereceğimi söyledim. İnternette, Facebook’umda var benim, koskoca devlet bulamamış mı?

    Hakimin tavrı davanın kalanında nasıl devam etti?

    Diğer duruşmalarda artık benimle konuşmuyordu bile. Sadece, “Değiştireceğin bir şey var mı?” diyordu, ben de olmadığını, benim sokak oyuncusu olduğumu söylüyordum. Bir de barodan avukat vermişlerdi bana başta, yeni bir çocuktu. Gelmiş bana, “Bir daha böyle şeylerle başını belaya sokma” diyor. Bir de dışarıda onunla kavga ettim, sen kimsin yani? O dönem hem stresliyim, hem bir şey bilmiyorum. Duruşmada hakim bir madde söyleyip ondan yararlanmak isteyip istemediğimi sordu, “Karar açıklandığında cezanın 5 yıl geriye bırakılmasını kabul ediyor musun?” diye bir şeymiş. Ben avukatıma bakıyorum, “Ne demem gerekiyor?” diye. Avukat kafasını çevirdi, ben şok vaziyette arkadaşıma baktım o “5 yıl” diye işaret yapınca, öyle cevap verdim. Yani benim 5 yıl boyunca aynı “suçu” tekrar işlememem gerekiyor. Keşke ben işte o 5 yılı kabul etmeseymişim. Çünkü, “Sen zaten kabul etmişsin, ceza alacağım ama en azından ertelensin” diye bakıyorsun gibi anlıyorlar, zorluyorlar seni. Sonradan avukatlar değişti tabii, çatır çatır savunmalar yaptılar. Bir de benim davam sırasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vicdani ret olayını gündeme getirdi. Sonra tepkiler geldi diye rafa kalktı ama olsun.

    nuce_08012012-151301-1326031981.11

    Dava süresince yapılan kampanyalarda hep sizin adınız ön plandaydı, yargılanan diğer 4 kişi kimlerdi?

    Onlar oyuncu değildi. Duruşmalara da başlarda geldiler, sonra gelmediler. Bir tanesi alelade bir çocuk zaten, oralarda çalışıyormuş o gün, almışlar. Biri Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu başkanı Ali Tektaş, onu tanıyorum. Mine Çam’ı da ekip arkadaşımın ablası olduğu için tanıyorum. İşler duruşmalar süresince değişti. Başta hep atılan sloganlar soruluyordu, sonra hakim bana, “Sen öyle bir yerde oyun oynayamazsın” dedi. Bu cümleyi herkes duydu. Belki ben oyunculuğumda bu kadar diretmesem, herhangi bir partiyi veya yasadışı örgütü yapıştıracaktı üzerime. Zaten sürekli bunu yapmıyorlar mı? Birisi üniversitesinde bir tane eyleme katılıyor, çat diye hiç tanımadığı bir örgütle ilişkilendiriyorlar. Elbette o örgütlerin de onurlu bir mücadelesi var ama sonuçta ilişkisi yoksa yoktur. Bu ülkede zaten geçmişten beri hiçbir arkadaşım kendi partisinden yargılanamadı. Çok komik bir şey bu.

    Karar duruşmasının olduğu gün neler yaşandı?

    Hakimin, cezanın üçte birini alması gerekirken kendi imtiyazını kullanıp 5 aylık cezayı 4 aya indirdi. Niyeti sezebiliyorsun yani. Karar sonrası çıktık ve sinirliydik, nispeten sert bir açıklama yaptık. Hemen zaten çevik kuvvet sardı çevremizi. Ben yatıp yatmamak peşinde değilim ama neden yatayım ki? Benim dışarıda olmam, yaptıklarıma devam etmem gerekiyor. Bu yüzden sana dayattıkları sistemde çok garip karşılanıyor bu duruş. O günkü konuşmamızda da polisler taciz etti, “Güzel, buradan da üç dava daha çıkar” diyerek not aldılar. Ama yıldıramazsınız ki siz beni. Geçmişte Erkan Yücel’ler nasıl yapmışsa ben de bugün için bu gücümü elimde tutmalı ve diğer sanatçı dostlarımın da ayaklanmasını sağlamalıyım. Eğer sanatın dönüştürücü gücü olmazsa, herkesin söylediği ayrı bir tarafa dalgalanıp, unutulup gider.

    Başta neden kendi avukatınızı bulmadınız veya beraber yargılandığınız partili kişilerin avukatlarının sizi de savunmalarını istemediniz?

    Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin avukatı zaten benim yakın arkadaşım ama hem alelacele çıktığım için öyle bir fırsat olmadı, hem de ben orada bir oyuncu olarak bulunuyordum. Elbette sempati duyduğum bir partim var ama sonuçta partili değilim, benim mücadelem ayrı. Türkiye’de şehir tiyatroları kapanıyor, sahneler yıkılıyor ve ben bunların hakkını savunmak istiyorum. Bir oyuncu asla bu şekilde yargılanamaz. Ama bugün İdil Tiyatro grubundan iki arkadaşımız içeride. Onlara, Grup Yorum’a yapılan şeylerin çok daha acımasız olduğunu biliyoruz. Ben de tüm bu yaşananları, Erkan Yücel’,i AST’ı ve Devrim Tiyatrosu’nu düşünerek, “Onlar da olsa böyle ilerlerdi” inancıyla mücadelemi bu yönde vermeyi seçtim.

    Geriye dönüp, 2 yıllık dava sürecinize baktığınızda nasıl bir değerlendirmede bulunuyorsunuz?

    Türkiye’de hayvanlara, kadınlara, sanata, sınıfsal farklılıklar sebebiyle insanların çoğuna gösterilen ve hatta insanın kendi kendisine dahi gösterdiği baskılar var. Bu zincirleri biraz olsun kırabilmenin yolu sanattan geçiyor. “Okusaydın iki kitap daha” değil hayat. Eğer sen doğrusunu biliyorsan paylaşacaksın. Bilginin hükmettiği insan değil de, insanın bilgiye hükmetme aşamasına geçtiğimizde daha dayanışmacı, koşullar içerisinde birbirini daha iyi anlayabilen insanlar olacağız. Bunun olması için sanat yapmamız, sanatın anlaşılması için ise sanatı insanlara götürmemiz gerekiyor. Ben bu ekipte olduğum, bu dava açıldığı için mutluyum. Demek ki iyi bir şey yaptık, demek ki doğru yerdeyim. Eğer buradan ilerlemeye devam edersem, yaşanan onca acıyı, gözyaşını hala hissedebiliyorum anlamına gelir bu.